Mısır Kıptîleri, kralları Firavun'a uyup Allah'ın peygamberi ve Allah ile konuşma şerefine nail olmuş İmran oğlu Musa'ya muhalefet ederek, kafirlik, azgınlık ve inatlarını sürdürünce, Cenâb-ı Allah onlara, bâtılı ezen çok büyük hüccetler ve deliller gönderdi. Gözleri kamaştırıp akılları hayrette bırakan harikulade halleri onlara gösterdi. Bütün bunlara rağmen küfürden dönmediler. Sapıklık, inat ve azgınlıklarına son vermediler. Pek azı müstesna, onlardan iman eden olmadı. Rivayete göre, iman edenler üç kişiydi. Bunlardan biri, Firavun'un karısı (Asiye) idi. Ehl-i Kitabın bu kadınla ilgili haberlerden bilgisi yoktur. Diğeri, Firavun'un akrabasından olan mü'min adamdır ki onun kafirlere karşı delil ileri sürmüş, onlara öğüt vermiş olduğunu ve onunla ilgili bilgileri daha önce anlatmıştık. İnananların üçüncüsü ise, şehrin öbür ucundan koşarak gelip Musa'ya öğüt veren (ve Mısır'dan çıkıp gitmesini tavsiye eden) öğütçü adamdır. O, Hz. Musa'ya demişti ki: «Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen uzaklaş. Doğrusu, ben sana öğüt veriyorum.» (ci-Kasas, 20.)
İbn Abbas'ın dediğine göre, nasihatçının "ileri gelenler" dediği kimseler, büyücülerden başkalarıdır. Çünkü onlar Kıptîlerdendiler.
Başka bir rivayete göre Musa'ya, Firavun'un milleti olan Kıptîler-den bir grup ile büyücülerin ve İsrailoğullannın tümü iman etmişlerdir. Şu ayet-i kerime de bu rivayeti doğrulamaktadır:
«Firavun ve erkanının kendilerine fenalık yapmasından korktuklarından milletinin bir kısım gençleri dışında kimse, Musa'ya inanmamıştı. Firavun, o yerde-hakim di. O gerçekten aşırı gidenlerdendi.»{Yûnus, 83.)
Bu ayette geçen "milletinin" kelimesinden kasıt, Firavun'un milletidir. Çünkü ayetin akışı buna delâlet etmektedir. Bu kelime, cümle içinde "Musa" kelimesine yakın olduğundan dolayı, milletinin kelimesiyle, Musa'nın milletinin kastedildiğini söyleyenler de olmuştur. Ama İbn Kesir Tefsiri'nde de açıkladığımız gibi, birinci görüş kuvvetlidir. Musa'ya inanan gençler, Firavun'dan, onun gücünden, satvetinden, zorbalığından ve adamlarının onu kendilerine karşı kışkırtıp dinlerinden zorla döndürmesinden korktukları için, imanlarını gizlemişlerdi. Şahid olarak kafi olan Cenâb-ı Allah, Firavun hakkında şöyle demektedir. «Firavun, yeryüzünde çok ululanan ve çok aşırı gidenlerdendi.» Yani bütün işlerinde ve durumlarında aşırı giderdi. Ama o, sonu gelmiş olan bir mikrop, devşirilme zamanı yaklaşan murdar bir ürün, telef edilmesi kaçınılmaz olan lanetli ve köhne bir adam olmuştu. İşte o sıralarda Musa, kavmine şöyle demişti: «Ey milletim! Allah'a inanıyorsanız ye teslim olmuşsanız Ona güvenin." Dediler ki: "Allah'a güvendik; Ey, Rabbimiz! zalim bir millet ile bizi sınama, rahmetinle bizi kafirlerden kurtar."» (Yûnus, 84-86.)
Hz. Musa (a.s.), Allah'a dayanıp ondan yardım dilemelerini ve ona iltica etmelerini kavmine tavsiye etti. Onlar bu tavsiyeye uyunca Cenâb-ı Allahda onları, içinde bulundukları sıkıntıdan çıkardı.
«Musa'ya ve kardeşine: "Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi karşı karşıya kurun, namaz kılın ve mü'minleri müjdeleyin." diye vahyettik.» (Yûnus, 87.)
Cenâb-ı Allah, Musa'ya ve kardeşi Harun'a, İsrailoğulları için Kıptîlerinkinden ayrı bir yerde evler yapmalarını vahyetti, birbirlerinin evlerini tanısınlar ve göç emrini alınca da göçmeye hazır vaziyette bulunsunlar diye.
"Evlerinizi karşı karşıya kurun." Bazıları, bu ayetin şu manaya geldiğini söylemişlerdir: "Evlerinizi mescidler edin." "Evlerinizi kıble edin." yani evlerinizde çok namaz lalın. Çok namaz kılarak, yaşamakta olduğunuz zorluk ve sıkıntılara karşı Allah'tan yardım dileyin. Mücahid, Ebu Malik, İbrahim en-Nehaî, Rabî', Dahhak, Zeyd b. Eşlem ve oğlu Abdurrahman ile diğer bazı müfessirler ayetin bu manaya geldiğini söylemişlerdir. Nitekim namazın ilahî yardım aracı olduğu, şu ayetle de bildirilmiştir:
«Sabır ve namazla (Allah'dan) yardım isteyin.» (el-Bakara, 153.) Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de birşeyden dolayı üzüldüğünde namaz kı-larmış.
Bazı müfessirler ise bu ayetin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Firavun zamanında İsrailoğulları, toplantı yerlerinde ve mabedlerinde açıkça ibadet edemiyorlarrmş. Bu sebeple de namazlarını kendi evlerinde kılmaları emrolunmuş. Daha önce dini vecibelerini yerine getiremeyişlerinin zararını telafi etmek için, hiç değilse evlerinde namaz kılmaları kendilerine emrolunmuştu. Firavun ve adamlarından korktukları için, evlerinde kılmaları gerekiyordu. Mezkur ayet-i kerimede "mü'minleri müjdele" cümlesi de mevcud olduğu için, - her ne kadar ikinci manaya aykırı değilse de - birinci mana daha kuvvetlidir. Doğrusunu Allah bilir.
Said b. Cübeyr ise ayetinin, "Evlerinizi karşılıklı yapın."
manasına geldiğini söylemiştir.
«Musa: "Rabbimiz! Sen Firavun ve adamlarına dünya hayatında süs (ler) ve nice mallar verdin. Rabbimiz, (insanları) senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz, onların mallarını yok et. Kalblerini sık ki, acı azabı görünceye kadar inanmasınlar!" dedi. (Allah): "Duanız kabul olundu. Doğru olun, bilmezlerin yoluna asla uymayın!" dedi.» (Yûnus, 88-89.)
Bu, All'ah ile konuşma şerefine nail olan Musa'nın, Allah düşmanı Firavun'a yaptığı büyük bir bedduadır. Musa, Allah için ona öfkelenmişti. Hakka uymaya karşı büyüklendiği, insanları Allah yolundan geri çevirdiği, inatçılık edip azdığı, bâtıl davasını sürdürdüğü, maddeten ve manen apaçık olan hakla ve kesin burhanı kabule yanaşmayıp büyüklük tasladığı için Musa (a.s.), ona kızmış ve beddua etmişti. Demişti ki: «Rabbimiz! Sen, Firavun ve adamlarına (milleti olan Kıptîlere, dininden olanlara) dünya hayatında süs (ler) ve nice mallar verdin. Rabbimiz, (insanları) senin yolundan saptırsınlar diye mi?»
Tabiî ya.. Dünyayı ve dünyalığı her şeyden üstün tutanlar, bunların servet ye zinet sahibi oluşlarına aldanırlar. Cahil kimseler, bunların haklı olduklarını sanırlar. Ama güzel bineklerle şık elbiselerin, şahane binalarla sarayların, iştah çekici yiyeceklerle göz alıcı manzaraların, yüksek hükümranlıkla itibar ve maddi imkanların dinî değil de, dünyevî olduğunu bilemezler.
Rabi' b. Enes ile Dahhak ve Ebu'l- Aliye, "Rabbimiz! Onların mallarını yok et!" ayetinin şu manaya geldiğini söylemişlerdir: Rabbimiz! Onların mallarım, olduğu gibi nakışlı taşlara döndür. Katade dedi ki: Aldığımız haberlere göre onların ekinleri taşa dönmüştür. Muhammed b. Ka'b ise şöyle demiştir: Şekerleri, hatta bütün malları taşa döndü. Bu mesele Ömer b. Abdülaziz'e anlatılırken bir hizmetçisini çağırarak, "Bana bir torba getir." demiş. Hizmetçi torbayı getirmiş. Bir de bakmışlar ki, torbanın içinde taşa dönüşmüş olan nohut ve yumurtalar var!.. Bunu İbn Ebu Hatîm rivayet etmiştir. Rabbimiz! «Kalblerini sık ki, acı azabı görünceye kadar inanmasınlar!» Kalblerini mühürle ki, iman etmesinler. Musa, onlara; Allah'a, dinine, burhanlarına öfkelendiklerinden dolayı böyle bir bedduada bulunmuştu, Cenâb-ı Allah da, onun isteğini kabul edip yerine getirmişti. Nitekim Nuh'un da bedduasını kabul etmişti. Nuh, inançsızlara şöyle beddua etmişti:
«Rabbim! Yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma. Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar,» (Nüh, 26-27.)
Bu nedenle Cenâb-ı Allah, kendisi, Firavun ve adamlarına bedduda bulunup kardeşi Harun'un amin dediği ve dolayısıyla beddua etmiş gibi sayıldığı bir esnada Musa'yla Harun'a hitaben şöyle demiştir:
(Allah): "Duanız kabul olundu. Doğru olun, bilmezlerin yoluna uymayın." dedi.
Tefsirciler ve diğer kitabîler dediler ki: İsrailoğulları, kendi bayramlarını kutlamak maksadıyla şehir dışına çıkmak için Firavun'dan izin istediler. Firavun, gönülsüz olarak izin verdi. Ancak İsrailoğullarmm bu izni almaktaki amaçları, kurtuluşu elde etsinler diye, Firavun ve adamlarına karşı baş kaldırmaları ve bu iş için gerekli olan hazırlığı yapmaktı.
Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Cenâb-ı Allah, Fira-vun'un adamlarından iğreti olarak zinet istemelerini îsrailoğullarma emretti. Firavun'un adamları da onlara bol miktarda zinet eşyasını iğreti olarak verdiler. İsrailoğulları da geceleyin şehirden çıkıp hemen Şanı beldelerine yöneldiler. Gittiklerini haber alan Firavun çok öfkelenerek peşlerine düşüp yakalamak ve yok etmek için, asker toplamaya başladı. Bu konudan Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle bahsedilmektedir: «Musa'ya: "Kullarımı geceleyin (Mısır'dan çıkar), yürüt; siz takip edileceksiniz." diye vahyettik. Firavun, (îsrailoğullarının gittiğini duyunca) şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi, (onlara şöyle dedi): "Şunlar, az bir topluluktur. Ve onlar bizi kızdırmaktadırlar. Biz, ihtiyatlı (koca) bir cemaatiz." Böylece biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, çeşmelerden çıkardık.
Hazinelerden ve şerefli makamdan (çıkardık). Böylece, bunları İsrailoğul-lanna miras yaptık. (Firavun ve adamları), Güneş doğarken onların r ~-dına düştüler. İki topluluk (yaklaşıp) birbirini görünce Musa'nın adamları: "İşte yakalandık." dediler. (Musa): "Hayır, doğrusu Rabbim benimle beraberdir. Bana yol gösterecektir." dedi. Musa'ya: "Değneğinle denize vur!" diye vahyettik. (Vurunca deniz) yarıldı. (On iki yol açıldı.) Her bölüm, kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. (Musa ve adamlarının ardından, düşmanları da bu denizde açılan yollara girdiler.) Musa'yı ve beraberinde olanları tamamen kurtardık; Sonra ötekilerini boğduk. Şüphesiz bunda (kudretimize) bir işaret vardır, ama çokları inanmazlar. Ve şüphesiz Rabbin, işte üstün O'dur, merhamet eden O'dur.» {eş-Şuarâ, 52-68.) Tefsir âlimleri dediler ki: îsrailoğullarmı yakalamak maksadıyla Firavun, çok sayıdaki askerle takibe çıktı.
Denildiğine göre atları ara-smdalOO.000 doru at vardı. Askerleri de 1.600.000 kadardı. Doğrusunu Allah bilir. Rivayete göre îsrailoğullanmn çocuklar dışındaki sayısı 600.000 savaşçı idi. İsrailoğullarının Yakub (a.s.) liderliğinde Mısır'a girişleriyle, Musa (a.s.) liderliğinde Mısır'dan çıkışları arasında geçen zaman, 426 yıldır.
Askerleriyle birlikte İsrailoğullarım takibe çıkan Firavun, sabah gün doğarken onlara ulaşmıştı. İki topluluk birbirini gördü. Birbirlerini gördüklerinden şüpheleri kalmamıştı. Birbirlerini ayan beyan görmüşlerdi. Vuruşup mücadele etmekten başka yapacak bir işleri kalmamıştı. Musa'nın arkadaşları, korku içinde: "Yakalandık." dediler. Önlerinde deniz vardı. Gidecek yolları da kalmamıştı. Denize girmekten başka çareleri yoktu. Bunu da yapabilecek bir kimse yoktu. Dağa da tırmana-mazlardı. Çünkü dağlar çok yüksek olup geçit vermiyorlardı. Firavun, bütün yollan tutmuş, onlan kıskaca almıştı. Onu, silahlan ve askerleri . arasında görüyorlardı, idaresi altındayken hile ve desisesiyle karşılaşmış olduldanndan dolayı ondan çok korkuyorlardı. Gördükleri manzaranın ürküntüsünden dolayı, Allah'ın peygamberi Musa'ya durumlarını anlatarak şikayetçi oldular.
Doğru konuşan ve sözü doğrulanan Musa, onlaı*a şöyle teminat verdi: "Hayır, şüphesiz Rabbim benimle beraberdir. O, bana yol gösterecektir!" Arka taraflarda durmakta olan Musa, Öne geçip kıyıya geldi, denize baktı. Denizin dalgalan, kıyıyı âdeta tokatlıyordu. Köpükleri git gide fazlalaşıyordu. "İşte buradan geçmekle emrolundum." dedi. Yanında kardeşi Harun ile Nun oğlu Yuşa'da vardı. Yuşa', İsrailoğullanmn büyüklerinden olup çokça ibadet eden bilgin bir kimseydi. Nasib olursa, ileride de anlatacağımız gibi Musa ve Harun'dan sonra Cenâb-ı Allah ona da vahiy göndererek onu peygamber kılmıştır. İsrailoğullannm beraberinde, Firavun ailesinden olup îman etmiş olan adam da vardı. Hepsi durup beklemekteydiler. İsrailoğul-larının da tamamı onlara bağlıydılar. O imanlı adam, atını denize defalarca sürmüş; denizden geçmenin mümkün olup olmadığını öğrenmek istemiş, ama mümkün olmadığını görmüştü.
Musa'ya: Ey Allah'ın peygamberi! Sana buradan mı geçmen emredildi? diye sormuş, Musa da, "Evet"., diye cevap vermişti. İş büyüyüp durum zorlaşmca; Firavun ve askerleri kin, gazap ve öfkeyle onlara yaklaşınca; gözler yuvalarından fırlayıp yürekler ağıza gelince Halım, Azîm,, ve Kadîr olan yüce Arş'm Rabbi Allah, kendisiyle konuşma şerefine ermiş olan Musa'ya: "Değneğinle denize vur!" diye vahyetti. Mu^a değneğini vurunca, Allah'ın izniyle deniz yarıldı. Cenâb-ı Allah buyurdu ki: «Mû-sa'ya: "Değneğinle denize vur!" diye vahyettik. (vurunca deniz) yarıldı. (On iki yol açıldı). Her bölüm, kocaman bir dağ gibi oldu.» (eş-Şuarâ, 63.) Denildiğine' göre denizde on iki yol açılmış. İsrailoğullannın her bir boyu, bir yoldan yürümeye başlamış. Hatta koridorumsu bu deniz yolları arasında, yolculann birbirlerini görmelerine imkan sağlayan pençeler varmış.
Bu rivayet üzerinde tartışılabilir. Çünkü su, pencereye ihtiyaç bırakmayacak olan saydam bir cisimdir.
Dalgalar, deniz sularını dağlar gibi yükseltiyordu. "Ol" dediği şeyin hemen oluverdiği yüce kudretin sahibi sulara hükmediyordu. Batı rüzganna emir verdi. Rüzgar, denizi yalayıp geçti. Deniz kurudu, öyle ki içinden geçen atlann ve diğer bineklerin toynaklan dahi ıslanmadı. Cenâb-ı Allah buyurdu ki: «Andolsun biz Musa'ya: "Kullarımı (İsrailoğullannı) geceleyin (Mısır'dan çıkarıp) yürüt; (değneğinle suya) vur, denizde onlar, için kuru bir yol (aç). (Firavun un sana) yetişme (sin) den korkma. (Boğulmaktan) endişe etme." diye vahyetmiştik. Firavun, askerleriyle onlaıın ardına düştü. Denizden onlan örten Örttü. (Yani deniz onlan içine alıp boğdu). Firavun, toplumunu saptır (di. Helake dü-şür)dü, (onlan) doğru yola iletmedi.» (Tâ-Hâ, 77-79.)
Sonsuz gücün sahibi yüce Rabbin emriyle deniz yol verip bu hale gelince Musa, denizden geçmeleri için İsrailoğullanna emir verdi. Onlar da sevinç içinde alelacele deniz yoluna koyuldular. Seyredenleri şaşkına çeviren, müzminlerin kalplerini doğru yola ileten büyük bir olaya tanık olmuşlardı. Musa deniz yolundan geçti. Ardındaki İsrailoğullan da geçtiler. Karşı kıyıya vardılar. Tam bu şurada Firavun ordusunun ön tarafı da deniz yoluna giriyordu. Musa, Firavun askerleri tarafından yakalanmamak için, değneğiyle vurarak denizi eski haline döndürmek istedi. Yüce kudretin sahibi, denizi kendi haline bırakmasını ona emretti ve şöyle buyurdu: «Andolsun, onlardan önce Firavun toplumunu da sınadık. Onlara şerefli bir elçi geldi, (şöyle diyerek): "Allah'ın kullarını bana teslim edin; çünkü ben size (Allah'ın gönderdiği) güvenilir bir elçiyim.
Allah'a karşı ululanmayın. Ben size apaçık bir delil getiriyorum. Ben, beni taşla (yıp Öldür) menizden, benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan (Allah)a sığındım. Eğer bana inanmadınız s a, bari ben (im yolum) dan çekilin." Sonra (Musa): "Bunlar,suç işleyen bir toplumdur!" diye Rabbine dua etti. (Allah): "O halde kullarımı geceleyin yürüt. Çünkü takibe aileceksiniz" (dedi). Denizi (yaııp toplumunu geçirdikten sonra olduğu gibi) açık bırak. Çünkü onlar boğulacak bir ordudur." Onlar geride neler bırakmışlardı. Nice bahçeler, çeşmeler, ekinler, güzel makamlar ve zevk-ü sefa sürecekleri nice nimetler! (Evet) böyle oldu. Ve biz onlan başka bir topluluğa miras verdik. Onlara gök ve yer ağlamadı. (Kötü insanlar olduklanndan onlara hiç acıyan olmadı) ve (başka bir vakte de) ertelenmediler. (Musa'nın ardısıra denize girip boğuldular).
Andolsun biz, İsrailoğullannı o küçültücü azabdan kurtardık; Firavun'dan. Çünkü o, (insanları ezip) yücelen, haddi aşanlardan biri idi. Andolsun biz, onlan, bilerek âlemlere üstün kıldık. Onlara, içinde açık bir imtihan bulunan ayetler verdik.» (ed-Duhân, 17-33.)
"Denizi kendi halinde açık ve sakin olarak bırak." Denizi kendi halinde, olduğu gibi bıraktı. Nihayet Firavun da kıyıya geldi. Denizde yollar açıldığını, o dehşetli ve hayret verici manzarayı gözüyle gördü. Bunun, yüce Arş'in Rabbi olan ulu Allah'ın bir eseri olduğunu iyice anladı. Çekindi, ilerleyeni e di. İsrailoğullannı takibe çıktığına bin pişman oldu. Ama pişmanlığı, kendi' '.ne yarar sağlamadı. Askerlerine karşı metanetli görünmek zorunda kaldı. Mütecaviz ve saldırgan pozlar takındı. Ahlaksız ve inkarcı karekteri, küçümseyip itaati altına aldığı, bâtıl davasının peşinden koşturduğu kavmine şöyle dedi: "Bana baş kaldırıp ülkemden firar eden kaçak kölelerimi yakalayabilmem için, deniz bile bana yol veriyor, gördünüz mü?" Böyle derken de içinden, geride kalıp askerlerin ardından yürümeyi ve kurtulmanın bir yolunu bulmayı düşünüyordu.
.Ama ne gezer! Bir ileri, bir geri gidiyordu. Rivayete göre Cebrail dişi bir kısrak üzerinde oraya gelip Firavun'un erkek atının önüne geçmiş, atını ileri doğru sürmeye başlayınca, lanetli Firavun'un atı, Cebrail'in kısrağının peşine düşmeye başlamış. Cebrail, kısrağını süratlendirerek deniz yoluna girmiş. Firavun'un atı da koşarak deniz yoluna girmiş. Firavun, artık bir şey yapacak durumda değildi. Askerleri, onun denize girdiğini görünce, peşisıra kendileri de hızla deniz yoluna koyuldular. Artık hepsi denize girmişlerdi. İlk başta girmiş olanları, karşı kıyıya çıkmak üzereyken Cenâb-ı Allah, kendisiyle konuşma şerefine ermiş olan Musa'ya, değneğiyle denize vurmasını emretmişti. Vurunca da deniz, Firavun ve askerlerini içine çekip boğdu. Aralarında kurtulan bir tek kişi bile olmadı. Cenâb-ı Allah buyurdu ki: «Musa'yı ve beraberinde olanları tamamen kurtardık.
Sonra ötekilerini boğduk. Şüphesiz bunda (kudretimize) bir işaret vardır. Ama çokları inanmazlar. Ve şüphesiz Rabbin, işte üstün O'dur, merhamet eden O'dur.» (eş- Şuarâ, 65-68.)
Dostlarım kurtarması, hiç birini suda boğmaması; düşmanlarım boğması ve hiç birini boğulmaktan kurtarmamasında; O'nun kudretinin yüceliğine, peygamberinin getirdiği nizam ve hükümlerde doğru olduğunu ispatlayan kafi bir delil ve büyük bir işaret vardır. Yüce Allah buyurdu ki: "İsrailoğullarım denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihayet boğulma kendisini yakalayınca (Firavun): "Gerçekten îsrailoğullarmın inandığından başka tanrı olmadığına inandım, ben de Müslümanlardamm!" dedi. "Şimdi mi? Oysa daha Önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun." (Denildi). "Bu gün senin (canından ayırdığımız) bedenini, (denizin dibinden) kurtarıp (sahilde) bir tepeye atacağız ki, senden sonra gelenlere ibret olsun. Ama insanlardan çoğu bizim ayetlerimizden habersizdir.» (Yûnus, 90-92.)
Cenâb-ı Allah, inançsız Kıptîlerin lideri Firavun'un denizde ne şekilde boğulduğunu, dalgaların onu nasıl kaldırıp indirdiğini haber veriyor. O bu halde iken İsrailoğulları, onu ve askerlerini seyrediyorlardı. Cenâb-ı Allah'ın, ona ve adamlarına indirdiği azabı temaşa ediyorlardı ki, gözleri aydınlanıp gönülleri rahatlasın.
Firavun, ölümü çıplak gözle görüp Azrail'in kuşatması altında bulunduğunu anlayınca can çekişmeye başladı ve o esnada tevbe edip Allah'a yöneldi. İmanın fayda vermeyeceği bir zamanda iman etti. Nitekim Cenâb-ı Allah buyurmuş ki: «Üzerlerine Rabbinin kelimesi hak olanlar inanmazlar. (Çünkü onların kafir olarak ölecekleri ve ateşte kalacakları, Allah'ın takdiri ile sabit olmuştur.) Onlara bütün ayetler gelmiş olsa bile, acı azabı görünceye kadar (inanmazlar.)» (Yûnus, 96-97.)
«Ne zaman ki hışmımızı gördüler: "Tek Allah'a inandık ve O*na ortak koştuğumuz şeyleri inkar ettik." dediler. Fakat hışmımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine bir fayda sağlamadı. (Bu), Allah'ın, kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte o zaman kafirler ziyana uğramışlardır.» (cl-Mü'min, 84-85.)
İşte böyle.. Musa, Firavun ve adamlarına beddua ederek Cenâb-ı Allah'dan; mallarını batırmasını, can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmesinler diye kalblerini sıkmasını diledi. Zaten o zaman edecekleri imanın kendilerine bir faydası da olmaz ve bundan ötürü, hasret çekip pişmanlık duyarlar. Bu şekilde beddua ettiklerinde, Musa ile Harun'a Cenâb-ı Allah: "Duanız kabul olundu." diye cevap vermişti. Aşağıda nakledeceğimiz hadiste de Musa'nın durumuna değinilmektedir:
Süleyman b. Harb, Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu İbn Ab-bas'tan rivayet etti: «Firavun: "Gerçekten îsrailoğullarmın inandığından başka tanrı olmadığına inandım." dediği zaman, Cebrail bana dedi ki: "Ya Muhammed! O zaman beni görmeliydin. Cenâb-ı Allah'ın kendi-sine acıyıp kurtarmasından korktuğum için bir an Önce boğulsun, diye denizin çamurunu alıp Firavun'un ağzına boşaltıyordum!"»
Ebu Said el-Eşece, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Cenâb-ı Allah, Firavun'u suda boğarken o, parmağıyla işaret ederek yüksek sesle şöyle diyordu: «Gerçekten îsrailoğullarının inandığından başka tanrı bulunmadığına inandım.» Cebrail, Cenâb-ı Allah'ın onun hakkındaki rahmetinin gazabını geçip geride bırakmasından korktuğundan dolayı (bir an önce ölmesi için), her iki kanadıyla çamuru alıp onun yüzüne çarpıyor ve denizin dibine batırıyordu.
Ebu Hazim, Rasûlullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir:
«Cebrail (a.s.) bana dedi ki: "Ya Muhammed, beni görmeliydin. Allah'ın rahmetine nail olur da affedilir, diye korktuğumdan dolayı (bir an önce olması için) onu (Firavun'u) denizin dibine doğru bastırıyor ve ağzına çamur dolduruyordum.»
Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre Cebrail şöyle demiştir: «"Ben sizin en yüce Rabbinizim" dediği zaman Firavun'a kızdığım kadar hiç kimseye kızmış değildim. İnandığını söylerken ben de ağzına çamur dol-duruyordum."»
Cenâb-ı Allah buyurdu İd: «Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun.» Bu, inkar manasını taşıyan bir sorudur. Ayrıca Firavun'un son andaki imanının kabul edilmediğim göstermektedir. Çünkü o - Allah bilir ya - dünyaya geri döndürüldüğü takdirde yine eski haline dönecekti. Nitekim Cenâb-ı Allah'ın bildirdiğine göre kafirler, Cehennem ateşini gördüklerinde şöyle diyeceklerdir:
«Keşke biz (dünyaya) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini ya-lanlamasaydık ve inananlardan olsaydık.» dediklerini bir görsen. Hayır, daha önce gizlemekte oldukları, onlara göründü. Geri gönderilseler-di, yine menolundukları şeyi yapmağa dönerlerdi. Çünkü onlar yalancılardır.» (elEn'âm, 27-28.)
«Bu gün senin (canından ayırdığımız) bedenim, (denizin dibinden) kurtarıp bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olasın.» ayeti hakkında İbn Abbas ve daha başkaları dediler İd: İsrailoğullarımn bir kısmı, Firavun'un ölümünden şüphe ettiler. Öyle ki bazıları, onun ölmediğini söylediler. Cenâb-ı Allah, denize emir verdi. Deniz, onun bedenini yükseltti. Kimine göre suyun üstünde, tümsekte kaldı; kimine göre de kıyıdaki yüksek bir yere atıldı. Zırhı da üzerindeydi. Onu zırhından tanırlardı. Öldüğünden şüpheleri kalmasın ve Allah'ın kudretinin üstünlüğünü anlasınlar diye cesedi onlara gösterildi. Helak eden Allah'ın kudretini gösteren bir delil olsun, senden sonra gelecek İsrailoğullarına ibret olsun diye bugün seni, üzerindeki zırhınla kurtaracağız. Firavun ile askerleri, aşure gününde denizde boğulmuşlardır.
Muhammed b. Bişar, İbn Abbas'm şöyle dediğim rivayet etmiştir; «Peygamber (s.a.v.) Medine'ye geldiğinde Yahudiler, aşure günü oruç tutarlardı. Onlara: "Bu tutuğunuz oruç nedir?" diye sordu. Onlar da, 'Bu, Musa'nın Firavun'aüstün geldiği gündür." dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, ashabına şu buyruğu verdi: "Siz, Musa'ya Yahudilerden daha yalansınız. Siz de bugün oruç tutun."»

