Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 1, 2026

Aşkın Derdini Çözmek: Mevlana’nın Öğretisiyle Kendine Dönüş

XXVIII Elinde hançer, başımı kesmeye çıkageldin; fakat beni bundan daha güzel bir şekilde de öldürebilirsin. Gül yaprağı bile senin lütfunla o yumuşaklığı bulmuşken, neden diken gibi sertsin sen? A güneş, bana kılıç …

XXVIII

Elinde hançer, başımı kesmeye çıkageldin; fakat beni
bundan daha güzel bir şekilde de öldürebilirsin.

Gül yaprağı bile senin lütfunla o yumuşaklığı bulmuşken,
neden diken gibi sertsin sen?

A güneş, bana kılıç vurdun da kılıcınla belim, sırtım kı-
Zıştı.

Kılıç da perdedir, bırak perdeyi; yüzüme hızlıca bir iki
yumruk at.

Birisi, komşusunun karısını nasıl boşadığını anlatırken
kendi karısına boş ol, hoşt dedi.

Karısı, neden boş oluyormuşum deyince de o kahpeye ce-
vap verirken a çirkin yerine a çürkün dedi.

Zaten maksadı boşamaktı; çünkü o, yılan gibi iplerle
bağlıydı, hışıl hışıl hislayip duruyordu.

Malı da ateşe ver, bağları da; hepsini yak, yandır da
Zertüşt’ün ateşinden kurtul.

Yeter, az söyle, az yaz; baş yazısı olarak can defteri yeter
sana.

“Hoşt” sözü beyitte böyle geçmektedir.

“Çirkin”, “çürkün” sözleri, beyitte “züşt”, “zişt” diye geçiyor.

Divân-ı Kebir.

XXVII

Kimdir senin isteğine, buyruğuna kul köle kesilmeyen;
kimdir yüzünü görüp de sarhoş olmayan?

“Bir derde düşmüşü göster ki senin korkundan düşmüş ol-
masın; yahut bir neşeyi göster ki senin ümidinle meydana
gelmesin.

Elini yammus bir nekesi göster ki sen yumdurmuş olma-
yasın elini; bir kerem sahibini göster ki senin verginle ihsan-
da bulunmasın.

Nerde bir lâ’l dudak ki senin madeninden değil; nerde bir
ulu ki senin yoksulun değil.

Vasıfların canlara bitişmiş; bir tek damar bile yok ki se-
nin emrinle atmasın.

İki dünya, iki ele benzer, sense cansın sanki; el ne verir ki
o senin cömertliğinden, senin ihsanından olmasın?

Kimin gözü şu varlık bahçesinde senin havandan başka
bir yelle oynayan bir çiçek görmüş?

Gaflete dalan, halkın cevrinden, cefasından ağlar, inler;
halbuki halk ancak senin sopana benzer.

“Bütün bu sopalar senin yüzünden oynar durur; her biri
de ancak senin verdiğin derttir, senin verdiğin derman.

Öğretmen, çocuğa sopa çeker ya, kimdir o; kimdir senin
kazana, senin kaderine bağlı olmayan?

Sopa köpekler gibi incitir seni; fakat köpeklerin başında
senin verdiğin cezayı anlayacak akıl nerde?

Bedene gelip çatan belâyı savuşturmak, halkın incitme-
sinden kurtulmak, ancak sana yalvarmakla mümkündür,
ancak seni övmekle.

Mevlânâ

Şu sopayı kirsan da sopası az değil ki; iki üç sopayı orta-
idan kaldırmakla kurtulamazsın sen.

Balığa arkadaş olan, ümmetin derdinden kaçtı amma
senin yerin olmayan nereye can atabildi ki?

Yeter, sus; Yunus’un uğradığı dertten kork; kaza ve kade-
re karşı durmak, ayak diremeye kalkışmak, haddin değil se-
nin.

Divân-ı Kebir

XXVII

“Terci-i Bend”

(s. 274) Benim işime gücüme koyulmamış birisi mi var?

Sevgilinin yoluna can vermeyen kim?

Başım gibi sarhoş olmayan bir bag mu var? Gönlüm gibi
ağlayıp inlemeyen bir gönül mü var?

Bütün dünyayı döndüm dolaştım; yabancı aradım; so-
nunda iyiden iyiye anladım ki yabancı yok.

Dünya işlerinin hepsi de birbirine aykırı; fakat bütün iş-
ler de ancak bir tek iş.

Gönül alan sevgili yok diye şikâyet edeni bil ki gönüle
gark olmuştur da hâlâ gönlü arayıp durmadadır.

Müşterilerin hepsi de bir tek müşteridir; bu pazardan
kurtulmuş bir tek kişi bile yoktur.

Gül bahçesinin aslını gören iyice anlar ki orda bir tek di-
ken bile yok.

Buzdan bir küp vardı, içi de suyla doluydu; küp eridi,
hepsi de su oldu; küpten bir iz bile yok.

Bütün dünya, parçalanmasına imkân olmayan bir tüm-
müş; dünya çenginde bir tek telden başka tel yokmuş.

Şu sayı, şu aykırılık vesvesesi, bir aldatıcının aldatışından,
bir düzencinin düzeninden başka bir şey değil.

Bu sözde de bir aykırılık, bir zıt hüküm var; fakat dilin
sözü, ancak bir pergel.

Güç yetişle güç yetmeyiş bir zaten; bence söz söylemeye
bile güç kuvvet yok.

Mademki sarhoş oldun, buraya baş koy, gitme burdan;
çünkü burası güllük gülistanlık; düz bir yol değil.

Bir başka hırsız gelir çatar da kemerini çalar sonra; sen-
eden başka yankesici yok sanma.

Mevlânâ

“Gönül noktasına sayı yok; fakat eğri büğrü görünüyor;
ancak bu görünüş gözdendir, yüzden değil.

Mademki istenenden berat geldi, ferman ulaştı; artık gö-
zünden sıfatlar gizlendi, kayboldu gitti.

Bir kere daha güzeller Yusuf’u geldi çattı; bir kere daha
Zelihâ gibi yüzlercesinin zincirini çekti.

O tezgâhı görünce Ay bile elbisesini yırtar; gök bile
“Daha yok mu” diye nara atar.

Bütün dünya bir.tuzla olmuştur; temizle leşin bir olması
için âlem bir tuzlaya dönmüştür.

Bir kere daha akıl, kalemleri kırmıştır; bir kere daha ask
yakasını yirtmistir.

Zelihâ kimseciklerin yapmadığını yapmış, efendiligini
satmıştır da bir kulu satın almıştır.

Sarhoş oldun, öpücükler vermen gerek; o dudağa öpücük
ver; şarap içmiştir o dudak.

Pek hoşsun, pek güzel; kem gözler ırak olsun; ne mutlu o
göze ki yüzünü gördü senin.

Fakat yüzünü görmek; pek nadir olan şey; ne mutlu adı-
na duyan kulağa.

Kadehinin parlaklığı âlemi kapladı; kıyamet sabahının
gürültüsü koptu.

İlaç için olsun, aklı bulamazlar artık; akıl bu şaşkınlıkla
görünmez oldu gitti.

Savaş erinin yayından fırlayan ok amaca doğru gider, dö-
ünüp geri gelmez bir daha.

Can hüthütü kafesten sıçradı mı, aşkla ta yüce Arş’a dek
uçar gider.

Can, kılıcını, kefenini alır, kayserin yanına, yüce, sağlam
köşke doğru gider.

Bu beyit kenara yazılmış.

Kenarda: “Bu akıl da, iki yüz akıl da görünmez olur.”

rice

Divân-ı Kebir

Gönül can sıkan her düşünceden kurtulmuş; ayağa batan ;

her dikenden halâs olmuş.

Gök onun yüzünden çark urup dönmeye koyulmuş;
Ay ona, senin yüzünden her yarınımız, binlerce bayram
diyor.

Terci bendi bitti, yüreğim oynuyor; fakat güzelim, söz
söylemeye güç kuvvet veriyor bana.

Bu kadehi içti mi, bir kadeh daha sunarım ona; gene iki
tane bile ayık bırakmam ben.

Onu, altın döktüm de yokluk âleminden satın aldım; şa-
rapsız, yemeksiz bırakır mıyım hiç?

Bedava şerbetler sunarım, sütler veririm; fakat üzüm gibi
sıkmam onu.

Kendi başım gibi öperim, kendi başım gibi başını kaşır
dururum.

Benim canımdır, benim canımın ferahlığıdır; düşman say-
mam, yabancı bilmem onu.

Sevgimden, aşkımdan dolayı küstahça sözlerine bile bak-
mazken nasıl döverim onu?

Dört tabiatın ayak kıpırtıları kaçsa gitse bile, dördünün
karşılığında ben varım, dördünün de yerineyim ben.

Yolculukta dostuyum, kılavuzuyum onun; seher çağında
sâkisi, şarapçısı.

Altına, gümüşe ait saçma sapan sözler de nedir? Kere-
mimle, lütfumla çuvallar dolusu altınım ona ben.

O tutulur kalır; fakat bunu ona, ben tutulmuşum, sen
söyle desin diye yaparım.

Söz söylemez, ağzını yumarsa sözü ben olurum, tercüma-
nı ben kesilirim.

Usanır da gönlü daralır, hararetlenirse yellerim onu, yel-
pazelerim ben,

Gayb âlemine bakmak isterse aynası olurum, göz, yüz —
esilirim ona.

Mevlânâ

Ebü Türâb gibi yere yüz korsa bütün yeryüzünü ona İâ-
lelik, güllük gülistanlık ederim.

Canlar bahçesine giderse ona yasemin olurum, yeşillik
kesilirim, gül bahçesine dönerim.

A benim canım, tercte nöbet geldi; a benim inciler saçan
denizim, dalgalan.

Seher oldu, a sakimiz, iç, iç; a yüzünden gönlümüz dalga-
landikea dalgalanan güzelimiz bizim.

Kızıl şarabın kaplana benziyor; gam kurdu onun elinde
bir fare mi bir fare.

(s. 275) Beyin bağlarına, dimağ köşklerine çıktı mı, akıl
baş aşağı damdan düşer gider.

Aklın kulağını tutar da kendine doğru çekerse, akıl, acı-
sından vay kulağım, kulağım der.

Sevgili ona, kalk der, cana secde et, şu şarap saçan ay yüz-
lünün ayağına kapan.

Akıl der ki: Kim geldi, görmedim onu; uyuyordun dün
gece der, uyuyordun dün gece.

Sevgilinin yuyup arıtmasından bir koku bile almamak
için, âşık onun yanına körkütük sarhoş gelir.

Aşk gayb âleminde nagalar atar durur; fakat o kükreyişi
hayvan duymaz.

Şehir eşeklerin, öküzlerin sesleriyle dolar; yırtıcı hayvan-
lar dağ başlarında bağırırlar.

Türk şu tek kadehi içti mi, ata biner; ikinci kadeh at sür-
mek, at koşturmak içindir.

Zevâlsiz şarapla doldun mu, hiçbir kadehi boş göremez-
sin, hiçbir kadehi.

Bütün cansızlar sana selâm verirler, kendin gibi, sen gibi
hepsi de sana sır söylerler.

Beytin ikinci mısra’ının son kelimeleri Türkçe “koş, koş”tur.

Gene son kelimeler, Türkçe “bos, bos”tur.

Divân-ı Kebir

Can sevgiyle seni kucağına aldı mı, karşında bütün şekil-
ler canlanır.

Çağı geldi; çark urayım, oynayayım; aşk da yüzünü ört-
meden gazel okusun.

Kızıl gül gibi o ata binsin; bütün çiçekler de askerler gibi
peşinden yürüsün.

Meze getir, karşıma otur a yüzü mum gibi olan, şarabı
ateş kesilen dilber.

Mevlânâ

XXIX

Gene sarhoş bir halde meyhaneye ulaştık; gene yiiceden
de kurtulduk, aşağıdan da.

Bütün sarhoslar güzel, hepsi de oyuna dalmış; a güzeller,
el çırpın, el çırpın.

“Saçın olta saldı mı, deniz de sarhoş olur, denizdeki bütün
balıklar da.

Meyhanem altüst oldu benim; küp baş aşağı geldi, süra-
hi kırıldı, döküldü.

Meyhane piri, bu coşkunluğu görünce dama çıktı, dam-
dan atladı.

Bir şaraptan esridi ki o şarap varı yok eder, yoku var.

Şişeyi kırdı, her yana saçtı parçalarını, nice iş erlerinin
ayaklarını yaraladı.

Başını ayağından fark eden nerde? Sarhoş olmuş, Elest
mahallesinde yıkılakalmış.

Şaraba tapanların hepsi de işrette, neşe âleminde; a teni-
ne tapan ten-teniten sesini duy.

Divân-ı Keb伯

—PD—

XXX

Birisi dedi ki: Hoca Senât öldü. Böylesine bir hocanın
ölümü öyle küçük bir iş değil.

Saman çöpü değildi ki o, bir yelle uçuversin; su değildi ki
o, kış gelsin de donsun.

Tarak değildi ki o, bir saç teli yüzünden kırılıversin; to-
um değildi ki o, yer onu sıksın, bitirmesin.

Şu toprak yurdunda bir altın definesiydi o; iki dünyayı
bir arpa tanesine satardı çünkü o.

Toprak bedeni toprağa fırlattı, attı; canla aklı göklere
çekti, götürdü o.

Halkın bilmediği ikinci canı, halkı yanıltmak için söylü-
yoruz hani, sevgiliye ısmarladı gitti.

Arı duru şarap tortulanmıştı; küpün ağzına doğru çıktı,
dibe çöken tortudan ayrıldı.

Azizim; hani bir Marâgalı, bir Reyli, Rum ülkesinden bi-
ri, bir de Kürt yolda buluşurlar, yolculuğa düşerler.

Derken her biri kendi evine döner gider; atlas alelâde ku-
umaşla bir olur mu hiç?

Nokta gibi sus, yoksa padişah, adını söz söyleme defte-
rinden kazır gider.

Mevlânâ

XXXI

Birisi dedi ki: Hoca Sendai öldü; böylesine bir hocanın ölü-
mü öyle küçük bir iş değil.

Topraktan meydana gelen kalıbı toprağa geri verdi; tabi-
attan meydana gelen canıysa göğe teslim etti.

Bir aya benzeyen varlığı tozdan topraktan kurtuldu; ya-
şayış suyu bulanıklıktan arındı.

Güneş ışığı bedenden ayrıldı; güneşten ayrılan her şey de
dondu, buz kesildi.

Halis üzüm meyhaneye gitti; çünkü ecel beden salkımını
sıktı.

Baştan başa can, güneş kesildi gitti; can kesileni ölü say-
mak doğru olamaz.

Özün pek güzeldir, olsa olsa deridir ölen; öz ölmez, olsa
olsa dost alır, götürür onu.

“Deriyi bırak da öze el at; yahut da Türk’le Kürt’ün hikâ-
esini dinle:

Kürt, Türk’ün dağarcığını çalmak için hırka giydi, saçını,
biyığını yölüttü hani.

Divân-ı Kebir

XXXII

Gönül mülkünden can ordusu geldi; hem apaçık, hem
gipgizli ordu, geldi çattı.

Can yolundan, elbise yırtanlar geldi de o yüzden sabır el-
bisem yırtıldı benim.

Can gelinleri çarşaflarını attılar da dünya padişahını ara-
maya geldiler.

Güzelim bir sel gibi mekânsızlık yurdundan oynaya güle
mekân yurduna ulaştılar.

Gönlün şekli, şekilleri kırdı geçirdi; perde altındakiler
yurdu elde etmeye geldiler.

Açık olanlar gizli, gizli olanlarsa apaçık geldi çattı.

Bir izi, bir eseri olanın ne bir izi kaldı, ne bir eseri; izi, ese-
ri olmayanınsa izi, eseri belirdi de geldi.

Mevlânâ

XXXII

Her şeyi yetiştirip geliştiren ezeli nurdan, sana fazlasıyla
vermişler.

Güneş gibi her şeye bir hoşça bak; hepsi de donmuş, bak
da eriyip gitsinler.

A ilkbahar, ağaçlar deli kıştan solmuş sararmış, onlara
bir bak hele.

Dudağını aç da İsa duasını oku; çünkü varlıklar cefa Dec-
jâl’ı yüzünden ölmüşler.

Bugün herkesin mahmurluğunu gider; çünkü herkes se-
nin şarabından bir kerecik tatmış.

Bütün bunlar yokluk zehrini içmişler; ölümsüz yaşayış
panzehirini ver.

Seher gibi gece perdesini yırt; çünkü hepsi de iki yüz per-
de altında gizlenmiş kalmış.

Sus, yeter artık, yüz dilli olma; çünkü bir tek kulak bile
getirmediler.

Divân-ı Kebir

XXXIV

Bir gül dalisin; bahçe senin yüzünden yemyeşil, neşe için-
de; şu oyunda sana eş olabilecek, yel ancak.

Yel, Cibril’e benziyor, sense Meryem’sin sanki; gül yüzlü
İsa, işte şu ikisinden doğdu.

İkinizin de oyunu, ölümsüzlüğün anahtarı; şu oyuna bol
bol rahmetler olsun.

Soyunuzun taht kurduğu yer, aklın başköşesi; tahtsa Key-
kubad’ın yeri.

Her dalın meyvesi mideye gider; çünkü oluş, bozuluş âle-
minden bitmiş, yetişmiştir.

(s. 276) Fakat bizim nimetimiz var edenden gelir; onun
için de yemeğe, uykuya karışmaz.

Her kavmin rızkı bir başka bağdandır; a vergisi bol sev-
– gili; sofran pek büyük senin.

Baht kısmeti; yürü, bahtı ara; baht pılıdan pırtıdan yeğ-
dir; haraç mezat, haraç mezat.

Yeter; çünkü doğuşları doğurtan o nurun yardımından
gönüle bir esintidir geldi.

Mevlânâ

XXXV

Asiklardan kaçan, bir kere daha pişman olur hocam.

Abıhayat kaynağına yönelen cana ne mutlu.

Senin testini taşıyan kişi, sonucu, padişahın işret haremi-
ne girer.

Senin yüzünden denize dönse, umman kesilse gene de in-
sanın anlayışı, dardır, dar.

Yürü, bir gönül ehlinin gönlünde yer tut; katre bile deniz-
de inci olur, mercan kesilir.

Her zerrenin oynayışı, kendi aslıyladır; kim kime meyle-
derse o olur gider.

Yüz yıllık kâfir bile seni görse secdeye kapanır; hemence-
cik Müslüman olur.

Meylediş, heves ediş çekişiyle canla gönül, dilberin sate
na bürünür, sevgiliye döner.

Âşıkın yolundaki sivri diken bile, sonucu, güllük gülis-
tanlık olur.

Sözü kapat, aklını başına devşir; yoksa gönlün darmada-
ğın olur gider.

Divân-ı Kebir

XXXVI

Kemendin gönlümü cekeli, Yusuf’um kuyudan çıktı, ova-
ya koştu.

Yusuf gibi beni kuyuya atan yok mu, gene feryadıma o
yetişti benim.

Lütuf ipini şu kuyuya salınca gönül bahçesinde güller,
esrinler bitti.

Kayserin bile, köşkünden o kuyuya gönlü aktı; çünkü
kuyu cennete döndü, güzelim bir köşk kesildi.

A kuyu dedim, ne oldu o karanlığın? Dedi ki: Güneş ba-
an baktı.

Ne donmuşsa ısındı şimdi; aşk koru bu, kırağı bırakır mı
hiç?