Tasavvuf Klasikleri · Temmuz 1, 2026

Vekâlet ve Nefs: İbnü’l-Arabî’nin Zikir Dersleri

İlk Bölüm Bu zikirde söylenen zulüm, ilahi arzdan kaynaklanan valilik gerçekleşmezden böyle bir görevin ortaya çıkmasıyla ilgilidir. O vali emir karşısında daralır ve zalim diye isimlendirilmez. İlahi görevlendirme …

İlk Bölüm

Bu zikirde söylenen zulüm, ilahi arzdan kaynaklanan valilik gerçekleşmezden böyle bir görevin ortaya çıkmasıyla ilgilidir. O vali emir karşısında daralır ve zalim diye isimlendirilmez. İlahi görevlendirme varken zalim olabilir ve büyük azabı tadar: “Kuşkusuz biz emaneti gökler, yere ve dağlara sunduk.” Kulları içerisinde Hakkın vekili olmaktan daha büyük bir emanet olabilir mi! Dolayısıyla Hakkın vekili, kullarını hak vasıtasıyla yönlendirir ve yönetir. O halde sürekli huzur hali ve yönetimin murakabe edilmesi kaçınılmazdır. Ayette “emaneti taşımaktan çekindi ve korktular” denilir. Yani emanetin hakkını ödemekten korktular ve kendilerini emanetten uzak tuttular. İnsan ise arz ve sunum şeklinde ortaya çıkan emaneti üstlendi. Bunun nedeni onun üzerinde yaratılmış olduğu suretin gücüdür. Bu yönüyle insan nefsine karşı zalimdir. Bu durum “Sizden zalim olanlara büyük azap tattırırız” ayetinde belirtilir. İnsan kendisine sunulmuş olan vekilliği kabul etmekle nefsine zulmettiğinde Allah ona Ebu Yezid’e söylemiş olduğu şeyi tattırır. Allah Ebu Yezid’e şöyle demiş: “Kullarıma benim suretimle görün.” Yani halife olarak görün! “Kim seni görürse, Beni görmüş demektir.” Bir adım attığında baygınlık gelmiş. Bunun üzerine Hak şöyle demiştir: “Sevgilimi bana döndürün, onun benden ayrılmaya gücü yok?” Demek ki emir ve görevlendirmeyle gerçekleşen vekâlette güçlük ve darlık bulunurken, arz ve sunumla gerçekleşen vekâlette nasıl bulunmasın ki? Kendisine teklif edilen halifeliğe karşı zahit davranan (onu değersiz gören) kişi bu zikir nedeniyle zahit davranmış, onu terk etmiş, görevi kabul etmemiş, ondan çekinmiştir. Bu zikir sahipleri arasında halifeliği kabul edenler, bu zikre ilk girişleri esnasında onlara gelen azap kelimesi hakkındaki bir teville kabul etmişlerdir. Azap bir şeyden haz almak anlamındaki “uzubet” kelimesinden türetilmiştir. Bu durum Ebu Yezid’in bir hali hakkında söylediği şu beyitte dile getirilir:

“Bütün arzularıma ulaştım artık
Bir azaptan haz almam kaldı”

Ebu Yezid “elemler” dememiş, azap demiştir. Bunun nedeni azaptaki uzubet anlamıdır. Uzubet lezzetin hazzına varmak demektir. Başka bir ifadeyle Ebu Yezid eşyadan haz almayı değil, lezzetten haz almayı istemektedir. Benzer bir durum akılcılar tarafından bilgi hakkında söylenmiştir: “Bilgi bilgiyle bilinir, görmek görmeyle görülür.” Bu durum kelamcılara göre böyledir. Lezzet de lezzetle algılanır. Bunu bilmelisin, çünkü bu konu zikirde sırlı bir bölümdür.

“Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.”

İkinci Bölüm

BEŞ YÜZ KIRK İKİNCİ BÖLÜM

Menzili “Kim bu dünyada âmâ ise ahirette de âmâ ve yolunu şaşırmıştır” Ayeti Olan Kutub’un Halinin Bilinmesi

Gontillerdeki kalpler körleşir ancak

O kalpler ki sadırlardır barınakları

” Bu hüküm kimde ortaya çıkmışsa

İşler ondan meydana gelir

Ondan etkan kör olmaz

Kendisi apaçık olan nasıl kör olabilir ki?

Allah şöyle buyurur: “Fakat gönüllerde bulunan kalpler kor olur.” Ayet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi sınırlama, ikincisi rücu demektir.

Bilmelisin ki, körlük hayret demektir. Hayretin en büyüğü ise Allah: bilmek hakkındaki hayrettir. Allah’ı bilmek iki şekilde gerçekleşir: Birincisi teorik (nazari) düşünme yoludur. Bu yolu benimseyen insan teorik düşünceye hakkını verdiğinde, ölene kadar hayrette kalır. Bunun nedeni hayal âleminin genişliği nedeniyle her delile karşı bir kuşkunun ileri sürülebilmesidir. Müfekkire gücü hayal mertebesinde tasarruf eder. Başka bir ifadeyle müfekkire gücü ya duyu güçlerinin verileriyle ya da musavvire gücünün tasavvurlarıyla hayal âleminde etkindir. Böyle bir düşünce sahibi dünyada “âmâ” ise, yani hayrete düşüp hayret halinde ölmüş olabilir. Bu itibarla insan ancak yaşadığı hale göre öleceği için o kişi hayret halinde yaşamış, dolayısıyla ahirette de o hayret hali içinde getirilir. Orada hakikat ortaya çıktığında, hakkındaki suretlerin değişmesi nedeniyle hayreti daha da artar. Böyle biri dünyada olduğundan daha çok dalalete ve hayrete düşer. Çünkü dünyadayken kendisine keşif gelirse hayretinin kalkacağını umut ediyordur.

Allah’ı bilmede ikinci yöntem tecelli yönünden O’nu bilmektir. Allah bir surette iki kere tecelli etmeyeceğine göre bu bilgi sahibi tecelli suretlerinin farklılaşması nedeniyle -ahiret hayatında birinci kişinin suretlerin değişmesi nedeniyle hayrete düşmesi gibi- Allah hakkında hayrete düşer. Binaenaleyh ahiret hayatında böyle birinin karşılaştığı hayret ötekinin dünyada yaşadığı hayretin aynıdır. Allah’a davet eden davetçinin sahip olduğu basiret ve kesin delile gelirsek, bu basiret, davet edilen hakkındadır. Başka bir ifadeyle basiret ve kesin delil, bilgi hakkında değil, saadete götüren yol hakkındadır. Davetçi (basirete sahip iken) bilgiye çağırsaydı, yine hayrete davet etmiş olurdu. Başka bir ifadeyle davetçi Allah hakkında hayretten başka bir şey olmadığına dair basirete sahiptir, çünkü iş pek çetin olduğu gibi davet edilenin sınırlanması ve tanımlanması mümkün değildir. Bu hususta elimizden hiçbir şey gelmez. O halde sadece her tecellide gördüğün Hak vardır. Kâmil kişi, cevherde suretlerin değişmesini gören kişidir ve bu yönüyle bukalemuna benzer. Allah’ı bukalemunu bildiği üzere bilmeyenin ayağı, tek hakikati ispatta sabit noktada karar kılamaz. Binaenaleyh tecelli sahipleri için ahiretteki bilgi dünyada öne alınır. Onlar dünya hayatında kör oldukları gibi akılcılara göre daha hayrettedirler. Allah’ı bilmek hakkında tecellinin ardında talep veya tasavvur edilebilecek herhangi bir şey yoktur.

Bu kadar açıklama akıl sahipleri için yeterlidir. “Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.” Bu zikir hakkında söz uzar gider.

Üçüncü Bölüm

BEŞ YÜZ KIRK ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Menzili “Peygamber size neyi verirse onu alın” Ayeti Olan Kutub’un Halinin Bilinmesi

Risalet nedir? Peygamberlerin getirdiğinin aynı

Ey insan! Onu al ve tereddüde düşme sakın

Sen peygamberin kendisine geldiği bir kölesin

Onun hükmüne göre davran ki amelin yükseltsin seni

-Allah’a doğru, mertebede kesinti olmaksızın

Vehimlere düşmek bir hata —

O’na yüksel ki beka mertebesine eresin —

Oturup kalırsan hayaller ve bayılmalar gelir

Zarflar yerleştiği kimseleri ihata eder

Emir (iş) benzeri olmayacak kadar münezzeh

En yüce menzil sana yakışır, oraya yerleş

Gayeler ve illetler kesmesin sizi

O nitelikten ve sıfattan münezzeh

Emniyet veya korku bulunmaz O’nda

Sen ise sensin; onun sahibi isen

Kendin için yapmalısın, onun sahabesinin yaptığını

Senin yaptığın işte sende acizlik olmasın

Tembellik ve bıkma bulunmasın sende

Allah kendinden bir ruh ile sana ve bize yardım etsin, bilmelisin ki; Allah kullarına kendinden onlara ve peygamberlerinin elleriyle ihsandan bulunur. Peygamberin eliyle bir şey geldiğinde, bir teraziye bakmadan, onu almalısın. Bun mukabil Allah’ın elinden bir şey geldiğinde, onu bir teraziyle değerlendirerek almalısın. Çünkü Allah bütün verenlerin aynı olduğu halde verilen her şeyi almanı yasaklamıştır. Bu durum “Size neyi yasaklarsa, ondan uzak durun” ayetinde belirtilir. Binaenaleyh peygamberden bir şeyi alman senin için daha yararlı olgu gibi saadeti de daha güçlü bir şekilde meydana getirir. Demek ki peygamberden -kayıtsız olarak- her şeyi alman gerekirken Allah’tan sınırlı bir tarzda almalısın. Başka bir ifadeyle peygamberin kendisi sınırlıyken ondan almak sınırsız iken Allah’ın kendisi sınırlılığa karşı mutlak iken O’ndan almak sınırlanmıştır. İşin ne kadar garip olduğuna bakmalısınız! Bu durum aynı anda Evvel, Ahir, Zahir ve Bâtın olmanın benzeridir. Böylece – her iki tarafta sınırlılık ve mutlaklık ortaya çıkar, Bunun nedeni Allah’ın peygamberini bize, yani ümmetine tuzak kurmak üzere değil, indirilen vahyi açıklamak üzere göndermiş olmasındır. Bu nedenle Allah peygamberden alacağımız şeyleri sınırlamamış, onun sözüne uymak -bir sınırlama olmaksızın- bize emredilmiştir, çünkü peygamberin getirdiği vahiyde Allah’ın tuzağının bulunmayacağını eminiz. Allah’tan bir şeyi almak ise öyle değildir, çünkü Allah’ın kullarında -kulun fark etmedigi- tuzakları vardır. Allah şöyle der:

“Onlar tuzak kurdu, biz de tuzak kurduk, onlar farkında degillerdir.” Başka bir ayette “Bilmedikleri yönden onları tuzağa düşüreceğiz” denilirken başka bir ayette “Ben de tuzak kuracağım”? “Benim tuzağım pek güçlüdür” denilir. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. Buna mu-kabil Allah peygamberleri için bu nitelikte ortaklık yaratmamıştır.

Onlar açıklayıcı olarak gönderilmiş, müjdelemiş ve korkutmuslardir ve bunların hepsi doğrudur. Peygambere ise öyle bir terazi vermiştir ki, Allah’ın tuzağından güvende olmak isteyen kişi sürekli elinde o meşru teraziyi tutmalıdır. Söz konusu teraziyi insan peygamberden almış, ona vâris olmuştur. Demek ki Allah’ın katından insana gelen her “şey, o teraziye konulmalıdır; terazi onu kabul ederse, almak gerekirken kabul etmezse Allah’a havale edip bırakmak gerekir. Böyle bir işi bırakmak bizzat ilahi emre göre davranmak ve kendini (terazinin kabul etmediği) o işi kabul edecek bir mahal haline getirmemek demektir. Cüneyd-i Bağdadi şöyle der: “Bizim bu bilgimiz. Kitap ve Sünnet ile sınırlıdır.”

Bunlar terazinin iki kefesidir. Bu sözün anlamı tasavvuf (ilminin) Kitap ve Sünnete göre amelin neticesi olmasıdır. Allah’ın verdiği (her şeyi) almak hususunda kararlı davranırsan, üzerinde baskın bir hal olmalıdır ve o hale göre (aldığın şeyin senin için) cazip olmadığını söylemen gerekir. Böyle dediğinde ve o iş Allah katından sabit olup onu alırsan, O’nun tuzağından bile olsa tuzak önünden kaybolur gider ve sen onu “cazip değil” sözü vesilesiyle bulamazsın. Çünkü burada söz konusu olan bir alışveriştir ve Allah şart altına sokulamaz. Hakkın makamının -zevk bilgisine göre- gereği budur. Hakka karşı şart ileri süren ise O’nu bilmeyen veya O’na delil getiren kişidir. Böyle biri “hakim ve habir (her işi hikmetle yapan ve her şeyden haberdar) olan Allah’ın o işi kendisini hazırlamak üzere gönderdiğini bilirse, emredildiği üzere, Allah hakkında hüsnüzanda bulunmuş olur. Yine de Allah’ı başka bir yaratılmışla kıyaslamamak gerekir! Yaratılmış olan senin hakkında olduğu gibi kendisi hakkında da pek cahil iken Allah öyle değildir ve bu nedenle şart ileri sürmenin faydası yoktur. Hz. Musa peygamber olarak gönderilirken şöyle demiştir: “Rabbim! Benim gönlümü aç, işimi kolaylaştır, dilimden ukdeyi çöz, sözüm anlaşılsın, ailemden bana bir vezir ver, kardeşim Harun’u, onunla beni destekle, işimde bana ortak fal. Allah da ona bütün bunları vermiştir. Hâlbuki Hz. Muhammed bunlardan hiçbirisini söylememiştir. Binaenaleyh en uygun davranış, Muhammedi olmaktır. Allah’ın bize Hz. Musa’nın sözlerini aktarmasının sebebi, kendisini halife atayana karşı şart ileri sürmenin caiz olduğunu bildirmektir. Başka bir ifadeyle görevlendirilen insanın şartlar ileri sürmesi bir sorumluluk doğurmaz. Bakınız! Hz. Musa isra gecesi Allah namazı farz kıldığında Hz. Peygamber’e şöyle demiştir: “Rabbine dön, ümmetin bu kadar namaza güç yetiremez!” Sonra sebep gösterip şöyle demiştir: “Ben İsrailoğullarını sinadım.” Hz. Muhammed ise (Hz. Musa’nın sözü üzerine değil) Allah’ın emrine uyarak O’na başvurmuştu. Allah peygamberleri zikrederken Hz. Peygamber’e şöyle der: “Onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir, sen onların hidayetlerine uy!” Hz. Peygamber dönerken Allah’ın emrine uymuş, daha çok hayır ortaya çıkmıştır. Tasavvufta şeyh edinmenin bir yararı da budur, bunu bilmelisin!

Tabi isen, verdiğini almalısın

Çekimser olma, çekimserlik zorlaştırır işi

Akıl, bilgi ve zekâ sahibiysen

Talep ettiğin emir sana gelmiştir.

“Allah hakkı söyler ve doğru yola ulastırır.”

Dördüncü Bölüm

BEŞ YÜZ KIRK DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Düsturu “O’nun nezdinde güçlü gözetmenler vardır” Ayeti Olan Kutub’un Halinin Bilinmesi

Dil üzerinde vekil gözetmen var

Dilin söylediği sözleri gözetir durur

Bakış sahibiysen sen de onu söyle

Tam da hakikate göre amel eyle

Bütün güçlerin de öyle olsun —

Hepsi O’nun aynı, hakikat bilinmeyen sey

Nasihatimi öğrenip müşahede edersen

Gönderilmiş gözetmenin kim olduğunu da anlarsın

Allah şöyle buyurur: “Sizin üzerinizde gözetmenler var, saygın yazıcılar, yaptıklarınızı bilirler.” Hz. Peygamber şöyle der: “Allah her söz söyleyenin dilindedir.” Hz. Peygamber kimseyi ayırmadan bu cümleyi söylemiş, kelimeyi belirsiz kullanmıştır. Buna göre dili olup da konuşan herkes Allah katında bulunurken “Allah katında olan bakidir.” Her söz söyleyen sözünü Allah’a nispet ederek söylemez. Sözü Allah’a nispet etmeye misal olarak “Allah kulunun diliyle ‘O kendine hamd edeni duydu’ demiştir” hadisini verebiliriz. Nafile ibadetleri yerine getirmekle Allah tarafından sevilen kul, Allah’ın dili (ve bütün güçleri) olduğu kimsedir ve böylece mertebeler derecelenir: Yazıcı ve koruyucu melek her insanda bulunur ve onun söylediği her sözü yazar. Demek ki melek ancak insanın söylediğini yazar. Kişi sözünü söyleyip ortaya attığında, melek onu alır. Hâlbuki Allah sözü söylerken onun nezdindedir. Melek de o sözü “nur” olarak görür. Başka bir ifadeyle Hakkın dilinde bulunduğu kişinin kendisine attığı bir nur olarak alır. Melek her zaman o sözü alır ve kıyamete kadar o sözü yanında saklar. İnsan bir işi yaptığında, melek onun belirli bir iş yaptığını bilir, fakat onu telaffuz edene kadar yazmaz. Koruyucu melekler ise kulun fiillerini bilir, fakat onlar da söyleyinceye kadar onun amelini yazmazlar. İnsan amelini telaffuz ettikinde, melekler ameli yazar. Binaenaleyh melekler, kulun davranışındaki niyetini bilemedikleri için, sadece “ikrar sahitleridir.” Bu nedenle amelleri alarak yükselen melekler, kulun ameliyle yükselirlerken o ameli küçümserler. Hâlbuki onların küçümsediği amel, kendilerinden “alınır, kabul edilir ve “illiyyin” derecesine kaydedilir. Buna mukabil meleklerin kıymetli kabul ettikleri bazı ameller için kendilerine şöyle denilir: “Bu ameli sahibinin yüzüne çarpı”