Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 1, 2026

Keşif ve Akıl: İbn Arabi’den Bilgiye Ulaşmanın Yolları

İnsan için gerçekleşen ilâhi tecelliden meydana gelebilir. Bu gibi insanlar, peygamberler, nebiler ve bazı velilerdir. Keşif yoludur. Bu bilgi, keşif esnasında gerçekleşen ve insanın kendisinde bulduğu zorunlu bir …

İnsan için gerçekleşen ilâhi tecelliden meydana gelebilir.

Bu gibi insanlar, peygamberler, nebiler ve bazı velilerdir.

Keşif yoludur. Bu bilgi, keşif esnasında gerçekleşen ve insanın kendisinde bulduğu zorunlu bir bilgidir. İnsan kendinde bulduğu bu bilgiye karşı bir kuşku taşımadığı gibi onu kendisinden uzaklaştırmayı da başaramaz. Kendisinde bulduğundan başka, bu bilgide dayanabileceği bir kanıt da bilmez. Bunun bir istisnası, keşfinde delil ve delillinin birlikte verildiğini söyleyen bir ariftir. [Onun iddiasına göre] Bir şey ancak delil maharetiyle bilinebiliyorsa, söz konusu şeyin bilinmesinin de delilden ortaya çıkması [keşf] gerekir. Bu sözü, arkadaşımız Faslı Ebu Abdullah el-Kettânî söylerdi. Ben bu sözü ondan duydum. O, kendi durumunu bildirmiş ve doğru söylemiştir. Ancak, işin her zaman böyle olduğunu söylemekle de yanılmıştır: Çünkü başka biri, bir delilden ortaya çıkmaksızın, gerçeği kendi nefsinde zevk olarak öğrenebilir.

Ya da bilgi, lınması, yeryüzü toprağının onun adına temiz sayılması ve yeryüzünün hazinelerinin anahtarlarının kendisine verilmesi.

Cennete girenler, dört sınıftır: Nebi olan Resuller, veliler -onlar Rablerinden gelen bir basiret ve kanıta göre peygambere uyanlardır-, müminler -onlar peygamberleri doğrulayanlardır- ve aklî kanıtlarla Allah’tan başka ilâh olmadığını bilen bilginler. Allah Teala şöyle buyurur: ‘Allah, melekler ve bilgi sahipleri, Allah’tan başka ilâh olmadığına tanıklık etti.’ Söz konusu kimseler, bilginler derken kastettiklerimizdir. Allah onlar hakkında şöyle der: ‘Allah aranızdan iman edenleri ve kendilerine bilgi verilenleri derecelere yükseltir.’

Allah’ı bilmeye üçüncüsü olmayan iki yoldan ulaşılabilir. Bu iki yolun dışında başka bir yolla Allah’ı birleyen kimse taklitçidir. Birincisi, 18 Fütûhât-ı Mekkiyye 3

Diğer ümmetlere değil de sadece Muhammed ümmetine tahsis edilmiş dereceler on iki tanedir. Hiçbir ümmet bunlara ortak değildir. [Tıpkı ümmeti gibi] Hz. Peygamber de, ahirette Vesile cenneti ve şefaat kapısını açmakla diğer peygamberlerden üstün olduğu gibi dünyada ise, sahih bir hadiste belirtildiği gibi, önceki hiçbir peygambere verilmemiş altı özellikle üstündür. Bu hadis, Müslim b. Haccac’ın es-Sahih’inde geçer. Hadiste şunlar zikredilmiştir: Peygamberliğinin genelliği, savaş ganimetlerinin helal kılınması, [düşmanların kalplerine] korku salmakla yardım alması, bütün yeryüzünün kendisine mescit kı-

lir. Bu anlatılanın doğruluk ölçütü, Hz. Peygamber’in cennet hakkındaki şu ifadesidir: ‘Orada ne gözlerin gördüğü ne kulakların işittiği ne de

Allah, genel ziyarette kullarına görünmek isteyince, biri bütün cennetlerde şöyle bağırır: ‘Cennetlerdekiler! En büyük ihsana, en yakın mertebeye ve en yüce manzaraya koşunuz! Adn cennetinde Rabbinizi ziyarete buyurunuz!’ Onlar da, Adn cennetine koşar ve oraya girerler. Her grup, kendi mertebe ve menzilini öğrendiği için herkes kendi yerine oturur.

Sonra sofraların getirilmesi emredilir. Konukların önüne özel sofralar konulur. Onlar, dünya hayatında ya da cennette, amel cennetlerinde bu sofraların benzerini ne görmüş ne de tahayyül etmişti. Aynı şey, sofradaki yemekler için geçerlidir. Kendi cennetlerinde o yemeğin benzerini yememişlerdi. Aynı şey, içecekleri için de geçerlidir. Ayrılırken daha önce benzerini hic giumedirleri elhiseler rendilerine ciudR rilmemiş, belki bir kısmına verilmiş olabilecek kanıtlardır.

Bu dört sınıf, Adn cennetlerinde bulunan Beyaz Kesib’te Rablerini görürken ayrışır. Orada dört makamda bulunurlar: Bir grup, minberlerdedir. Bunlar, en üst grup olan resuller ve nebilerdir. İkinci grup ise, velilerdir. Onlar söz, davranış ve hal bakumından nebilerin varisleridir. Söz konusu insanlar, Rablerinden bir kanıta sahiptir. Onlar, döşeklerde ve tahtlarda oturur. Üçüncü tabaka ise, akli-kesin kanıt bakımından Allah’ı bilenlerdir. Onlar ise, kürsülerde oturur. Dördüncü tabaka ise, Allah’ı birlerken taklitçi olan müminlerdir. Onların mertebeleri vardır: Bu bağlamda toplanma yerinde taklitçi müminler akli düşünce sahiplerinin önündeyken beyaz Kesib’te Hakkı görürken. akıl vasıtasıyla Allah’ın birliğini bilenler taklitcilerin önündedir.

Yirmi Dokuzuncu Kısım

İkinci yol ise, akli kanıtlarla tümevarım ve düşünme yoludur. Bu ikinci yol, ilkinden daha aşağıdadır. Çünkü kanıtı inceleyen kimse, kanıta zarar veren kuşkulara maruz kalabilir. Böyle bir durumda insan, kuşkuyu ortaya çıkarmada ve öğrenilmek istenen şeydeki doğru yönü araştırmada zorlanır. Üçünçü bir yol ise, yoktur.

İşte bunlar, Allah’ın birliğine tanıklık eden [ayette zikredilen] bilgi sahipleridir. Allah’ın birliğini kanıt ve inceleme bakımından bilen bu s1-ıfiın üstatları, birlemeye, yani zatı birlemeye kesin. kanıtlara dayanan bilgivi de eklemislerdir. Söz konusu kanitlar biitün kesif sahiplerine ve-

miş] muminlersıniz! Ben de, el-Mumin ve el-Muneymın olan Allahim. İsimlerimden birine sizi ortak ettim. Size hiçbir korku olmadığı gibi siz ek bir perdenin ardindan er-cem

kullarına görünür. [Bu esnada] Hepsi, tek bir gözdür. Üzerlerine zatlarına yayılan bir nur saçılır. O nur sayesinde bütünüyle kulak haline gelirler. Kuşkusuz Rabbin güzelliği onları kendilerinden geçirmiş, zatları da bu en mukaddes nurun güzelliğiyle aydınlanmıştır.

Kıyametin duraklarıyla ilgili Ebu Bekir en-Nakkaş tan aktarılan ve tamamını zikredeceğimiz bir hadiste Hz. Peygamber şöyle demiştir: ‘Allah şöyle der: Kullarım selam olsun size! Merhaba! Allah size hayat versin! Rahman ve Rahim’den, el-Hay ve el-Kayyum’dan size selam olsun! ‘Ne güzel davranışlarda bulundunuz! Sonsuza değin giriniz cennete! Cennet size helal-i hoş olsun. Siz de, ebedi nimet, el-Kerim’in ödülü ve sürekli kalmayla nefislerinizi hoş tutunuz. Siz, iman etmiş [ve eman al-

Nitekim Hz. Musa, Rabbinin sözünü bütün yönlerden ve bütün uzuvlarıyla birlikte duymuştu. Bu nurun yayılması, onlara bu imkânı vermiştir. Binaenaleyh, söz konusu nur sayesinde [Hakkı] müşåhede etmeye ve görmeye güç yetirirler. Görmek, müşâhededen daha yetkindir.

Allah’tan bir elçi gelir ve onlara şöyle der: ‘Rabbinizi görmek için, hazırlık yapınız! Rabbiniz tecelli edecek!’ Onlar saygı. duruşuna geçerler. Hak da kendilerine tecelli eder. Bu esnada Hak ile kulları arasında üç perde vardır: İzzet perdesi, büyüklük perdesi, azamet perdesi. Yaratıklar, o perdelere bakmaya güç yetiremezler. Allah, nezdindeki en b- büyük teşrifatçıya emreder: ‘Kullarım ile aramdaki perdeleri kaldırınız ki, beni görebilsinler.’ Bunun üzerine perdeler kaldırılır.

20 Fütûhât-ı Mekkiyye 3

herhangi bir insan kalbinin düşündüğü şeyler bulunur.’ Sofradan kal- kınca, beyaz miskten olan Kesib’e giderler. Oradaki yerlerine, amelleri ölçüsünce değil, Allah’ı bilmeleri ölçüsünce yerleşirler. Çünkü amel, Rahman’ı müşâhede etmeyle ilgili değil, cennet nimetlerine özgüdür.

Bu haldeyken onlara bir nur parıldar! Hepsi secdeye kapanır. Bu nur, dıştaki gözlerine, içten ise iç gözlerine yayıldığı gibi bedenlerinin tüm organlarına ve nefislerinin latif kısımlarına nüfuz eder. Böylece her bir şahıs, bütünüyle göz, bütünüyle kulak haline döner. Artık her şeyi zatıyla görür ve kendisini vönler sınırlayamaz, Ve her sevi zatıvla duvar.

nımet olarak karşılayayım.

‘Onlar şöyle derler: ‘Rabbimiz! Ne böyle bir şey ummuş ne de bekle- miştik. Fakat tek dileğimiz, sonsuza değin senin saygın yüzüne

‘Işte sizi evime yerleştirdim, cennetimi size helal kildım, size kendi nefsimi gösterdim. İşte cömert ve koruyucu elim açıktır ve size uzatılmıştır, onu sizden çekmeyeceğim. Size bakıyorum, gözümü sizden ayırmam. Artuk, neyi dilerseniz ve arzularsanız benden isteyiniz. Kuşkusuz size yakınlık gösterdim. Ben sizinle oturuyor ve size yoldaş oluyo- rum. Artık, ebediyen ne bir ihtiyaç ne bir yoksunluk ne bir ümitsizlik ne bir yoksulluk ne bir çaresizlik ne bir yaşlılık ne bir öfke ne bir güçlük ve ne de hallerin değişmesi vardır.’

Nimetiniz, ebedidir. Siz, güvenli bir şekilde [cennete] yerleşenler, [beni görmeyi] bekleyenler, ikrama mazhar olanlar ve nimetlenenlersiniz. Bana itaat etmiş ve yasaklarımdan kaçınmış şerefli-efendilersiniz. Artık, ihtiyaçlarınızı bana bildiriniz ki, onları sizin için benden bir cömertlik ve

Heulyeler

oqunenareyi,

nu tansis

vereyiln,

edeyim, güzelliğimle sizi kuşatayım, size mülkümden vereyim. Gül- memle neşelenin, sizi ellerimle sarayım ve size kokumu duyurayım.’

‘Ben, beni görmediğiniz halde taptığınız, sevdiğiniz ve korktuğu- nuz Rabbinizim! İzzetim, celâlim, yüceliğim, büyüklüğüm, güzelliğim ve nezihliğime yemin olsun ki, hepinizden hoşnutum ve hepinizi sevdi- ğim gibi sevdiklerinizi de seviyorum. Benim katımda, canlarınızın çek- tiği ve gözlerinizin haz aldığı şeyler vardır. Peşinden gittiğiniz ve arzu- ladığınız her şey, benim nezdimdedir. Siz neyi isterseniz, ben de onu isterim. Artık benden isteyiniz! Korkmayın ve utanmayınız! Çekinme- yiniz! Kuşkusuz Ben cömert, bol bol veren, sözünde vefalı (sözüne sa- dık) ve doğru sözlü Allah’ım!’

Yirmi Dokuzuncu Kısım

mahzun da olmayacaksınız. Sizler benim dostlarım, komşularım, seçtik- lerim, özel adamlarım ve sevdiklerimsiniz. Evimde, size selam olsun!