El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Fasıl

O dehşetli durumda Kiptiler, toplanıp da kendilerine destek olan büyücüler Müslüman olunca bu, onların küfürlerini, haktan uzaklıklarını ve inatlarını daha artırdı. Cenâb-ı Allah buyurdu ki: «Firavun kavminden ileri …

O dehşetli durumda Kiptiler, toplanıp da kendilerine destek olan büyücüler Müslüman olunca bu, onların küfürlerini, haktan uzaklıklarını ve inatlarını daha artırdı. Cenâb-ı Allah buyurdu ki:

«Firavun kavminden ileri gelen bir topluluk dedi ki: "Musa'yı ve kavmini bırakıyorsun ki, seni ve tanrılarını terkedip yeryüzünde fesat mı çıkarsınlar?" (Firavun): "Biz onların oğullarını öldüreceğiz. Kadınlarım sağ bırakacağız. Biz onların, daima üstünde eziciler olacağız!" dedi. Musa, kavmine: "Allah'tan yardım isteyin, sabredin!" dedi: Yeryüzü, Allah'ındır. Onu kullarından dilediğine verir. Sonuç (Allah'tan korkup günahtan) korunanlarındır! "(Ey Musa), sen bize gelmezden Önce de geldikten sonra da bize işkence edildi." dediler. (Musa) dedi: "Umulur ki Rabbiniz, düşmanınızı yok eder ve onların yerine sizi yeryüzünde hakim kılar da, nasıl hareket edeceğinize bakar.» (el-A'râf, 127-129.)

Cenâb-ı -Allah, Firavun'un adamlannm, önde gelen kumandan ve sivil erkanının onu, Allah'ın peygamberi Musa'ya eziyet etmeye, getirdiği dini tasdik edeceği yerde ona küfür, eza, cefa ve red ile karşılık vermeye kışkırttılar. "Musa'yı ve kavmini bırakıyorsun ki, seni ve tanrılarını terkedip yeryüzünde fesat mı çıkarsınlar?" dediler. Allah kendilerini rezil etsin. Musa'nın insanları tek ve ortaksız olan Allah'a kulluk etmeye, Allah'tan başkasına kulluktan vazgeçmeye çağırmasını kıptı inancına göre fesad olarak telakki ediyorlardı. Allah'ın laneti üzerlerine olsun. Bazıları yukarıda meali geçen ayeti şeklinde değil de, yani "seni ve tanrılığım terkedip..." şeklinde okumuşlardır. Bu ayetin iki manaya ihtimali olur:

1- «Seni ve dinini terkedip...» Bunu birinci kıraat da teyid etmektedir.

2- «Sana ibadeti terkedip....» Çünkü Firavun, kendisinin tanrı olduğunu iddia ediyordu. Allah ona lanet etsin.

(Firavun): «Biz onların oğullarını öldüreceğiz. Kadınlarım sağ bırakacağız» ki savaşçıları çoğalmasın.

«Biz onlann üstünde daima eziciler olacağız.»

Musa, kavmine: «Allah'dan yardım isteyin ve sabredin.» dedi. Onlar size eziyet verip sıkıştırmaya kasdettiklerinde, siz de Rabbinizden yardım isteyin ve başınıza gelen belalara da sabırla karşılık verin. «Yeryüzü Allah'ındır. Onu kullarından dilediğine verir. Sonuç (Allah'tan korkup günahtan) korunanlarındır.» Allah'tan korkup günahtan korunanlar, sizler olun ki, iyi son sizlerin olsun.

"Musa: "Ey Milletim! Allah'a inanıyorsanız ve teslim olmuşsanız O'na güvenin." dedi. "Allah'a güvendik; Ey Rabbimiz! Zalim bir millet ile bizi sınama. Rahmetinle bizi kafirlerden kurtar." dediler." (Yâmıs, 84-85.)

"(Ey Musa), sen bize gelmezden önce de,sen bize geldikten sonra da bize işkence edildi." Yani sen gelmezden önce de, geldikten sonra da oğullarımız öldürülüyordu.

(Musa) dedi ki: "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı yok eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar. (el-A'râf, 129.)

«Andolsun biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir delil ile gönderdik: Firavun'a, Haman'a ve Karun'a. Dediler ki: "(Bu),yalancı bir büyücüdür."» (el-Mü'min: 23-24.)

Firavun hükümdar, Haman da onun veziri idi. Karun, Musa'nın milleti olan İsrailoğullanndandı. Ancak Firavun'un adamlarından olup onun dinine bağlı bir kimseydi. Büyük bir servetin sahibiydi. Onunla ilgili açıklama, ileride gelecektir.

«(Musa), onlara katımızdan hakkı getirince: "Onunla beraber inananların oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın!" dediler. Fakat kafirlerin tuzağı hep boşa çıkar.» (ei-Mü'min, 25.)

Musa'nın risaletle görevlen dirilişinden sonra, îsrailoğullarını aşağılamak ve sayılarım azaltmak için oğulları,Firavun'un askerleri tarafından Öldürülüyordu. Böyle yapmakla da onların güç ve kuvvet bulmaları neticesinde kıptîlere saldırmaları önlenmiş oluyurdu .Kiptiler onlardan korkuyorlardı. Ama bunun onlara bir faydası olmadı. "Ol" dediği şeyin hemen oluverdiği Allah'ın takdirinin önüne geçemediler.

"Firavun dedi: "Bırakın Musa'yı öldüreyim de, Rabbine yalvarsın. Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden,yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum." (ei-Mu'min, 26.)

Bu nedenle halk, alaycı bir tavırla: "Firavun vaiz oldu." demeye başlamıştı. Çünkü kendi inancına göre, Musa'nın halkı saptırmasından korkmuştu!

«Musa dedi ki: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah')a sığındım."» (el-Mü'min, 27.)

Firavun ve diğerlerinin bana kötülük yapmalarından Allah'ın dergahına sığındım. İnadından ve zorbalığından vazgeçmeyen; ahirete, ceza ve mükafata inanmadığı için de Allah'ın azab ve ikabmdan korkmayan, "Hesap gününe inanmayan her kibirliden" Allah'a sığındım.

"Firavun ailesinden imanını gizleyen mü'min bir adam (şöyle) dedi: "Rabbim Allah'tır, dediği için bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden mucizeler getirmiştir. Eğer yalancı olursa yalanı kendi zararınadır. Ve eğer doğru söylüyorsa size va'dettiklerinin (hiç değilse) bir kısmı başınıza gelir. Şüphesiz Allah aşırı giden, yalana olan kimseyi doğru yola iletmez. Ey kavmim! Bugün mülk sizindir. (Bu) yerde siz hakimsiniz. (Tutumunuzu bozup kendinizi Allah'ın hışmına çarpmayın. Düşünün bir kere) eğer (Allah'ın hışmı) bize gelirse,kim bizi Allah'ın hışmından kurtarır?" Firavun dedi: "Ben size yalnız (doğru) gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi ancak doğru yola götürüyorum."» (el-Mü'min, 28-29.)

İmanım gizleyen adam, Firavun'un amcası oğluydu. Kavminin kendisine bir kötülük yapmasından korktuğu için, imanını gizliyordu.

Bazılarıysa, o adamın İsrail oğulların d an biri olduğunu ileri sürmüşlerdir ki bu, lafız ve mana bakımından ayetlerin akışına ters düşmektedir. Doğrusunu Allah bilir.

îbn Cüreyc, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Kıptîler-den yalnızca üç kişi iman etmiştir: Biri yukarıdaki ayette sözü edilen adamdır. İkincisi şehrin öbür ucundan gelerek Musa'ya, şehirden kaçıp Firavun'dan kurtulmasını teklif eden adamdır. Üçüncüsü ise, Firavun'un zevcesi Asiye'dir.

Darekutnî demiş ki: Firavun ailesinde adı Şem'an olan tek bir adam vardır ki o da mü'mindir.

Tarih-i Taberî'de anlatıldığına göre o adamın adı, Hayr'dır. Doğrusunu, Allah bilir.

Özetle bu adam, imanını gizliyordu. Lanetli Firavun, Musa (a.s.)'yı öldürmeye niyetlenip bunun için adamlarına danıştı. Buna kesin karar verince de o mü'min adam, Musa'nın başına bir iş gelmesinden korktu. Şûra meclisinde fikir beyan edici bir pozisyonda bulundu. Yerine göre sevdirerek, yerine göre de ürküterek Firavun'u bundan caydırmaya Çalıştı. Sahih hadiste de sabittir ki Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cihadın en faziletlisi, zalim sultan yanında doğru konuşmaktır."

Bu da, mertebelerin en yükseğidir. Bundan daha doğru bir söz olamaz. Çünkü bununla bir peyamberin hayatı kurtarılıyordu. İman ettiğini onlara izhar etmiş ve gizlediği imanını da onlara açıklamış olması muhtemeldir. Birinci görüş daha kuvvetlidir. Doğrusunu Allah bilir.

"Rabbim Allah'tır, dediği için bir adamı öldürüyor musunuz. Allah'a inandığını söyleyen bir adama böyle yapılır mı hiç? Aksine ona hürmet ve ikramda bulunmalı, ya da hiç değilse ona ilişmemeli ve ondan öc almaktan da vazgeçilmelidir."

Yani "O size Rabbinizden mucizeler getirmiştir." Kendisini elçi olarak gönderen Rabbinin katından getirdiği dinin gerçekliğini ve kendisinin de hak peygamber olduğunu ispatlayan mucizeler getirmiştir. Ona ilişmezseniz, selamette kalırsınız. Zira "Yalana olursa, yalanı kendi za-rarmadır." Bunun size bir zararı olmaz. "Eğer doğru söylüyorsa" ve siz de ona sataşmış s anız, "Size va'dettiklerinin (hiç değilse) bir kısmı başınıza gelir." Size yaptığı tehdidleıin arasındaki en basit bir cezanın size ulaşmasından korkuyorsunuz.. Ya bu cezaların tümü size ulaşırsa, o zaman haliniz nice olacaktır?

Bu makamda söylenen böyle bir söz; en tedbirli, en akıllı ve en latif bir sözdür.

"Ey kavmim, bu gün mülk sizindir. (Bu) yerde siz hakimsiniz." Musa böyle demekle onları, bu kıymetli mülkü ellerinden çıkarmaktan sakındırmış ti. Çünkü tarihte dine saldıran her devlet yıkılmış, güçlüyken zayıf olmuştur! Firavun'un adamlarının da başına aynı şey gelmişti. Onlar, hâlâ şek ve şüphe içindeydiler. Musa'nın dinine karşı inat ve muhalefetlerini sürdürüyorlardı. Nihayet Cenâb-ı Allah onları, sahib oldukları devletten, mülkten, saraylardan, kaşanelerden, servet ve nimetlerden kovup mahrum etti. Sonra horlanmış olarak denize doğru gittiler. Şerefli ve yüksek bir konumda bulunan ruhları, esfel-i safili-ne göçtü. Yok olup gittiler. İşte bu nedenle o hakkın tasdikçisi, doğru yolu bulan, iyiliksever, hakka uyan, kavmine nasihat eden, tam akıllı mü'min adam şöyle dedi: "Ey kavmim! Bu gün mülk sizindir. (Bu) yerde siz hakimsiniz." Diğer insanlara üstünsünüz. "(Allah'ın hışmı) bize gelirse, kim bizi Allah'ın hışmından kurtarır?" Sayınız şimdikinden kat kat fazla da olsa; güç, kuvvet ve teçhizatınız daha da fazlalaşsa, yine bunun bir faydası olmaz. Mülk sahibi olan Allah'ın bize vereceği azabı kim geri çevirebilir?

Firavun dedi ki: "Ben size yalnız (doğru) gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi ancak doğru yola götürüyorum."

Firavun'un bu iki sözü de yalan idi. Çünkü o, Hz. Musa'mn insanları davet etmekte olduğu dinin, Allah katından gelen bir din olduğunu kesinlikle biliyor, ancak küfür, inat, azgınlık ve taşkınlığından dolayı muhalefetini açıklıyordu. Cenâb-ı Allah, Musa'nın ona şöyle dediğini haber veriyor:

«(Musa): "Andolsun ki, bunları göklerin ve yerin Rabbinin açık belgeler olarak indirdiğini biliyorsun. Ey Firavun! Doğrusu, senin mahvolacağını sanıyorum." demişti. Firavun, bunun üzerine onları memleketten sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin, hepsini suda boğduk. Sonra îsrailoğullarma: "Bu memlekette siz oturun,kıyamet koptuğunda hepinizi bir araya getiririz." dedik.» (el-Isrâ, 102-104.)

«Ayetlerimiz gözlerinin önüne serilince: "Bu apaçık bir sihirdir." dediler. Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde,haksızlık ve büyüklen-melerinden ötürü onları bile bile inkar ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!» (en-Ncmi, 13-14.)

Firavun'un: "Ben size ancak doğru yolu gösteriyorum." demesi de yalandan başka bir şey değildir. Çünkü, o, doğru yolda değildi. Aksine sefahet,sapıklık, fesat ve hayal yolundaydı. İlk olarak kendisi putlara ve heykellere taptı. Sonra da cahil ve sapık kavmini; kendisine uymaya, itaat etmeye, propagandasını yapmakta olduğu kafirlik ve iftiracılığı doğrulamaya, iddia ettiği Rabblığını kabullenmeye çağırdı. Heybet ve kuvvet sahibi olan Allah, elbetteki ondan üstündür! Yüce Allah buyurdu ki:

«Firavun kavminin içinde seslenip dedi ki: "Ey kavmim, Mısır mülkü ve şu altından akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut ben, şu hakir, nerdeyse söz anlatamayacak durumda olan kimseden daha iyi değil miyim? (Eğer o doğru söylüyorsa) üzerine altın bilezikler atılmalı, yahut yanında (kendisine yardım eden) melekler de gelmeli değil miydi?" Kavmini küçümsedi. Onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler. Ne zaman ki bizi kızdırdılar, onlardan öc aldık, hepsini boğduk. Onları sonradan gelen (inkarcı)ların geçmiş ataları ve örneği yaptık. (Bunlar da onların izlerinden gittiler.)» (ez-Zuhruf, 51-56.)

"Ona büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o, (Musa'yı) yalanladı, karşı geldi. Sonra sırtım döndü; koşmaya başladı. (Adamlarını) topladı, (onlara) bağırdı: "Ben sizin en yüce tannrnzım." dedi. Allah da onu ahiret ve dünya azabıyla yakaladı. Şüphesiz bunda (Allah'tan) korkacak kimse için ibret vardır." (en-NSziât, 20-26.)

"Andolsun, Musa'yı da ayetlerimizle ve açık bir delil ile gönderdik: Firavun'a ve adamlarına. (Ama o insanlar) Firavun'un buyruğuna uydular. Oysa Firavun'un buyruğu doğruya iletici değildi. (Firavun), kıyamet günü kavminin önünde gidiyor. İşte onları ateşe getirdi. Varılan yer, ne de fena bir yerdir! Bu dünyada da (onların) peşlerine lanet takılmıştır, kıyamet gününde de. Verilen bu vergi, ne kötü bir vergidir! (Hûd, 96-99.) Yani Firavun "Ben size yalnız (doğru) gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi ancak doğru yola götürüyorum." derken, yalan söylemişti.

"İnanan (adam) dedi ki: "Ey kavmim! Ben üzerinize (önceki) toplulukların günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum. Nuh kavminin, Ad ve Semud'un ve onlardan sonrakilerin durumu gibi (bir durumla karşılaşmanızdan endişe ediyorum). Allah, kullara zulmetmek istemez. Ey kavmim! Sizin için o çağrışma gününden korkuyorum. O gün arkanızı dönüp kaç (mak ist)ersiniz, ama sizi Allah(m azabm)ndan kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık ona yol gösteren olmaz. Daha önce Yusuf da size açık mucizeler getirmişti. Onun getirdiklerinden de kuşkulanıp duruyordunuz. Nihayet o ölünce: 'Allah ondan sonra peygamber göndermez.' dediniz. İşte Allah, aşırı giden, şüpheci kimseleri böyle saptırır. Onlar İd, kendilerine gelmiş bir delil olmadan

Allah'ın ayetleri hakkında tartışırlaı\(Bu hareketleri) gerek Allah yanında, gerek inananlar yanında (onlara karşı) ne büyük bir kızgınlık (doğurur)! İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbim böyle mühürler." (el-Mü'min, 30-35.)

Allah dostu adam, Musa peygamberi yalanladıkları takdirde, Önceki milletlerin başlarına gelen azap ve işkencelerin kendilerinin de başlarına geleceğini söyleyerek onları inançsızsızlıktan sakındırmıştı. Önceki milletlerden olan Nuh ve Semud kavimleri ile sonraki kavimlerin başlarına felaketler geldiği hem kendilerince, hem de başkalarınca tevatür yoluyla sabit olmuştu. Kaldı ki, peygamberlerin getirdikleri dinlerin, Hak dinler olduklarım bütün yeryüzü insanları bilmektedir. Bunu doğrulayıcı deliller de vardır. Çünkü peygamberleri ve onların getirdiklerini yalanlayan hak ve hakikat düşmanları hep ilahi azaba uğramışlardır. Ama peygamberlere uyanları Allah, azabtan kurtarmış, kıyamet korkusundan emin kılmıştır. Kıyamet günü, bağırışına günü-„ dür. Yapabilirlere e, azabtan kaçarken birbirlerine bağrıp çağıracaklardır. Ama azabtan kaçıp kurtulmalarına imkan yoktur.

"(Evet) o gün insan: "Kaçacak yer neresi?" der. Hayır, sığınacak yer yoktur. O gün varıp durulacak yer, ancak Rabbinin huzurudur, (ey insan)." (el-Kıyâmet, 10-12.)

«Ey cinler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeğe gücünüz yeterse geçin gidin. Ancak kudretle geçebilirsiniz. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İkinizin de üzerine, ateşten yalın alev ve kıpkızıl bir duman (yahut erimiş bakır) gönderilir, kendinizi savunamazsınız! Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?» (er-Rahmân, 3336.)

Bazıları, Mü'min sûresinin 32. ayetindeki tamlamasının sonundaki harfmi şeddeli okuyarak, "kaçışma ve firar günü" manasını vermişlerdir. Bu günün, Allah'ın, onların üzerine azab indireceği gün olması da muhtemeldir. O gün, azaptan kaçıp kurtulmak isteyeceklerdir, ama kaçış mümkün olma3'acaktır.

"Azabımızı hissettikleri zaman onlar, derhal oradan (kaçmak için hayvanlarını) mahmuzluyorlardı. (Boşuna) kaçmayın, (bol bol verilip) içinde şımartıl dığınız (nimetler)e ve yurtlarınıza dönün, çünkü sorguya çekileceksiniz!» (ei-Enbiyâ, 12-13.)

Sonra Cenâb-ı Allah, onlara, Mısır'da peygamberlik yapan Yusuf (a.s.)'un nübüvvetini, onun dünya ve ahirette halka yaptığı iyilikleri haber verdi. İşte Musa da onun sülalesinden ve zürriyetindendi. insanları, Allah'ı birlemeye, ona kulluk etmeye, yaratıklarından hiç birini ona ortak koşmamaya çağırıyordu. Ayrıca Cenâb-ı Allah, Yusuf zamanındaki Mısırlıların durumunu, onların hakkı yalanlayıp peygamberlere muhalefet etme huyuna sahib oluşlarını da Firavunun kavmine bildiriyordu.

Bu nedenle onlara şöyle hitab ediyordu: «Onun (Yusuf un) getirdiklerinden de kuşkulanıp duruyordunuz. Nihayet o ölünce: "Allah, ondan sonra peygamber göndermez." dediniz. (Tabii ki bu da yalandı). İşte Allah, aşırı giden, şüpheci kimseleri böyle saptırır. Onlar da kendilerine gelmiş bir delil olmadan, Allah'ın ayetleri hakkında tartışırlar." (ei-Mü'min, 34-35.)

Yani Allah'ın birliğini, hüccetlerini, burhanlarını ve delillerini, kendilerine Allah katından gelmiş bir delil olmaksızın reddetmişlerdi. Doğrusu bu, Allah'ı fazlasıyla ğazaplandınr. Her kim böyle yapar ve bu nitelikleri taşırsa, Allah ona da gazaplamr. "İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler." Yani kalpler, bir delile dayanmaksızın hakka muhalefet ederlerse, Cenâb-ı Allah onları, içindeki küfürle birlikte mühürler.

"Firavun dedi: "Ey Haman, bana yüksek bir kule yapki o sebeplere (yollara) erişeyim. (Yani) gölderin yollarına (erişeyim) de Musa'nın tanrısına çıkıp bakayım. Çünkü ben onu yalana sanıyorum." Böylece yaptığı kötü iş, Firavun'a süslü gösterildi ve (o), yoldan çıkarıldı. Firavun'un tuzağı, tamamen boşa çıktı." (cl-Mumin, 36-37.)

Firavun, Musa'nın, Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğuna dair söylediği sözlerini yalanladı. Şunları söyleyerek tanrılığını iddia etti. "Ben sizin için benden başka bir tanrı bilmiyorum. Ey Haman! Haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak(arak tuğla imal et de) bana bir kule yap. Belki.Musa'nın tanrısına çıkarım. Çünkü ben onu (Musa'yı) yalancılardan sanıyorum." (cl-Kasas, 38.)

Firavun, bu sûrede ise şöyle demiştir: "Bana yüksek bir kule yap ki, o sebeplere (yollara) erişeyim. (Yani) göklerin yollarına (erişeyim de ) Musa'nın tanrısına çılap bakayım. Çünkü ben, onu (Musa'yı)'yalancı sanıyorum."

Bu ayetin iki manaya gelme ihtimali vardır:

1- Benden başka bir Rabbin var olduğunu söylerken, Musa'nın yalan söylediğini sanıyorum.

2- Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu söylerken, Musa'nın yalan söylediğini sanıyorum. Ama birinci mana, Firavun'un zahiri durumuna çok uymaktadır. Çünkü o, yaratıcının varlığını açıkça inkar ediyordu. Fakat ikinci mana da, ayetin lafzına uymaktadır. Zira demişti ki: "Musa'nın tanrısına çılap bakayım." Musa'yı peygamber olarak gönderip göndermediğini ona sorayım, "Çünkü ben onu yalancı sanıyorum."

Firavun'un maksadı, insanları, Musa'ya inanmaktan vazgeçirmek ve onu yalanlamaya teşvik etmekti. Yüce Allah buyurmuş ki:

"Böylece yaptığı kötü iş, Firavun'a süslü gösterildi ve (o), yoldan Çıkarıldı. Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı."

Razıları, bu ayette geçen cümlesindeki füli şeklinde okumuşlardır. Buna göre mana şöyle olur: "... ve (o), yoldan çıkardı."

"Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı." Ibn Abbas ile Mücahid, bu ayetin sonunu, hüsran ve bâtıl olarak açıklamıştır. Yani Firavun, kurduğu tuzakla birşey eîde edemedi, amacına ulaşamadı. Çünkü insanoğlu, kendi gücü ile, dünyaya en yalan olan sema tabakasına ulaşamadığına göre, yüksekteki sema tabakalarına nasıl ulaşacaktır? O yükseldiklerin miktar ve mesafesini ancak Allah bilir.

Müfessirlerin çoğuna göre, Firavun'un sözünü ettiği kulenin, veziri Haman'm onun için yaptırdığı saraydır. Çünkü Firavun, tuğladan yapılmış olan o saraydan daha yüksek bir saray görmemişti. Bu nedenle de şöyle demişti: "Ey Haman! Haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak(arak tuğla imal et de) bana bir kule yap")

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre îsraüoğulları, tuğla yapımında çalıştırılıyorlardı. Firavun'un kendilerine yüklediği angaryalardan ötürü, kendi ihtiyaç duydukları işlerde birbirlerine yardım e demiyor lardı. Aksine, tuğlaların yapımı için gerekli olan toprağı, samanı ve suyu topluyorlardı. Her gün belli miktarda malzemeyi getirmeleri, kendilerinden isteniyordu. Getirmedikleri takdirde dövülüp hakarete uğruyor ve fazlasıyla eziyet görüyorlardı. Bu nedenle Musa'ya şöyle demişlerdi:

«"(Ey Musa), Sen bize gelmezden önce de, sen bize geldikten sonra da bize işkence edildi." dediler. (Musa) dedi: "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı yok eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar."» (el-A'râf, 129.)

Kıptîlere egemen olacaklarını ve sonlarının iyi olacağını onlara müjdeledi. Müjdesi gerçekleşti de. Bu da onun peygamber olduğunu ispatlayan delillerden biri idi.

Şimdi de Firavun ailesinden olan o mü'min adamın öğüt ve delillerine kulak verelim. Onun söylediklerini Cenâb-ı Allah, bizlere şöyle naklediyor: «İnanan (adam) dedi ki: "Ey Kavmim! Bana uyun, sizi doğru yola götüreyim. Ey kavmim! Bu dünya hayatı (kısa) bir geçinmedir. Ahi-ret ise ebedî durulacak yerdir. Kim bir kötülük yaparsa sadece onun kadar cezalanır. Ama erkek ve kadından her kim inanarak faydalı bir iş yaparsa, onlar Cennet'e girerler ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir."» (ei-Mü'min, 38-40.)

Allah kendisinden razı olsun, o inanmış adam, onları hak ve hakikatin doğru yoluna davet etmişti. Kendisi de peygamber Musa'ya tâbi olup, onun Allah katından getirmiş olduğu hükümleri tasdik etmiş; onları, değersiz, fani ve sonlu olan dünyaya gönülden bağlanmamaya çağırmıştı. Çalışanların emeğini boşa çıkarmayan, aza karşı çok veren,

her şeyin mülkü elinde bulunan Allah katındaki sevabı kazanmaya teşvik etmişti. Kötülüğe karşılık olarak sadece bir ceza vermek de Allah'ın adaletinin gereğidir, demişti. Asıl kalınacak yerin, ahiret yurdu olduğunu bildirmişti. İnanmış olarak iyi işler yapan ve bu halde ahirete göçen kimseler için orada yüksek dereceler, güvenli odalar, çok yüksek hayır-lar,sonu gelmez devamlı rızıklar, gittikçe artan hayırlar vardır, diye onlara uyarıda bulunmuştu.

Sonra da tuttukları yolun iyi bir yol olmadığım ve gidişatlarının sonucunun korkunç olduğunu kendilerine bildirmek için şöyle demişti: "Ey kavmim! Neden ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde siz beni ateşe çağırıyorsunuz? Siz beni Allah'ı inkar etmeğe ve bilmediğim şeyleri ona ortak koşmağa çağırıyorsunuz. Bense sizi o aziz ve çok bağışlayana çağırıyorum. Sizin beni çağırdığınız şeye kesinlikle ne dünyada, ne de ahi-rette davet olamaz. (O cansız şeylere çağırılamaz.) Bizim dönüşümüz Allah'adır. (Davranışlarında) aşırı gidenler, işte onlar ateş halkıdır). Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kulları görür." Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu ve Firavun ailesini azabın en kötüsü kuşattı. Ateş! Sabah akşam ona sunulurlar. (Dünya durdukça azap böyle devam eder.) Kıyamet koptuğu gün de: "Firavun ailesini azabın en çetinine sokun!" deriz." (el-Mü'min, 41-46.)

İnanmış adam, onları, "ol" dediği şeyin oluverdiği göklerle yerin Rabbine kulluk etmeye çağırdı, ama onlar onu lanetli, sapık ve cahil Firavun'a kulluk etmeye çağırdılar. Bu sebeple de onları kınayarak şöyle dedi: "Ey kavmim! Neden ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde siz beni ateşe çağırıyorsunuz? Siz beni Allah'ı inkar etmeğe ve bilmediğim şeyleri O'na ortak koşmağa çağırıyorsunuz. Bense sizi, O Aziz ve çok bağışlayana çağırıyorum."

Böyle dedikten sonra da, Allah'tan başka tapmakta oldukları putlarla ortakların asılsız olduklarını, kimselere ne fayda ne de zararvere-meyeceklerini onlara açıklayarak şöyle dedi: "Sizin beni çağırdığınız şeye kesinlikle ne dünyada, ne de ahirette davet olamaz. (O cansız şeylere çağrılamaz.) Bizim dönüşümüz Allah'adır. (Davranışlarında) aşırı gidenler, işte onlar ateş halkıdır." O putlar bu dünyada hiç birşey yapamadıklarına göre, ebedî olan ahiret yurdunda ne yapabilirler? Ama onur ve üstünlük sahibi olan yüce Allah'tır ki her şeyi yaratmıştır.. İyileri de kötüleri de nzıklandırır. Kullara hayat veren, onları öldürdükten sonra yeniden diriltecek olandır. İtaatkar kullarını Cennet'e; isyankar kullarını da Cehennem'e koyacaktır.

İnatlarını sürdürdükleri takdirde başlarına felaket geleceğini haber vererek şunları söyledi: "Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kulları

görendir." Cenâb-i Allah buyurdu ki: "Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu."

Peygamber Musa'yı inkar ettikleri için ona tuzak kurmuşlardı. Allah'ı inkar ettiklerinden, insanları Allah yolundan geri çevirdiklerinden dolayı uğradıkları azaptan Musa'yı, Rabbi korumuştu. Bayağı halk tabakasına gösterdikleri hayal, desise ve oyunlarla onları Allah yolundan geri çevirmişlerdi de "Firavun ailesini, azabın en kötüsü kuşatmıştı. Ateş! Sabah-akşam ona sunulurlar." Yani kabirlerinde kıyamete dek, ruhları sabah-akşam ateşe verilir. "Kıyamet koptuğu gün de: "Firavun ailesini azabın en çetinine sokun!" deriz. «Tefsir-i Ibn Kesir'de» bu ayet-i kerimenin, kabir azabının varlığına delâlet ettiğini söylemiştik. Övgüler Allah'adır.

Cenâb-ı Allah onlara karşı hüccetler ortaya koyduktan, onlara peygamber gönderdikten, şüphelerini giderdikten, bazan korkutarak ve bazan da sevdirerek kendilerine karşı hüccetleri onlardan aldıktan sonra onları helak etmiştir. Bir ayet-i kerimede buna değinerek şöyle buyurmuştur:

«Andolsun biz, Firavun ailesini tuttuk. Öğüt alsınlar diye yıllarca kıtlıkla ve ürünleri azaltmakla sıktık. Onlara bir iyilik geldiği zaman: "Bu bizimdir." derler. Kendilerine bir kötülük ulaşırsa, Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katmdandır. Fakat çokları bilmezler ve dediler ki: "Bizi büyülemek için ne kadar mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz!" Biz de onların üzerine ayrı ayrı mucizeler olarak tufan, çekirge, kımıl (haşerat), kurbağalar ve kan gönderdik; ama yine büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular.» (el-A'râf, 130-133.)

Cenâb-ı Allah, Firavun kavmi olan Kıptîleri, ekinlerin bitmediği ve davarların memelerinden süt akmadığı kıtlık seneleriyie, ağaçların ürünlerinin azalmasıyla - belki öğüt alırlar diye- sıktığını; ama bütün bunlara rağmen onların küfürden vazgeçmediklerini, ibret almadıklarını, bilakis küfür ve inatlarını devam ettirdiklerini haber veriyor.

«Kendilerine bir iyilik (bolluk) geldiği zaman: "Bu bizimdir" derler."» Yani bunu biz hakkettik ve bize layık olan da budur, derler. «Kendilerine bir kötülük ulaşırsa, Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı.» Onların uğursuzluğu nedeniyle bu belaya uğradık, derler. Ama iyilik ve bollukla karşılaştıklarında, Musa ve beraberindekilerin bize komşuluklarının hayır ve bereketine bu nimete mazhar olduk, demezler. Çünkü onların kalpleri inkarcı olup haktan kaçmakta ve kendileri de büyüklük taslamaktadır. Kötülükle karşılaştıklarında, sebebini Musa ve beraberindekilerde ararlar. İyiliğe kavuştuklarında da onu kendilerine mal ederler. "İyi bilin ki, onların uğursuzluğu, Allah katın-dadır." Allah, bunun cezasını onlara tam olarak çektirecektir. "Fakat çokları bilmezler ve dediler ki: 'Bizi büyülemek için ne kadar mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz!"» Harikulade hallerle mucizelerin hepsini de göstersen; sana inanacak, sana tâbi olacak ve sana itaat edecek değiliz!

Onların durumlarını Cenâb-ı Allah şu ayet-i kerimeyle bildiriyor: "Üzerlerine Rabbinin (azab) kelimesi hakk olanlar, inanmazlar. Onlar bütün ayetler gelmiş olsa bile, acı azabı görünceye kadar (inanmazlar)."(Yûnus, 96-97.)

"Biz de onların üzerine ayrı ayrı mucizeler olarak tufan, çekirge, kımıl (haşerat), kurbağalar ve kan gönderdik. Ama yine büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular."

Tufan felaketine uğramışlardı. İbn Abbas'm anlattığına göre, canlıları boğacak, ekin ve ürünlerini telef edecek kadar çok yağmur, onların üzerine yağdırılmıştı. Said b. Cübeyr, Katade, Süddî ve Dahhak da bu görüştedirler. Başka bir rivayete göre İbn Abbas ve Ata, tufanın, milleti kırıp geçiren çok sayıdaki ölüm olduğunu söylemişlerdir.

Mücahid, tufanın, su seli olduğunu ve her halde taun(veba) hastalığı olduğunu söylemiştir.

Üçüncü bir rivayete göre de İbn Abbas, tufanın, onları kuşatan umumî bir bela olduğunu söylemiştir. Taberî'nin, Hz. Aişe'den yaptığı bir rivayete göre peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuş ki: «Tufan, ölümdür.» Bu, garip bir hadistir.

Firavun kavmi, bir de çekirge felaketine uğramıştı. Çekirge, hemen herkesçe bilinen bir hayvandır. Ebu Davud'un rivayetine göre Hz. Pey-gamber'e, çekirgenin hükmü sorulmuş. O da cevaben buyurmuş ki: «(Çekirge) Allah'ın en kalabalık olan ordusudur. Onu ne yerim, ne de haram kılarım.» Hz. Peygamber, sadece tiksindiği için çekirge yememiştir. Nitekim keler de yememiştir. Soğan, sarımsak ve pırasa yemekten de uzak durmuştur.

Buharı ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir hadiste, Abdullah b. Evfa şöyle demiştir: «Rasûlullah (s.a.v.)'la birlikte yedi gazaya katıldık ve (bu gazaların hepsinde de) çekirge yiyorduk.»

Çekirgeyle ilgili hadis ve eserler üzerinde, tefsirimizde gerekli açıklamaları yaptık. Hülasa çekirgeler, onların yerden biten ekin ve meyvelerini daha taptazeyken alıp götürdüler, geriye ne az, ne de çok hiç birşey bırakmadılar.

Kımılların da saldırısına uğramışlardı. İbn Abbas, kımılın buğdaydan çıkan bir kurtçuk olduğunu söylemiştir. Başka bir rivayete göre İbn Abbas kımılın, kanatsız küçük çekirge olduğunu söylemiştir. Mücahid, îkrime ve Katade de bu görüştedirler. Said b. Cübeyr ile Hasen, ki mı İm siyah renkli küçücük bir haşere olduğunu söylemişlerdir. Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem ise, kunıhn pire olduğunu söylemiştir. Taberî ise, Arap dil bilginlerinden nakil yaparak kınıılm, Hamnan adlı küçük cins bir maymun olduğunu söylemiştir. İşte bu hayvanlar, Firavun kavmi olan Kıptîlerin evlerine, hatta yataklarına kadar sokulmuş; yaşamalarına ve uyumalarına mani olmuşlardı.

Ata b. Saib ise, kımıl kelimesinin, buğdaydan çıkan kurtçuk anlamına geldiğini söylemiştir. Hasan Basrî de kımıl kelimesinin bu anlama geldiğini söyleyerek ayetteki kelimesindeki mim harfini şedde-siz okumuştur.

Kiptiler, kurbağaların istilasına uğramışlardı. Öyleki kurbağalar, yemeklerinin ve kaplarının içine düşüyorlardı. Onlardan biri birşey yemek ya da içmek için ağzım açacak olursa, çevredeki kurbağalardan biri gelip ağzına atlıyordu.

Kan mucizesi de Kıp tilere gösterilmişti. Bütün sulan kana bulanmıştı. Nil'den, kuyudan, nehirden ve her nereden içmek için biraz su aldıklarında o suyun, hemen o anda taze bir kana dönüştüğünü görürlerdi.

Ama bütün bu olup bitenlerden İsrailoğullan asla zarar görmemişlerdi. Bu da bu saydıklarımızın göz kamaştırıcı mucizeler ve kesin deliller olduklannı göstermektedir. Bütün bunlan başlarına getiren, Musa idi ve yediden yetmişe Firavun kavmi bundan zarar görmüştü, ama Israiloğullanndan hiç birine bu olup bitenlerden zarar gelmemişti. Bu da Musa'nın peygamberliğini ispatlayan en kuvvetli delildir.

Muhammed b. İshak dedi ki: Büyücüler iman ettiklerinde Allah'ın düşmanı Firavun, yenik ve öfkeli olarak geri döndü. Küfür ve kötülüğünü devam ettirmekten başka birşey yapmadı. Cenâb-ı Allah, ona mucize üstüne mucize gönderdi. Kıtlık seneleriyle onu sıkıştırdı. Üzerlerine önce tufan, sonra çekirge, sonra kımıl, sonra kurbağa ve en sonunda da kanı ayrı, ayrı mucizeler olarak gönderdi.

Üzerlerine Önce tufan (su seli) gönderdi. Her taraf sular altında kaldı. Tarlalan ekemez oldular. Başka işler de yapamadılar. Açlıktan kırıldılar. Dayanamayacak hale gelince: "Ey Musa, dediler. Bizim için Rabbine- sana verdiği söz yüzü hürmetine- dua et; eğer bizden azabı kal-dınrsan, muhakkak sana inanacağız ve mutlaka Israiloğullannı seninle beraber göndereceğiz!" (ei-AVâf, 134.)

Musa Rabbine dua etti.. Rabbi de azabı onların üzerinden kaldırdı. Fakat onlar, Musa'ya iman edeceklerine dair verdikleri sözü yerine getirmeyince, bu defa Cenâb-ı Allah, çekirgeleri üzerlerine musallat kıldı. Bana gelen haber ve rivayetlere göre çekirgeler ağaçlan ve kapılardaki demir çivilere kadar çok şeyleri yeyip tüketmiş, evlerinin yıkılmasına sebep olmuşlardı. Musa'ya yine aynı vaadîerde bulunmuşlar, Musa'da Rabbine dua etmiş ve Rabbi bu belayı da üzerlerinden kaldırmıştı. Ama onlar, vaadlerini yine yerine getirmemişlerdi.

Bu defa Cenâb-ı Allah, üzerlerine kımıllan saldırtmıştı. Bana anlatıldığına göre Musa (a.s.)'ya, yıkılıp dağılmaya yüz tutmuş olan bir toprak tepesine gidip değneğiyle oraya vurması Allah tarafından emredilmiş. O da emre uyarak gidip değneğiyle o tepeye vurunca, kımıllar çıkıp etrafa savrulmaya başlamış. Evlerini istila ederek yiyeceklerinin üstünü kaplamışlar. Firavun ailesi, evlerinde rahat edemez ve uyuyamaz olmuşlar. Dayanamayacak hale gelince de, Musa'ya yine aynı va-adlerde bulunmuşlar, Musa da Rabbine dua etmiş ve Rabbi bu belayı da üzerlerinden kaldırmıştı. Ama onlar vaadlerini yine yerine getirmemişlerdi.

Bundan sonra Cenâb-ı Allah, üzerlerine kurbağaları göndermişti. Kurbağalar; evlerine, kaplarına ve yiyeceklerine dolmuşlardı. Bohçadaki bir çamaşırı veya içi yemek dolu bir kabın kapağım açınca, içinin kurbağalarla dolu olduğunu görüyorlardı. Bu belaya da dayanamayacak hale gelince, Musa'ya yine aynı vaadîerde bulundular. Musa da Rabbine dua etmiş ve Rabbi bu belayı da üzerlerinden kaldırmıştı. Ama onlar, vaadlerini yine yerine getirmemişlerdi.

Son olarak da Cenâb-ı Allah, onlara kan gönderdi. Firavun kavminin sulan kana bulandı. Kuyudan ve nehirden aldıklan, kaptan avuçla-dıklan sular hemen o anda taptaze bir kana dönüveriyordu.

Zeyd b. Eşlem'in dediğine göre burunları sürekli kamyormuş. Bunu İbn Ebi Hatîm rivayet etmiştir. Yüce Allah buyurdu ki: «Üzerlerine azab çökünce: "Ey Musa, dediler. Bizim için Rabbine -sana verdiği söz yüzü hürmetine- dua et; eğer bizden azabı kaldırırsan, muhakkak sana inanacağız ve mutlaka İsrailoğullaıını seninle beraber göndereceğiz!" Biz onlardan, geçirecekleri bir süreye kadar azabı kaldırmcaya, hemen yeminlerini bozmaya başladılar. Biz de onlardan öc aldık, onlan denizde boğduk! Çünkü onlar, ayetlerimizi yalanlamışlardı ve onlan umursamaz olmuşlardı.» (el- A'râf, 134-136.)

Cenâb-ı Allah, Firavun kavminin ne kadar inkara ve azgın olduklarını, sapıklık ve cehaletlerini sürdürdüklerim haber veriyor. Allah'ın ayetlerine uyup elçisi Musa'yı tasdik etmeye karşı büyüklük taslamış-lardı. Halbuki Cenâb-ı Allah, Musa peygamberi; onlara ayan-beyan gösterdiği ve kendilerine karşı delil ve burhan kıldığı üstün hüccetleri ve göz kamaştırıcı mucizeleriyle güçlendirmişti.

Kendilerim sıkıntıya düşüren her mucizeyi gördükçe, yemin ederek "Bu sıkıntıyı üzerimizden kaldmrsan muhakkak sana inanacağız ve îsrailoğullannı seninle beraber göndereceğiz." diyerek söz verirlerdi. Ama azab üzerlerinden kalkınca, yine eski kötülüklerine dönerlerdi. Kendilerine gelen haktan yüz çevirir ve ona asla iltifat etmezlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, onlara, eskisine oranla daha kuvvetli ve daha çok sıkıntı verici bir azab gönderirdi. Yine Musa'ya söz verir, azab kaldırılınca, sözlerini yine yerine getirmezlerdi. Mütecavizlik eder, ahde vefa etmezlerdi. "Eğer bizden azabı kaldırırsan, muhakkak sana inanacağız ve mutlaka îsrailoğullanm seninle beraber göndereceğiz." Böyle diyorlardı ama, o başlan azab üzerlerinden kaldırılınca, yine o katmerli cehaletlerine geri dönüyorlardı.

İşte böyle.. Yumuşak huylu ve her şeye muktedir olan o yüce Zat, onları seyrediyor, onları hemen azablandırmak istemiyordu. Onları teh-did ediyor, azablarmı erteliyordu. Kendilerine bunca delilleri gösterdikten ve mazeretlerini kestikten sonra onları, güçlü ve muktedir bir zata yaraşırcasma yakalayıverdi. Kendilerinden sonraki benzerleri kafirler için ibret kıldı. Başlarına gelen beladan öğüt alacak mü'minler için de misal kıldı. Nitekim konuşanların en doğru sözlüsü olan Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:«Andolsun, biz Musa'yı da ayetlerimizle Firavun'a ve ileri gelen adamlarına gönderdik: "Ben âlemlerin Rabbi-nin elçisiyim." dedi. Onlara ayetlerimizi getirince onlarla alay edip gülmeğe başladılar. Onlara gösterdiğimiz her mucize, mutlaka ötekinden büyüktü. Belki dönerler diye onları (kıtlık, tufan, çekirge gibi türlü) azab (lar) ile cezalandırdık. Bunun üzerine dediler ki: "Ey büyücü! Bizim için Rabbine dua et, sende bulunan ahdi yüzü hürmetine (bizi bağışlamasını dile), artık biz yola geleceğiz!" Fakat biz onlardan azabı kaldırınca, sözlerinden dönmeğe başladılar.

Firavun, kavminin içinde seslenip dedi ki: "Ey kavmim, Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut ben, şu hakir, nerdeyse söz anlatamayacak durumda olan kimseden daha iyi değil miyim? (Eğer o doğru söylüyorsa) üzerine altın bilezikler atılmalı, yahut yanında (kendisine yardım eden) melekler de gelmeli değil miydi?" Kavmini küçümsedi. Onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler. Ne zaman ki bizi kızdırdılar, onlardan Öc aldık, hepsini boğduk. Onları sonradan gelön (inkarcı)lann geçmiş ataları ve Örneği yaptık (Bunlar da onların izinden gittiler.)» (ez-Zuhnıf, 46-56.)

Yüce Allah, kendisiyle konuşma mertebesine nail olan şerefli kulu Musa'yı, alçak ve değersiz Firavun'a elçi olarak gönderdiğini haber veriyor. Yine Cenâb-ı Allah, peygamberi Musa'yı, tazim ve tasdikle mukabele görmesi gereken açık seçik mucizelerle teyid ettiğini de bildiriyor. Firavun ve milleti, bu mucizeler karşısında; içinde bulundukları küfürden vazgeçmeli, hakka ve dosdoğru yola dönmeliydiler. Ama Musa bir de ne görsün; Bu mucizeler karşısında gülüşüp alay ediyor, haktan dönüyor ve insanları Allah'ın yolundan geri çeviriyorlardı. Cenâb-ı Allah, onlara peşpeşe mucizeler gönderdi. Bir sonraki mucize, bir öncekinden

daha büyüktü. Çünkü te'kid eden mucize, öncekinden daha büyük ve daha kuvvetli olmalıydı.

«Belki dönerler diye onları azab ile cezalandırdık. Bunun üzerine

dediler ki: "Ey büyücü! Bizim için Rabbine dua et, sende bulunan ahdi yüzü hürmetine (bizi bağışlamasını dile), artık biz yola geleceğiz.» (ez-Zuhruf, 48-49.)

Musa'nın zamanında, bir şahsa "Büyücü" diye hitapta bulunmak ayıp değildi ve hakaret de sayılmıyordu. Çünkü o zamanın bilginleri, büyücülerdi. Bu nedenledir ki, Musa'ya işleri düşünce, ona "Ey büyücü." diye hitab ettiler. Cenâb-ı Allah buyurdu ki: "Biz azabı onlardan kaldırınca, sözlerinden dönmeğe başladılar."

Sonra Cenâb-ı Allah, Firavun'un kendi mülk ve hükümranlığıyla, ülkesinin büyüklük ve güzelliğiyle, sarayının altından akan nehirleriyle (Nil'in sularının kabardığı zamanlarda etrafa kanallar açtırıp suları o kanallara akıtarak Nil'in su seviyesini düşürürdü), kendi nefsi ve süsle-riyle övünmeye; Allah'ın peygamberi Musa'yı küçümsemeye başlardı. Küçüklüğünde diline değen ateş korunun kalan etkisiyle kelimeleri açık-seçik telaffuz edemiyor diye Musa'yı tahkir ediyordu. Ama aslında bu, Musa için bir olgunluk, güzellik ve şerefti. Bu, Allah'ın ona vahiy göndermesine ve onunla konuşmasına engel teşkil etmiyordu. Bundan sonra Cenâb-ı Allah ona Tevrat'ı indirmişti. Lanetli Firavun, elinde bilezik ve zinetler yok diye onu küçümsemişti. Aslında süs, kadınlara mahsustur. Erkeklerin şehamet ve onuruyla bağdaşmaz. Erkeklere yakışmadığına göre; akıl ve marifet yönünden en mükemmel, himmet bakımından en yüce insanlar olan ve dünyalığa asla iltifat etmeyen peygamberlere hiç mi hiç yaraşmaz. Kaldı ki peygamberler, Cenâb-ı Allah'ın, ahirette kendi dostları için hazırladığı kalıcı ve sonsuz nimetleri, diğer insanlara nispetle çok daha iyi bildikleri için, dünyevî zinetlere tabii ki aldırış etmeyeceklerdi.

Firavun'un, "Yahut yanında (kendisine yardım eden) melekler de gelmen değil miydi?" sözüne gelince; insanın peygamber olması için, yanında bir melek bulundurmasına ihtiyacı yoktur. Eğer Firavun'un böyle demekle maksadı, meleklerin Musa'yı tazim etmesi idiyse, şunu bilmek gerekir ki, melekler, Musa' (a.s.)'dan çok daha aşağı seviyede bulunan kimselere da tazimde bulunurlar. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: «Melekler, yapmakta olduğu işten hoşnut olduklarından dolayı kanatlarım, ilim talebesi için (yere) sererler.»

İlim talebelerini bu kadar tazim eden meleklerin, Allah ile konuşma şerefine nail olan Musa (a.s.)'ya ne kadar tazim edeceklerini varın siz takdir edin!

Eğer Firavun'un böyle demekle maksadı, meleklerin, onun peygamberliğine tanıklık etmeleri idiyse, Hz. Musa'nın peygamberliği mucizelerle teyid edilmişti. îzhar ettiği mucizeler, akıl sahipleri nazarında onun peygamberliğini kesin olarak kanıtlıyordu. Hak ve hakikati bulmak isteyenlere onun Allah elçisi olduğunu katiyetle ispatlıyordu. Rablerin Rabbi tara-findan kalbi mühürlenen, özü bırakıp kabuğa bakan kimseler, onun getirdiği apaçık belgeleri göremiyorlardı. Göremiyenlerden biri de, kalbi kör, çok yalancı bir Kıptî olan Firavun'du.

Allah Teâlâ buyuruyor ki; «(Firavun,) kavmim küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler.» Akıllarını azımsadı. Onları halden Hale uğrattı. Neticede onun ilahlık iddiasını doğruladılar. Allah ona lanet etsin, onları da rezil etsin. "Çünkü onlar, yoldan çıkmış bir kavim idiler. Bizi gazaplandırdıklarında, onlardan öc aldık." Boğarak, hakarete uğratarak, onurlarını ellerinden alarak; nimetten sonra azap ve zillete, refahtan sonra bayağılığa ve yoksulluğa, lüks hayattan sonra ateşe maruz bırakarak onlardan intikam aldık. Allah'a ve evveli olmayan kudretine sığınırız.

«Onları sonradan gelen (ve niteliklerim taşıyanların) geçmiş ataları ve (onların durumundan ibret alanların) örneği yaptık.» Helaklerine sebep olan azab sağanağından ders alan ve başlarına gelen felaketi haber alanlar için onları, ders alınacak bir ibret kıldık. Nitekim Cenâb-ı Allah buyurmuş ki: «Musa, onlara açık açık ayetlerimizle gelince: "Bu, uydurulmuş bir büyüden başka birşey değildir. İlk atalarımız arasında böyle birşey (olduğunu) işitmedik." dediler. Musa: "Rabbim, kimin kendisinin yanından hidayet getirdiğini ve bu (dünya) evin (in) sonun (da güzel sonuç)un kime aid olacağını çok iyi biliyor. Muhakkak ki zalimler iflah olmaz." dedi. Firavun dedi ki: "Ey ileri gelenler, ben sizin için, benden başka bir tanrı bilmiyorum; ey Haman, haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak(arak tuğla imal et de) bana bir kule yap.

Belki Musa'nın tanrısına çıkarım. Çünkü ben onu (Musa'yı) yalancılardan sanıyorum." O (Firavun) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve kendilerinin bize döndürülmeyeceğim sandılar. Biz de onu ve askerlerini tuttuk, denize attık; bak o zalimlerin sonu nasıl oldu. Biz onları, ateşe çağıran önderler yaptık. Kıyamet günü asla yardım olunmazlar. Bu dünya hayatında biz onların peşine bir lanet taktık, (daima) lanetle anılacaklardır. Kıyamet günü ise onlar çirkinleştirilenlerdendir.»(el-Kasas, 36-42.) Cenâb-ı Allah, onların, hakka uymayıp büyüklük taslamaları, fani mülküne güvenerek ilahlık iddiasında bulunan hükümdarlarım doğru-layıp ona muvafakat etmeleri nedeniyle, kudretli Rabbin gazaplandığı-nı haber veriyor. Güçlü ve üstüîı olup azabına karşı durulamayan yüce Rab, onlardan şiddetli bir intikam almış, Firavun ve askerlerini bir sabah vakti topluca suda boğmuştu.

Hiç biri bu azabtan kurtulamamış ve onlardan yeryüzünde dolaşan bir tek kişi bile kalmamıştı. Aksine, hepsi boğulup Cehennem'e gitmiş, bu dünyada âlemler arasında peşlerine bir lanet takılmıştır. Kıyamete kadar lanetle anılacaklardır. Kıyamette de lanetleneceklerdir. Bu ne kötü bir vergidir. Kıyamet gününde onlar, çirkinleştirilenlerdendir.

8.Bölüm