El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Hz. Musa'nın Gıyabında Kavminin Buzağıya Tapması

Yüce Allah buyurdu ki: «Musa kavmi, kendisin (in, Rabbi ile mülakata gitmesin) den sonra kendilerinin zinet takımlarından yapılmış, böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tanrı diye) benimsediler. Görmediler mi ki o, ne …

Yüce Allah buyurdu ki: «Musa kavmi, kendisin (in, Rabbi ile mülakata gitmesin) den sonra kendilerinin zinet takımlarından yapılmış, böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tanrı diye) benimsediler. Görmediler mi ki o, ne kendilerine konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? Onu benimsemediler ve zalimler (den) oldular. Ne zaman ki (pişmanlıklarından ötürü) başları elleri arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını gör(üp anla)dılar. Dediler ki: "Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, elbette ziyana uğrayanlardan oluruz!" Musa, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce: "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptımz? Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?" dedi. Levhaları yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): "Anamın oğlu, dedi. Bu insanlar beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı. (Ne olur) düşmanları bana güldürme. Beni, bu zalim kavimle beraber tutma!"

(Musa): "Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetinin içine sok. Merhametlilerin en merhametlisi sensin!" dedi.

Buzağıyı (tanrı diye) benimseyenlere, muhakkak Rablerinden bir Öfke ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir! İşte biz, iftiracıları böyle cezalandırırız. Ama kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip, inananlar (a karşı), muhakkak ki Rabbin, o (tevbe ve ima) ndaii sonra, elbette bağışlayan, esirgeyendir. Öfkesi dinince Musa, levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için yol gösterme ve rahmet vardl.» (el-Atâf, 148-154.)

«"Seni kavminden çabucak ayrıl (ip gel) meğe sevk eden nedir? (Niçin onları hemen bırakıp geldin) ey Musa?" (dedik.) Dedi: "Onlar benim arkamdan geliyorlar. Ya Rabbi, razı olasın diye sana çabuk geldim." (Allah): "Biz senden sonra kavmini sınadık. Samirî, onları saptırdı." dedi. Bunun üzerine Musa, çok kızgın ve üzüntülü bir halde kavmine döndü: "Ey kavmim, dedi. Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? (Ayrılış) süre(m) mi size uzun geldi? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üstünüze inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız, (Beni izleyip gelmediniz)?" Dediler ki: "Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. Fakat o milletin (Mısırlıların) süs (eşyas)ından bize yükletil (ip taşıtıl) mıştı. Onları (ateşe) attık. Aym şekilde Samirî de attı."

Samirî onlara, böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Dediler ki: "Bu sizin tanrınız, Musa'nın da tanrısıdır. Fakat o unuttu (da gitti. Tanrıyı Tûr 3'öresinde arıyor)." Onlar görmüyorlar mı ki o (buzağı),kendilerine bir söz söyleyemez. Ne bir zarar, ne de yarar veremez? Önceden Harun, kendilerine: "Ey kavmim, andolsun ki siz bununla fitneye düşürüldünüz (sınandınız). Rabbiniz, çok esirgeyen (Allah) dır. (Gelin) siz bana uyun, emrime itaat edin!" demişti. (Hayır) dediler: "Musa bize dönünceye kadar buna tapmaktan vazgeçmeyeceğiz!" (Musa): "Ey Harun! Onların saptıklarını gördüğün zaman sana ne engel oldu? . Neden bana uymadın? Emrime karşı mı geldin?" dedi. (Ve kardeşinin sakalından tutup çekmeğe başladı. Harun): "Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Ben, senin: "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın ve sözümü tutmadın" demenden korktum da onun için idare yoluna gittim." (Bu defa Musa, Samirî'ye döndü): "Ey Samirî, ya senin kasdın nedir? (Nedir bu yaptığın senin?)" dedi.

(Samirî): "Ben, onların görmediklerini gördüm. O elçinin (Cebrail'in) ayak bastığı yerden bir avuç (toprak) aldım. Onu (eritilmiş mücevheratın içine) attım. Nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi." dedi.

(Musa: "Defol)! Git dedi. Artık hayat boyunca sen:" Bana dokunmayın" diyeceksin. (Kime dokunsan o, hummaya yakalanacaktır. Onun için devamlı olarak: Bana dokunmayın, diyeceksin. Yalnız başına kalacaksın. Ahirette de) sana va'dedilen bir ceza var ki ondan asla şaşınlma-yacaksm. (Mutlaka o cezanı tam zamanında bulacaksın). Şimdi durup taptığın tanrına bak. Biz onu yakacağız. Sonra onu ufalayıp denize sa-vuracağız. Tanrınız, ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır."» (Tâ-Hâ, 83-98.)

Cenâb-ı Allah, Musa'nın kararlaştırılan vakitte Rabbi ile mülakat için Tura gidişi, orada kalıp Rabbiyle konuştuğu, ona bir çok sorular sorup cevaplar aldığı süre zarfında İsrailoğullarının neler yapmış olduklarım yukarıdaki ayetlerde anlatıyor.

İsrailoğullarmdan Harun es-Samirî denen bir adam, onların Mısırlılardan iğreti olarak almış oldukları mücevherleri ellerinden alıp ateşte eritti; onunla bir buzağı heykeli yaptı. Heykelin içine de, Cebrail'in atının ayağının bastığı yerden bir avuç toprak alıp atmıştı. Cenâb-ı Allah'ın, Cebrail vasıtasıyla Firavun'u denizde boğduğu günde Samirî, Cebrail'in atının ayak bastığı yerden bir avuç toprak almıştı. Bu toprağı, buzağının heykeli içine atar atmaz, heykel, gerçek buzağı gibi böğürmeye başlamıştı.

Katade ve diğerlerinin anlattıklarına göre heykel; etli, kemikli, kanlı, canlı gerçek bir buzağıya dönüşüp böğürmeye başlamış. Arka tarafındaki bir delikten giren rüzgarın, heykelin ağzından çıkarken inek böğürmesi gibi bir ses çıktığını söyleyenler de olmuştur. Bu sesi duyduklarında îsrailoğulları, heykelin etrafında sevinç gösterileri yaparak oynamaya başlarlarmış. "Bu, sizin tanrınız ve Musa'nın tannsıdır. Ama o unuttu." dediler. Yani bu tanrısını burada bizim yânımızda unuttu. İşte tanrısı buradadır, dediler.

Oysaki Allah, onların bu söylediklerinden çok üstündür, onun isim ve sıfatlan kutsaldır. Bağış ve nimetleri kat be kat fazladır.

Cenâb-ı Allah, onların tuttukları yolun yanlış olduğunu, nihayet bir hayvan ya da lanetli şeytan olan buzağıyı tanrı edinmelerinin de bâtıl olduğunu açıklarken şöyle buyurmuştur: «Onlar görmüyorlar mı ki o (buzağı), kendilerine bir söz söyleyemez; ne bir zarar, ne de bir yarar veremez.» (Tâ-Hâ, 89.)

«Görmediler mi ki o, ne kendilerine konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? Onu benimsediler ve zalimler (den) oldular.» (ei-A'râf, 148)

Anlatıldığına göre o hayvan (buzağı) ne konuşur, ne de cevap verirmiş; ne fayda, ne de zarar verirmiş.

Doğru yolu da gösteremezmiş. Buna rağmen onlar, kendi nefislerine yazık ederek onu tanrı edinmişler ve tuttukları cehalet ile sapıklık yolunun da bâtıl yol olduğunu bile bile o buzağıya tapmışlar.

- «Ne zaman ki (pişmanlıklarından ötürü) başları ellerinin arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını gör (üp anla) dılar, dediler ki: «Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, elbette ziyana uğrayanlardan oluruz!» (el-A'râf, 149.)

Musa Tur'dan dönüp İsrailoğullarının yanına gelip buzağıya tapmakta olduklarını görünce, elinde bulunan Tevrat yazılı levhaları yere bıraktı. Ehl-i Kitabın anlattıklarına göre o levhaları kırmış, yerlerine ona, başka levhaları Allah vermiş. Fakat Kurân-ı Kerîm'de Musa'nın o levhaları kırdığını bildiren ifadelere rastlanılmamaktadır. Ancak onların sapıklıklarını gözleriyle gördüğünde, elindeki levhaları bırakarak onlara ve kardeşine çıkışmıştır. Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Tevrat'ın yazılı olduğu levhalar iki taneymiş. Ama Kur'an'da anlatıldığına göre müteaddit levhalar imiş. Musa, kavminin buzağıya tapmakta oldukları haberini Allah'tan duyduğunda pek o kadar etkilenmemişti. Bunun üzerine Allah, gidip durumu kendi gözleriyle görmesini ona emretmişti. Bu sebepledir M, bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: «Haber, gözle görmek gibi değildir.»

Tevrat'ın yazılı olduğu levhaları yere bıraktıktan sonra Musa (a.s.), buzağıya tapmakta olan İsrailoğullarına yönelerek onları şiddetle azarlayıp kınadı, bu çirkin hareketlerinden Ötürü onları ağır bîr dille ayıpladı. Onlarsa, asılsız mazeretler ileri sürüp şöyle dediler: «O milletin (yani Mısırlıların) süs (eşyas)ından bize yükletil(ip taşıtıl)mışti. Onları (ateşe) attık. Aynı şekilde Samirî de attı.»

Firavun milletinin mücevherlerini mülk edinmenin doğru olmadığı gerekçesiyle o mücevherleri ateşe attıklarını, onların eriyiğiyle buzağının yapıldığını söyleyerek haklılıklarına dair bahaneler ileri sürdüler. Oysaki Cenâb-ı Allah o mücevherleri almalarım emretmiş ve onları kendilerine mubah kılmıştı. Halbuki kahredici güce sahip olan, hiç birşeye ihtiyacı olmadığı halde "her şeyin kendisine muhtaç bulunduğu bir ve tek olan Allah ile birlikte, böğürmesi olan buzağıya tapma hususunda amelsizlik, akılsızlık ve bilgisizliklerini mazeret olarak ileri sürmeleri gerekirdi.

Bundan sonra Musa, kardeşi Harun'a dönerek şöyle dedi: «Ey Harun! Onların saptıklarını gördüğün zaman sana ne engel oldu? Neden bana uymadın?» Onların bu yaptıklarını gördüğünde niye bana uymadın, benim gittiğim yoldan gitmedin ve bunların yaptıklarım bana bil-dirmedin?

Harun ise şu karşılığı verdi: «"îsrailoğullan arasında ayrılık çıkardın" demenden korktum.» Onları bırakıp ta, yaptıklarını bana haber vermek için bana geldin, öyle mi? demeyesin diye işi idare ederek geçiştirmeye çalıştım. Çünkü onları idare etmem için beni kendi halefin olarak bırakmıştın. Bunun üzerine Musa: «Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetinin içine sok. Merhametlilerin en merhametlisi sensin, dedi» (el-A'râf, 151.)

Gerçekten de Harun (a.s.), onları bu kötü işten vazgeçirmek için çok uyarılarda bulunmuş ve onları şiddetle menetmişti.

«Önceden Harun, kendilerine: "Ey kavmim! Andolsun ki siz bununla fitneye düşürüldünüz (sınandınız)." demişti. Yani Cenâb-ı Allah'ın bu buzağının yapılışı ile bunu böğüren bir cisim haline getirmesi, sizi, sadece sınamak içindir. «Rabbiniz, (bu buzağı değil de) o çok esirgeyen (Allah)dır. (Gelin şu söylediğim hususlarda) bana uyun. Emrime itaat edin.» (Hayır) dediler: «Musa bize dönünceye kadar buna tapmaktan vazgeçmeyeceğiz!»

Cenâb-ı Allah, Harun'un onlara ikazda bulunduğuna tanıklık etmektedir: «Şahid olarak Allah yeter!» (ei-Fetih, 28.)

Harun, onları buzağıya tapmaktan menetmişti. Ama onlar ona itaat edip de uymamışlardı. Bütün bunlardan sonra Musa(a.s.), Samirî'ye dönüp şöyle dedi: «Ey Samirî, ya senin kastın nedir?» Bu işleri yapmaya seni iten sebep nedir? Samirî, «Onların görmediklerini gördüm.» dedi Cebrail'in bir ata bindiğini gördüm. «Elçinin (Cebrail'in atının) ayak bastığı yerden bir avuç (toprak) aldım.»

Bazı rivayetçilerin anlattıklarına göre Samirî, Cebrail'in atının bastığı yerlerin yeşerip otlandığım görmüş. Bu sebeple de atının bastığı yerden bir avuç toprak alarak buzağı heykelinin içine atmış ve olanlar olmuş. Bunun için de o şöyle demiş: «Onu (toprağı, eritilmiş mücevheratm içine) attım. Nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi» (Musa: «Defol! Git, dedi. Artık hayat boyunca sen: "Bana dokunmayın" diyeceksin. Kime dokunsan o hummaya yakalanacak» Bu Musa'nın ona yaptığı bir bedduaydı. Çünkü o, ellememesi gereken toprağı ellemişti. Bu, onun dünyadaki cezasıydı. Ahiret için de ona bir ceza va'detmiş ve şöyle demişti. «Sana va'dedilen bir ceza var ki, ondan asla şaşırılmayacaksm.» Yani o cezayı tam zamanında bulacaksın. «Şimdi durup taptığın tanrına bak. Biz onu yakacağız. Sonra onu ufalayıp denize savuracağız!»

Böyle dedikten sonra Musa o buzağıya yöneldi; onu tutup yaktı. Katade ve diğerlerinin dediklerine göre onu ateşle yakmıştır. Ali, İbn Abbas've diğerlerinin dedikleri gibi onu buz gibi soğuk şeylerle yakmıştır. Ehl-i Kitap da bu görüştedir. Yaktıktan sonra külünü denize savur-muştur. Küllerini savurduğu denizden su içmelerini İsrailoğullarma emretti. Suyu içenlerden, buzağıya tapmış olanların dudaklarına kül bulaştı. Bazı rivayetçilerin naklettiklerine göre, buzağıya tapmış olanların renkleri sararmıştır.

Cenâb-ı Allah, Musa'nın onlara şöyle dediğini haber veriyor: «Tanrınız, ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır.»

«Buzağıyı (tanrı diye) benimseyenlere, muhakkak Rabblerinden bir öfke ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir! İşte biz, iftiracıları böyle cezalandırırız.» (el-A'râf, 152.)

Gerçekten de Cenâb-ı Allah, iftiracıları cezalandırmıştır. Sonra da yaratıklarına olan rahmetini ve yumuşak huyunu, tevbelerini kabul buyurmakla da kullarına olan iyilik ve ihsanını haber veriyor: «Ama kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip inananlar (a karşı), mu-hakak ki Rabbin, o (tevbe ve ima) ndan sonra, elbette bağışlayan, esirgeyendir.» (el-A'râf, 153.)

Lakin Cenâb-ı Allah, buzağıya tapanların tevbelerini ancak onların öldürülmeleri ile kabul buyurmuştur. Nitekim buyurmuş ki: «Musa, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, sizler, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Gelin yaratıcınıza tevbe edin de nefislerinizi öldürün. Bu, yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. (Böylece O) sizin tev-benizi kabul buyurmuş olur. Çünkü O, öyle bağışlayıcı, öyle merhametlidir.» (el-Bakara, 54)

Denilir ki bir sabah uykudan uyandıklarında, İsrailoğullarımn puta tapmamış olanları kılıçlarına sarıldılar. Cenâb-ı Allah, üzerlerine yağmur misali keler yağdırdı. Öyleki akraba akrabayı,hısım hısımı tanımaz hale gelmişti. Sonra bu kılıçlı kimseler, buzağıya tapanlara yönelmiş, onları tırpan gibi biçip öldürmüşlerdi. Rivayete göre bir sabah, onlardan 70.000 kişi öldürülmüştür. Sonra Cenâbı Allah buyurdu ki:

«Öfkesi dinince Musa, levhaları aldı. Onlardaki yazıda, Rabblerinden korkanlar için yol gösterme ve rahmet vardı.» (el-A'râf, 154.)

Ayet-i kerimede geçen «Onlardaki yazıda» sözünü bazı kimseler, Tevrat levhalarının kırılmış olduğuna dair bir delil kabul etmişlerdir. Ancak bunun bir delil olması, kesin değildir. Bu lafızda, levhaların kırıldığına dair bir delil görülmemektedir. Doğrusunu Allah bilir.

Fitnelerden bahseden bir hadiste İbn Abbas şöyle demiştir: İsrailoğullarmm buzağıya tapmaları, onların denizden çıkmalarından sonra olmuştur. Buzağıya tapmak, onlardan beklenmeyen bir şey değildir. Çünkü denizden çıktıktan sonra: «Ey Musa! Nasıl ki onların tanrıları var, bizim için de bir tanrı yap.» demişlerdi.

Ehl-i Kitap kaynaklarında da böyle anlatılır. Kudüs taraflarına gelmeden Önce buzağıya tapmaya başlamışlardı. İsrailoğulları, içlerinden buzağıya tapanları Öldürmekle emrolunduklarmda; ilk günde 3000 kişiyi öldürmüşlerdi. Sonra Musa, bağışlanmaları için Rabbine gitti. Rab-bi de, kutsal toprağa girmeleri şartıyla onları bağışladı.

«Musa, tayin ettiğimiz (buluşma) vakt(i) için kavminden yetmiş adam seçti. (Onlar Allah'ı açıkça görmek istediler. Bunun üzerine) onları bir sarsıntı tutunca (hepsi baygın düştüler. Musa) dedi ki: "Rabbim, dileseydin bunları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden bazı beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helak mı edeceksin? Bu iş senin imtihanından başka birşey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğine yol gösterirsin. Seti bizim velîmizsin,bizi bağışla, bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin! Bize bu dünyada da iyilik yaz. Ahirette de. Biz sana yöneldik.»

(Allah) buyurdu ki: «Azabıma dilediğimi uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kaplamıştır. Onu, korunanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım.» Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçi'ye, o ümmi peygamber'e uyarlar. O (peygamber) ki,kendilerine iyiliği emreder, kötülükten kendilerini men'eder; onlara güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarmdaki zincirleri kaldırıp atar. Ona inanan, destekleyerek ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura uyanlar. İşte felaha erenler onlardır. (el-A'râf, 155-157.)

Süddî ve îbn Abbas'm anlattıklarına göre Musa'nın seçmiş olduğu yetmiş kişi,İsrailoğullarımn bilginleriydiler. Beraberlerinde Musa, Harun, Yuşa', Nazab ve Ebiho da vardı. Kavimlerinden olup buzağıya tapanlar namına Özür beyan edip af dilemek için Musa (a.s.) ile beraber Tur-u Sina'ya gittiler. Gitmeden önce temizlenip gusletmek ve güzel koku sürünmekle emrolundular. Tur dağına yaklaştıklarında dağın üstü bulutla kaplıydı. Bulutun içinde nurdan bir sütun vardı. Musa, bu haldeyken dağa çıktı.

İsrailoğuliarı dağda Allah'ın konuştuklarını duyduklarını soyle-mişiei'dir. Onların bu sözlerine bir gurup tefsirci de katılmıştır. Cenâb-ı Allah'ın şu kavlini de buna yormuşlardır: «Oysa bunlardan bir grup vardı ki, Allah'ın sözünü işitirlerdi de düşünüp akıl erdirdikten sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.» (ei-Bakara, 75.)

Yalnız yukarıdaki ayeti, bu manaya yormak zorunlu değildir. Çünkü bir ayette Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: «Sonra ona eman ver ki Allah'ın sözünü işitsin.» (et-Tevbe, 6.) Yani tebliğciden işitsin. İşte İsrailoğulları da Allah'ın sözlerini, tebliğdi Musa'dan işitmişlerdi. Ayrıca İsrailoğulları, Musa'nın seçtiği yetmiş kişinin Allah'ı gördüklerini sanmışlardı. Bu da onların yanlışlıklarından biridir. Çünkü onlar, Allah'ı görmek istediklerinde bir sarsıntıya yakalanmışlardı. Nitekim Cenâb-ı Allah buyuruyor ki:

«Bir zaman da: "Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız." demiştiniz de derhal sizi yıldırım çarpmıştı; siz de bunu görüyordunuz. Sonra belki şükredersiniz diye sizi ölümünüzün ardından

tekrar dİriltmİŞtîk.» (el-Bakara, 55-56.)

«Onları bir sarsıntı tutunca (hepsi baygın düştüler. Musa) dedi ki: «Rabbim! Dileseydin bunları da beni de daha önce helak ederdin.» (el-A'râf,155.)

Muhammed b. îshak dedi ki: Musa, îsrailoğullarından iyilikleri sırasına göre yetmiş kişi seçti. Sonra onlara şöyle dedi: «Hemen Allah'a gidin. Yaptıklarınızdan ötürü O'na tevbe edin. Ardında bıraktığınız kavminizin bağışlanmasını da dileyin. Allah'ın huzuruna çıkmadan önce oruç tutun, yıkanıp temizlenin. Elbiselerinizi de yıkayıp temizleyin.» Rabbinin belirlediği vakitte huzuruna çıkmaları için, onları Tur dağına götürdü. Rabbinin izni ve bilgisi olmadan Musa, Tur dağına gitmezdi. O yetmiş kişi, Musa'dan Allah'ın konuşmasını işitmek istediler. Musa da, 'Yaparım." dedi. Dağa yaklaşınca dağı bir bulut kapladı. Musa daha da yaklaştı. Bulutun içine girdi ve beraberindekile-re: "Yaklaşın." dedi. Rabbi kendisiyle konuştuğunda alnına parlak bir nur gelirdi. Ademoğullarmdan hiç biri, ona bakacak gücü kendinde bulamazdı. Bu defa da Rabbiyle konuşurken kendisiyle beraberindeki arkadaşlarının arasına perde konuldu. Beraberindekiler dağa yaklaştılar. Nihayet bulutun içine girdiler. Hemen secdeye kapandılar. Cenâb-ı Allah'ın Musa'ya söylediklerini duydular. Ona: «Şunu yap, bunu yapma» şeklinde emir ve yasaklar veriyordu.

Cenâb-ı Allah konuşmasını tamamlayanca bulut açıldı. Musa, arkadaşlarına yöneldi. Yanlarına geldi. «Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız!» dediler. Bunun üzerine onları sarsıntı yakaladı.Kendilerini yıldırım çarptı. Canları telef oldu. Topluca Öldüler. Bunun üzerine Musa, Rabbine yalvarıp yakararak şöyle dedi: «Rabbim! Dileseydin, bunları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizden bazı beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helak mi edeceksin?» Yani içimizden buzağıya tapan beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi sorguya çekme. Doğrusu biz, onların yaptıklarından uzağız.

İbn Abbas, Mücahid, Katade ve İbn Cüreye dediler ki: Cenâb-ı Allah'ı açıkça görmek isteyen İsrailoğulları bir sarsıntıya yakalandılar. Çünkü onlar, kavimlerini buzağıya tapmaktan menetmemişlerdi.

Musa: «Bu (iş) senin fitnenden başka birşey değildir.» dedi. Yani bu, senin imtihan edip sınamandan başka birşey değildir. Bunu takdir eden de sensin. Buzağıya tapmalarını, onları imtihan edip denemek için icad eden de sensin, dedi. «Önceden Harun, kendilerine: «Ey kavmim! Andolsun ki siz bununla fitneye düşürüldünüz (sınandınız).» demişti. Bu nedenle Musa da, Rabbine şöyle demişti: «Onunla (sınamanla) dilediğim saptırırsın, dilediğine de doğru yolu gösterirsin.» Hüküm ve irade senindir. Hüküm ve yargına mani olacak, karşı duracak kimse yoktur. «Sen bizim velimizsin, bizi bağışla. Bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin! Bize bu dünyada da iyilik yaz, ahirette de. Biz sana yöneldik.» (ei-A'râf, 155-156)

Tevbe edip sana yöneldik. (Allah) buyurdu ki: «Azabıma, dilediğimi uğratırım. Rahmetim ise, her şeyi kuşatmıştır.» Yaratıp takdir ettiğim işlerden biri ile dilediğim kimseyi azabıma çarptırırım. «Rahmetim ise, herşeyi kuşatmıştır.» Nitekim Buharî ile Müslim'in sahihlerinde yer alan bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Cenâb-ı Allah göklerle yeri yaratma işini tamamladıktan sonra bir yazı yazdı. Bu yazı, O'nun yaranda ve Arş'm üstündedir.» «Doğrusu, benim rahmetim, gazabıma üstün gelmiştir!» «Onu (rahmetimi) korunanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım. Onlar ki o elçiye ve ümmî peygambere uyarlar.»

Bu ifadelerle Cenâb-ı Allah, Hz. Muhammed ile ümmetinin şanını yücelttiğini, Musa (a.s.)'ya duyurmuş olmaktadır. Yaptığı özel ve genel hitaplarla bunu Musa'ya duyurmuştur.

Katade'nin anlattığına göre Musa demiş ki: 'ya Rab! Tevrat'ın yazılı olduğu levhalarda bir ümmetten bahsedildiğini görmekteyim. Bunun, insanlar için çıkarılmış olan en hayırlı bir ümmet olduğu, iyiliği emredip kötülüğü menettiği anlatılıyor. Rabbim, bunları benim ümmetim kıl." Cenâb-ı Allah şu cevabı vermiş: "Onlar, Ahmed'in ümmetidir!"

Musa demiş ki: "Ya Rab! Tevrat'ın yazılı olduğu levhalarda bir ümmetten bahsedildiğini görmekteyim. Bunun en son yaratılacak ama Cennet'e de ilk girecek ümmet olduğu anlatılıyor. Rabbim, bunları benim ümmetim kıl." Cenâb-ı Allah şu cevabı vermiş: "Onlar, Ahmed'in ümmetidir." Musa demiş ki: "Ya Rab! Tevrat'ın yazılı olduğu levhalarda bir ümmetten bahsedildiğini görmekteyim. Bunların incillerinin (kitaplarının) göğüslerinde (hıfz edilmiş olup) okudukları; kendilerinden önceki ümmetlerinse, kitaplarına bakarak yüzünden okudukları, kitap ortadan kalkınca da hafızalarında kalmadığı için onu okuyamadıkları ve hükmünü bilmedikleri, bunlaraysa Allah'ın, Önceki ümmetlere vermediği hıfzetme melekesi verdiği, bu sayede kitaplarını ezberleyerek okudukları anlatılıyor. Rabbim, bunları benim ümmetim kıl." Cenâb-ı Allah şu cevabı vermiş: "Onlar, Ahmed'in ümmetidir!"

Musa demiş ki: «Ya Rab! Tevrat'ın yazılı olduğu levhalarda bir ümmetten bahsedildiğini görmekteyim. Bunlar ilk kitaba da, son kitaba da inanıyorlar. Sapıklığın liderleriyle savaşıyor,hatta kör gözlü Deccal'ı da öldürüyorlar. Daha doğrusu, böyle yapacakları anlatılıyor. Rabbim, bunları benim ümmetim kıl." Cenâb-ı Allah şu cevabı vermiş: "Onlar, Ahmed'in ümmetidir!"

Musa demiş ki: «Ya Rab! Tevrat'ın yazılı olduğu levhalarda bir ümmetten bahsedildiğini görmekteyim. Bunların, sadakalarını kendileri yedikleri halde sevap kazanacakları anlatılıyor. Oysa kendilerinden Önceki ümmetlerden bir kimse bir sadaka takdim ettiğinde, sadakası kabul edilince Cenâb-ı Allah bir ateş gönderir ve o ateş, sadakayı yakıp yok edermiş. Ama sadakası kabul edilmediği takdirde, sadakası olduğu gibi terkedilir; canavarlarla kuşlar o sadakayı gelip yerlermiş. Allah, bu ümmetin zenginlerinden sadakaları, zekatları aldırıp yoksullarına ver-dirirmiş. Rabbim, bunları benim ümmetim kıl." Cenâb-ı Allah şu cevabı vermiş: "Onlar, Ahmed'in ümmetidir!"

Musa demiş ki: "Ya Rab! Tevrat'ın yazılı olduğu levhalarda bir ümmetten bahsedildiğini görmekteyim. Bunlardan biri, bir iyilik yapmaya niyetlenir de sonra (herhangi bir sebepten dolayı) o iyiliği yapmazsa, ona ondan 700'e kadar sevap yazıhrmış. Rabbim, bunları benim ümmetim kıl." Cenâb-ı Allah şu cevabı vermiş:" Onlar, Ahmed'in ümmetidir!"

Musa demiş ki:" Ya Rab! Tevrat'ın yazılı olduğu levhalarda bir ümmetten bahsedildiğini görmekteyim. Hem kendilerinin şefaatçi olacakları, hem de kendileri için şefaatte bulunulacağı anlatılıyor. Rabbim, bunları benim ümmetim kıl." Cenâb-ı Allah şu cevabı vermiş: "Onlar, Ahmed'in ümmetidir!" Anlatıldığına göre Musa (a.s.), bundan sonra elindeki levhaları yere atarak: "Allah'ım! Beni de Ahmed'in ümmetinden kıl!" demiş.

Birçok kimse, Musa'nın Rabbiyle yaptığı konuşmadan bahsederken asılsız olan bir çok nakillerde bulunmuşlardır. Biz burada Allah'ın yardım ve tevfîki ile, bu konuda hadîs ve eserlere dayak nakillerde bulunacağız. Allah'ın yardımı, hidayeti ve desteği ne güzeldir.

İbn Hıbban'm, "Sahih'mde yer alan bir hadiste, Muğire b. Şube, Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

«Musa (a.s.), onur ve üstünlük sahibi Rabbine sordu:

- Cennetliklerin en düşük dereceli olanı kimdir?

- Öyle bir adamdır ki, Cennetliklerin tamamı Cennet'e girdikten sonra o gelir. Ona: "Cennet'e gir." denilir. O da sorar: "Nasıl gireyim ki? Herkes yerini almış ve konağına yerleşmiş!" Ona denilir ki: "Dünya hükümdarlarından birinin mülkü kadar Cennet'ten sana yer verilmesine razı olur musun?". "Evet, ey Rabbim." der. Ona şöyle denilir: "Sana bu verildi. Bir bu kadarı daha verildi." "Ey Rabbim, razı oldum!" der. Yine kendisine denilir ki: "Bununla birlikte sana, nefsinin arzuladığı, iştahının çektiği ve gözlerinin lezzetlendiği şeylerle birlikte verilmiştir. (Musa peygamber) Rabbinden sordu:

- Cennetliklerin en üst dereceli olanı kimdir?

- Onları sana anlatacağım. Onların keramet (ve şeref) lerini kendi elimle diktim. Üzerini mühürledim.Onlar için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşerin kalbinden geçmediği (nimetler) vardır."»

Bunu şu ayet-i kerime de teyid ediyor: «Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı (nimetler)in saklandığını hiç kimse bilemez!» (es-Secde,17.)

Yukarıdaki hadisi, Müslim ile Tirmizî, İbn Ömer'den, o da Süfyan b. Üyeyne'den rivayet etmiştir. Müslim'in lafzı şudur: «Cennetliklerin tamamının Cennet'e girip konaklarına yerleşmelerinden sonra gelen düşük dereceli Cennetlik adama denilir ki: "Dünya hükümdarlarından birinin mülkü kadar sana verilmesine razı olur musun?" O da: "Razı oldum, Rabbim." der. Kendisine: "Sana o kadar, bir o kadar daha, bir o kadar daha ve bir o kadar daha verildi." denir. Beşinci defa "Bir o kadar daha..." denildiğinde : "Razı oldum, Rabbim." diyecektir. Bu kez ona şöyle denilecektir: "Sana on o kadar, ayrıca iştahının çektiği ve gözünün lezzetlendiği şeylerde verildi." "Razı oldum, Rabbim." diyecektir. (Musa peygamber, Rabbine) dedi ki:

- "Cennetliklerin en üst dereceli olanı kimdir?"

- "Onlardır ki şeref ve itibar (fidanlarını kendi elimle diktim, üzerini mühürledim. Onlar için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği,be-şerin kalbinden geçmediği (nimetler) vardır."»

Bunu şu ayet-i kerime de doğrulamaktadır: «Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı (nimetler)in saklandığını hiç kimse bilemez!»

İbn Hibban, Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«Musa, onur ve üstünlük sahibi olan Rabbine altı özellik sordu. Bunların sadece kendisinde bulunduğunu sanıyordu. Sorduğu yedinci özelliği ise sevmiyordu. Demişti ki: 'ya Rab! Hangi kulun daha takvah-dır?" "Zikreden ve asla unutmayandır." "Hangi kulun daha doğru yoldadır?" "Hidayete tabi olandır." "Hangi kulun daha iyi hüküm verendir?" "Kendi nefsi için hüküm verdiği gibi insanlar için de aynıyla hüküm verendir." "Hangi kulun daha bilgilidir?" "İlimden doymayan alimdir ki insanların bilgilerini kendi bilgisine katar." "Hangi kulun daha güçlüdür?" "Gücü yettiğinde bağışlayandır." "Hangi kulun daha zengindir?" "Kendisine verilene razı olup onunla yetinendir." "Hangi kulun daha yoksuldur?" "Azımsayan kimsedir. (Kendisine verileni az görüp daha fazlasını isteyendir)."»

Rasûlullah (s.a.v.) da bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: «Zenginlik, mal çokluğuyla değildir. Zenginlik, ancak gönül zenginliğiyledir. Allah bir kul için hayır dilediğinde, onun zenginliğini gönlüne, takvasını da kalbine yerleştirir. Bir kul için de kötülük dilediğinde, onun yoksulluğunu gözlerinin önüne koyar.»

İbn Abbas'tan gelen bir başka rivayette de aşağı yukarı aynı ifadelere rastlanmaktadır. Yalnız bu rivayette anlatıldığına göre Musa (a.s.), Rabbine şöyle sormuş: 'ya Rab! Hangi kulun daha bilgilidir?" "Kendisini doğru yola iletecek, ya da kötülükten uzaklaştıracak bir kelimeyi bulma ümidiyle insanların ilmini kendi ilmine katandır." "Ya Rab! Yeryüzünde benden daha bilgili bir kimse var mıdır?" "Evet, Hızır (a.s.) senden daha bilgilidir. Onu bulmanın yolunu sorup araştır,"»

Musa ile Hızır'ın buluşmalarını ve arkadaşlık edişlerini inşaallah ileride anlatacağız. Güvencimiz ve dayanağımız, Cenâb-ı Allah'tır.

İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Said el-Hudrî'den naklen Hz. Peygam-ber'in şöyle dediğini rivayet etti: «Musa (a.s.): "Ey Rabb! İnanmış kulunun rızkı dünyada neden kısılmıştır?" diye sormuştu. Cenâb-ı Allah da Cennet kapılarından birini ona açmış, Musa da oraya bakınca (Allah Teâlâ) demiş ki: "Ey Musa! İnanmış kulum için işte bunları hazırladım!" Bunun üzerine Musa şöyle demiş: "Ey Rabbim! Senin onur ve üstünlüğüne andolsun ki, inanmış kulun, akıbetinin böyle olacağını bilse; yaratıldığı günden kıyamet gününe kadar elleriyle ayaklan kopmuş olarak yüzüstü sürünse bile asla gam yemez!"

Sonra Musa yine şöyle sormuş: "Ey Rabbim! İnkarcı kulunun lizkı dünyada neden genişletilmiştir?" Musa'nın bu sorusu üzerine Cenâb-ı Allah Cehennem kapılarından birini ona açmış ve: "Ey Musa! İnkarcı kulum için işte bunları hazırladım!" demiş. Musa da şöyle cevap vermiş: "Senin onur ve üstünlüğüne andolsun ki, inkarcı kulun, akibetinin böyle olacağım bilse; yaratıldığı günden kıyamet gününe kadar bütün dünya kendisinin olsa yine onda bir hayır görmez!"» Bu hadisin şahinliği üzerinde tartışılabilir. Doğrusunu Allah bilir.

İbn Hibban, Ebu Said el-Hudrî'den rivayet etti ki, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Musa dedi ki: "Ya Rab! Bana öyle birşey öğret ki, onunla seni anayım ve onunla sana dua edeyim." Allah buyurdu ki: "Ey Musa! "Lâ ilahe illallah" de." Musa: "Ya Rab! Bütün kulların bunu söylüyor." deyince, Allah dedi ki: "Lâ ilahe illallah"de. Bunun üzerine Musa şöyle dedi: "Sadece bana mahsus birşey istiyorum." Allah buyurdu M: "Ey Musa! Yedi kat gök ile yedi kat da yerde bulunanlar bir kefeye, "lâ ilahe illallah" sözü de karşı, kefeye konulursa, "lâ ilahe illallah" sözünün bulunduğu kefe ağır gelir!"»

Sünende rivayet edilen şu aşağıdaki hadis-i şerifte mana bakımından bunu teyid ediyor: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: "Duaların en faziletlisi arefe duasıdır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediklerinin en faziletlisi şudur: "Allah'tan başka tanrı yoktur. O'nun ortağı yoktur. Mülk (hükümranlık) O'nundur. Övgü O'nadır. O, her şeye güç yetirendir."

Ayet'el-Kürsî'nin tefsirini yaparken İbn Ebi Hatim dedi ki: Ahmed b. Kasım, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etti: İsrailoğulları, Musa'ya: "Rabbin hiç uyur mu?" diye sordular. Musa da: "Böyle bir soru sormak hususunda Allah'tan korkun!" dedi. Onur ve üstünlük sahibi olan Rabbi ona seslendi: "Ey Musa! Rabbinin uyuyup uyumadığını sana sordular. Öyle mi? Şu halde her eline bir şişe al. Bu gece uyumadan ayakta bekle!" Musa, emredileni yaptı. Gecenin üçte biri geçince uyukladı, şişeler, dizlerine düştü; hemen ayılıp şişeleri yeniden ele aldı. Gecenin sonu olduğunda yine uyukladı; şişelerin ikisi de yere düşüp kırıldı. Cenâb-ı Allah buyurdu ki: "Ey Musa! Eğer ben uyursam, göklerle yer düşer ve elindeki şişeler gibi kırılıp yok olurlar!"»

İbn Abbas der ki: İşte bunun üzerine Cenâb-ı Allah, rasûlüne âyet el-Kürsî'yi indirdi.

İbn Cerir, Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.)in minberdeyken Musa (a.s.)'yı anlatma sadedinde şöyle dediğini işittim: "Musa (a.s.), Aziz ve Celil olan Allah'ın uyuyup uyumadığını düşünmüştü. Cenâb-ı Allah ona bir melek gönderdi. Melek onu üç gece uykusuz bıraktı. Sonra her bir eline bir şişe tutuşturdu; onları muhafaza etmesini istedi. Fakat Musa uyumaya başladı. Elleri bir birine değince, şişelerin şmgırtısıyla uyanıyor ve ellerini (tabii ki şişeleri de) birbirinden uzaklaştırıyordu. Fakat sonunda öyle bir uykuya daldı ki, elleri birbirine çarpıldı, tabii ki şişeler de kırıldı. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah ona şöyle bir misal verdi: "İşte ben de uyursam, göklerle yer, yerlerinde durmazlar!"»

Cenâb-ı Allah buyurmuş ki: "Bir zaman da sizin sözünüzü almış, üzerinize dağı kaldırmıştık: "Size verdiğimizi kuvvetle tutun, içinde olanı hatırlayın ki, (azabımızdan) korunasınız." demiştik. Arkasından yine dönmüştünüz; eğer Allah'ın size iyiliği ve merhameti olmasaydı, elbette ziyana uğrayanlardan olurdunuz." (ei-Bakara, 63-64.)

«Bir zaman da üzerlerine dağı, bir gölge gibi kaldırmıştık; üstlerine düşecek sanmışlardı: "Size verdiğimiz (kitabı) kuvvetle tutun ve içinde olanı hatırlayıp yapın ki (azabımızdan) korunasmız!" (demiştik),(el-A'râf,171.)

İbn Abbas ile selef ulemasından bazıları dediler ki: Musa, Tevrat'ın yazılı olduğu levhaları îsraiîoğullanna getirdiğinde, o levhalarda yazılı bulunan hükümleri kabullenmelerini, onu, azim ve kuvvetle tutmalarını emretti. Onlar ise: "Aç da görelim. Emir ve yasakları kolaysa kabul ederiz." dediler. Musa: "İçindeki şeylerle birlikte bu levhaları kabul edin." dedi. Defalarca onunla tartıştılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah meleklere emir verdi. Üzerlerine dağı bir gölge (bulut) gibi kaldırdılar. Tevrat'ı kabul etmezlerse, dağı üzerlerine bırakacaklarını söylediler de kabul ettiler. Secde etmeleri emredildi, secde ettiler. Yüzlerinin yan tarafıyla dağa bakıyorlardı. O secdeden sonra Yahudiler, "Azabı üzerimizden kaldıran secdemizden daha muazzam bir secde yoktur." demeyi âdet haline getirdiler.

Süneyd b. Davud, Ebu Bekr b. Abdullah'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Musa, Tevrat'ın levhalarını açınca yeryüzündeki dağlarla taşlar ve ağaçların hepsi titreyip sarsıldılar. Bu nedenle irüi ufaklı bütün Yahudiler, Tevrat okunurken mutlaka titreyip başlarını sallarlar."

Cenâb-ı Allah buyurdu ki: "(Bu büyük olayı ve ulu ahdi müşahede ettikten) sonra yine dönmüştünüz. (Ahdinizi bozmuştunuz). Eğer Allah'ın size (peygamberler gönderip kitaplar indirerek) iyiliği ve merhameti olmasaydı, elbette ziyana uğrayanlardan olurdunuz."