Önceki sayfalarda da anlattığımız gibi Musa peygamber, yanındaki ledünnî ilminden istifade etmek için Hızır peygamberin yanma gitmişti. Aralarında geçen hadiseleri Cenâb-ı Allah, kutsal kitabının Kehf sûresinde anlatmıştır. Biz de bununla ilgili tafsilatı İbn Kesir Tefsir'inde uzun uzadıya açıkladık. Ayrıca Hızır peygamberden bahseden hadisi de nakletmiştik. Yanma giden zatın, İsrail oğullarının peygamberi ve kendisine Tevrat indirilmiş olan İmran oğlu Musa olduğunu da bildirmiştik.
Hızır peygamberin adı, nesebi, peygamberliği ve günümüze kadar yaşayıp yaşamadığı hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu konuda ileri sürülen görüşleri, burada Allah'ın izni ile açıklamaya çalışacağız.
Hafız İbn Asakir dedi ki: Ona Adem peygamberin oğlu Hızır, derler. Çünkü Adem'in soyundan gelir, İbn Abbas da onun Adem peygamberin sulbünden gelen Hızır olduğunu ve Deccal'ı tekzib etmek için hâlâ yaşayıp beklemekte olduğunu söylemiştir. Fakat bu garip bir rivayettir. Ebu Hatîm Sehl b. Muhammed b. Osman es-Sicistanî demiş kî: Aralarında Ebu Ubeyde ile diğerlerinin de bulunduğu üstadlarımız şöyle demişlerdir: Ademoğullarmın en uzun ömürlüsü Hızır'dır. Adı da Hadran b. Kabil b. Adem'dir.
İbn îshak demiş ki: Adem (a.s.), vefat edeceği sırada oğullarına, ileride insanların taun felaketi ile karşılaşacaklarını haber verdi. Tufan olduğu zaman kendisinin de cesedini yanlarına alıp gemiye götürmelerini vasiyet etti. Kendilerine, belirttiği bir yere cesedini defnetmelerini söyledi. Tufan felaketi vuku bulduğu zaman babalarının cesedini mezardan çıkarıp gemiye götürdüler. Tufandan sonra sular kuruyup gemi karaya oturunca Nuh, Adem'in oğullarına, babalarının cesedini alıp vasiyet ettiği yere defnetmelerini emretti. Onlar da şöyle dediler: Bu yerde kimseler yoktur. Issızdır. Onu buraya nasıl gömeriz?
Fakat Nuh, Adem'in cesedini oraya gömmeleri için oğullarına ısrar etti. Ve: "Adem, cesedini defnedecek adamın ömrünün uzun olması için dua etmiştir." dedi. Fakat oğulları oraya o esnada gitmekten korktular ve babalarının cesedi yanlarında kaldı. Nihayet Hızır gelip Adem'in cesedini defnetti. Cenâb-ı Allah da vâ'dini gerçekleştirdi, Hızır, Allah'ın dilediği bir zamana kadar yaşayacaktır.
îbn Kuteybe, "Maarif adlı eserde Vehb b. Münebih'ten bahsederek şöyle der: Hızır'ın adı Belya'dır. Belya b. Melkan b. Faliğ b. Abir b. Salih b. Erfahşiş b. Sam b. Nuh (a.s.) olduğu söylenir.
İsmail b. Ebi Üveys dedi İd Hızır'ın adı, Muammer b. Malik b. Abdullah b. Nasır b. Ezd'dir. Diğerleri ise şöyle dediler: Hızır'ın adı, Hadron b. Amayil b. Elyefez b. İs b. îshak b. İbrahim elHalil'dir. O nun adının Er-miya b. Halkıya olduğunu söyleyenler de vardır. Doğrusunu Allah bilir. Hızır'ın, Mısır hükümdarı Firavun'un oğlu olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bu, gerçekten garip bir rivayettir. Ve aynı zamanda zayıftır, îlyas'm kardeşi Malik'in oğlu olduğu da, söylenen rivayetler arasındadır. Zülkarneyn'den önce yaşadığı söylenir. İbrahim peygambere inanıp onunla birlikte hicret eden bir adamın oğlu olduğu da gelen rivayetler arasındadır. Beştasib b. Behrasib zamanında peygamberlik yapmıştır, îbn Cerir der ki: Doğrusu şu ki o, Feridun b. Esfiya'nm hüküm sürdüğü devreden önce yaşamıştır. Nihayet Musa peygamber gelip onunla buluşmuştur.
Hafız İbn Asakir'in Said b. Müseyyeb'den yaptığı rivayete göre Hızır'ın anası Rumlardan, babası da Fars lar dan dır. Onun, Firavun zamanındaki İsrailoğullarının peygamberlerinden biri olduğu söylenmektedir.
Ebu Zer'a, "Delailü'n-Nübüvve" adlı eserde Ubeyy b. Ka'b'dan rivayet ederek Rasûlullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu söyler: «Miraca götürüldüğüm gece güzel bir koku hissettim. Cebrail'e: "Bu güzel koku nereden geliyor?" diye sordum. O da: "Bu, tarak sahibi kadın ile iki oğlunun ve kocasının mezarlarının kokusudur." diye cevap verdi.»
Bu olayın evveliyatı şöyledir: Hızır, İsrailoğulları peygamberlerinin en şereflilerindendi. Manastırmdaki bir rahibe uğramıştı. Rahib onun içindeki cevheri keşfetmiş ve ona Allah'ın hak dinini (İslam'ı) öğretmişti. Hızır buluğa erince babası, onu bir kadınla evlendirdi. Hızır da o kadına İslam'ı öğretti. Ve hiç kimseye birşey söylememesi için kadından söz aldı. Hızır, kadınlarla cinsel temasta bulunmayan bir adamdı. Daha sonra karısını boşadı. Babası, onu başka bir kadınla evlendirdi. Hızır ona da İslâm'ı öğretti ve hiç kimseye birşey söylememesi, için ondan söz aldı. Sonra o kadım da boşadı. Boşadığı bu kadınlardan biri Hızır'ın sırrını sakladı, diğeri ise ifşa etti.
Hızır oradan kaçıp denizdeki bir adaya vardı. Orada odun toplamakta olan iki adamın yanma doğru gitti. Adamlar onu gördüler ama biri onu gördüğünü gizledi. Diğeri ise gördüğünü herkese duyurdu. Ona:
Seninle birlikte Hızır'ı gören bir başkası var mıdır? diye sordular. O da: Evet, falan adam benimle birlikte idi, dedi. Arkadaşına sordular ama o, Hızır'ı gördüğünü gizledi. Dinlerine göre yalan söyleyen kimsenin öldürülmesi gerekiyordu. Hızır'ı, gördüğünü iddia eden kişi bu iddiasını ispatlayamadığı için öldürüldü. Hızır'ı gördüğünü gizleyen adam, Hızır'ın sırrını saklayan karısıyla evlendi. Bir ara o kadın, sarayda Firavun'un kızının saçını taramakta iken elindeki tarak yere düştü ve: "kahrolası Firavun." dedi. Bunu işiten kızı, durumu babasına iletti. O kadının da iki oğlu ve kocası vardı. Firavun onlan huzuruna çağırdı. Kadın ile kocasına, dinlerinden dönmelerini söyledi, fakat onlar buna yanaşmadılar. Firavun, onlan ölümle tehdit edince ikisi de şöyle dediler: "Bizi öldürdüğün taktirde bari bizleri aynı mezara gömerek bir iyilikte bulun". Firavun onlan öldürttükten sonra aynı mezara gömdürdü ve: "Onların ikisinden daha güzel kokan birini görmedim." dedi. Ve o kadın Cennet'e girdi. Hızır'la ilgili bu tarak hikayesi, zannedersem Ubeyy b. Ka'b taralından bu kıssaya ilave edilmiştir. Ya da Abdullah b. Abbas'm ilavesidir. Doğrusunu Allah bilir. Bazılarının dediklerine göre Hızır'ın künyesi, Ebu'l-Abbas'tır. Doğrusunu Allah bilir. Hızır kelimesi, onun meşhur lakabıdır.
Buharî, Ebu Hüreyre'den rivayet ederek Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu söylemiştir:
«Hızır, ak bir toprak üzerine oturmuş sonra da o toprak kendisinin ardından titreşip yeşil bitkilerle kaplanmıştı".
Hattabî dedi ki: Hızır peygamberin yüzü parlak ve yaratılışı güzel olduğu için kendisine Hızır adı verilmiştir, diye söylenir. Ben de derim ki bu, Buharî'nin, "Sahihi"nde sabit olan hadise aylan değildir. O hadiste sabit olan ifadeler, daha güçlü ve akla daha yakındır. Hafız b. Asakir de îbn Abbas'dan rivayet ederek Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Hızır, beyaz (otsuz ve çorak) bir yerde namaz kıldı, sonra orası titreşip yeşile büründü".
Önceki sayfalarda da anlatıldığı gibi Musa ile Yuşa geri gelip iz ta-kib ederek Hızır'ın yamna geldiklerinde onu denizin ortasında bir kilim üzerinde gördüler. Bir örtüye bürünmüştü. Örtünün bir ucunu ayaklarının altına, diğer ucunu da başının altına koymuştu. Musa ona selam verdiğinde yüzündeki örtüyü açıp selamına karşılık vermiş ve senin mıntıkanda emniyette miyim, sen kimsin? diye sormuştu. O da ben Musa'yım, diye karşılık vermişti. Hızır, İsrailoğullarmm peygamberi Musa mı? diye sorunca Musa da, evet diye karşılık vermişti. Sonra Kur'ân-ı Kerîm'de anlatıldığı üzere bir süre arkadaşlık ettiler ve bazı durumlarla karşılaştılar. Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssalannm anlatılışındaki ifadeler bazı yönlerden onun peygamber olduğunu ispatlamaktadrrlar. Şöyle ki:
1- Cenâb-ı Allah, onun hakkında şöyle buyurmuştur:
"(Orada) kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik» (ei-Kehf, 65.)
2- Musa peygamber, ona şöyle demişti:
«"Sana öğretilenden, bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" dedi. (O da):"Sen benimle (beraber bulunmağa) sabredemezsin." dedi. "Sana bildirilmeyen birşeye nasıl dayanabilirsin?".
"(Musa): "İnşaallah, dedi. Beni sabredici bulursun. Senin emrine karşı gelmem". (O kul):"O halde, dedi; eğer bana tabi olursan, ben sana anlatmcaya kadar (yaptığım) hiç birşey hakkında bana soru sorma." (el-Kehf, 66-70.)
Eğer Peygamber değil de veli olsaydı, Musa'ya bu şekilde hitab etmezdi. Ve ona böyle cevap vermezdi. Bilakis Musa onunla arkadaşlık etmek istedi ki, Cenâb-ı Allah'ın özel olarak ona vermiş olduğu ilmi öğrensin. Eğer peygamber olmasaydı, masum (günahlardan korunmuş) olmazdı. Büyük bir peygamber, şerefli bir elçi ve ismet sıfatına sahip olan Musa da onunla arkadaşlık etmek için büyük bir arzu ve iştiyak göstermezdi. İsmet sıfatına vacib olarak sahip olmayan bir velinin, ilmini öğrenmek için arzu göstermezdi. Bir asır bile beraber dolaşması gereksey-di dahi Musa onun yanma gidip durumunu öğrenmeye karar vermişti. Onunla buluştuğunda ona karşı mütevazi olup boyun eğdi; onu tazim etti. Ondan istifade etmesine imkan verecek bir şekilde ona tâbi oldu. Bu da, Hızır'ın Musa, gibi vahye muhatab bir peygamber olduğunu ispatlamaktadır. Allah'la konuşma şerefine nail olan ve lsrailoğullarımn büyük peygamberlerinden biri olan Musa'nın sahip olamadığı ledünnî ilimlere ve nebevi sırlara o, özel olarak sahip kılınmıştı. Rummanî, bu anlatılanları ileri sürerek Hızır'ın peygamber olduğunu ifade etmektedir.
3-Hızır peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'de anlatıldığı gibi bir çocuğu Öldürmüştü. Bu da her şeyi bilen yüce Allah'ın kendisine vahyi neticesinde olmuştu. Bu, onun peygamber olduğunu ispatlayan başlı başına bir delildir. Onun masum olduğunu gösteren apaçık bir burhandır. Çünkü veli kimse, sadece aklına estiği için başkalarını öldürmeye teşebbüs edemez. Zira onun aklı, masumiyet sıfatıyla muttasıf değildir. Aklı hata yapabilir. Hızır peygamber, henüz buluğ çağına ermemiş olan o çocuğu öldürmeye teşebbüs ederken, onun buluğa erdikten sonra kafir olacağını, ayrıca kendisini çok sevdiklerinden dolayı ebeveynini de küfre sürükleyeceğini bilmişti. Dolayısıyla onun öldürülmesinde fayda vardı. Canını almakla, ebeveynini küfre karşı korumuş olacaktı. Bu da Hızır'ın, peygamber olduğunu ve masumiyeti ile Allah tarafından desteklendiğini gösteren bir delildir. Şeyh Ebü'l-Ferec, İbn el-Cevzî'ninde bu metodu takib ederek Hızır'ın peygamber olduğunu ispatladığını müşahede ettim. Rumma-nî'nin de bu yolla onun peygamberliğini ispatladığını nakletmiş tim.
4- Hızır peygamber, yaptığı işlerin yorumunu ve gerekçelerini Musa'ya açıkladıktan sonra şöyle demişti: Bütün bunlar, "Rabbinden bir rahmettir. Ben onu kendiliğimden yapmadım" aksine bana verilen emir ve vahiy nedeniyle yaptım". Bu da onun peygamber olduğunu ispatlamaktadır. Fakat peygamberliği onun velî olmasına da engel değildir. Rasûl olmasına hiç engel değildir. Fakat onun bir melek olduğunu söylemek, gerçekten gariptir. Dediğimiz gibi onun peygamberliği sabit olduktan sonra, velî olduğunu söyleyenlerin sözlerini aktarmaya gerek kalmamaktadır. Velîler, zahiri şeriat erbabının vakıf olamadıkları bazı hakikatlere vakıf olurlar.
Hızır peygamberin zamanımızda da mevcut olup olmadığı hususundaki ihtilafa gelince; cumhur-ı ulemaya göre o, günümüze kadar varlığını sürdürmüştür ve halen de yaşamaktadır.
Denildi ki: O, tufandan çıkmalarından sonra evlatlarının yanında bul-unan Adem'in cesedini defnetmiş ve uzun müddet yaşaması yolunda Adem tarafından yapılan duaya mazhar olmuştur. Ayrıca onun âb-ı hayat içtiğinden dolayı günümüze kadar yaşadığı da söylenir. Hızır'ın zamanımıza kadar yaşadığına dair delil teşkil edici bazı haberler nakledilmiştir ki, bunları ileride Allah izin verirse nakledeceğiz. Güvencemiz ve dayanağımız Allah'tır.
Ayrılırken Hızır peygamber, Musa'ya bazı tavsiyelerde bulunmuştu. Şöyle ki:
"İşte, dedi. Bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. (Şimdi) sana sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim" (el-Kehf, 78.)
Bu tavsiyelerle ilgili birçok rivayetler nakledilmiştir. Örneğin, Bey-hakî'nin naklettiğine göre Musa ile Hızır birbirlerinden ayrılırlarken Musa ona: "Bana bazı tavsiyelerde bulun." demişti. Hızır da ona şöyle bir tavsiyede bulunmuştu: "Faydalı ol, zararlı olma. Güler yüzlü ol, asık yüzlü olma. İnattan vazgeç ve gereksiz konuşmalara girişme. Tuhaf bulmadığın şeyler için de gülme".
Venb b. Münebbih'in anlattığına göre Hızır, Musa'ya şöyle demiş: "İnsanlar dünyada, dünyaya olan bağlılıkları oranında eziyet görürler", Bişr b. Haris el-Hafî'nin anlattığına göre Musa, Hızır'a, "Bana tavsiyede bulun" demiş, Hızır da ona: "Allah, kendisine taatte bulunmanı sana nasib ve müyesser etsin." demiş.
Hafız ibn Asakir, Hattab oğlu Ömer'den rivayet ederek Rasûlullah(s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu söylemiştir: "Kardeşim Musa dedi ki: "Ya Rabb, ben Hızır'la nasıl buluşurum?". Hızır güzel kokulu beyaz elbiseli bir genç suretinde ona geldi ve: "Allah'ın selamı ye' rahmeti senin üzerine olsun ey tmran oğlu Musa. Rabbin sana selam söylüyor." dedi. Musa da şöyle karşılık verdi: "O selamdır ve selam da O'nadır. Âlemlerin Rabbi Allah'a andolsun ki, O'nun nimetlerini sayamam ve O'nun yardımı olmadan da şükrünü eda etmeye muktedir olamam".
Musa sonra şöyle dedi: "Bana, senden sonra fayda verecek bir tavsiyede bulunmam istiyorum".
Hızır, ona şu tavsiyede bulundu: "Ey ilim taleb eden! Konuşan, dinleyenler kadar usanmaz. Öyle ise konuşurken dinleyicilerini usandırma. Bil ki kalbin bir kabdır. Kabını dolduracak şeylerin neler olduğuna dikkat et ve Özen göster. Dünyadan yüz çevir ve onu arkana at. Çünkü orası, senin için kalınacak bir yer değildir. Sen orada ebedî kalıcı değilsin. Orası, kullar için ahirete hazırlanmak ve azık elde etmek yeridir. Nefsini sabra alıştır ki, günahlardan kurtulasm.
Ey Musa! Eğer ilim elde etmek istiyorsan, kendini ilme ada. Çünkü ilim, kendini ilme adayanlara verilir. Fazla konuşup da yanılma. Çünkü çok konuşmak, âlimler için bir lekedir ve zayıf kimselerin kötü yanlarım açığa çıkarır. Sen orta yolu takib et. Böyle yaparsan, başarıya ulaşır ve doğru 3'Oİda olursun. Cahillerden ve onlarla tartışmaktan uzak dur. Beyinsizlere karşı yumuşak huylu ol. Çünkü böyle yapmak, hikmet sahibi kimselerin kârıdır, âlimlerin de süsüdür. Cahilin biri sana küfrederse, sen yumuşak huylu olup ona karşı cevap verme. Akıllılık ederek ondan yüz çevir, yanında durma, çünkü yanında durduğun takdirde onun sana dokundurduğu cahilliği ve küfrü, daha kötü ve daha zararlı olur.
Ey İmran oğlu Musa! Sana az bir ilim verildiği görüşünde değilsin ama çabuk davranmak, insana zorluk getirir. Ey İmran oğlu Musa! Açmasını bilmediğin kapıyı kapama; kapamasını bilmediğin kapıyı da açma. Ey İmran oğlu Musa! Dünyaya sonsuz rağbeti olan, halini kötü gö-ren,hükmünde ve takdirinde Allah'ı suçlayan kimse nasıl zahid olur? Hevesine mağlub olan kimse, şehvetlerden kurtulabilir mi? Cehaletin kuşatması altında kalan kimseye, ilim taleb etmenin faydası olur mu? Elbette olmaz. Çünkü bunlar ahiret için çalıştıklarını iddia ettiği halde dünyaya yönelmektedirler.
Ey Musa! Öğrendiğin şeyi kendisiyle amel etmek için öğren, yoksa kuru laflar üretmek için öğrenme. Yoksa sorumluluk altında kalırsın. Aydınlık ve nurundan ise, başkaları yararlanır. Ey İmran oğlu Musa! Zühd ve takvayı, giysi gibi üzerine al. İlim ile zikrullah, senin sözlerin olsun. Bol bol iyilik yap. Çünkü sen kötülüklere maruz kalmaktasın. Kalbini de ilahî korku ile doldur. Çünkü böyle yapman, Rabbini hoşnut kılar. Hayır işle, çünkü sen mutlaka kötülüğe maruz kalacaksın. Eğer aklında tutarsan bunlar senin için yaptığım öğütlerdir".
Böyle dedikten sonra Hızır çekip gitti. Musa da orada sıkıntı içinde üzülüp ağlamaya başladı.
Bunun sahih bir rivayet olduğunu düşünmüyorum. Zannedersem bu, birçok imamlar tarafindan yalancı diye ilan edilen Zekeriyya b. Yahya el-Vekkad el-Mısrî'nin uydurmasıdır. Hafız b. Asakir'in bu rivayet karşısında susmuş olmasını hayretle karşılıyorum.
Hafız Ebu Nuaym el-İsfahanî, Ebu Umame'den rivayet ederek Rasûlullah (s.a.v.)'m ashabına şöyle dediğim söylemiştir: «"Size Hızır'dan söz edeyim mi?". Evet Ya Rasûlullah, dediler. Buyurdu ki: "Bir ara günün birinde İsrailoğullarının pazarında Hızır dolaşmakta iken, efendisi ile mükateplik akdi yapmış bir köleyle karşılaştı. Köle: "Bana sadaka ver, Allah senin malına bereket katsın." deyince Hızır şu cevabı verdi: "Ben Allah'a inanmışım ki onun dilediği birşey olur". Fakat benim yanımda sana verecek birşey yoktur. O düşkün (köle) şöyle dedi: "Ben Allah rızası için senden istedim ama sen bana sadaka olarak bir şey vermedin. Senin yüzünde semaya baktım ve bereketin sende olacağını ümit ettim". Hızır ona şu cevabı verdi: "Emin ol ki bende sana verecek birşey yoktur. Ancak beni alıp pazarda satarsan, bedelim senin olsun". Düşkün (köle) şöyle dedi: "Bu doğru olur mu?". Hızır ona şu cevabı verdi: "Evet, ben sana gerçeği söylüyorum. Sen büyük bir zatın adına benden dilekte bulundun, ben senin önünde Rabbimin kıymetini yere düşürmem. Sen beni sat ve bedelini al".
Düşkün (köle), Hızır'ı alıp pazara götürdü ve 400 dirheme sattı. Hızır, kendisini satın alan adamın yanında bir süre kaldı, bir gün ona şöyle dedi: "Sen beni yararlanmak için satın aldın. Bana bir iş söyle de yapayım". Efendisi ona şöyle dedi: "Seni zahmete sokmak istemiyorum. Sen yaşlı ve zayıf bir adamsın". Hızır: "Hayır, çalışmak benim ağrıma gitmez." dedi. Efendisi de: "Öyle ise şu taşlan taşıyıver." dedi. O taşları bir günde ancak altı kişi taşıyabilirdi. Taşları taşıma emrini verdikten sonra efendisi, bazı işlerini germek için dışarı gitti. Döndüğünde Hızır'ın, bir saat içinde o taşları taşımış olduğunu gördü. Ve: "Güzel yaptın, iyi iş becerdin. Bunu yapabileceğini zannetmiyordum." dedi. Sonra efendisinin bir sefere çıkması gerekiyordu. Hızır'a şöyle dedi: "Seni güvenilir bir kimse sanıyorum.
Ben seferde iken aileme güzelce bak". Hızır: "Bana yapacağım bir iş söyle." dedi. Efendisi de: "Ben seferden dönünceye kadar evim için kerpiç dök." dedi ve çekip sefere gitti. Döndüğünde binasının yapılmış olduğunu gördü ve: "Allah rızası için söyle, senin yolun, senin işin nedir?" diye sordu. Hızır da şu karşılığı verdi: "Sen Allah adına bana soru sordun. Allah adına benden dilekte bulunan bir kimse beni köleliğe düşürdü. Alları rızası için köle oldum. Kam olduğumu sana bildireceğim. Ben adını duymuş olduğun Hızır'ım. Düşkün bir kimse, benden bir sadaka istedi. Fakat yanımda ona verecek bir şeyim yoktu. Ama Allah rızası için benden istediği için ben de kendi nefsimi ona bağışladım. Beni götürüp pazarda sattı. Köle olarak senin yanına geldim. Sana şunu diyeyim ki bir kimseden Allah rızası için birşey istenilir de o, istenilen şeyi vermeye muktedir olduğu halde isteyeni geri çevirirse, kıyamet gününde hareket edemiyecek derecede bir deri bir kemik kalır".
Adam ona şöyle dedi: "Allah'a iman ettim Ey Allah'ın peygamberi! Bilmeden sana eziyet ettim". Hızır ona şöyle dedi: "Zararı yok. Sen iyi davrandm". Adam, kendisine şöyle bir teklifte bulundu. "Ey Allah'ın peygamberi, anam babam sana feda olsun. Ailem ve malım hakkında nasıl dilersen öylece hüküm ver: Ya da dilersen seni azad edeyim ve serbest bırakayım". Hızır da: "Sen beni azad edip serbest bırak ki Rabbime ibadet edeyim." dedi. Böyle deyince adam da onu serbest bıraktı ve hürriyetine kavuşturdu. Hızır şöyle dedi: "Beni köleliğe düşüren sonra da kölelikten kurtaran Allah'a hamd olsun".»
İbn el-Cevzî bu hadisi, "Acaletü'l-Muntazir fi şerhi Hali'l-Hızır" adlı eserinde Abdü'l-Vehhab b. Dahhak kanalı ile rivayet etmiştir.
Hafız İbn Asakir, Süddf den naklederken şöyle der: Hızır ile İlyas kardeştiler. Babaları-bir hükümdardı. İlyas, babasına şöyle demişti: "Babacığım, kardeşim Hızır'ın mülkte gözü yoktur. Eğer onu evlendirir-sen belki onun çocuğunun mülkte gözü olur". îlyas'm böyle demesi üzerine babası, Hızır'ı güzel ve bakire bir kadınla evlendirdi. Gerdeğe girdikten sonra Hızır, karısına şöyle dedi: "Benim kadınlara ihtiyacım yok. İstersen seni boşayıp serbest bırakırım. İstersen yanımda kalır, Aziz ve Celil olan Allah'a ibadet eder, sırrımı da saklarsın". Kadın, evet, dedi ve Hızır'la birlikte bir sene kaldı. Bir sene geçtikten sonra kayınpederi olan hükümdar, kendisini yanma çağırarak şöyle dedi: "Kızım sen de genç bir kadınsın, oğlum da genç bir erkektir. Hani nerede çocuk?". Kadın ona şöyle cevap yerdi: "Çocuk ancak Allah'ın yanındadır.
Allah dilerse çocuk olur. Dilemezse olmaz". Gelininin böyle demesi üzerine babası Hızır'a emir vererek karısını boşattı ve oğlunu bir çocuklu dul bir kadınla evlendirdi. Hızır onunla gerdeğe girdikten sonra Önceki karısına söylediklerinin aynısını ona da söyledi. Kadın, Hızır'ın yanında kalmayı kabul etti. Aradan bir sene geçtikten sonra babası çocuklarının olup olmadığını sorunca kadın; "Senin oğlunun kadınlara ihtiyacı yoktur!" diye cevap verdi. Bunun üzerine babası Hızır'ı çağırttı ama o kaçıp gitti. Peşine adam saldı ama onu bir türlü yakalatamadı. Denildiğine göre, sırrını ifşa ettiği için Hızır, ikinci kadını Öldürdü. Bu sebeble evden kaçıp gitti. Ve diğerini serbest bıraktı. O kadın da şehrin bir tarafinda ikamet edip Allah'a ibadet etmeye başladı. Günün birinde bir erkek onun yanından geçiyorken Bismillah dediğini işitti.
Kadın, ona: "Bu ismi nereden öğrendin?" diye sorunca adam şöyle cevap verdi. "Ben Hızır'ın arkadaşlarmdanım". Böyle deyince kadın, o erkekle evlendi ve ona birkaç çocuk doğurdu. Aradan bir müddet geçtikten sonra Firavun'un kızının saçını taramakla görevlendirildi. Günün birinde kadın, Firavun'un kızının saçını taramakta iken elindeki tarak yere düştü ve Bismillah dedi. Firavunun kızı: "Sen bu ad ile babamı mı kastediyorsun?" diye sorunca o da şu cevabı verdi: "Hayır. Benim, senin ve babanın Rabbi olan Allah'ın adını kastediyorum". Firavun'un kızı, bu olayı babasına bildirince Firavun büyük bir kazanın kaynatılmasını emretti. Sonra da kadına, kendini bu kazanın içine atmasını söyledi. Kadın, kazanın altındaki ateşin alevlenmekte olduğunu görünce kendini kazanın içine atmak istemedi. Fakat yanı başında duran küçücük oğlu ona: "Anacığım sabret, doğrusu sen hak üzerindesin." deyince kadıncağız kendini ateşe attı ve öldü.
Allah ona rahmet etsin.
Hafız İbn Asakir, Enes b. Malik'ten rivayet ederek der ki: "Hızır, bir gece Peygamber Efendimiz'in yakınına geldi. Onun şöyle dua ettiğini işitti: "Allah'ım, beni korkuttuğun şeylerden kurtaracak şeyleri bildirme hususunda bana yardım et. Ve kendilerine arzulattığm şeyler hususunda salih kimselerin şevk ve arzusunu bana da nasib et". Bunun üzerine Hızır, Enes'i Hz. Peygamber'e göndererek selam söylemesini ten-bihledi. Peygamber Efendimiz de onun selamına karşılık verdi. Hızır, Enes'i Peygamber Efendimiz'e gönderirken ona şöyle demesini de ten-bihledi: "Ramazan ayım diğer aylara üstün kıldığı gibi Allah seni de diğer peygamberlere üstün kılmıştır. Cuma gününü diğer günlere üstün kıldığı gibi senin ümmetim de diğer ümmetlere üstün kılmıştır".
Bunun senedi de metni de sahih değil, bilakis yalandır. Nasıl olur da Hızır'ın kendisi bizzat Rasûlullah'm huzuruna gidip Müslüman olduğunu ilan etmez ve ondan ilim öğrenmez de Enes'i aracı olarak ona gönderir? Bu, olacak şey değildir.
Meşayihten nakledilen bazı hikayelerde anlatıldığına göre güya Hızır onların yanına varıp selam verir, adlarını, menzillerini, durumlarını da bilirmiş. Bunları bilir de Musa'nın kim olduğunu bilmezmiş. Bu olacak şey midir? Musa ki zamanında Allah onu, diğer insanlara karşı seçip üstün kılmıştı. Buna rağmen Musa kendisini tanıtmadan Hızır onu tanıyamamıştı! Hafiz Ebu'l-Hasen b. elMünadî, Enes'in rivayet ettiği hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: Hadisçiler, bu hadisin senedinin münker ve metninin de sakat olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bunda uydurma ifadeler bulunduğu açıkça görülmektedir.
Şimdi de Hafız Ebu Bekir el-Beyhakî'nin, Enes b. Malik'ten rivayet ettiği hadise gelelim: Rasûlullah (s.a.v.) dar-ı bekaya irtihal edince sahabeleri onun naşının etrafını çevrelediler. Yanı başında toplanıp ağlamaya başladılar. O sırada kır sakallı, iri yapılı, parlak yüzlü bir adam gelerek cemaatın omuzlarına basa basa ilerledi ve Rasûlullah'm naaşı-nın yanma gelip ağladı. Sonra Rasûlullah'm sahabelerine dönerek şöyle dedi: "Allah katında her musibetin bir tesellisi vardır. Kaybedilen her şeyin bir karşılığı vardır. Yok olan her şeyin bir bedeli vardır. Allah'a yönelin ve rağbetiniz ona olsun. Sizi imtihan etmekte iken dahi gözetim altında tutmaktadır. Dikkatli olun". Böyle dedikten sonra o adam gitti. Sahabeler birbirlerine: Şu adamı tanıdınız mı? diye sordular. Ebu Bekir (r.a.) ile Ali (r.a.): Evet o, Allah'ın Rasûlü'nün kardeşi Hızır peygamberdir, dediler.
Buharı, bu hadisin münker olduğunu, Ebu Hatîm de zayıf olduğunu
söylemiştir.
Safi de, Müsned'inde şöyle demiştir: Kasım b. Abdullah b. Ömer, Ali b. Hüseyn'den rivayet ederek şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.v.) vefat etti-. ğinde taziye yapıldı. O esnada şöyle bir ses duyuldu: "Her musibetin tesellisi Allah'tadır. Yok olan herşeyin karşılığı Allah'tadır. Elden giden her şeyin bedeli Allah'tadır. Allah'a dayanıp güvenin ve O'na dönün. Asıl musibete uğrayan kişi, sevaptan mahrum olan kişidir". Ali b. Hüseyin, bu sesin sahibim tanıdınız mı? Bu Hızır'dır, dedi.
Şafii'nin şeyhi (hocam) Kasım b. Abdullah b. Ömer'in yalancı ve metruk bir şahıs olduğu, Ahmed b. Hanbel ile Yahya b. Main tarafından ifade edilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.
Abdullah b. Vehb, Muhammed b. Münkedir'den rivayet ederek dedi ki: Hattab oğlu Ömer hazretleri bir cenaze namazını kılmakta iken görünmezlerden bir ses duydu. O ses şöyle diyordu: "Ey Ömer, Allah sana merhamet etsin. Acele etmeden namaza kavuşalım". Ömer, safa yeti-şinceye kadar onu bekledi ve onun cenaze için şöyle dua ettiğini söyledi: "Allah'ım, eğer sen buna azap edersen, doğrusu bu sana çok isyan etmiştir. Eğer bunu bağışlarsan doğrusu bu senin rahmetine muhtaçtır". Cenaze defnedilirken de ona şöyle dedi: "Ey şu mezara giren kişi! Eğer sen yönetici, vergi memuru, hazine bekçisi, ya da katip yahut polis değil isen, sana ne mutlu!".
Hz. Ömer dedi ki: "Şu adamı yakalayıp getirin de onun namazını, sözlerim ve kim olduğunu soralım". Böyle deyince adam hemen kaybo-luverdi. Ardı sıra baktıklarında ayak izinin bir zir'a uzunluğunda olduğunu gördüler. Hz. Ömer de, "Vallahi bu, Hz. Peygamberin kendisinden bahsetmiş olduğu Hızır peygamberdir." dedi.
Bu rivayette de belirsizlik ve kopukluk vardır. Böyle rivayetler sahih olmaz.
Hafız İbn Asaldr, Ebu Talip oğlu Ali (r.a.)'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Gecenin bir vaktinde tavaf için Mescid-i Haram'a gittim". Bir de baktım ki, Ka'be'nin örtüsüne tutunmuş bir adam şöyle dua ediyor: "Ey herkesin duasını işiten, ey bütün dilekleri karıştırmayan, ey bütün ısrarlı istekler karşısında zorlanmayan Allah'ım! Affının serinliğini, rahmetinin tatlılığını bana nasib et!". Ben de ona:"Şu söylediklerini bana tekrarla." dedim. Bana: "Sen bu söyle diklerimi işittin mi? diye sorunca ben de evet, diye cevap verdim. Bana dedi ki: "Hızır'ın nefsi elinde bulunan Allah'a yemin olsun ki Hz. Ali, onun Hızır olduğunu söylemişti-herhangi bir kul farz namazın ardı sıra bu duayı yaparsa, Allah onun günahlarını mutlaka bağışlar. Günahlar deniz köpüğü, ağaçların yaprakları ve yıldızların sayısı kadar çok olsa dahi, Allah yine de onun günahlarını bağışlar".
Doğrusunu Allah bilir ya bu rivayette sahih değildir.
Tirmizî, Muhammed b. Yahya'dan rivayet ederek şöyle dedi: Bir ara Ebu Talib oğlu Ali, Ka'be'yi tavaf ediyordu. Ka'be'nin örtüsüne tutunmuş bir adam gördü. Adam şöyle dua ediyordu: "Ey herkesin duasını işiten, ey dilekte bulunanların dileklerine icabet eden, ey ısrarla temennide bulunanlardan bıkıp usanmayan! Affının serinliğini, rahmetinin tatlılığını bana nasib et". Ali, ona şöyle dedi: "Ey Allah'ın kulu, şu duanı bir daha tekrarlar mısın?". Adam, sen onu işittin mi? deyince Ali de: Evet, diye cevap verdi. Adam şöyle dedi: "Her namazın arkasından bu duayı oku, Hızır'ın nefsi elinde bulunan Allah'a yemin olsun ki bu duayı okuyan kimsenin günahları gökteki yıldızlarla yağmurlar kadar, yerdeki çakıl taşlarıyla topraklar kadar çok olsa dahi, bir göz açıp kapayıncaya kadar bütün günahları bağışlanır".
Bu rivayetin senedinde, adı bilinmeyen bazı kimseler vardır. Ve bu rivayet senedinin zincirinde de kopukluk vardır. Doğrusunu Allah bilir. İbn el-Cevzî de, Ebu Bekir b. Ebi'd-Dünya kanalıyla bu rivayeti aktarmıştır. Ancak onun bu rivayetinde, mezkur adamın Hızır olduğuna delâlet eden bir ifade mevcut değildir.
Hafız İbn Asalar, İbn Abbas'dan rivayet ederek Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu söylemiştir:
"Hızır ile İlyas, her sene hac mevsiminde buluşurlar. Her biri diğerinin saçını tıraş eder ve şu kelimeleri okuyarak birbirlerinden ayrılırlar: "Allah'ın adıyla Allah'ın dilediği olur. Hayrı ancak Allah gönderir. Allah'ın dilediği olur. Kötülüğü de ancak Allah geri çevirir. Allah'ın dilediği olur. Gelen nimetler Allah'tandır. Allah'ın dilediği olur.' İnsanı iyilik yapmaya sevk eden ve kötülükten meneden ancak Allah'ın kuvvetidir".
Her sabah ve her akşam bu duayı üçer defa okuyan kimseyi Cenâb-ı Allah boğulmaya, yangına ve hırsızlığa karşı korur. Şeytandan, sultandan, yılan ve akrepten de korur".
DareKutnî, bu hadisin garip olduğunu ifade etmiştir. Muhammed b. Kesir el- Abdı de buna benzer ifadeler kullanmıştır.
İbn Asaldr, Ebu Talib oğlu Ali'den merfu olarak şöyle bir hadis rivayet etmiştir:
"Her arefe gününde Arafat dağında Cebrail, Mikail, İsrafil ve Hızır bir araya gelip toplanırlar".
İbn Asakir, İbn Ebu Rüvvad'dan rivayet ederek şöyle dedi: "îlyas ile Hızır, her sene ramazan ayını Beyt-i Makdis'de oruç tutarak geçirirler.
Ve her senede haccedip zemzem suyundan bir kez su içerler. İçtikleri bu su, ertesi seneye kadar kendilerine yeter".
İbn Asakir'in rivayetine göre Dımışk (Şam) Camii'nin banisi Abdul-melik b. Mervan oğlu Velid bir gece mescidde ibadet etmek istemiş, cemaatin mescidi boşaltmasını ve kendisini yalnız bırakmasını emretmişti. Cemaat te onun emri üzerine mescidi boşaltıp gitmişlerdi. Geceleyin geç saatte gelerek mescide girdi. Orada kendisiyle yeşil kapı arasında bir adamın durup namaz kılmakta olduğunu gördü. Kavmine: "Mescidi boşaltmanızı size emretmemiş miydim?" diye çıkıştı. Onlar da şöyle dediler: "Ey mü'minlerin emiri, bu Hızır'dır. Her gece gelip burada namaz kılar." dediler.
İbn Asakir, Rabah b. Ubeyde'nin şöyle dediğini rivayet eder: Ömer b. Abdülaziz'in ellerine dayanarak, ona uyup namaz kılmakta olan bir adam gördüm. Kendi kendime: "Bu çıplak ayaklı bir adamdır." dedim. Namazı tamamladıklarında Ömer b. Abdülaziz'e :"Az önce senin ellerine dayanarak namaz kılan adam kimdi?" diye sordum. O, sen onu gördün mü ya Rabah? dedi. Ben, evet deyince Ömer şöyle dedi: "Ben seni iyi bir insan sanıyorum. Gördüğün adam, kardeşin Hızır'dır. Benim döneceğimi bana müjdeledi".
İbn Asakir, Hızır'ın, İbrahim et-Teynıî, Süfyan îbni Uyeyne ve birçok kimseler ile görüştüğünü rivayet etmiştir.
Bu rivayetlerle hikayeler, Hızır'ın zamanımıza kadar yaşadığını söyleyenlerin görüşlerine dayanak teşkil etmektedir. Oysa bu konuda rivayet edilen hadisler, cidden zayıf olup dinde hüccet olarak kabul edilemezler. Bu konuda nakledilen hikayelerin çoğunun senedinde zayıflık vardır. Rivayetlerin sahih olduğunu farzetsek bile bunlar neticede bir sahabeye ya da başka birine dayanmaktadırlar ki bunlar da masum kimseler değildirler. Yanılmaları mümkündür. Doğrusunu Allah bilir.
Abdürrezzak, Ebu Said'in şöyle dediğini rivayet etti: Rasûlullah (s.a.v.), Deccal hakkında bize uzun uzadıya bir hadis irad etti. Bu konuşması arasında bize dedi ki: "Deccal gelecektir, fakat onun Medine'nin içine girmesi yasaklanmıştır. Medine'nin dış kısmına geldiğinde insanların en hayırlısı olan bir adam onun yanına gidecek ve: "Tanıklık ederim ki sen, Rasûlullah'm bize bahsetmiş olduğu Deccal'sm." diyecektir. Deccal da yanında bulunanlara şöyle diyecek: "Bakınız, ben bu adamı öldürür, sonra yeniden diriltirsem, artık benim hakkımda şüpheniz kalır mı?". Etrafında bulunanlar hayır, diyecekler. Bunun üzerine Deccal, o adamı öldürüp sonra yeniden diriltecektir. Dirilirken o adam şöyle diyecektir: "Allah'a andolsun ki şu anda kendin hakkında, benim kadar hayret edemezsin". Deccal böyle dediği için onu ikinci kez Öldürmek isteyecek, ama öldürme gücünü kendinde bulamayacaktır".
. Muammer dedi ki: Bana gelen habere göre o, boğazında bakırdan bir tabaka taşıyacaktır. O, Hızır olup Deccal onu öldürecek, sonra yeniden diriltecektir.
Bu, Zührî'den nakledilerek Buharı ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir hadistir.
Ebu İshak, Müslim'den naklederek şöyle demiştir: Doğrusu şu ki o adam Hızır'dır. Muammer ve diğerlerinin: "Aldığım habere göre ...." şeklinde kullanmış oldukları ifadelerde delil ve hüccet yoktur.
Bazı hadis lafızlarında şöyle bir ifade geçmektedir: "Deccal'a karşı hayat dolu bir genç çıkacak, Deccal onu öldürecektir".
Şeyh Ebul-Ferec İbn el-Cevzî, "Acaletü'l-Muntazir fî Şerhi Haleti11-Hızır" adlı eserinde bu konuda nakledilen merfu hadislerin mevzu (uydurma) olduklarım ifade etmiştir. Ayrıca sahabelerle tabiine ait ifadelerin de zayıf senedli olduklarım, bu rivayetleri aktaran adamların meç--hul olduklarını, durumlarının bilinmez olduğunu belirtmiştir. Hülasa bu konuda güzel bir eleştiride bulunmuştur.
Hızır'ın ölmüş olduğunu söyleyen Buharı, İbrahim el-Harbî, Ebu'l-Hasen b. Münadi ve Şeyh Ebu'lFerec İbn el-Cevzî gibi şahsiyetlere gelince bunlar, bu görüşlerini birçok delil ile teyid etmişlerdir. Örneğin, Şeyh Ebu'l-Ferec İbn el-Cevzî bu konuda, "Acaletü'l-Muntazir fî Şerhi Haleti'l-Hızır" adlı bir eser telif etmiştir. Hızır'ın öldüğünü savunanların delilleri şunlardır.
1-«Senden önce hiçbir insana ebedî yaşama vermedik».
Hızır eğer insan ise, mutlaka bu ayetin genelliği kapsamına girer. Sahih bir delil olmaksızın ona ayrı bir statü vermek caiz olmaz. Onun özel bir durumda bulunduğuna dair Hz. Peygamber tarafından bir delil de nakledilmiş değildir ki kabul edilsin.
2- Cenâb-ı Allah buyurdu ki:
«Allah, Peygamberlerden şöyle söz almıştı: "Bakın, size kitap ve hikmet verdim. Sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" demişti. "Kabul ettik!" dediler. "O halde şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım." dedi.» (Âl-ilmrân, 8i.)
İbn Abbas dedi ki: "Allah, gönderdiği peygamberlerin hepsinden şöyle söz aldı: "Eğer Muhammed'i gönderdiğimde sen sağ isen ona inanıp yardım edeceksin". Yine Cenâb-ı Allah, gönderdiği peygamberlerin hepsine, ümmetlerinden şöyle söz almalarını da emretti: "Eğer siz hayatta iken Muhammed peygamber olarak gönderilirse, ona inanıp yardım edin". Bu hadisi, Buharı rivayet etmiştir.
Hızır, eğer peygamber ya da velî ise, mutlaka bu ahdin kapsamına girmiştir. Eğer Rasûlullah'm zamanında hayatta olsaydı onun için en şerefli durum, gelip Rasûlullah'm önünde durup Allah'ın indirmiş olduğu hükümlere iman etmesi ve düşmanlarının kendisine kötülük dokundurmalarına fırsat vermemek için yardım etmesi olacaktı. Hızır eğer bir velî ise, Ebu Bekir es-Sıddık ondan daha üstündür. Eğer peygamber ise Musa ondan daha üstündür".
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned'inde Cabir b. Abdullah'tan rivayet ederek Rasûlullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
«Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin olsun ki eğer Musa hayatta olsaydı, bana tabi olmaktan başka yolu olmayacaktı».
Bu kesin ve zarûrat-ı diniyeden olarak bilinen bir husustur. Faraza bütün peygamberler, Hz. Muhanımed (s.a.v.)'in zamanında hayatta bulunup mükellef olsalardı, hepsi de ona tabi olurlar, onun emri altuva girip şeriatının umumi kaidelerine uyarlardı. Nitekim miraca çıkacağı gece Kudüs'de peygamberlerle buluştuğu zaman, hepsinin fevkindeki bir makama yükseltildi. Namaz vakti geldiğinde Cebrail, Allah'ın emri ile onlara imamlık yapmasını söyledi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, onların ikamet yurdunda ve velayet mahallerinde kendilerine imamlık yaparak namaz kıldırdı. Bu da onun en büyük önder, en büyük imam ve son peygamber olduğunu göstermektedir. Allah'ın salat-ü selâm'ı bütün peygamberlerin üzerine olsun. Bu böylece bilindikten sonra -zaten her mü'nıin bunu bilmektedir- Hızır (a.s.) hayatta olsaydı, Muhammed (s.a.v.)'in ümmeti arasına girerdi; O'nun şeriatına uyardı.
Başkaca yapacağı bir şey de kalmazdı. İsrailoğullannın son peygamberi olup beş Ûlu'1-azm peygamberden biri olan Meryem oğlu Hz. İsa (a.s.)'da ahir zamanda yeryüzüne indiği zaman Hz. Muhammed (s.a.v.)'in tertemiz şeriatıyla hükmedecektir. Başka bir yöne sapmasına imkan yoktur. Bilindiği gibi bir gün dahi Hızır'ın, Hz. Peygamberle buluştuğuna veya savaş sahnelerinden birinde onun yanında bulunduğuna delâlet eden sahih bir sened nakledilmiş değildir. İşte Bedir savaşında doğru sözlü ve sözleri tasdik edilen Hz. Peygamber (s.a.v.), Rabbine dua edip yardım isterken, kafirlere karşı takviye beklerken şöyle demişti: "Allah'ım, şu küçük topluluğu helak edersen artık bundan sonra yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmaz!".
O bir avuç mücahid arasında Müslümanların Önde gelen şahsiyetleri vardı, büyük melekler, hatta Cebrail vardı. Nitekim Hassan b. Sabit, Araplar arasında en çok övgüye mazhar olmuş bir kasidesinde şöyle demişti:
"Bedir kuyusunun yanında, Meleklerin önderleri ve Cebrail, Gelip bayrağımızın altına, Muhammed'in yanma girdi".
Eğer Hızır, o zaman hayatta olsaydı Hz. Peygamberin sancağının altında durması, onun için makamların en şereflisi ve gazaların en muazzamı olurdu. Fakat gelip te o sancağın altına girmedi. Bu da onun o zaman hayatta olmadığını gösteriyor.
Kadi Ebu Ya'la Muhammed b. Hüseyin b. Ferra el-Hanbelî demiş İd: Bazı ashabımıza: "Hızır öldü mü?" diye sormuşlar. Onlar da, evet, diye cevap vermişler. Ebu Tahir b. Gubarî'nin de şöyle dediğini duydum: "Eğer Hızır hayatta olsaydı Rasûlullah (s.a.v.)'m yanma gelirdi".
Bunu, îbn el-Cevzî, "el-Acale" adlı eserde nakletmiştir.
Bütün o saydığımız yerlerde Hızır'ın hazır bulunduğu, ancak kimselere görünmediği söylenebilir mi?
Buna cevaben deriz ki, salt vehimler nedeniyle genel kurallar üzerinde özelleme yapmamızı gerektiren böylesine uzak bir ihtimalin bulunmaması asıldır. Sonra Hızır'ın böylesine önemli durumlarda gizlenmesinin sebebi nedir? Oysa onun açıkça görünmesi, sevabını daha da arttırır, mertebesini daha da yüceltir, mucizesini daha da alenileşti-rirdi. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.)'den sonra hayatta kalsaydı, onun hadislerini ve Kur'ân ayetlerini tebliğ etmesi, yalan ve uydurma hadisleri inkar etmesi, ters rivayetlerle bid'ate dayalı görüşleri ve asebiyete dayalı hevesleri reddetmesi, Müslümanlarla birlikte gazalarda cihad vermesi, Müslümanların toplantı ve cemaatlerinde açıkça göze görünmesi, onlara fayda vermesi, başkaları tarafından kendilerine gelen zararları bertaraf etmesi, âlimlerle hikmet sahibi kimselere doğru yolu göstermesi, delillerle hükümleri ortaya koyması, onun bazı beldelerde gizlenmesinden daha faydalı ve daha faziletli olurdu. Köylerde ve kasabalarda, görünmez yerlerde gezip dolaşmasından daha iyi olurdu. Çoğunun durumları bilinmeyen bazı kullarla gizlice buluşmasından daha yararlı olurdu. Gizlice buluştuğu kulları, kerametleri kendilerinden menkul şeyhler haline getirmesinden elbetteki daha faziletli olurdu. Bu anlattığımız hususları, iyice araştırıp anladıktan sonra kimsenin nazarı itibara almayacağım bilmekteyiz. Allah dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir.
3- Hızır'ın hayatta olmadığını söyleyenlerin görüşlerini teyid eden delillerin üçüncüsü de şudur: Abdullah b. Ömer'den rivayet edilip, Buharı ve Müslim'in sahihleri ile diğer hadis kitaplarında sabit olan rivayete göre Rasûlullah (s.a.v.), bir gece yatsı namazını kıldıktan sonra şöyle buyurmuş: «Bu gece hakkında ne düşünüyorsunuz? Doğrusu yüz seneye kadar bu gün yeryüzünde bulunan kimselerden hiçbiri sağ kalmayacaktır».
îbn Ömer der ki: "Rasûlullah'm böyle demesinden sonra orada bulunan insanlar kendi nesillerinin kesilip sona ermesinden korktular".. İmam Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) bir gece yatsı namazını kıldıktan ve selam verdikten sonra şöyle dedi: «Bu geceniz hakkında ne düşünüyorsunuz? Doğrusu, her yüz senenin başında, yeryüzündeki insanlardan hiçbiri hayatta kalmaz».
İmam Ahmed b. Hanhel, Cabir b. Abdullah'tan rivayet ederek Rasûlullah (s.a.v.)'m vefatından az müddet önce ya da bir ay önce şöyle buyurduğunu söylemiştir:
«İçinde can bulunan hiç bir şahıs - ya da bugün bedeninde hayat bulunan hiç biriniz- yüz sene geçtikten sonra sağ kalmayacaktır».
Ahmed b. Hanbel, Cabir'den rivayet ederek Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in vefatından bir ay önce şöyle buyurduğunu söylemiştir:
«Benden kıyamet saatini soruyorlar. Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgi, ancak Allah katandadır. Ben Allah'a yemin ederim M, bugün yeryüzünde hayatta olan hiçbir kimse, yüz sene sonra hayatta olmayacaktır».
Tirmizî, Cabir'den rivayet ederek Rasûlullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Yeryüzünde hayatta bulunan hiç kimse yoktur ki üzerinden yüz sene geçtikten sonra sağ kalsın». İbn el-Cevzî der ki: "Bu sahih hadisler, Hızır'ın hayatta olduğunu söyleyenlerin iddialarını tamamen çürütmektedir".
Dediler ki: Hızır'ın, Hz. Peygamber'in zamanına ulaşmadığı katiy-yet derecesine ulaşan bir husustur. Fakat biz deriz ki Hz. Peygamber'in zamanına ulaşmış olsa bile bu hadis, nnun yüz seneden sonra yaşamamış olmasını gerekli kılmaktadır. Bu hadise göre o şu zamanda mevcut değildir. Çünkü o da, bu hadisin genel hükmünün kapsamına girmektedir. Onu bu genel hükmün kapsamından çıkarıp özel bir statüye koyabilmek için kabul edilmesi gereken sahih bir delilin sabit olması zorunludur. Böyle biri olmadığına göre de ona özel bir statü kazandırıp hayatta olduğunu söylemek mümkün olmamaktadır. Doğrusunu Allah bilir.
"et-Ta'rîfu ve'1-İslâm" adlı kitabında Hafız Ehu'l-Kasım es-Süheylî, Buharî'den ve şeyhi Ebu Bekir el-Arabî'den naklederek şöyle der: "Hızır, Hz. Peygamber (s.a.v.)in zamanına ulaşmıştır. Ancak yukarıda zikredilen hadis gereğince ondan sonra vefat etmiştir".
Buharî'nin bu sözü söylediği ve Hızır'ın, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in zamanına ulaştığına dair hükmü üzerinde ihtilaf vardır. Süheylî, Hızır'ın zamanımıza kadar yaşadığı görüşünü tercih etmiştir. Bu görüşünü bir çoklarından nakletmiş ve şöyle demiştir: "Hızır'ın Peygamber Efendimizle bir araya gelmiş olması, vefatından sonra da Ehl-i Beyt'e gidip taziyette bulunması sahih kanallardan rivayet edilmiştir". Süheylî böyle dedikten sonra, bizim önceki sayfalarda zayıf olduklarını söylediğimiz bazı rivayetler nakletmiştir. Ancak o rivayetlerin senedle-rini zikretmemiştir.
Doğrusunu Allah bilir.

