Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 1, 2026

İbnü’l Arabî’den Fıkıh ve Tasavvuf Dersleri: Abdestin B Harfi Derinliği

Abdestle İlgili Görüş Ayrılığı Bilginler arasında bu görüş ayrılığının kaynağı, (abdestle ilgili âyette geçen) ‘baslariniz’ kelimesindeki ‘b’ harfidir. Harfin ayrıştırma bildirdiğini kabul edenler, meshi (bütüne değil) …

Abdestle İlgili Görüş Ayrılığı

Bilginler arasında bu görüş ayrılığının kaynağı, (abdestle ilgili âyette geçen) ‘baslariniz’ kelimesindeki ‘b’ harfidir. Harfin ayrıştırma bildirdiğini kabul edenler, meshi (bütüne değil) bir kısma yapmış; harfi pekiştirme için ilave harf sayanlar ise meshi başm bütününe yaymıştır. B harfi bu noktada yaratılmış şeyin kudretinin simgesidir. Söz konusu kudret, ya güç yetirilen şeyde bir etkiye sahiptir ya da herhangi bir şekilde bir etkisi yoktur. Birinci görüş doğru ise -ki o Mutezile ve başka bazı kimselerin görüşüdür- başım (ve elin) bir kısmı meshe girer. İkinci görüşe göre ise yaratılmışın kudreti zaittir. Bu da Eşarilerin görüşüdür. Bu nedenle de hükmü düşer. Yaratılmış kudret ortadan kalkınca, kadim kudret başın bütününü meshi kapsar, yaratılmış kudret ise, başın meshini kısmileştirmez. Kelimenin başındaki b harfini, pekiştirme bildiren zait harf sayan görüş bakımından pekiştirmenin sınırı, Esari’nin ileri sürdüğü iktisap (kulun kazanımı) olur. Bu da Allah Teala’nın kitabının pek çok yerinde çaba ve ameli yaratılmışa izafe eden ifadelerine işaret eder. Bu nedenle b harfinin zâit harf olarak gelmesini, vurgulama (tekit) diye isimlendirilen bir anlamdan kaynaklandığını kabul etmişlerdir.

Bakınız! Araplar konuşmalarında zait ifadeyi zait (ilave kelime veya söz) ile karşılar. Bununla da pekiytirmeyi kastederler ve sözünü pekiştirdiğinde konuşan insan öyle yanıt verir. Konuşan şöyle der: “Zeyd ayaktadır.” Veya şöyle der: “Zeyd ayakta degildir.” Bu sözü duyan kimse, “Zeyd ayaktadır” ifadesinin cevabında “Zeyd ayakta değildir” der veya — “Zeyd ayakta değildir?” ifadesinin cevabında ise “Zeyd ayaktadır” der. Böylece söyleyenin dediğini olumsuzlaştırır veya söyleyenin olumladığı şeyi olumsuzlaştırır. Konuşan kimse olumlamayı pekiştirir ve “Kuşkusuz ki Zeyd ayaktadır (Le-kâim)” der ve böylece ayakta olmayı pekiştirme için pekiştirme edatını sözüne katarsa, yanıt veren de cevabına “Kesinlikle ayakta değildir” anlamında B edatını ekler (bi-kaim). Böyle bir ifade ise zait diye isimlendirilir. Çünkü söz, onsuz da olabilir.

İkinci Bölüm

Fakat konuşan kişi, kısmiliğin zıddını [biitiin] kasteder ve böyle bir harfi pekiştirme için getirebilir. Kısmiliği ifade etmek istemişse, bu harf herhangi bir şekilde zait sayılamaz. Suret görünüşte tektir, fakat anlamda değişir. Dikkate alınan ise, bu sureti ortaya koyan konuşanın kastıdır.

Allah’ın bazı fiilleri yapma imkânı vermesinin nedenini bilemeyezsek, bunun bizde neye dayandığını da bilemeyiz. Söz konusu güç yetirmeyi, kendimizden biliriz ve onu inkâr edemeyiz. Bu, seçimli harekettir. Allah bizde ortaya çıkan bazı fiillere karşı koyma gücü de yaratmıştır ki, bunu da kendimizden biliriz. Örnek olarak, titreyen insanın istemsiz bir şekilde gerçekleşen titreme hareketini verebiliriz. İşte bunu bilmezsek, kendimizden bildiğimiz bu güç yetirmenin bizde neye dayandığını da bilemeyiz. Acaba, bizde yaratılmış kudretin bizim güç yetirebilmemizden meydana gelen varlıkta bir etkisinin olmasına mı dayanır? Böyle ise, güç yetirebilmek, yaratılmış kudretin değil [ilahi] iradenin sonucu olur. Kelamcılar arasında bu konudaki görüş ayrılığı buradan kaynaklanır.

İnsanın sorumlu bir varlık olması da, güç yetirebilen [bir varlık] oldugunu bilmesinden kaynaklanarak bu meseleye dayanır. İnsan bu güç yetirmenin nereye dayandığını aklıyla tam olarak öğrenemez: Acaba güç yetiren olması mı, yoksa -seçiminde mecbur olsa bile- irade sahibi olmasına mı dayanır? (Bunu bilemese bile) Yine de, kendisinden bildiği bu ölçüdeki güç yetirme sayesinde insanın sorumlu tutulması geçerli olur. Bu nedenle Allah şöyle buyurur: ‘Allah insanı kendisine verdiği şeyle sorumlu tutar.’ Allah insana var olan bir şey vermiştir, ona hiçbir şey vermemiştir denilemez. Herhangi bir görüş ayrılığı olmaksızın, Allah’ın insana kapasite anlamındaki güç yetisini verdiğini gördük. ‘Allah kişiyi ancak güç yetirmesi ölçüsünde sorumlu tutar.’

Bu güç yetirme ve kapasite (vüsat), neye döner bilemiyoruz: Acaba irade ve kudrete mi, yoksa onlara ilave bir şeye mi, yoksa o ikisinden kaynaklanan bir şeye mi? Bu durum, ancak keşif vasıtasıyla öğrenilebilir. Bu meselede doğruyu gösterme imkânımız da yoktur. Çünkü işin doğrusunu ortaya koymamız, âlemde bu konudaki görüş ayrılığını ortadan kaldırmaz. Halbuki keşif vasıtasıyla bizim aramızda bu konudaki görüş ayrılığı ortadan kalkmıştır. Bir sorun akledilir olduğu halde, onun hakkındaki görüş ayrılığı nasil kalkabilir ki? Diisiincedeki yaratılış farklılığı nedeniyle, akledilir her meselede görüş ayrılığı kaçınılmazdır.

İ Bu yolda başı mesh etmenin ne anlama geldiğini öğrenmiş oldun. Geride ise, sarık üzerine mesh etmek ve bu konudaki hükmü kalmıştır.

Sarık Üzerine Mesh

Şeriat bilginlerinin bir kısmı sarık üzerine meshi caiz görmüşken bir grup buna cevaz vermemiştir. Sarığa meshi caiz görmeyene göre, sarığa mesh âyetin bağlamına aykırıdır. Çünkü (ayette geçen) ‘bas’ kelimesinden sarık anlaşılmaz. Başı örtmek, geçici bir durumdur. Sarığa meshi caiz görenler ise Sahih-i Müslim’de yer alan bir hadiste Peygamberin bunu bildirmesi nedeniyle caiz görmüştür. Söz konusu hadis, hakkında konuşulmuş (zayıf) bir hadistir. Ebu Amr b. Abdi’l-ber, hadis hakkında “sakat hadis?” demiştir.

Bâtıni Anlamıyla Sarığa Mesh

Sarığa meshin bâtındaki hükmüne gelince bilmelisin ki, geçici şeyler ile asıllara karşı çıkılamadığı gibi onlara zarar da verilemez. Bakman gereken şey, bu ilişen şeyin ortaya çıkmasının nedenidir. Söz konusu şey, ya duyulmayan ya da yoksunluğunun zarara yol açacağı bir şeydir. Bu durumda ondan müstağni kalınamaz. Gerek duyulmuyorsa aslın hükmünü ortadan kaldırmada onun bir etkisi yoktur; kendisinden müstağni kalınamaz ve yoksunluğu bir zarara yol açarsa, asıl ile aynı hükmü sahiptir ve aslın yerini alır. Asıldan bir parça kalırsa, kalan parçanın dikkate alınması gerekli ve zorunludur. Asıldan kalan şeyin yerini ise, yoksunluğu zarara yol açan bu geçici şey alır. Bu konudaki görüşümüz budur.

Bu nedenle zikrettiğimiz ve konu uzmanı bazı âlimlere göre illetli olan hadiste, meshin alın ve sarığa birlikte yapılması gerektiği yer aldı. Bu durumda su saça temas eder (geçici olan şey aslın yerini almış olur). Başın bir kısmını mesh etmeyi benimseyen kimseye göre, saçın tslanması ile aslın hükmü gerçekleşmiş olur. Sarık süs için takılmışsa, ona mesh caiz olmaz. Hastalık nedeniyle başına sarık takan hasta böyle değildir. Bu meselede âyetle çelişen bir ifade gelmemiştir.

İzah

Tasavvuf yolundan gidenler, ilkeyi zedeleyen bir sorunla karşılaşabilir. Örnek olarak, sebeplerden soyutlanan bir insana sebebin fiilinin ilişmesini ya da savaşta kahramanlık ve yöneticilik gibi işleri verebiliriz. Biz, başa mesh etmekten söz etmekteyiz. Baş ise, bir yandan tavazu eder bir yandan büyüklenir. Bu ibadette anlatmak istediğimiz konuyu anlaşılır hale getirmek için bir benzetme yapmak yerinde olur: Büyüklenme ve kibirlenmek, insanın ibadetine etki edip Rabbinin onun üzerindeki büyüklüğünü ve azizligini unutmasına yol açarak insanı onu hatırlamaktan perdelerse, (o asla zarar veren geçici işi) yapmaz ve kendisinden büyüklüğü uzaklaştırır. Bu zorunlu bir davranıştır. İlkeyi zedeleyeceği için, insanın bu yerde büyüklenmesi caiz değildir.

Büyüklenme ve kibir, insanın benliğini etkilemek yerine -kişi kendiliğinde hor ve muhtaç iken- düşmanın gözünde görünen bir durum ise, bulunduğu yerin özelliği nedeniyle görünüşte büyüklük gösterebilir. Çünkü bu geçici davranış, ilkeyi etkilemez. Bize Bore sarığa meshin hükmü de böyledir. Bunu biliniz!

Bâtında sarık üzerine meshin hükmünü öğrendin. Aynı yorum, elin bir kısmıyla sarığa mesh etmede de geçerlidir. Bunun anlamı şudur: Sebebe sarılmak Allah’a kalbinle olan itimad ve güvencini zedeliyorsa, Allah’tan uzaklaşmada daha kötü bir sonuca yol açmadığı sürece, sebebe sarılma ve onu kullanma. Sebebe sarılmak Allah’a kalbinle olan itimadını etkilemezse, “elinin bir kısmıyla mesh edebilirsin” ve bu konuda bir sorumluluk söz konusu değildir. Çünkü sebebi elden çıkarmak (sebebe sarılmamak da), kulun fiillerinin bir kısmıdır. Elin toplamı, anlamlar bakımından pek çok şeydir (şeyi içerir). Çünkü eller, dince geçerli iş ve hükümlerde anlamları farklı pek çok tasarrufa sahiptir. Bu bağlamda almak, vermek ve [bu konuda denge anlamında] itidal ellerin fiilleridir.

Allah şöyle buyurur: “Elini boynuna asma.” Bu ifade, kinaye yoluyla cimriliği anlatır. “Onu büsbütün de açma.” Bu ise, kinaye yoluyla israfı anlatır. Kur’an böyle bir grubu övmüş ve şöyle buyurmuştur: “İnfak ederken israf etmez ve cimri davranmazlar. Bu ikisinin arasında bir denge tutarlar.” Kastedilen şey, infakta itidaldir. Allah şöyle buyurur: “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayınız.” Burada tehlike, cimrilik demektir. Kur’an bütün bu fiilleri ellere nispet etmiştir. Bu nedenle dedik ki ellerin pek çok fiili vardır. Çokluğun varlığı olmasaydı, kismilik olmazdı. Çünkü bir, parçalanmaz.

Başa Meshin Süresi

Bu meselede öğrenilmesi gereken başka bir konu ise, başa meshin süresinin tespitidir: Meshin tekrarlanması sevap mıdır, değil midir? Bazı insanlar, tekrarlamanın faziletli olmadığı görüşündedir. Bir kısmı ise, tekrarda sevap vardır demiştir. Tekrar, bütün abdest fiillerinde ve bütün organlarda eşit derecede müstehap sayılmıştır. Şu var ki tekrarın müstehap olması), bazı uzuvlarda güçlü, bazı uzuvlarda ise daha zayıftır. Organin bütününe yayılması koşuluyla bir kez yapılmasının zorunluluğu hususunda ise görüş ayrılığı yoktur.

(Bu fikhi ayrıntının dayandığı varlıktaki genel] ilke hakkındaki görüşümüz şudur: İlâhi genişlik nedeniyle, âlemde tekrar yoktur. Dolayısıyla tekrar lafzını [alemdeki olaylar için) kullanmayı reddederiz. Formel benzerlik nedeniyle ise, benzerlerin varlığını reddedemeyiz. Buradan şu kesin yargıya ulaşırız: Gerçekte biri diğerinin aynı olmasa bile, hareketler suret bakımından birbirine benzer. Bizim görüşümüz, Şari’nin bu konudaki hükmüne bakmaya dayanır. Şari benzerleri sayarsa, biz de onları sayarız. Nitekim namazın ardından otuz üç kez —

“Sübhanallah!” deriz. Böyle bir şeyi reddetmeyiz. İnsanı süratle hükmü altına alan gafletleri gidermek için, pekiştirmek maksadıyla abdest eyleminde çoğalma olmuştur. Bu yaklaşıma göre, tekrarda fazilet vardır. (Hak karşısında) Huzur’un gerçekleşmesiyle, (gafletin büsbütün kalktıgina) hükmedilirse, tekrar bir fazilet olmaz. Çünkü [fazilet kelimesinin kökü olan) fazl ilave ve fazla demektir. Abdest alan insanın bir şeyi fazla yapması, unutma ya da bilinçsizliğin bulunmasına bağlıdır. Başka bir ifadeyle gaflet ve unutma olduğu için, eylemi tekrarlar ve bu nedenle ilave olmuş sayılmaz.

Yine de bizce doğru görüş, tekrarın fazilet sayılmasıdır. Çünkü o, hükmü açıklayan Şari’nin belirttiği gibi nurdur. Kitapta ve Sünnette “Allah’ın nurunu” fanus içindeki lambaya benzeten ifadeler vardır. Âyetin tamamına bakılabilir. Başka bir âyette Allah, ‘nur üstüne nurdur’ buyurur. Yani, ‘nur üstüne nur’ ifadesi zikredilmiştir. Bu durum, tek bir delilliye iki veya üç delil getirmeye benzer. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Abdestliyken abdest almak, nur üstüne nurdur.” Abdestliyken abdest almakla abdestte birinci suyun üstüne ikinci suyu getirmek arasında bir fark yoktur. Bir insanın amelini tekrarlaması, kişiye verilecek sevap ve tecellinin tekrarlanmasını sağlar. Öyleyse abdestin bütün uzuvlarında esas olan, (yıkamanın) tekrarlanmasıdır. Baş, iki kulak ve iki ayak ise farklıdır. Bu konuyla ilgili gerekli hususlara değinmiş olduk.

Bâb

Yeni Bir Suyla İki Kulağa Meshetmek

İnsanlar iki kulağa mesh ve meshi yaparken suyun yenilenmesi hususunda görüş ayrılığına düşmüştür. Bazı âlimler, bunun sünnet, bazıları ise farz olduğunu kabul etmiştir. Bazı âlimler, kulaklara mesh yaparken suyun yenilenmesi gerektiğini belirtirken bir kısmı suyun yenilenmesinin gerekmediği fikrindedir. İki kulak müstakil olarak mı, yoksa başla beraber mi mesh edilir? Yoksa yüz ile birlikte mi mesh edilir? Kulakların ön tarafı yüz ile, arka tarafları ise başla beraber mi mesh edilir? Her grup bu şekillerden birini benimsemiştir.

Vasıl

(Kulakları) Meshin Bâtıni Hükmü

Kulaklara meshin bâtıni hükmü şudur: Kulak, temizlenirken suyun yenilenmesi gereken müstakil bir organdır. Bu nedenle abdest alan kişi, en güzel sözü duyurmak suretiyle kulağını mesh eder ki, bu gereklidir. En güzel sözde derecelenme meydana gelir. Güzel var, daha güzel var, en güzel olanı ise Allah Kur’an ile zikretmektir. Böylece insan, iki güzeli birleştirir. Her âyet sadece Allah’ı gösterdiği gibi Allah’ın zikrini Kur’an’dan dinlemekten daha üstün bir zikir de yoktur. Allah’ı Kur’an’dan zikretmek derken kastettiğimiz şey budur.

Kur’an’ın her âyeti Allah’ı zikretmeyi içermez. Çünkü onda fıkhi hükümler bulunduğu gibi Firavunların öyküleri, onların sözleri ve inançsızlıklarını anlatan ifadeler de vardır. Bununla birlikte salt Kur’an olması bakımından onu okuyan veya okuyanı dinleyen kimseye büyük sevap vardır. Fakat yine de (ayetler arasındaki derecelenmeye dönersek) Kur’an’da Allah’ın zikredildiği âyetler, kâfir bir insanın Allah hakkında uygunsuz şeyleri söylediğini anlatan âyetlerden daha güzel ve daha yetkindir.

Kulağın önü ve arkası hakkındaki değerlendirmeler ise, [batında] Kur’an’daki bu zikrin zâhiri, bâtını, gizlisi, açığı, bilinen ve bilinmeyen kısmıdır. Öyleyse, Allah hakkındaki müteşabih kelimeleri Allah’a teslim et. Bunlar, bâtıni yorumda kulağın arka kısmıdır. Bu gibi âyetlerin okunduğunu kulağınla duyduğunda, Allah’ın onlarla neyi kastettiğini Allah’a bırakırsın. Kur’an’da anlamı bilinen -Allah hakkındaki muhkem âyetler ile O’nu gösteren varlıklar gibi- âyetler ise, [bâtıni yorumda) kulagin ön tarafı sayılır. Allah’ın neyi kastettiği bu âyetlerle bilinir. Bu sayede yargı, bilginin iliştiği duruma göre gerçekleşir. Sen de, bu açıklamada…