Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 1, 2026

Nefsi Arındırmak: İslam Ahlakının Derinliği ve Hakikat Yolunda Temizlik

Ham Siz, dış varlığın bakımından sorumlu ve hitabın mahallisiniz. O ise, senin herhangi bir fiilin olmayışı bakımından seninle amel edendir. Çünkü ‘hades’, fiilin kendisinde bir etkiye sahip değildir, fakat fiilde bir …

Ham

Siz, dış varlığın bakımından sorumlu ve hitabın mahallisiniz. O ise, senin herhangi bir fiilin olmayışı bakımından seninle amel edendir. Çünkü ‘hades’, fiilin kendisinde bir etkiye sahip değildir, fakat fiilde bir hükmü vardır. Hakkın (kendisiyle insan) sorumlu tuttuğu hareket ve durağanlığı Hak ancak hareketli ve durağan olanla bilir. Kul mevcut olmayınca sadece Hak kalır. Hak ise, hareket ve durağanlıktan münezzehtir. Ya da, kendiliğinde kendi etkisine konu olur. Öyleyse, Hakkın eserinin mahalli olabilmek için kulun fiili gerekir. Bu fiilin ‘hades’ olması bakımından ise, kulun temizlenmesi gerekir. Namazın -ki o kendisinde ortaya çıkan fiilin kendisidir- kuldan meydana gelmesi geçerli olur. Çünkü kulun herhangi bir etkisi yoktur. Bilakis o, dış varlığı bakımından ilahi eserin kendisinde ortaya çıkması için bir sebeptir. Öyleyse, fiili görmekten -ki o manevi pisliktir- temizlenmekle, fiillerin başkasına ait olduğu ortaya çıkar. Bununla beraber, Hakkın zatının kabul etmediği fiil sahih olduğu için, kulun dış varlığı mevcuttur.

Necislikten temizlenmek ise böyle değildir. Necaset, kötü ahlâklardır ve (temizleme) sebepleri bilinen şeylerdir. Onlardan temizlenmek nezafettir. Başka bir ifadeyle necesatten temizlik, güzel ahlâklarla temizlenmek ve bayağı huyları nefisten gidermek demektir. Öyleyse bu, nefislerin temizliğidir. Bununla bu ibadet amaçlarısa da amaçlanmasa da birdir. İbadet amacı taşırsa, fazilet üstüne fazilet, nur üstüne nur olur.

Kastedilmemişse, sadece fazilettir, o kadar! Çünkü güzel ahlâk, özü gereği istenilen bir şeydir. En üst mertebeleri ise, necis şeylerden temizlenmekle ibadet amacıyla kullanımlarıdır. Nefislerden necaseti gidermek ise -ki onların yerilmiş huylar olduklarını söylemiştik-, bize göre farzdır. Yoksa, ibadetin geçerlilik şartı değildir. Çünkü Allah on özü gereği istenilen bağımsız bir ibadet saymıştır. Öyleyse bu temizlik, diğer farzlar gibi zikirle birlikte farzdır. Allah şöyle buyurur: “Beni zikretmek için namaz kal.” İlerdeki bölümlerde bunların zatlarıyla ilgili hükümlerden söz edeceğiz.

BÂB

Necaset Türleri Sayımı

Şeriat bilginleri, necaset sayılan şeylerin dört tür olduğunda hemfikirdir: Birincisi, su canlısı olmayan kan taşıyan hayvan ölüsüdür. İkincisi, nasıl ölürse olsun, domuz etidir. Üçüncüsü, su canlısı olmayan canlı veya ölüden ayrılmış bol miktarda hayvan kanıdır. Dördüncüsü ise, bebeklerin dışındaki insanların küçük-büyük dışkısıdır. Bunun dışındaki hususlarda ise görüş ayrılığı vardır.

“Meselenin bâtıni yorumu şudur: Kan taşıyan kara canlılarının ölüsü hakkındaki görüş ayrılığına gelirsek, bilmelisin ki ölüm iki türdür: Birincisi, ölümle nitelenmiş kimsede önceki bir canlılığın ardından gerçekleşmeyen asli ölümdür. Bu ölüme şu âyette işaret vardır: “Ölü idiniz, Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?” Burada söz konusu olan asli ölümdür. Başka bir ifadeyle bu ölüm, mümküne ait olan yokluktur. Çünkü mümkün, kendiliğinde varlığı yok iken Allah tarafından hakikati bilinen bir şeydir. Sonra Allah şöyle buyurur: “Sonra size hayat verdi.” İkinci ölüm ise, “arızi ölüm”dür. Bu ölüm, canlıya ilişen ve onun canlılığını ortadan kaldıran şeydir. Buna ise şu âyette işaret vardır: “Sonra sizi öldürür.” Bu konuda, anlatılmak istenen arızi ölüm budur.

Ardından başka bir nitelik ekledi ve şöyle dedi: “Kanı olan.” Bunun anlamı, akışkan bir kanı olan canlı demektir. Kastedilen, akışkan bir canı, başka bir ifadeyle bütün parçalarına yayılan bir canı olan hayvandır. Burada, bütün varlıklarda olduğu gibi, hayatı kendisi olan şeyleri kasetmemiştir. Ardından başka bir nitelik ekleyip şöyle dedi: “Su canlısı olmayan.” Burada ise deniz hayvanlarını değil, karasal hayvanları, yani karada yaşayan hayvanları kastetti. Deniz, bilgi demektir. Adeta şöyle der: “Hayvan derken Allah’ın ilmindeki mevcudu kastetmiyorum.” Bu konuda görüş ayrılığı vardır. Ben, dış varlığı ortaya çıkan ve canlılığı havaya bağlı olan hayvanı kastetmekteyim. Bütün bu koşullarla, hiç kuşkusuz, hayvanın necisliği gerçekleşir. Bunların içinden bir şart eksilirse; görüş birliğiyle kastedilen şey olmamış demektir.

Kulun hayatı özünden kaynaklanmayıp ona ilişen bir şeydir. Bu nedenle hayat sahibi olmak nedeniyle böbürlenmesi ve iddia gütmesi uygun değildir. Kul, ‘ben’ demekle (benlik davası) iddia edip kendisine hayat vereni görmeyince, arızi ölümle karşılaşmıştır. Başka bir ifadeyle kula “aslın budur” (denildi). Böylece ölüm onu aslına döndürdü. Fakat, (benlik) iddiası ve kendisine hayat vereni unutması nedeniyle insan aslina temiz olmayarak dönmüştür. Sonra, bu iddiaya yol açan sebebe baktık, şöyle dedi: “Onun karasal canlı olmasıdır.” Biz de, “Onun karasal olmasının anlamı nedir?” diye sorduk. Bu kez “canlılığı havadan” dedi. Böylelikle insanı kaplayan şeyin hava olduğunu anladık. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Nefsi hevadan alı koydu.” İki hava arasında gidip gelen herkesin yok oluşu kaçınılmazdır. Nitekim arkadaşımız Ebu Zeyd ‘Abdurrahman el-Kâzâzi [ra.] şöyle demiştir:

“Sağlıklı bir hava ve hastalıklı bir hava
Halimin o ikisiyle iyi olması imkânsızdır”

Arkadaşım (bu mısraların bulunduğu kasideyi) Tilimsan şehrinde beş yüz doksan (590) senesinde bana okumuştu.

Bu koşullar kendisinde toplanan her kulun necis olduğuna dair bilginler görüş birliğine varmıştır.

Bu bağlamda domuz etinin yorumuna gelirsek, onun eti kandan kaynaklanan canlılığın yayıldığı yerdir. Çünkü et, donuk kan demektir.

Domuzluk niteliği, nefislerin tiksindiği pisliklere -ki onlar kötü huylardır- tutkunluk eder. Bu et canlılığını yitirince, necis hale gelir. (Bunun batındaki karşılığı) Kötü ahlâk sahibi bir insanda şeriatın hükmü -ki onun ruhu demektir- kaybolduğunda, onun için ölüm gerçekleşmiş denk. Allah şöyle buyurur: “Kötülüğün karşılığı onun gibi bir kötülük.” Ayetin devamında kötülük gibi’ der. Böylelikle onu herhangi bir nate sınırlamayıp kötü ahlaklara katmıştır. Sonra Allah, onu yapmayan kimse hakkında şöyle demiştir: “Bağışlayan ve barış isteyen.” Allah, kötülüğe karşılık vermemenin iyi huylardan olduğuna dikkat çekmiştir. Bu nedenle “hangi şekilde hayatını kaybederse etsin” dedik. Çünkü tezkiye onu temizlemez.

Hz. Peygamber, velisi oldug bir insanın öldürülmesi nedeniyle katile kısas yapılmasını isteyen bir adama affetmesini veya kan parası almasını teklif etmiş ve “diyet al” demiştir. Adam diretince Hz. Peygamber şöyle demiştir: “[Diyet almak yerine) Onu öldürürse, öldüren gibi olur.” Burada Hz. Peygamber “Kötülüğün karşılığı kendisi gibi bir kötülük” âyetine gönderme yapmaktadır. Bu söz adama ulaşınca, Hz. Peygamber’in yanına gelmiş ve katili öldürmekten vazgeçmiştir. İyilik ve kötülük meselesi de buna dayandırılabilir. Bu konu, insanların ilgilenegeldikleri büyük bir sorundur. Bu konuyu bu kitapta zikretmiş olsak bile, meselenin ayrıntılı olarak ele alınacağı yer burası değildir.

Görüş birliğine varılmış necasetin üçüncüsü ise, karasal hayvanların kanıdır. Bu kan, canlı veya ölü bir hayvandan akıp bol, yani görünecek miktarda olduğunda (görüş birliğiyle) necis sayılmıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi, kara hayvanı Allah’ın bilgisinde değil, dışta var olan seydir. Deniz canlısı ise, Allah’ın bilgisinde var olandır. Karasal hayvan, hava sayesinde canlılığını sürdürür. Kan ise, canlının hayatının kendisinden meydana geldiği bu buharın sıcaklığından çıktığı asıldır. Söz konusu şey, hayvani ruhtur. Kan bu pislikte asıl olunca, kendisinden meydana gelen şeye göre necaset hükmünü taşımada daha öncelikli olurmuştur.

Kulun benlik sahibi olmama yol açan sebep, kendisine sahip olarak yaratıldığı izzet duygusudur. Çünkü insan, âlemin toplamı ve genel ankarıda bütün varlıkların bir benzeri olarak var oldu. İnsan, bu konuda bir şey değilken biz seni yarattık” ve “Zikredilen bir şey değildi” gibi âyetlerde belirttiği asli ölümden habersiz kalınca, bilginler “insanın” necis olduğunda hemfikir olmuştur. İnsanın necis olması ise, gözükmesi, bu makamdan habersiz kaldığının çoğalması şartına bağlıdır. Bu durum çoğalmazsa, bu hükmü vermede görüş birliği gerçekleşmez.

Dördüncü necaset ise, insanoğlunun idrar ve dışkısıdır.

Meselenin batındaki yorumu şudur: Bir şeyin mertebesi ve konumu yükselirse, onun küçük hataları büyür. Konumu ve mertebesi düşersizlesen kimsenin ise büyüklüğü küçülür. İnsan şerefli bir konumdadır, mertebesi yüksek, Hakkın vekili ve meleklerin öğretmenidir. Öyleyse insanın, oturup kalktığı kimseyi temizlemesi ve içli dışlı olduğu kişileri nezihleştirmesi gerekir [bunu yapabilecek bir durumda olması gerekir]. İnsan hakikatinden habersiz kalırsa, doğasıyla ilgilenmeye başlar. Temiz yiyecek, içecek ve [giyecekler] ona eşlik eder. İnsan bunların temizlerini -hakikatiyle değil- kendi doğasıyla aldığı gibi, kötülerini de -hakikatiyle değil- doğasıyla çıkarır. Böylece [çıktıktan sonra] temizler necis -kan- olduğu gibi pisler de necis olur. Bunlar ise, dışkılardır. En uygunu kokuların pisliğinin kazandırmasıdır. Çünkü o, nefesler âlemindedir. Böylelikle necislik doğası bakımından meydana gelir. Bütün canlılarda böyledir.

Şu var ki, hayvanların hakikat ve ruhları yükseklik ve konum bakı- mından insanın hakikati gibi değildir. Onların horluk ve zelillik yönleri daha büyüktür. Bilginler, bu gibi şeylerin necisliğinde görüş birliğine varmıştır. Diğer canlıların idrar ve dışkılarında ise farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Bununla birlikte, bütün bunlar (kan, idrar ve dışkı) doğadan meydana gelir. Doğayı dikkate alan kimseler, tümünün necis olduğunu söylemiştir. Üstün konumu ve düşüşü dikkate alan kimseler ise, insan idrarının ve dışkısının necis olduğunu söyleyip insanın konumunun büyüklüğü nedeniyle onu görmezden gelmez. Diğer canlılarda ise, görmezden gelir (çünkü mertebe büyükse küçük şeyler de büyür).

Böylece bilginlerin görüş ayrılığına düşmeleri ve görüş birliğine varmalarının sebebini açıklamış olduk. Allah’a hamd olsun. “Allah doğruyu söyler ve doğru yola ulaştırır.”

BAB

Şeriat bilginleri, bu iki ölü hakkında görüş ayrılığına düşmüştür. Bir kısmına göre bunlar temizdir ki ben de bu görüşteyim. Bir kısmı ise, deniz ölüsünün temiz, kansız kara hayvanlarının ölüsünün ise necis olduğu görüşündedir. Bunun istisnası, ölü olmadığı için görüş birliğiy- le necis sayılmayan hayvanlardır. Bunlara örnek olarak, sirke kurdu ve yiyeceklerde meydana gelen kurtçuklardır. Ayrıca, kanı olmayanlardan başka, deniz ve kara hayvanlarının ölüleri de necis sayılmıştır.

Meselenin bâtıni yorumu şudur: Daha önce, bu temizliklerden kanın temizliğinin bâtıni yorumunu zikretmiştik. Kanı olmayan hayvanın ölüsünün temiz olduğunu söylemek, (batında) benlik davasından uzak durmak demektir. Çünkü kandan ortaya çıkan canlılık nedeniyle iddia meydana gelir. Yoksa, bütün canlılarda bulunan hayat nedeniyle bir iddia meydana gelmez. Bütün canlılarda bulunan bu hayat sayesinde herşey Rabbinin övgüsünü tesbih eder. Söz konusu hayat, asıl itibariyle temizdir. Çünkü o, kendilerini (kara ve deniz canlılarını) Allah’tan perdeleyen bir sebep olmaksızın, O’ndan meydana gelmiştir. Bazı bilginler ise, kan olsa bile ölü deniz hayvanının temiz olduğunu kabul etmiştir. Çünkü o [batın yorumda] Allah’ın bilgisindedir [bilgisindeki varlığa işaret eder]. Eşyanın Allah’ın bilgisinde herhangi bir hükmü yoktur. Eşyaya hükümler sadece dışta ortaya çıktıklarında ilişir. Bu orkaya çıkma, şeylerin (ilahi) bilgiden duyusal varlığa çıkmalarıdır.

Bilginlerin bu meselenin ayrıntıları hakkındaki görüş ayrılıkları da bu çerçevede yorumlanabilir.

Otuz üçüncü kısım sona erdi, onu otuz dördüncü kısım takip edecektir.

[FUTOHAT-I MEKKIYYE’NİN]

OTUZ DÖRTÜNÜCÜ KISMI

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

BÂB

Ölü Olduğu Hakkında Görüş Birliğine Varılan Şeyin Parçaları

Şeriat bilginleri, ölü olduğu hakkında görüş birliğine varılmış bir şeyin parçaları hakkında görüş ayrılığına düşmüştür. Bununla birlikte “ölünün parçalarından etin ölü sayıldığında ise görüş birliğine varmışlardır. Daha önce, domuzun etinden söz ederken etin batın yorumunu yapmıştık. Bilginler, kemikler ve tüyler hakkında görüş ayrılığına düşmüştür. Bir kısmına göre bunlar da ölüdür (dolayısıyla necistir). Bir kısmına göre ise ölü değildir [dolayısıyla necis de değillerdir). Ben de bu görüşteyim. Bir kısmına göre ise, kemikler ölü, tüyler ise ölü sayılmaz.

Meselenin bâtıni yorumu şudur: Bu meselede dikkate alınan ölüm, geldiği yerdeki canlılığı yok eden arizi-gecici ölümdür. Bu nedenle ‘canın’ denilen şeye baktık: Canlılığı gelişme şeklinde anlayan kimseler, tüy ve kemikleri ölü saymıştır. Canlılığı duyumsama diye görenler ise bunları ölü saymamıştır. Tüy ve kemikleri ayıran ise, şöyle düşünmüştür: Kemikler duyumsar, dolayısıyla canlının kaybolmasıyla onlar da ölmüştür; tüyler ise duyumsamaz, dolayısıyla onlar ölü sayılamaz. Gelişmeyi gıdaya, duyumsamayı hayvani ruha bağlayan kimselere göre ise, kemik ve tüyler ölüdür. Onlara göre; canlılığı gelişmek veya duyumsamak diye yorumlamak birdir. Gelişmeyi -gıdaya değil- Rabbına; duyulurları algılamayı -duyulara değil- yine Rabbına bağlayanlar ise, vasıtaya iltifat etmez. Böyle bir insan, aslı müşahede etmekle (kendinden ve vasitalardan) fani olmuştur. Asıl ise, yaratanıdır. Bir insan Hakkın kendisinin gözü ve kulağı olduğunu görürse -ki söz konusu olan duyusal gözdür-, canlılık ister gelişmek ister duyumsamak olsun, ona göre hiçbir şey ölü sayılamaz.

BÂB

Ölü Derisinden Yararlanmak

Bazı bilginler, ister tabaklansın ister tabaklanmasın, ölü hayvanın “derisinden ilke olarak yararlanılabileceği görüşündedir. Bir kısmı ise, tabaklanmakla tabaklanmamayı ayırmıştır. Derinin temizliğinde ise görüş ayrılığı vardır. Bir kısım bilgine göre, tabaklamak deriyi temizler, bir kısmına göre ise tabaklamak deriyi temizlemez.