Cenâb-ı Allah buyurdu ki: "Biz de onlardan öc aldık. Onları denizde boğduk! Çünkü onlar, ayetlerimizi yalanlamışlardı ve onları umursamaz olmuşlardı. Hor görülüp ezilmekte olan o milleti de içini bereketlerle donattığımız yerin doğularına ve batılarına mirasçı, kıldık. Rabbinin İsrailoğull arına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden tam yerine geldi. Firavun'un ve kavminin yapageldiği şeyleri ve yükseltmekte oldukları sarayları (ve bahçeleri) de yıktık. İsrailoğullarmı denizden geçirdik. Kendilerine mahsus bir takım putlara tapan bir kavme rastladılar. "Ey Musa! (Bak) bunların nasıl tanrıları var, bize de öyle bir tanrı yap!" dediler. (Musa) dedi: "Siz gerçekten cahil bir kavimsiniz. Şunlarm içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yaptıkları şeyler boşa çıkmıştır. Allah sizi âlemlere üstün yapmış iken ben size Allah'tan başka bir tanrı mı arayayım?" dedi. (Ey îsrailoğulları), hatırlayın o'zamanı ki biz sizi Firavun ailesinden kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü yapıyorlardı: Oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda, size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı. (el-A'râf, 136-141.)
Cenâb-ı Allah, Firavun ile askerlerinin suda boğuluşlarını, şereflerinden, canlarından ve mallarından koparılışlarını; İsrailoğullarının, onların tüm mallarıyla mülklerini ele geçirişlerini yukarıda ki ayet-i kerimelerde anlatıyor. Nitekim yüce Allah buyuruyor ki: «Böylece, bunları îsrailoğullarına miras yaptık.» (eş-Şuarâ, 59.)
«Biz de istiyorduk ki o yerde zayıflatılanlara lütfedelim. Onları önderler yapalım, onları (Kıptîlerin mülküne) mirasçı yapalım.» (el-Kasas, 5.)
«Hor görülüp ezilmekte olan o milleti de, içini bereketlerle donattığımız yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailo-ğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden tam yerine geldi. Firavun'un ve kavminin yapageldiği şeyleri ve yükseltmekte oldukları sarayları (ve bahçeleri) de yıktık.» (el-A'râf, 137.)
Cenâb-ı Allah, onların tümünü mahvetti. Dünyaya saldıkları şan ve şerefi ellerinden aldı. Firavun'u, maiyyetini, kumandan ve askerlerini yok etti. Mısır'da ayak takımından ve kendi halindeki vatandaşlardan başka kimse kalmamıştı.
"Mısır Tarihi" adlı eserde İbn Abdülhakîm, şunları anlatır: O zamanın Mısırlı kadınları, erkeklere hakim oldular. Şundan ki: Mısır'ın Firavunla birlikte denizde boğulan erkan ve ümerasının kadınları, dul kaldıkları için, kendilerinden aşağı seviyedeki halk tabakasına mensup erkeklerle evlendiklerinden ötürü, yeni kocalarına hükmeder olmuşlardı. Mısırlı kadınların o zamandan itibaren başlamış olan kocalarına karşı hakimiyetleri bu güne kadar devam etmiştir!
Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre İsrailoğulları, Mısır'dan çıkmakla emrolunduklannda Cenâb-ı Allah o ayı, kendileri için yılbaşı yaptı. Her evin bir kuzu kesmesini emretti. Kendisine bir kuzu çok gelen ev, komşusu ile ortaklaşa bir kuzu kesecekti. Kuzuyu kesince de kanım, birbirlerinin evlerini tanıtıcı bir işaret olsun diye kapılarının eşiğine süreceklerdi. Kızartılmış olarak değil de; başı, karnı ve ayaklarıyla birlikte kazanda haşlayarak yiyeceklerdi. Kuzunun artığını bırakmayacak, kemiklerini kırmayacak, az bir parçasını bile ev dışına çıkarmayacaklardı. Yedi gün süreyle ekmek yerine peksimet yiyeceklerdi. Buna da senelerinin ilk ayının on dördünde başlayacaklardı. Bu da bahar mevsimindeydi, yemek yerken de kuşakları bellerinde bağlı duracak, mestleriyle çarıkları ayaklarında; bastonları da ellerinde olacaktı. Yemeklerini ayaktayken çabucak yiyeceklerdi. Akşamleyin yediklerinden artan kalmtılarıysa ertesi sabah ateşle yakacaklardı. Bu, onlardan sonraki nesiller için de bir bayram olarak meşru kılınmıştı. Tevrat'a göre yaşadıkları sürece bu bayramı kutlarlardı. Tevrat nesholunca bu bayram da ortadan kalktı.
"Anlatıldığına göre o gecede Cenâb-ı Allah, Kıptîlerin hayvanlarıyla kızların bakire olanlarını öldürdü ki, İsrailoğullarını unutup kendi dertleriyle meşgul olsunlar. Gün yarılanınca İsrailoğulları Mısır'dan çıktı. Mısırlılar ölen bakire kızlarıyla hayvanları için feryad-ü figan etmekteydiler. Her evden bir vaveyla yükselmekteydi.
Musa'ya vahiy gelir gelmez hemen yola koyuldular. Hamurlarım mayalanmadan alıp şehirden çıktılar. Azıklarım omuzlarına sardıkları bezlere koyup sırtlandılar. Mısırlılardan çok miktarda mücevheri iğreti almışlardı. Çoluk çocuk ve hayvanlarından ayrı olarak 600.000 kişi kadardılar. Mısırda 430 sene kadar yaşamışlardı.
Onların bu sene başı bayramlarına, fesih bayramı denir. Bundan başka fitır (oruç açma) ve kurban bayramları da vardır. Kitaplarında yer alan en kuvvetli ve en başta gelen bayramları bunlardır.
Mısır'dan çıkarken Yusuf un tabutunu da beraberlerinde götürmüşlerdi. Kızıldeniz'in üzerinden geçip gitmişlerdi. Gündüzleri yol ah-yorken önleri sıra bir bulut ve bulutun içinde de nurdan bir sütun gidiyordu. Geceleyin yol alıyorken önlerinde ateşten bir sütun gidiyordu. Deniz kıyısına vardıklarında mola verdiler. Orada beklemekteyken arkadan Firavun ile askerleri onlara yetiştiler. Çokları paniğe kapıldılar. Sözcüleri: "Mısır'da kalsaydık, bu çölde kalmamızdan daha iyi olurdu." dedi. Bu sözcüye ve diğerlerine hitaben Musa (a.s.) şöyle cevap verdi: "Korkmayın! Firavun ile askerleri memleketlerine artık geri dönemeyeceklerdir!"
Anlatıldığına göre Cenâb-ı Allah, Musa'ya değneğiyle denize vurmasını emretti. Suyun ikiye ayrılarak kara yolu gibi kupkuru bir yol vereceğini ona vahyetti. Gerçekten de deniz, iki dağ parçası gibi birbirinden ayrılıp ortadan geçit verdi. Çünkü Cenâb-ı Allah, denize cenup ve sam rüzgarım gönderip üzerinden estirmiş, ikiye ayırmıştı. Açılan kupkuru yoldan İsrailoğulları geçtiler. Peşlerinden Firavun ve askerleri de aynı deniz yoluna girdiler. Yolun ortasına geldiklerinde, Musa, değneğiyle denize vurdu. Deniz, yine eski haline döndü, yol kapandı. Firavun ve askerleri boğuldular.
Fakat Ehl-i Kitap kaynaklarına göre bu olay geceleyin cereyan etmiştir. Halbuki deniz,sabahleyin onları içine çekip boğmuştur. Bu da onların yanlışlıklarından ve metinlerdeki ifadeleri doğru anlıyamama-larındandır.
Cenâb-ı Allah, Firavun ile askerlerini boğduğunda, Musa ve İsrailoğulları, Rabblerine şöyle tesbihatta bulunmuşlardı: "Üstün olan Rabbı teşbih ederiz. O Rabb ki Firavunun ordusunu kahretti. Övgüye layık olan o Rabb ki, Firavunun süvarilerini geçit vermez denize attı."
Rivayete göre Harun'un kızkardeşi peygamber Meryem, eline bir def alıp, ellerinde def ve davullar olan kadınları peşine takmış onlara şu duayı okumuş ve okutmuştur: «Kahhar olan Rabb! Sen, noksanlıklardan münezzeh ve yücesin. Firavunun atlarıyla süvarilerini denize atıp boğarak kahrettin!»
Ehl-i kitap kaynaklarında bu ifadelere rastladım. Muhammed b. Ka'b-el-Kurazî de bu ifadelere dayandığından dolayıdır ki İsa'nın anası İmran kızı Meryem'in, Harun'un bacısı olduğunu söylemiştir. Bu görüşünün doğruluğuna, şu ayetin delâlet ettiğini de söylemiştir. İsrailoğulları, babasız bir çocuğu dünyaya getirdiğinde Meryem anamı-za-hitaben şöyle demişlerdi: «Ey Harun'un kız kardeşi! Baban kötü bir adam değildi. Anan da fahişe değildi...» (Meryem, 28.)
Harun'un bacısının peygamber olduğunu söylemenin doğru olmadığını daha önce açıklamıştık. Böyle bir şeyi söylemek mümkün değildir. Bu iddiada bulunan Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'ye muvafakat eden olmamıştır. Aksine, bu görüşünde herkes ona muhalefet etmiştir. Faraza Ehl-i Kitap kaynaklarından Harun'un bacısı Meryem için "peygamber" unvanı kullanılmış da olsa, bu Meryem, Musa ile Harun'un baası-dır. İsa'nın anası Meryem ile olan alakası, sadece isim, baba ve kardeş adlarındaki benzerliktir. Bu iki Meryem'in durumu kendisine sorulduğunda Rasûlullah (s.a.v.), Muğii'e b. Şu'be'ye şu cevabı vermiştir: «Bilmez misin ki onlar (yani İsrailoğullan) kendi peygamberlerinin isimleriyle adlanır lar di?»
Şimdi de Harun'un bacısı Meryem'e, 'peygamber Meryem' denmesinin sebebine gelelim. Kraliyet ailesine mensup bir kadına - her ne kadar kendisi kral değilse de - Melike (kraliçe) deniyorsa veya emîr ailesine mensup bir kadına - her ne kadar kendisi emîr değilse de - emîre deniyorsa; aynı şekilde peygamber ailesine mensup bir kadına da her ne kadar kendisi peygamber değilse de Nebiyye yani peygamber denilebilir. Harun'un bacısı Meryem'e de bu anlamda 'peygamber Meryem' denmiştir. Bu bir istiaredir.Yoksa gerçek anlamda vahye mazhar olan bir peygamber olduğu kastedilmemiştir.
Öylesine büyük bir bayram gününde def çalmasına gelince, bu da bizden önceki ümmetlerin şeriatlarına göre bayramlarda def çalmanın meşruluğunu göstermektedir. Bizim dinimizde de kadınların bayram ve sevinç günlerinde def çalmaları meşrudur. Rivayete göre Hz. Aişe'nin yanındaki iki cariye mina (kurban bayramı) günlerinde def çahyorlar-mış. Rasûlullah (s.a.v.) da evde olup sırtını onlara döndürerek uzanmış, yüzünü de duvardan yana çevirmiş. Rasûlullah (s.a.v.)'m evine gelen Ebu Bekir hazretleri, cariyelerin def çalmakta olduklarını görünce, "Rasûlullah'm evinde şeytan çalgıları ha!." diyerek onları azarlamıştı. Öfkelendiğini görünce Hz. Peygamber şöyle demişti: "Bırak onları ey Ebu Bekir! Her milletin bir bayramı vardır. Bu (gün) de bizim bayramımızdır." İslam'a göre bayramlarda olduğu gibi düğünlerde ve gurbetteki kimselerin sılaya gelişlerinde aynı şekilde def çalıp eğlenmek meşrudur.
Anlatıldığına göre İsrailoğullan denizi geçince Şam taraflarına gidip orada üç gün kaldılar. Su bulamadılar, bu nedenle aralarından bazıları söylenmeye başladılar. İçilemeyecek kadar tuzlu ve öldürücü bir su buldularsa da onu içemediler. Cenâb-ı Allah, Musa'ya vahiy gönderip, bir ağaç parçası alarak o suyun içine atmasını emretti. Ağaç parçasını içine atınca su tatlılaştı ve kolayca içilebilir hale geldi. Orada Rabbi, Musa'ya, bazı farzlar ile sünnetleri öğretti; ona bir çok tavsiyelerde bulundu.
Diğer kitaplarını kollayan Kur'ân-ı Kerîminde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: «İsrailoğullanm denizden geçirdik. Kendilerine mahsus bir takım putlara tapan bir kavme rastladılar: «. .."Ey Musa! (Bak) bunların nasıl tanrıları var, bize de öyle bir tanrı yap!" dediler. (Musa) dedi: "Siz, hakikaten câhil bir toplumsunuz! Şunlarm içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yaptıkları şeyler boşa çıkmıştır."» (ei-AW, 138-139.)
Onur ve üsünlük sahibi Allah elçisinin kendilerine getirdiği dinin hak olduğunu ispatlayıcı ilahî alametleri ve kudreti ayan-beyan görmüş oldukları halde, yine de bu sapıkça ve cahilce sözleri sarfetmişlerdi. Bu bâtıl sözleri, putlara tapan bir topluluğa uğradıklarında söylemişlerdi. Denildiğine göre o topluluğun tapmakta oldukları put, inek şek-lindeymiş. İsrailoğullan güya o topluluğa: «Buna niçin tapıyorsunuz?» diye sormuşlar. Onlar da putlanmn kendilerine yerine göre fayda ve zarar verdiğini, darlık zamanında ondan nzık taleb ettiklerini söylemişler. İsrailoğullarının bazı bilgisizleri de onlan doğrular gibi olmuşlar. Allah ile konuşma şerefine ermiş olan şanlı ve yüce peygamberlerinden, bu topluluğun putu gibi kendileri için de put getirmesini istemişlerdi. Peygamberleri Musa da, onlara aklı ermeyen ve doğru yolda olmayan kimseler olduklanm bildirmişti: «Şunlarm içinde bulunduklan (din) yıkılmıştır ve yaptıklan şeyler boşa çıkmıştır.»
Bundan sonra Musa onlara, Cenâb-ı Allah'ın kendilerini zamanla-nnın diğer milletlerine ilim ve şeriatça üstün kılarak, aralanndaki pey-gamberleriyle diğer ümmetlere tercih ederek; inatçı ve zorba Firavunun pençesinden kurtanp, göz göre göre Firavun'u helak ederek kendilerine iyilik ve ihsanda bulunarak; onlan Firavun ile adamlarının mülküne varis kılıp yerlerine geçirerek, mallarıyla mutluluklanna ve saraylarına sahip kılarak nimetlere mazhar kıldığım anlattı. Tek ve or-taksız olan Allah'tan başkasına ibadet etmenin doğru olmayacağını onlara açıkladı. Çünkü O; yaratıcı, nzık verici ve aynı zamanda inançsız zorbalan kahredicidir.
İsrailoğullannm hepsi o kavimde gördükleri putlardan istemiş değillerdi. Aksine şu ayetteki zamir cins ifade etmektedir: «İsrailoğullanm denizden geçirdik. Kendilerine mahsus bir takım putlara tapan bir kavme rastladılar: "Ey Musa! (Bak) bunlann nasıl tannlan var, bize de öyle bir tann yap." dediler.
Yani bir kısmı böyle dediler. Tıpkı şu ayet-i kerimede olduğu gibi: «.. .Onlan (hep bir yere) toplamışız, hiç birini bırakmamışızdır. Ve hepsi sıra sıra senin Rabbine sunulmuşlardır. "Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi bize geldiniz (o zamanki gibi ne malınız, ne evladınız var). Oysa siz, sizin için (yaptığımız) va'di yerine getirecek bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız değil mi?"» (el-Kchf, 47-48.)
Evet.. Cenâb-ı Allah'ın yapmış olduğu va'di, yerine getirecek bir zaman tayin etmediğini sananlar, insanlann hepsi değil de bir kısmıdır. İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Vakid el-Leysî'nin şöyle dediğini rivayet etti: Rasûlullah'la birlikte Huneyn seferine çıkmıştık. Bir sedir ağacının yanından geçiyorduk. "Ya Rasûlallah, bu ağacı bizim için askı yap. Nitekim kafirlerin de askılık ağaçlan vardır." Kafirler, silahlarını sedir ağacına asar, etrafında oturup ibadet ederlerdi. Bu teklifimiz üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
«Allahü ekber! Bu, tıpkı îsrailoğullannın Musa'ya: "Bunların nasıl tanrıları var, bize de Öyle bir tanrı yap." demelerine benziyor. Doğrusu siz, sizden öncekilerin yollarından gitmektesiniz!»
İbn Cerir et-Taberî,Ebu Vakid el-Leysî'den rivayet etmiştir: Ebu Vakidî'nin anlattığına göre onlar, Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte Huneyn gazasına gitmişler. Gitmekte oldukları yolun üzerinde, kafirlerin silahlarını asıp etrafında ibadet ettikleri ve "Zatü'l-Envat" (askılık) denen bir ağaç varmış. (Ebu Vakidî diyor ki): Büyük bir sedir ağacının yanından geçiyorduk. "Ya Rasûlallah! Kafirlerinki gibi bize de askılık bir ağaç yap." dedik. Böyle dememize o, şu karşılığı verdi: "Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a andolsun ki, kavminin Musa'ya söyledikleri gibi söylediniz. (Onlar şöyle demişlerdi): "Bunların nasıl tanrıları var, bize de öyle bir tanrı yap." Musa dedi ki: "Siz hakikaten cahil bir toplumsunuz! Şunlann içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yaptıkları şeyler boşa çıkmıştır."»
Musa peygamber, Mısır'dan çıkıp Kudüs taraflarına gittiğinde oralarda Hisanîler, Fezarîler, Kenanîler ve diğerleri gibi bazı zorba topluluklar gördü. Milleti olan İsrailoğullarına, Kudüs'e girip bu zorbalarla savaşmalarını, onları Kudüs'ten kovmalarını emretti. Bunu, Cenâb-ı Allah kendilerine emir buyurmuştu. Bunu başarabileceklerini ve oralara hakim olacaklarını İbrahim Halil ve Musa Kelim gibi büyük peygamberler vasıtasıyla onlara bildirip vaadde bulunmuştu. Fakat İsrailoğul-ları, Musa'nın o zorbalarla savaşmaları yolunda verdiği emre uymadılar. Cihaddan geri durdular. Bu sebeple de Cenâb-ı Allah, onlara korkuyu musallat eyledi. Onları Tih sahrasına bıraktı. Uzun seneler (kırk yıl süreyle) o çölde gidip geldiler, göçüp konakladılar. Nitekim yüce Allah bunu şöyle anlatır:
«Musa, kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; zira (O), aranızda peygamberler var etti. Sizi krallar yaptı ve size dünyalarda hiç kimseye vermediğini verdi. Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı (nasib ettiği) kutsal toprağa girin, arkanıza dönmeyin. Yoksa kaybedersiniz!" Dediler ki: "Ey Musa! Orada zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça biz asla oraya girmeyiz. Eğer çıkarlarsa, o zaman oraya gireriz." (Allah'tan) korkanlardan, Allah'ın nimet verdiği iki adam dedi ki: "Onların üzerine kapıdan girin, eğer kapıdan girerseniz, muhakkak ki siz galib gelirsiniz. Haydi eğer inanıyorsanız Allah'a dayanın!" Dediler ki: "Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabbin, gidin, savaşın, biz burada oturuyoruz!"
(Musa): 'ta Rabbi, ben kendimden ve kardeşimden başkasına malik değilim. Bizimle, o yoldan çıkmış toplumun arasını ayır." dedi. (Allah) buyurdu ki: "Orası onlara kırk yıl yasaklandı. Yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen yoldan çıkmış olanlar için üzülme."» (ei-Mâide, 20-26.)
Allah'ın peygamberi, Allah'ın onlara dinî ve dünyevî nimetlerle ihsanda bulunduğunu hatırlatıyor; Allah yolunda cihad etmelerini, Allah düşmanlarıyla savaşmalarını emrediyor ve şöyle diyordu:
«Ey Kavmim! Allah'ın size yazdığı (nasib ettiği) kutsal toprağa girin, arkanıza dönmeyin (düşmanla savaşmaktan kaçınmayın), yoksa kaybedersiniz.» Kazançtan sonra zarara, mükemmellikten sonra eksikliğe uğrarsınız. Dediler ki: «Ey Musa! Orada zorba (inatçı ve kafir) bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça biz asla oraya girmeyiz. Eğer çıkarlarsa, o zaman oraya gireriz.» O zorba milletten korktular. Halbuki onlardan daha zorba ve daha güçlü, askerleri onlardan daha çok olan Fi-ravun'un helak edildiğini görmüşlerdi. Bu da onların bu sözü söylemekle kınandıklarını ve bu tutumu sergilemekle de yeril diki erini göstermektedir. Düşmanlarına saldıramayıp, inatçı eşkiyaya direnemeyip al-çaldıklarım göstermektedir.
Bu mevzuyla ilgili olarak ekseri tefsirciler, uydurma bazı nakiller yapmışlardır ki bunların asılsızlıklarına hem akü, hem de din delâlet etmektedir. Güya Kudüs1 de bulunan o zorba milletin insanları korkunç şekilde ve müthiş irilikteki devasa bir yapıya sahip imişler! Anlatıldığına göre İsrailoğullarının elçileri onların yamna giderken, zorba milletin elçilerinden biri onları karşılamış. Onları birer birer alıp yenine ve pantolonunun cebine sokmuş. Topladığı bu on iki elçiyi, zorbaların hükümdarının önünde yerlere saçıp savurmuş. Hükümdar "Bunlar da ne?" diye sormuş. Kendisine tanıtılmadan önce bunların insan olduklarını bilememiş!..
Bütün bunlar aslı olmayan saçmalık ve hurafelerdir. Yine anlatıldığına göre hükümdar, onlara üzüm göndermiş. Üzümün her tanesi, bir adama yetiyormuş. Biraz da meyve göndermiş. Her bir tanesi bir adamı doyuruyormuş. Bunları göndermekle, İsrailoğullarının, kendilerinin ne kadar iri cüsseli insanlar olduklarını anlamalarını istemişler.
Bu da doğru değildir.
Güya orada Uc b. Unuk adında bir adam varmış. Bu adam İsrailoğullarım yok etmek için, zorbaların hükümdarının yanından gelmiş. Boyu 3333,3 zira1 uzunluğundaymış!..
Beğavî ve diğerleri böyle nakletmişlerse de bu doğru değildi. Nitekim bunun doğru olmadığım, şu aşağıdaki hadis-i şeriften söz ederken açıklamıştık. Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuş ki:
«Doğrusu Cenâb-ı Allah, Adem'i altmış zira1 uzunluğunda yarattı. Yaratıklar (m boyu) şu ana kadar kısılmaya devam etmektedir!"»
Anlatıldığına göre Uc b. Unuk,bir dağın tepesine el atarak dağı yerinden sökmüş, eline alarak Musa'nın askerlerinin üzerine atmak istemiş. Tam o sırada bir kuş gelerek dağı gagalayarak ortadan delmiş. Delince de dağ,bir tasma gibi Uc'un boynuna geçivermiş. Sonra da boyu on zira olan Musa, sıçrayarak on zira1 kadar yükselmiş; on zira' uzunluğundaki değneğiyle, Uc'un ancak ayağındaki topuk kemiğine vurabilmiş, böylece onu Öldürmüş!..
Bunu Nevfel Bekalî rivayet etmiştir. Taberî de İbn Abbas'tan nak-letmiştir. Fakat bunun isnadı üzerinde tartışılabilir. Maamafih bütün bu rivayetler, israiliyattandır. Bütün bunlar, îsrailoğullannm cahilleri tarafından uydurulmuş hikayelerdir. Bunlar, çokça yalan haber rivayet etmişlerdir. Haberlerin yalan olanlarıyla doğru olanlarını birbirinden ayırdetmemişlerdir. Sonra bu rivayet doğru olsa bile İsrailoğulları, o zorba kavimle savaşmaktan kaçınmakta mazur sayılmazlardı.
Savaştan kaçındıkları için Allah, onları yermiştir. Cihadı terkettik-leri ve peygamberleri Musa'ya muhalefet ettikleri için Cenâb-ı Allah, onları Tih çölünde yaşamaya mahkum etmekle cezalandırmıştır. Aralarında bulunan iki mü'min ve salih adam, düşmana karşı atılgan olmalarım onlara tavsiye etmiş; cihattan geri durmaktan onları men' etmişlerdi. Rivayete göre o iki inanmış adam, Yuşa' b. Nun ile Kalib b. Yufan-na idi. Bazıları, «Allah'ın kendilerine nimet verdiği,... (Allah'tan) korkanlardan iki adam dediler ki:...» ayetindeki ( o>lü« ) fiili-ni( Dy'ûJ ) şeklinde bina-i meçhul olarak okumuşlardır. Buna göre ayetin manası şöyle olur: "Allah'ın kendilerine (iman, İslam, taat ve şecaatle) nimet verdiği heybetli iki adam dediler ki: "Onların üzerine kapıdan girin, eğer kapıdan girerseniz, muhakkak ki siz galip gelirsiniz. Haydi eğer, inanıyorsanız Allah'a dayanın." Yani Allah'a dayanır, O'ndan yardım diler ve Ona sığınırsanız; düşmanlarınıza karşı size yardım eder, sizi onlara karşı destekler ve onların üzerinde muzaffer kılar. Dediler ki:
«Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabbin, gidin, savaşın, biz burada oturuyoruz!»
İsrailoğullarının çoğu, cihaddan geri durmakta direttiler. Büyük bir gevşeme ve önemli bir olay meydana gelmişti. Denildiğine göre Yuşa' ile Kalib, İsrailoğullarımn böyle konuştuklarını duyunca, Allah'ın onlara gazaplanıp azab vermesinden korkarak üzerlerindeki elbiseleri paraladılar; Musa ile Harun da korkudan secdeye kapandılar.
«(Musa) dedi ki: "Ya Rabbi! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına malik değilim. Bizimle o yoldan çıkmış toplumun arasını ayır. (Aramızda hüküm ver)."
(Allah) buyurdu ki: "Orası onlara kırk yıl yasaklandı. Yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış olanlar için üzülme.»
Savaştan kaçındıklarından dolayı, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmakla cezalandırıldılar. Herhangi bir hedefleri olmaksızın başıboş olarak dolaşıyorlardı. Gece-gündüz, sabah-akşam avare avare gezinip duruyorlardı. Denildiğine göre Tih sahrasına giren İsrailoğull arından hiç biri oradan sağ çıkmadı. Oraya girmiş olanların hepsi kırk sene içinde
öldü. Yuşa ve Kalib ile çoluk çocuklarından başkası sağ kalmadı.
Fakat Hz. Peygamberin (s.a.v.) ashabı, Bedir gününde, İsrailoğul-larının Musa (a.s.)'ya söyledikleri gibi söylememişler, "Sen ve Rabbin gidin, savaşın. Biz burada oturacağız." dememişlerdi. Aksine, onlarla savaşa çıkma konusunda istişare yaparken, Ebu Bekir es-Sıddık,istenil-diği gibi güzelce konuşmuştu. Diğer muhacirler de gönül rahatlatıcı sözler söylemişlerdi.
Sonra Hz. Peygamber: «Bana işarette bulunun.» deyince Sa'd b. Mu-az şöyle dedi: «Bizi kasteder gibisin Ya Rasûlallah. Seni hak ile gönderen (Allah')a andolsun ki,bize şu denizi göstersen ve içine dalarsan biz de senin ardınsıra dalarız ve hiçbir adamımız bundan geri durmaz. Yarın bizi düşmanlarımızla karşılaştırır san, memnuniyetsizlik göstermeyiz. Biz savaşta sabırlıyız. Karşılaştığımızda sözümüzü yerine getiririz. Umarız ki Cenâb-ı Allah, gözünü aydınlatacak olan faaliyet ve eylemlerimizi sana gösterecektir. Allah'ın bereketi üzerine bizimle birlikte yürü.»
Hz. Peygamber, Sa'd'm bu sözlerinden memnun olup canlandı.
İmam Ahmed b. Hanbel... İbn Şıhab'dan rivayet etti ki, Mikdad (r.a.), Bedir gününde Rasûlullah (s.a.v.)'a şöyle dedi:
«Ey Allah'ın Rasûlü! İsrailoğullarının Musa'ya: "Git, sen ve Rabbin savaşın. Doğrusu biz burada oturacağız." dedikleri gibi sana da aynı şeyleri söylemiyeceğiz. Ama biz sana diyoruz ki: Git, sen ve Rabbin savaşın. Doğrusu biz de sizinle beraber savaşacağız!»
İmam Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. Mesudun şöyle dediğim rivayet etti: «Bedir savaşında Mikdad'ın Öyle bir haline tanık oldum ki onun yerinde olmayı çok isterdim. Rasûlullah (s.a.v.) müşriklere beddua ediyorken Mikdad onun yanma geldi ve şöyle dedi: "Ya Rasûlallah! İsrailoğullarımn, Musa'ya: "Git, sen ve Rabbin savaşın. Doğrusu biz burada oturacağız." dedikleri gibi sana da aynı şeyleri söylemiyeceğiz. Bilakis biz senin sağında, solunda,önünde ve ardında savaşacağız." Mık-dad'm bu sözleri üzerine Rasûlullah (s.a.v.)'m yüzünün aydınlandığını ve memnun olduğunu gördüm.»
Hanz Ebu Bekir b. Mirdeveyh, Enes (r.a.)'in şöyle dediğini rivayet etti: Rasûlullah (s.a.v.) Bedir'e gittiğinde Müslümanlarla istişare etti. Ömer (r.a.) kendi görüşünü açıkladı. Sonra yine istişarede bulundu. En-sarîler dediler ki: Ey Ensâr topluluğu! Rasûlullah sizi kastediyor." Bunun üzerine Ensâr topluluğu şu karşılığı verdi: "Öyleyse biz, İsrailoğullarımn Musa'ya: "Git, sen ve Rabbin savaşın. Doğrusu biz burada oturacağız." dedikleri gibi sana da aynı şeyleri söylemiyeceğiz. Seni hak ile gönderen (Allah)’a andolsun ki bizi Mekke arkasında beş gecelik
Mesafede bulunan Berkü’l-Gumard’a yürütsen, yine peşin sıra geliriz!”

