Musa, Kahisoğlu îmran'm oğludur. Kahis, Lavioğlu Azir'in oğludur. Lavi de, İshak oğlu Yakub'un oğludur. İshak ise, İbrahim peygamberin oğludur. Cenâb-ı Allah, Musa (a.s.) hakkında şöyle buyurmuştur:
«Ritab'da Musa'yı da an. Çünkü o, içi temiz (bir insan)dı ve gönderilmiş bir peygamberdi. Ona Tur'un sağ tarafından seslendik ve onu, (kendisiyle) özel konuşmak için (bize) yaklaştırdık. Ona, rahmetimizden dolayı kardeşi Harun'u da peygamber olarak armağan ettik.» (Meryem, 51-53.)
Cenâb-ı Allah, Musa'yı Kur'ân-ı Kerîm'in birkaç yerinde anmıştır. Onun kıssasını, fazla uzatmadan Kur'ân-ı Kerîm'in birkaç yerinde anlatmıştır. Allah izin verirse burada kitaptan, sünnetten, selef ulema-sıyla diğerlerinin anlattıkları israiliyat haberlerinden nakiller yaparak, Musa'nın yaşantısını başından sonuna kadar anlatmaya çalışacağız. Her hususta güvencimiz ve dayanağımız Allah'tır. O buyurmuş ki:
«Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, »
«Tâ-sîn-mîm. Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir. İnanan bir kavim için Musa ile Firavun'un haberinden bir parçayı, doğru olarak sana okuyacağız: Firavun o yerde ululandı. (Zorbalığa kalktı). Halkım çeşitli gruplara böldü. Onlardan bir zümreyi (İsrailoğullarım) zayıflatıyor, oğullarım kesiyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. Biz de istiyorduk ki o yerde zayıflatılanlara lütfedelim, onları önderler yapalım, onları (ötekilerin mülküne) mirasçı kılalım. Ve onları o yerde (Mısır'da ve Şam'da) hakim kılalım. Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan (yani İsrailoğullan yüzünden başlarına gelmesinden) korktukları şeyi gösterelim.» (el-Kasas, 1-6.) Cenâb-ı Allah, yukarıdaki ayetlerde Musa'nın kıssasını Özetle veriyor, sonra da genişçe açıklıyor. Musa ile Firavun'un haberini peygamberi Muhammed (s.a.v.)'e doğru olarak okuduğunu bildiriyor. Öyleki, bu ayetleri duyan, Musa ile Firavun arasında cereyan eden hadiseleri ayan beyan görmüş gibi olur.
"Firavun, o yerde ululandı (zorbalığa kalktı). Halkını çeşitli gruplara böldü." Azıp serkeşlik etti, dünya hayatım ahirete tercih etti. Yüce Rabbe itaatten yüz çevirdi, halkını gruplara ayırdı, bir grubu (İsrail oğullarını) zayıflatıyordu. İsrailoğullan, Yaküb peygamberin soyundarıdırlar. O zaman, yeryüzünün en iyi ve en seçkin insanlarıydılar. Cenâb-ı Allah onlara; zalim, zorba, kafir ve ahlaksız bir hükümdarı (Fi-ravun'u) musallat etti. Onları köleleştiriyor; en düşük mesleklerde ve en kötü işlerde çalıştırıyordu. Bu da yetmezmiş gibi, "Oğullarını kesiyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardan idi."
Onu bu kötü işleri yapmaya iten sebep şuydu: îsrailoğullan, İbrahim peygamberden kendilerine ulaşan haberleri kendi aralarında okuyup inceliyorlardı. Bu haberlerden biri de; İbrahim soyundan bir çocuğun doğacağı ve Mısır kralının ölümünün de o çocuğun eliyle olacağı haberi idi. Allah bilir ya bu da, İbrahim (a.s.)'in zevcesi Sâre'nîn Mısır ülkesinden geçmekteyken Firavun'un ona kötülük yapmak istemesi ve Allah'ın da onu Firavun'dan korumasından sonra bir müjde olarak Allah tarafından haber verilmişti. Bu müjdeyi İsrailoğulları'nm hepsi biliyorlardı. Mısırlı kiptiler de bunu kendi aralarında söyleşmeye başlamışlardı. Bunu haber alan Firavun, meseleyi bazı kumandanlarına ve maiyet erbabına, bir gece sohbetinde açtı. O anda da, başına bela olacak çocuğun dünyaya gelip yaşamasından kurtulmak için, İsrailoğullarının yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesini emretti; ama tedbir, onu kaderin hükmünden kurtaramayacaktı!
Süddâ'nin anlattığına göre Firavun, şöyle bir rüya görmüş: Kudüs taraflarından bir ateş gelerek Mısır'ın evlerini ve Kıptîlerin tamamını yakmış. Yalnız bu ateş, îsrailoğullanna zarar vermemiş... Uykudan uyanınca Firavun, bu rüyadan dolayı ürküp dehşete kapılmış. Kahinleri, rüya yorumcularını ve büyücüleri etrafına toplamış, bu rüyadan ne anladıklarını onlara sormuştu. Onlar da şu cevabı vermişlerdi: İsrailo-ğullarından bir oğlan doğacak. Mısırlıların helaki onun eliyle olacaktır... Bunun üzerine Firavun, İsrailoğullannın yeni doğan oğullarının öldürülmesini, kızlarının da hayatta bırakılmasını emretmişti. İşte bu sebeple Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Biz de istiyorduk ki, o yerde zayıfl atıl ani ar a (İsrailoğull arma) lütfedelim, onları önderler yapalım. Onları (ötekilerin mülküne) mirasçı kılalım ve onları o yerde (Mısır'da ve Şam'da) hakim kılalım. Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan (yani İsrailoğulları yüzünden başlarına gelmesinden) korktukları şeyi gösterelim." Yani güçsüzü güçlü, aşağılanmışı onurlu, ezilmişi de ezen kılalım. Bütün bunları, îsrailoğulları gördüler. Nitekim Cenâb-ı Allah buyurmuş ki: «Hor görülün kavmi, bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin îsrailoğullanna verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık yerine geldi."» (cl-A'rsf, 137.)
«Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrailo-ğullarım mirasçı kıldık. (eş-Şuarâ, 57.59.)
Bununla ilgili tafsilat, yerinde verilecektir, inşaallah. Demek istediğim şu ki Firavun, Musa'nın yaşamaması için gerekli bütün tedbirleri aldı. Adamlarıyla ve ebelerle gebe kadınları kontrol ettirdi. Kontrolcü-ler, gebe kadınların ne zaman doğuracaklarını tespit ediyorlardı. Oğlan doğuran kadının çocuğunu, o cani kontrolcüler hemen kesip boğazlıyorlardı.
Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Firavun, îsrailoğulla-rının sadece güçlerini kırmak, onlarla savaşacak olursa kendisine karşı direnmelerini Önlemek için, doğan erkek çocuklarının öldürülmesini emretmişti.
Bu görüş üzerinde tartışılabilir. Daha doğrusu bü yanlış bir görüştür. Halbuki Musa (a.s.), peygamber olarak Firavun kavmine gönderildikten sonra Firavun, îsrailoğullannm yeni doğan erkek çocuklarının Öldürülmelerini emretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Allah buyurmuş ki:
«Musa katımızdan onlara gerçeği getirince: "Onunla beraber iman etmiş kimselerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın." dediler.»(el-Mü'min, 25.)
Bu nedenledir ki îsrailoğuîları, Musa'ya şöyle demişlerdi: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet çektik." (ei-A'râf, 129.)
Doğrusu şu ki Firavun, Musa'nın varlığından kurtulmak için, îsrailoğullarının erkek çocuklarının öldürülmesini daha önceleri emretmiştir.
Evet, işte böyle.. Kader ona diyordu ki: Hakimiyet alanının genişliğine, gücünün fazlalığına, askerlerinin çokluğuna aldanan ey zorba hükümdar! Kaderine muhalefet edilemeyen, gücüne karşı direnilemeyen, kuvvetine karşı konulamayan Yüce Allah hüküm verdi ki: Kendisinden sakınmakta olduğun, ona karşı duyduğun korku nedeniyle sayılamayacak kadar erkek çocuk öldürdüğün yeni doğmuş çocuk (Musa), mutlaka senin konağında, senin yatağında gelişip büyüyecek, evindeki yiyecek ve içeceklerinle beslenecektir. Onu evlat edinip yetiştirecek ve esirgeyecek olan da sen olacaksın. Ama onun varoluşunun sırrım ve manasını kavrayamayacaksın. Sonra dünya ve ahiretteki helakin, onun eliyle olacaktır. Çünkü sen, onun sana getireceği Hakka muhalelefet edeceksin. Ona vahyedilen şeyleri yalanlayacaksın. Sen ve diğer insanlar, göklerle yerin Rabbinin; dilediğini yapan, güçlü, kuvvetli, büyük azab sahibi ve karşı konulamayan bir iradenin sahibi olduğunu bilesiniz, diye senin helakin, onun eliyle olacaktır!
Bazı müfessirîerin anlattıklarına göre, erkek çocuklarının öldürülmesi dolayısıyla İsrailoğullannın sayılarının azalmakta olduğunu gören Kiptiler (Mısır yerlileri), Firavun'a çıkarak şikayetlerini arzetti-ler ve İsrailoğullannın küçük oğullarının öldürülmesi nedeniyle ileride, yetişmiş erkeklerinin de tükenip yok olacaklarından, dolayısıyla onların gördükleri ağır işleri kendilerinin yapmak mecburiyetinde kalacaklarından endişe duyduklarını Firavun'a bildirdiler. Bunun üzerine Firavun, İsrailoğullannın yeni doğan erkek çocuklarının bir sene öldürülmesi, bir sene Öldürülmem esi emrini verdi. Harun (a.s.), çocukların öldürülmedikleri senede doğmuştu, ama Musa, çocukların öldürülme emrinin geçerli olduğu senede doğmuştu. Anası sıkıntı çekmiş, endişe-lenmişti. Gebe kaldığı günden sonra tedbir almaya başlamıştı. Hamileliğini belli etmemeye çalışıyordu. Musa'yı doğurunca da, onu bir tabuta koyması için kalbine ilham doğdu. Tabuta bir ip bağladı. Evi de Nü kıyı-smdaydı. Çocuğunu emziriyordu. Bir kimsenin gelip görmesinden korktuğu zaman, çocuğu tabuta koyuyor, tabutu nehire bırakıyor, ipin ucunu da elinde tutuyordu. Gelenler oradan uzaklaşınca da tabutu yine yanma çekiyordu. Yüce Allah buyuruyor ki:
«Musa'nın annesine vahyettik ki: "Onu emzir, başına birşey gelmesinden korkuyorsan (bir sandık içinde) onu denize (Nil'e) bırak. Korkma, üzülme, Biz onu tekrar sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız." Nihayet onu Firavun ailesi aldı ki, kendilerine bir düşman ve başlarına bir dert olsun. Gerçekten Firavun, Haman ve askerleri ya-nılıyorlardı. Firavun'un karısı (çocuğu sandıktan çıkarınca: "Bana da, sana da göz bebeği olacak çok sevimli bir çocuk). Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz." dedi. (Onu almakla hata ettiklerim) anlamıyorlardı.» (cl-Kasas, 7-9.)
Ayet-i kerimede geçen vahiy kelimesi, ilham ve irşad anlamında bir vahiydir. Nitekim buna örnek olarak bîr diğer ayet-i kerimede şöyle bu-yurulm aktadır:
"Rabbin bal arısına (şöyle) vahyetti: "Dağlardan, ağaçlardan ve kurdukları çardaklardan ev edin! Sonra her çeşit meyvalardan ye de Rabbinin yollarında boyun eğerek yürü!" Onun karınlarından, renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar..." (en-Nahl, 68-69.)
Bu ayetlerde geçen vahiy, İbn Hazm ile bazı kelamcıların iddia ettikleri gibi peygamberlik vahyi değildir. Doğru olan, bu ayetlerde geçen vahyin, ilham ve irşad anlamında kullanılmış olmasıdır. Bunun böyle olduğunu, Ebü'l- Hasen el-Eş'arî de ehl-i sünnet vel-cemaatten nakletmiş tir.
Süheylî'nin dediğine göre Musa'nın anasının adı, Ayariha'dır. Aya Ziht olduğunu söyleyenler de vardır. Söylenmek istenen şudur ki, Musa'nın annesine yol gösterildi, onu tabuta koyup Nil'e bırakma düşüncesi aklına bırakıldı.'Korkmaması ve tasalanmaması için, kalbine telki-nat yapıldı. Denildi ki: Çocuğun gitse de, ileride Allah onu sana geri verecek, onu kitap sahibi bir peygamber kılacak, dünyada ve ahirette sözü geçecektir.
Anası, kendisine emredileni yaptı. Musa'nın içinde bulunduğu tabutu bir gün yine Nil'e salıverdi, ama tabutun ipini kıyıya bağlamayı unuttu". Sular, tabutu alıp Firavun'un kıyıdaki evinin önüne bıraktılar. «Nihayet onu, Firavun ailesi aldı ki kendilerine bir düşman ve başlarına bir dert olsun."
Bazıları dediler ki: Ayet-i kerimede geçen fiilinin başındaki lam harfi, takibiye lamıdır. Bu eğer fiiline müteallik ise doğrudur. Ama eğer cümlenin ifade ettiği manaya müteallik ise, diğer lamlar gibi taliiiye olur. İlleti bildirir. O zaman ayetin manası şöyle olur: "Firavun ailesi, kendilerine bir düşman ve başlarına bir dert olsun diye Nil'deıı çıkarmaya hazırlandılar." Doğru olan manayı, Allah daha iyi bilir. Bu ikinci takdiri, şu ayet-i kerimede teyid ediyor: «Gerçekten Firavun, (onun kötü veziri) Haman ve askerleri yanılıyoıiardı." Doğru yolda olmadıklarından dolayı da ceza, azab ve pişmanlığı hakkettiler.
Müfessirlerin anlattıklarına göre Firavun'un sarayındaki cariyeler, onu kilitli bir sandık içinde Nil'den çıkarıp aldıklarında, tabutun kapağını açmaya cesaret edememişler, olduğu gibi getirip Firavun'un karısı Asiye'nin önüne bırakmışlardı. Asiye, Yusuf'peygamber zamanında Mısır Firavunluğu yapan Reyyan b. Velid'in oğullarından Abidin oğlu Müzahim'in kızıdır. Asiye'nin, İsrailoğullarından;ve Musa'nın aşiretinden olup, hatta Musa'nın halası olduğunu söyleyenler de vardır. Bunu, Süheylî nakletmiştir. Doğrusunu Allah bilir.
İleride İmran kızı Meryem'in kıssasını anlatırken Asiye hakkındaki övgüleri ve her ikisinin de Cennet'te Rasûlullah (s.a.v.)'m zevceleri olacakları da anlatılacaktır.
Tabutun kapağını açıp Musa'nın üzerindeki örtüyü kaldırınca, yüzünün nebevi nurlarla ve kendisine özgü bir heybetle parlamakta olduğunu gördü. Görünce de onu sonsuz bir şevkle sevmeye başlamıştı. Firavun, yanına gelip de "Bu da nesi?" deyip çocuğun öldürülmesini emredince Asiye, çocuğu savunmuş ve kendisine bağışlanmasını dileyerek "(Ey Firavun), benim için de, senin için de bir göz bebeği!" demişti. Fira-vun'sa; "Senin için belki, ama benim için hiç te öyle değildir." Yani benim bu çocuğa ihtiyacım yoktur, demişti. Zaten insanın başına ne bela gelirse, hep dilinden gelir! Ama karısı Asiye, "(Bu çocuğun) belki bize faydası dokunur." demişti. Bu sebeple de Cenâb-ı Allah onu, Musa'dan umduğu faydaya kavuşturdu. Şöyle ki: Dünyada Musa sebebiyle doğru yolu buldu. Ahirette de onun sebebiyle Rabbi kendisim Cennetine yerleştirdi, "Ya da onu (Musa'yı) evlat ediniriz." demişti. Firavun ailesinin hiç çocukları olmamıştı. Böyle yaparken, yani Musa'yı Nil'den çıkarıp evlerine alırken onlar, Cenâb-ı Allah'ın Firavun ile askerlerine karşı hazırladığı azap ve intikamın "farkında değillerdi."
Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Musa'yı Nil'den çıkarıp saraya getiren, Firavun'un kızı Derbete'dir. Firavun'un erkek çocuğu hiç yoktu. Fakat böyle demekle onlar, Allah'ın kitabına karşı yalan-yanlış şeyler söylemiş olmaktadırlar. Zira Cenâb-ı Allah buyurmuş ki: "Musa'nın anası, gönlü bomboş sabahı etti. İnananlardan olması için kalbini pekiştirme sev dik, neredeyse saraya alman çocuğun kendi oğlu olduğunu açığa vuracaktı. Musa'nın ablasına: "Onu izle." dedi. O da, kimse farkına varmadan, Musa'yı uzaktan gözetledi. Önceden, sütannelerin memesini kabul etmemesini sağladık. Musa'nın ablası: "Size' sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?" dedi. Böylece onu, annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah'ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu bilmezler." (el-Kasas, 10-13.)
îbn Abbas, Mücahid, îkrime, Said b. Cübeyr, Ebu Ubeyde, Hasen, Katade, Dahhak ve diğerleri dediler ki: "Musa'nın anası, gönlü bomboş sabah etti." Yani kalbinde dünya işlerine yer kalmamış, Musa'dan başka birşeyi düşünemez olmuştu. "Neredeyse, saraya alman çocuğun kendi oğlu olduğunu açığa vuracaktı." "İnananlardan olması için kalbini pekiştirnıeseydik." böyle bir açıklamayı yapacaktı. "Musa'nın ablasına: "Onu izle." dedi. Haberini bana ulaştır, diye emir verdi. "O da Musa'yı uzaktan gözetledi." Onunla ilgileniyormuş gibi yaparak, uzaktan uzağa onu gözetledi. Ama "Onlar (Firavun'un sarayındakiler) bunu farkede-mediler." Çünkü Musa (a.s.), Firavun'un sarayına alındıktan sonra onu emzirmek istediler. Ne bir kadının memesini emdi, ne de yiyecek yedi. Ona ne yapacaklarını bilemediler, şaşıp kaldılar.
Her imkanı kullanarak ona birşeyler yedirmek istediler, ama Cenâb-ı Allah'ın da bildirdiği gibi o, yemedi: "Önceden sütannelerin memesini kabul etmemesini sağladık." Onu ebeler ve bakıcı kadınlarla birlikte, kendisini emzirebilecek birini bulmaları için çarşıya gönderdiler. Bunlar bir ara çarşıda durmuşlar, halk da meraklı bakışlarla Musa'ya eğilip bakmaktayken Musa'nın ablası onları görüp yanlarına geldi; onu tanıdığım belli etmedi. "Size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?" dedi. Onlar da: "Bu ev halkının ona iyi davranacaklarım ve ona şefkatle bakacaklarını nereden biliyorsun?" diye sordular. O da: "Kralın buna sevineceğini bildiklerinden ve ondan fayda umduklarından dolayı böyle yapacaklardır." dedi.
Bunun üzerine Musa'nın ablasıyla birlikte o görevli kadınlar Musa'nın anasının evine gittiler. Anası onu kucağına alıp emzirmeye başlayınca Musa, onun memesini ağzına alıp emmeye başladı. Görevli kadınlar buna çok sevindiler. Müjdeci, bunu Asiye'ye bildirmeye gitti. Asiye, Musa'nın annesini saraya çağırdı ve sarayda kendisinin yanında kalmasını istedi. Ona iyi davranacağım da söyledi. Fakat Musa'nın annesi: "Kocam ve çocuklarım var.. Ben bunu yapamam. Ancak çocuğu evime götürmemi kabul ederseniz orada onu emziririm." diyerek sarayda kalmayı kabullenmedi. Bunun üzerine Asiye, ister istemez Musa'yı annesiyle beraber evine gönderdi, çocuğu emzirmesine karşılık ona maaş bağladı. Nafakalar, giysiler ve bağışlar ihsan etti.
Anası, Musa'yı tekrar evine götürdü. Kopan bağlarım Allah yeniden birbirine bağladı. Nitekim yüce Allah buyurdu ki: «Böylece onu annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah'ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin, diye ona geri çevirdik; Fakat çoğu bilmezler." Onu anasına geri vereceğimize ve onu peygamber kılacağımıza söz vermiştik. Onu geri vereceğimize dair sözümüzü yerine getirmekle, peygamber kılacağımıza ilişkin va'dimizin gerçekliğini de ispatlamış olduk.
Cenâb-ı Allah, bir gece Musa ile konuşurken, bütün bu iyilik ve ihsanlarını ona hatırlatmış ve şöyle demişti: "Ey Musa! Sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik. Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak. Su, onu kıyıya atar; bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin, diye seni sevgili kıldım.» (Tâ-Hâ, 37-39.) Musa'yı her gören, onu mutlaka sevmeye başlardı. Katade ile birden fazla selef uleması dediler İd: Musa'nın en nefis yiyecekleri yiyebilmesi, en şık elbiseleri gij^ebilmesi için Cenâb-ı Allah onu sevimli kılmıştı. Cenâb-ı Allah da onu muhafaza ederek ve başkasının yapamayacağı şeyleri takdir ederek bu nimetleri ona ihsan etmişti: «Kızkardeşin, Firavun'un sarayına giderek: "Ona bakacak birini size göstereyim mi?" diyordu. Böylece, annen üzülmesin, sevinsin, diye seni ona iade etmiştik. Sen bir cana kıymış tın, seni üzüntüden kurtarmış ve seni bir çok musibetlerle denemiştik.» (Ta-Hâ, 40.)
Musa'nın, denenmek için karşılaştığı musibetlerle ilgili açıklamaları, Allah dilerse bu bölümden sonra vereceğiz. Her hususta güvencimiz ve dayanağımız odur.
"Musa, güçlülük (ve olgunluk) çağına gelip olgunlaşmca, ona hikmet ve ilim verdik. İyi davrananları böyle mükafatlandırırız. Musa, halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi. Biri kene1: adamlarından, diğeri de düşmanlarından olan iki adamı döğüşür buldu. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa, düşmanını iter itmez ölümüne sebep oldu. "Bu şeytanın işidir; çünkü o, apaçık saptıran bir düşmandır." dedi. «Musa: "Rabbim! Doğrusu, ben kendime yazık ettim, beni bağışla," dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir.»
«Musa: "Rabbim! Bana verdiğin nimete andolsun ki, suçlulara asla yardımcı olmayacağım" dedi.» (ei-Kasas, 14-17.)
Cenâb-ı Allah onu kendisine geri vermekle anasına ihsanda bulunduğunu anlattıktan sonra Musa'nın güçlülük ve olgunluk çağına yani bedeni ve ahlakî olgunluğa erdikten sonra - ki bir çok âlimlere göre kişi kırk yaşına vardıktan sonra bu olgunluğa erişir - ona ilim ve hikmet verdik. Bundan maksat da nübüvvet ve risalettir. Zaten onu, peygamber kılacağımızı daha önceleri annesine müjdelemiştik: "Onu (Musa'yı), sana geri verecek ve onu peygamberlerden kılacağız."
Daha sonra Cenâb-ı Allah, onun Mısır diyarından çıkışının, Med-yen'e gidip oraya yerleşmesinin sebeplerini açıklamaya başlıyor. Vadeyi, Medyen şehrinde bekleyerek dolduruyor. Orada Cenâb-ı Allah'ın kendisine neler söylediğini ve ne gibi ikramlarda bulunduğunu daha sonra açıklayacağız.
"Musa, halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi." Said b. Cübeyr, İkrime, Katade ve Süddî'ye göre öğle vakti; İbn Abbas'a göre ise akşamla yatsı arası bir vakitte şehre girmiştir.
"Orada iki adamı döğüşür buldu." Birbirleriyle vuruşuyor, birbirlerinin üzerine atılıyorlardı. Döğüşenlerden biri, kendi taraftarlarından (İsrailoğullanndan); diğeri ise, düşmanlarından (Krptîlerden) idi. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi."
Firavun tarafından evlat edinüdiği ve onun sarayında büyütüldüğü için Musa'nın, Mısır diyarında otoritesi vardı. Onu kendileri emzirdikleri için süt bağı nedeniyle güya onun dayıları olduklarını söylemekte olan İsrail oğulları da Musa sebebiyle şeref ve itibar sahibi olmuşlardı, îsrailoğullarından olan adam, dövüşmekte olduğu Kıptîye karşı Musa'dan yardım isteyince, Musa, Kıptîyi iteledi. Mücahid'in dediğine göre onu yumrukladı. Katade nin dediğine göre ise, elindeki bir bastonla ona vurdu da, «Adamın Ölümüne sebep oldu.» İşiûi bitirdi. O Kıptî, yüce Allah'ı inkar eden ve ona ortak koşanlardandı. Musa onu büsbütün öldürmek istememişti; sadece onu, dövüşmekten menetmek istemişti. Bununla beraber Musa: «Bu şeytanın işidir. Çünkü o, apaçık saptıran bir düşmandır.» dedi. Musa: "Rabbim! Doğrusu, ben kendime yazık ettim. Beni bağışla." dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir. Musa: «Rabbim! Bana verdiğin nimete (onur ve itibara) andolsun ki, suculara asla yardımcı olmayacağım.» dedi.
«Şehirde korku içinde etrafı gözetip dolaşarak sabahladı. Dün kendisinden yardım isteyen kimse, bağırarak ondan yine yardım istiyordu. Musa ona: "Doğrusu, sen besbelli bir azgınsın." dedi. Musa, ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak isteyince: "Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslah edenlerden olmak değil, ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun." dedi. Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi: "Ey Musa! İleri gelenler, seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen uzaklaş. Doğrusu, ben sana öğüt veriyorum." dedi. Musa, korku içinde çevresini gözetleyerek oradan çıktı. "Rabbim! Beni zalim milletten kurtar." dedi.» (dKasas, 18-21.)
Yüce Allah, Musa'nın, bu adamı öldürdüğü haberini alan Firavun ile onun ileri gelen adamlarının kendisi hakkında kötü düşüneceklerinden korktuğunu haber veriyor. Firavun ile adamlarının, Musa'nın İsra-iloğullarmdan olan adama yardım etmek amacıyla Kıptîyi öldürdüğünü zannedeceklerini, dolayısıyla kendisi aleyhindeki şüphelerinin kuvvetleneceğini düşündü ve bunun da korkunç olaylara yol açacağını tahmin etti. O günün sabahında, "Korku içinde etrafi gözetip dolaşıyor." sağına, soluna bakıyordu. Bir de ne görsün: Dün kendisinden yardım istemiş olan ve İsrailoğullanndan olan adam, bağırarak yine ondan yardım istiyordu. Bu defa başka biriyle kavga etmekte olduğundan dolayı, Musa'dan yine yardım istiyordu. Kavgacı ve şirret bir adam olduğundan dolayı, Musa onu azarlayıp kınadı ve "Doğrusu sen, besbelli bir azgınsın." dedi. Sonra hem kendisinin, hem de İsrailoğullanndan olan kavgacı herifin düşmanı olan Kıptîyi yakalamak, kavgadan men etmek ve İsrailoğullanndan olan adamı ondan kurtarmak isteyerek kıptînin üzerine yürüdü. Bunun üzerine diğeri: "Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslah edenlerden olmak değil, ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun." dedi.
Bazılan dediler ki: Bu sözü İsrailoğullanndan olan o adam söylemiştir. Musa'nın bir önceki gün yaptıklarını görmüştü. Kıptînin üzerine yürüyen Musa'nın, daha önce kendisini azarladığı için kendisine vurmaya kasdettiğini sanmıştı da, bu nedenle Musa'ya karşı o sözleri sar-fetmiş idi. Musa onu, "Besbelli sen, azgın bir kimsesin." diyerek azarlamış olduğundan dolayı, o da Musa'ya karşı ileri geri konuşmuştu. Musa'nın dün bir adam öldürmüş olduğunu da halka duyurmuştu. Kıptî, Firavuna giderek ondan, Musa'ya karşı kendisine yardım etmesini istedi. Bu, bir çoklarının anlatmadığı bir husustur. Yukarıdaki sözleri, Musa'ya karşı o Kıptînin söylemiş olması da muhtemeldir. Musa'nın, kendisine karşı yürüdüğünü, görüp İsrailoğullanndan olan hasmına yeniden yardım edeceğini zannedince, Musa'ya karşı ileri geri konuştu. Zan ve önsezi kabilinden düşünerek, dün bir adam öldüren Musa, bu gün de beni öldürecek dedi. Ya da, hasmının Musa'dan yardım isterken, bu anlama gelen sözlerinden dolayı böyle düşünmüştü. Doğrusunu Allah bilir.
Bir önceki gün öldürülen adamın katilinin Musa olduğu Firavun'a bildirilince, yakalanmasını emretti. Firavun un adamlan Musa'yı yakalamadan önce, öğütçü bir adam kestirmeden koşarak Musa'nın yanına geldi. "Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi." Musa'nın başına bir iş gelmesinden korktuğu için "Ey Musa! İleri gelenler, seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen (şehirden) çık (ip git). Doğrusu ben, sana öğüt veriyorum." dedi.
"Musa, korku içinde çevresini gözetleyerek oradan çıktı." O adamdan bu haberi alır almaz, rastgele bir yola giderek Mısır'dan çıktı. Yolları tanımıyor, nereye gideceğini bilmiyordu. Şöyle yalvarıp niyaz ediyordu: «Rabbim! Beni zalim milletten kurtar.»
«Medyen'e doğru yöneldiğinde: "Rabbimin bana doğru yolu göstereceğini umarım." dedi. Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: "İşiniz nedir?" dedi. "Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır. Onun için bu işi yapıyoruz." dediler. Musa, onların davarlarını suladı; sonra gölgeye çekildi. "Rabbim! Doğrusu, bana indireceğin hayra muhtacım." dedi.» (eiKasas, 22-24.)
Yüce Allah, kendisiyle konuşma şerefine erişen kulu ve elçisi Musa'nın, Firavun'un adamlarına yakalanma endişesiyle korku içinde etrafa göz gezdirerek, nereye gideceğini ve hangi tarafa yöneleceğini bilmeden Mısır'dan çıkışını anlatıyor. Musa, yolları tanımıyordu, çünkü daha önce Mısır dışına çıkmış değildi.
«Medyen'e doğru yöneldiğinde» kendisini o şehre götürecek yola girdiğinde, "Rabbimin bana doğru yolu göstereceğini umarım." dedi. Yani bu yolun, beni hedefime ulaştıracağını umarım, dedi. Gerçekten de o yol, kendisini hedefine ulaştırmıştı. "Medyen suyuna geldiğinde..." orada bir kuyu vardı. Halk oradan su içiyor, davarlarına da su veriyorlardı. Medyen, Cenâb-ı Allah'ın Eykelileri helak etmiş olduğu şehirdir. Eyke-liler, Şuayb (a.s.)'ın milleti idiler. Âlimlerin bu konudaki iki kavlinden birine göre Eykelilerin helaki, Musa (a.s.)'nm zamanından önce olmuştur. Musa, ayette sözü edilen suyun yanma vardığında, "Orada davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü." Orada bulunanlannkine karışmasınlar diye davarlarını su başına bırakmıyorlardı. Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre orada yedi kız duruyormuş. Bu yanlıştır. Belki yedi bacı idiler, ama kuyu başında davarlarını sulamak için bekleyenler iki kızdı. Musa, onlara "İşiniz nedir?" dedi. "Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır. Onun için bu işi biz yapıyoruz." dediler. Güçsüz olduğumuz için, ancak çobanlar kuyu başından ayrıldıktan sonra hayvanlarımızı suluyoruz. Babamız yaşlı ve zayıf olduğundan dolayı bu işi biz yapıyoruz, dediler. "Musa, onların davarlarını suladı."
Müfessirler dediler ki: Çobanlar, davarlarını sulama işini tamamladıktan sonra kuyunun ağzına büyük bir kaya parçası bıraktılar. Zaten hep öyle yaparlardı. O iki kız, onlardan sonra kuyu başına gelerek, halkın davarlarından artakalan suyla kendi hayvanlarını sularlardı. Ama o gün Musa, kuyu başına gelerek, kuyunun ağzındaki o büyük kaya parçasını tek başına kaldırdı. Sonra o iki kıza su verdi, davarlarını da suladı. Hz. Ömer demiş İd: O kaya parçasını ancak on kişi yerinden kaldırabilirmiş. Sadece büyük bir kova su çekmişti, bu da onlara yetmişti. Daha sonra Musa, gölgeye yöneldi. Altında oturduğu ağacın koyu bir gölgesi vardı. Taberî'nin İbn Mesud'dan naklettiğine göre Musa, ağacın yemyeşil olduğunu görünce sevindi ve,«Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım.» dedi.
îbn Abbas'm anlattığına göre Mısır'dan Medyen'e giderken bakladan ve ağaç yaprağından başka bir şey yememiş, daha doğrusu yiyeme-mişti. Yalın ayak yürüdüğünden ayaklarının altı parçalanmıştı, gölgede oturmuştu. O, Allah'ın seçkin bir kuluydu. Açlıktan karnı beline yapışmıştı. Yediği taze baklalar, karnında duruyordu. O, hiç değilse yarım bir hurmaya bile muhtaçtı. Ata b. Saib dedi ki: Musa: «Rabbim! Doğrusu, bana indireceğin hayra muhtacım.» dedi. Böyle derken de sesini o kadına işittirdi. "Derken o iki kızdan biri, utana utana yürüyerek ona geldi:"Babam seni çağırıyor, bizim için (hayvanları) sulamanın ücretini verecek." dedi. (Musa) o (kızların babalan)na gelip (başından geçen) hikayeyi anlatınca o: "Korkma, o zalim kavimden kurtuldun." dedi.
O kızlardan biri: "Babacığım, dedi. Bunu (çoban) tut işte. Çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı budur. Hem de güçlü ve güvenilir (adam)dır." (Kızların babası, Musa'ya) dedi ki: "(Bak), bana sekiz yıl hizmet etmen şartıyla şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer (bu süreyi) on (yıl)a tamamlarsan artık o, senin tarafından (bir iyilik) dir. Ben sana zahmet vermek istemem. İnşaallah beni iyilerden bulacaksın." Musa dedi: "Bu seninle benim aramızda (bir sözleşmedir.) Demek hangi süreyi yerine getirsem bana düşmanlık yok. Allah, söylediklerimize vekildir." (eiKasas, 25-28.)
Musa (a.s.) gölgede oturup da, "Rabbim! Doğrusu, bana indireceğin hayra muhtacım" derken bu sözlerini, rivayete göre o iki kadın işitmişler, hemen babalarının yanma gitmişler; babaları, eve çabuk dönmelerini tuhaf karşılamış, onlar da Musa'nın durumunu ve yaptıklarını babalarına anlatmışlar. Babaları, kızlardan birine, gidip Musa'yı getirmesini emretmişti: "O sırada kadınlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi: "Babam sana sulama ücretini ödemek için seni çağırıyor." dedi." Musa herhangi bir korkuya kapılmasın diye Şuayb'in kızı bunu ona açıkça söyledi. Bu da onun ne kadar haya sahibi ve iffetli olduğunu göstermektedir. "Musa ona gelince başından geçeni anlattı." Firavun'dan kaçıp kurtulmak için Mısır'ı terkedip buralara geldiğini ona anlattı. O yaşlı adam: "Korkma, artık zalim milletten kurtuldun".Yani onların hüküm alanlarının dışına çıktın, artık onların devletinde değilsin, dedi.
Bu yaşlı adamın kim olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları onun Şuayb (a.s.) olduğunu söylemişlerdir. Alimlerin çoğuna göre meşhur olan görüş de budur. Bir grup tarihçi, milletinin helak oluşundan sonra Şuayb (a.s.)'m uzun bir ömür yaşamış olduğunu, nihayet Musa'nın onunla buluşup kızıyla evlendiğini açıkça ifade etmişlerdir.
îbn Ebi Hatîm ve başkalarının Hasan Basrî'den rivayet ettiklerine göre Musa'nın kendisiyle buluşmuş olduğu adamın adı Şuayb'dır, Su işlerine bakarmış. Yoksa Medyen'in sahibi olan peygamber Şuayb değildir. Kimine göre o adam, Şuayb'm kardeşi oğlu, kimine göre amcası oğlu, kimine göre Şuayb in milletinden olan mümin bir kimse, kimine göre de Yatiron adlı bir adamdır. Kitabîler'in kaynaklarında anlatıldığına göre Yatiron, Medyen şehrinin kahini, bilgini ve büyüğüymüş.
îbn Abbas ile Ebu Ubeyde b. Abdullah, o yaşlı adamın adının Yatiron olduğunu söylemişlerdir. Buna ek olarak Ebu Ubey de, onun, Şu-ayb'in kardeşioğlu olduğunu söylemiştir. îbn Abbas ise ayrıca onun Medyen şehrinin hakimi olduğunu söylemiştir.
Yaşlı adam, Musa'yı evine konuk etti, ona ikramda bulundu. Musa da başından geçenleri ona anlatınca o, artık tehlikeyi atlattığını ve zalim milletten kurtulduğunu ona müjdeledi. Tam o esnada kızlarından biri: "Babacığım! onu ücretle tut." dedi. Yani davarlarını gütmesi için onu ücretle çoban alarak yanında tut. Böyle dedikten sonra ayrıca onun güçlü ve güvenilir bir kimse olduğunu söylerek onu medhetti.
Ömer, îbn Abbas, Kadı Şüreyh, Ebu Malik, Katade, Muhammed b. İshak ve diğerlerinin anlattıldanna göre kız, Musa'yı fazlasıyla övünce babası, Onun bu kadar iyi, güçlü ve güvenilir biri olduğunu nereden biliyorsun? diye sormuş. Kız da şu cevabı vermişti: Kuyunun ağzına kapatılan ve ancak on kişinin kaldırabileceği kaya parçasını o tek başına kaldırdı. O'nu alıp eve getirirken önüne düşüp yürümeye başladım. Bana: "Arkamdan yürü. Yanlış yola saparsam çakıl taşı atarak bana doğru yolu gösterirsin. Böylece, ben de hangi yoldan gideceğimi öğrenmiş olurum." dedi.
İbn Mesud, insanlar içinde en ferasetli ve en uzak görüşlü olanların üç kişi olduklarını söylemiştir: Bunlardan biri Musa'nın eşidir ki, babasına şöyle demişti: "Babacığım! Onu ücretle tut. Ücretle tuttuklarının en iyisi, bu güçlü ve güvenilir adamdır."
îkincisi, Yusufu köle diye satın alan ve karısına şu tenbihte bulunan, Mısır azizi (veziri) dir: "Karıcığım ona iyi bak." Üçüncüsü de, kendisinden sonra halife olması için Hz. Ömer'i tayin eden Hz. Ebu Bekir'dir.
Kızların babası olan yaşlı adam, Musa'ya şöyle demişti:
"Bana sekiz yıl hizmet etmen şartıyla şu iki lazımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer (bu süreyi) on (yıl)a tamamlarsan artık o, senin tarafından (bir iyilik) dir. Ben sana zahmet vermek istemem. İnşaallah beni iyilerden bulacaksın."
Ebu Hanife'nin ashabından bir cemaat bu ayeti delil göstererek, bir kimsenin; "Şu iki kölemden birini, ya da şu iki elbiseden birini satıyorum." demesi halinde yapılan alışverişin sahih olacağını söylemişlerdir. Ancak bu, tartışma götürür bir hükümdür. Çünkü bu sözleşme değil, taraflardan birinin diğerinden fayda ye kazanç temin etmek için yaptıkları bir pazarlıktır. Doğrusunu Allah bilir. -
Ahmed b. Hanbel'in ashabı, yiyecek ve giyecek verme karşılığında işçi kiralamanın caiz olduğuna şu hadisi delil göstermişlerdir: Muhammed b. Musaffa el-Humusî, Mesleme b. Ali'den, o da Ali b. Rabah'tan rivayet etti ki; Ali b. Rebah şöyle demiştir Utbe b. Nadr'in şöyle dediğini işittim: Rasûlullah (s.a.v.)'m yanında bulunuyorduk. Tâ-sîn-mim sûresini okudu. Sûrenin Musa'dan bahseden bölümüne gelince şöyle dedi:
"Musa (a.s.) sekiz ya da on sene süreyle karnını doyurma ve cinsel organının iffetini koruma (evlenme) karşılığında işçilik yaptı."
Bu hadis bu bakımdan sahih değildir. Çünkü bu hadisin rivayet zincirinde adı geçen Mesleme b. Ali el-Huşenî ed-Dımaşkî el-Belatî, hadis imamları nazarında zayıf olan bir kimsedir. Onun rivayeti, delil olarak kabul edilemez. Ancak yukarıdaki hadis, başka bir kanaldan da rivayet edilmiştir:
İbn Ebi Hatîm, Ali b. Rebah el-Lahmî'den rivayet etti ki: Ali b. Rebah, Rasûlullah'm ashabından olan Utbe b. Nadr es-Sülemî'nin şöyle dediğini işittiğini söylemiş: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Musa (a.s.), karnım doyurmak ve tenasül organının iffetini korumak (evlenmek) karşılığında işçilik yaptı."
Sonra Musa, yaşlı adama şöyle dedi: "Bu, seninle benim aramızda (bir sözleşmedir). Demek hangi süreyi yerine getirsem, bana düşmanlık yok. Allah, söyle diklerimize vekildir."
Musa, kayınpederine diyordu ki: "Dediğin gibi olsun. Ama iki süreden hangisini tamamlarsam, bana düşmanlık etmeyeceksiniz. Aramızda konuştuklarımızı Allah işitiyor, bu sözleşmemize o tanıktır. Bu söylediklerimize O vekildir." Bununla beraber Musa, yine de o iki süreden çok olanını tamamladı ki, o da tamtamına on yıldı.
Buharı, Said b. Cübeyr'in şöyle dediğini rivayet eder: Hireli bir Yahudi, Musa'nın iki süreden hangisini tamamlamış olduğunu bana sordu. Ben de, "Bilemem. Ancak Arapların büyük âlimine gidip soracağım." dedim. İbn Abbas'a gidip sordum. Bana: "Musa, en çok ve en iyi olanını tamamladı. Doğrusu, Allah'ın elçisi, yaparım dediğini yapar." dedi.
İbn Abbas (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu söyledi: "Musa'nın iki süreden hangisini tamamladığım Cebrail'e sordum. "En tamam ve en mükemmel olanım..."diye cevap verdi."
Süneyd, Mücahid'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz bunu Cebrail'e sordu. Cebrail'de İsrafil'e sordu. İsrafil de yüce Rabba sordu. O da buyurdu İd: "İki süreden en iyi ve en tamam olanını tamamladı."
Taberî de Muhammed b. Ka'b kanalıyla yaptığı rivayette, Rasûlullah (s.a.v.)'a, Musa'nın iki süreden hangisini tamamladığı sorulduğunu ve onun şu cevabı verdiğini söylemiştir: "İki süreden en tamam ve en mükemmel olanını tamamlamıştır."
Bezzar ile îbn Ebi Hatim, Ebu Zerr'den rivayet ettiler ki: Musa'nın iki süreden hangisini tamamladığı Rasûlullah'a soruldu. O da, "En tamam ye en mükemmel olanını tamamlamıştır." diye cevap verdi. "İki kadından hangisiyle evlendiği sana sorulursa küçük olanıyla evlendi dersin."
Bezzar ile İbn Ebi Hatîm, Utbe b. Nadr'dan rivayet ettiler İd, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «"Musa, karın tokluğu ve tenasül organının iffetini koruma (evlenme) karşılığında işçilik yaptı. Süreyi tamamlayınca da...." İki süreden hangisini tamamladı, ya Rasûlallah? diye sordular: "En iyi ve en mükemmel olamnı tamamladı." diye cevap verdi.»
Musa, süreyi doldurup ta Şuayb'den ayrılmak isteyince karısına, kendi geçimlerine yetecek kadar koyun vermesini babasından istemesini söyledi. Şuayb de, o sene, analarının renklerinden ayrı renkte doğacak olan kuzuları onlara vereceğini söyledi. Doğuracak olan koyunların renkleri siyah olup çok güzeldiler. Analarından ayrı renkte doğacak olan kuzuların kendilerine verileceğini duyan Musa, hemen koşup bir değneğin ucunu yardı, sonra da havuzun dibine bıraktı. Koyunları havuz başına getirip suladı. Musa'nın kendisi de havuz başında durdu. Suyunu içip geri dönen koyunların böğürlerine birer birer vurdu. Bir ya da iki koyun dışındaki diğer koyunların hepsi ildz doğurdu, bol bol süt verdi. Yavruları da, kendi renklerinden başka renkteydiler. Doğurmayan ve süt vermeyen o bir ya da iki koyunda zaten süt yoktu, memeleri uzun değildi, memeleri dardı, çok küçük olduğundan meme uçları ele gelmiyordu.
Hz. Peygamber buyurdu ki: «Eğer Şam'ı fethederseniz bu koyunları (n devam eden) kalıntılarını görürsünüz. Bunlar, Samirî (kabilesinin) koyunlarıdır.» Bu hadisin merfuluğu üzerinde tartışılabilir. Taberî'nin dediği gibi mevkuf da olabilir. Taberî, Enes b. Malik'ten rivayet etti ki: "Allah'ın peygamberi Musa, Şuayb ile aralarında belirlenen süre dolunca oradan ayrılmak istediğini söyledi. Şuayb: "Bu sene, analarının renklerinden ayrı renklerde doğacak olan kuzular senin olsun." dedi. Bunu duyar duymaz Musa, hemen suyun yanına koştu; suyun üzerine halat parçaları attı. Su içmeye gelen koyunlar, su üzerindeki halat parçalarını görünce ürktüler, birbirlerine karıştılar. Biri dışında hepsi alaca renkte kuzular doğurdular. Böylece Musa, o sene doğan kuzuların hepsini almış oldu.»
Bu hadisin rivayet senedi sağlamdır, ravileri de güvenilir (sika) kimselerdir. Doğrusunu Allah bilir. Önceld bölümlerde Elıl-i Kitap kaynaklarından alıntılar yaparak anlattığımıza göre; dayısı Laban'dan ayrılırken kendisine o sene doğacak olan alaca renldi kuzuları vereceğim duyan Yakub da Musa'nın yaptığı gibi yapafak koyunların alaca renldi kuzular doğurmalarını sağlamıştı. Doğrusunu Allah bilir.
«Musa süreyi tamamlayıp ailesiyle birlikte yola çıkınca, Tur'un (sağ) yanında bir ateş gördü. Ailesine dedi ki: "Siz durun, ben bir ateş gördüm, belki ondan size bir haber getiririm, yahut bir ateş koru (getiririm) de ısınırsınız." Oraya gelince o mübarek yerdeld vadinin sağ kıyısında bir ağaçtan kendisine seslenildi: "Ey Musa, muhakkak âlemlerin Rabb'i Allah, benim, ben! Asanı at." (Musa, attığı kocaman) asasının, küçük bir yılan gibi titreş (ip hareket et) tiğini görünce (korkudan) öyle dönüp kaçtı (ki) arkasına bile bakmadı. "Ey Musa! Dön, korkma, sen gü-vendfc olanlardansın. Elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıksın ve kanadını korkudan kendine çek.. (Kendine gel, emin ol). İşte bunlar, Firavun'a ve onun adamlarına (göstermek için) Rabbinden sana (verilen) ild delildir. Çünkü onlar yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır."»(el-Kasas, 29-32.)
Önceki sayfalarda da anlattığımız gibi Musa, iki süreden en uzun olanını tamamladı. Mücahidin dediğine göre on sene işçilik (çobanlık) yaptıktan sonra, on sene daha o işte çalışmıştı. "Süreyi tamamlayıp ailesiyle birlikte yola çıkınca..." Bir çok müfessirin anlattığına göre, ka-yınpedereninin yanından ayrılırken ona, ailesini özlediğini söylemişti. Mısır'da bulunan ailesini gizlice ziyaret etmek amacıyla yola çıkmıştı. Yola çıkarken de yanında zevcesi, çocukları ve bir sürü de koyunu vardı. Bunları çobanlık yaparken elde etmişti. Soğuk ve karanlık bir gecede yola çıktılar. Yolu kaybettiler. Bilinen yolları bulamadılar. Çakmağını çakıyor, ama çakmağı bir türlü ateş almıyordu. Zifiri karanlık bastırmış, soğuk da şiddetlenmişti. İşte tam o anda Tur'un sağında, batı tarafında bir ateşin alevlenmekte olduğunu gördü. Ailesine dedi ki: "Siz durun, ben bir ateş gördüm." Allah bilir ya, öyle sanıyorum ki o ateşi sadece kendisi görmüştü. Çünkü o ateş, aslında ilahî bir nurdu. Onu herkesin görmesi mümkün değildi. Oraya gideyim de "Belki size ondan bir haber getiririm, yahut bir ateş koru (getiririm) de ısınırsınız."
Bu ifadelerden anlaşıldığına göre onlar soğuk ve karanlık bir gecede yollarını şaşırmışlardı. Bir diğer ayette de buna şöyle değiniliyor: «Musa'nın haberi sana geldi mi? O bir ateş görmüştü de, ailesine: "Durun, ben bir ateş gördüm, ya ondan size bir kor getirir, ya da ateşin yaranda bir yol gösteren bulurum." dedi.» (Tâ-Hâ, 9-10.)
Bu ayetde de gecenin karanlık olduğu ve yollarını kaybetmiş oldukları anlatılmaktadır. Nemi sûresindeyse, karşılaştıkları durumlar hep bir arada anlatılmaktadır. Şöyle ki:
«Musa, ailesine: "Ben bir ateş gördüm; size oradan bir haber getireceğim, yahut ısmasımz diye tutuşmuş bir odun getireceğim." demişti.»(en-Neml, 7.)
Evet doğru, onlara bir haber getirmişti, hem de ne haber!. Ateşin yanında bir yol gösterici bulmuştu, hem de nasıl bir yol gösterici!. Oradan bir nûr almıştı hem de ne nûr!.. «Oraya gelince o mübarek yerdeki va-di'nin sağ kıyısında bir ağaçtan kendisine seslenildi: "Ey Musa! Muhakkak âlemlerin Rabbi Allah benim, ben!"» (ei-Kasas, 30.)
Nemi sûresindeyse Musa'nın, ateşin yanma gidişinden şöyle söz ediliyor: "Oraya geldiğinde, kendisine şöyle nida olunmuştu: "Ateşin yanında olan ve çevresinde bulunanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi olan Allah münezzehtir." Dilediğini yapan ve dilediği şekilde hükmeden Allah, eksikliklerden uzaktır. "Ey Musa! gerçek şu ki; Ben güçlü ve Hakîm olan Allah'ım.» (on-Nemi, 89.)
Tâ-hâ sûresindeyse bu konuya şöyle değinilmektedir: «Musa ateşin yanma gelince: "Ey Musa!" diye seslenildi: "Ben şüphesiz senin Rabbi-nim; ayağmdakini çıkar, çünkü sen, kutsal bir vadi olan Tuva'dasm. Ben seni seçtim; artık vahyolunanlan dinle. Şüphesiz ben Allah'ım, Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk et; Beni anmak için namaz kıl; herkes işlediğinin karşılığım görsün diye, zamanım gizli tuttuğum kıyamet mutlaka gelecektir. Bana inanmayan ve hevesine uyan. kimse seni ondan alıkoymasın, yoksa helak olursun!"» (Tâ-Hâ, 11-I6.)
Eski-yeni birçok müfessir demişlerdir ki: Musa, gördüğü ateşe doğru yürüdü, oraya varınca da, yeşil bir çalının içinde ateşin alevlenmekte olduğunu gördü. Yemyeşil bir çalı ağacımn içinden harıl harıl bir ateşin yanmakta olduğunu görmesi onu fazlasıyla şaşırtmıştı. O çalı ağacı da Tur dağının sağ tarafının batı yakasmdaydı. Nitekim Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor: "Ey Muhammedi Musa'ya hükmümüzü bildirdiğimiz zaman, sen batı yönünde, Musa'yı bekleyenler arasında değildin, onu görenler arasında da yoktun." (ei-Kasas, 44.)
Musa, Tuva denen vadide idi, kıbleye yönelmişti. Alev saçmakta olan çalı ağacı, Turun sağ tarafının batı yanındaydı. Rabbi ona mukaddes Tuva vadisinde seslendi. Öylesine kutlu bir gecede o mübarek yere hürmeten ayaklarmdaki ayakkabıları çıkarmasını emretti. Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıl dığına göre gördüğü nurun şiddeti o kadar fazlaydı ki, gözlerini kaybetmekten korktuğu için elini yüzüne kapadı. Sonra Cenâb-ı Allah ona dilediği şekilde hitapta bulundu:
«Muhakkak âlemlerin Rabbi Allah benim, ben!» (ei-Kasas, 30.)
"Şüphesiz ben Allah'ım, benden başka tanrt yoktur, bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl." {Tâ-Hâ, 14.) Ben, âlemlerin kendisinden başka tanrı bulunmayan Rabbiyim. Kulluk etmeniz ve namaz kılmanız sadece ona yaraşır.
Sonra Cenâb-ı Allah, Musa'ya, bu dünyanın kalıcı bir yer olmadığını, kalıcı yerin sadece ahiret yurdu olduğunu, "Herkes işlediğinin karşı-. lığını görsün diye..." ahiret hayatının mutlaka var olması gerektiğini bildirmişti. Ahiret mutluluğunu kazanması için salih amel işlemeye, Mevla'sına isyan eden ve heveslerinin peşine takılan kimselerden de uzak durmaya onu teşvik etmişti. Sonra onunla ünsiyet peyda ederek kendisinin "ol" dediği şeyi hemen olduran ve her şeye muktedir olan bir zat olduğunu açıklamış ve ona şöyle bir soru yöneltmişti: "Ey Musa, sağ elindeki nedir?" Yani elde ettiğinden bu yana bildiğin şu değneğin ne olduğunu biliyor musun?
«Musa: "O benim değneğimdir, ona dayanırım, onunla davarıma yaprak silkerim, ondan daha bir çok işlerde faydalanırım." dedi.»
Evet, bu benim bildiğim değneğimdir, dedi.
«Allah: "Ey Musa! Bırak onu." dedi. Bırakınca, değnek hemen koşan bir yılan oluverdi." (Tâ-Hâ, 18-20.)
Bu da, kendisiyle konuşanın; "ol" dediğin şeyin hemen oluverdiği ve dilediği işi yapabilen bir zat olduğunu ispatlayan kesin bir delil ve büyük bir mucizeydi. Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Musa, Mısırlılardan kendisinin peygamberliğim yalanlayacak kimselere karşı, Rabbim'n kendisine bir mucize ve sağlam delil vermesini istedi. Yüce Rabb da-: "Şu elindeki ne?" diye sordu. Musa da, "Bu benim değneğimdir." diye cevap verdi. Rabbi, onu yere atmasını emretti. 'Yere bırakınca da değnek, hemen koşan bir yılan oluverdi." Musa, yılandan,kaçtı. Yüce Rabb, elini uzatıp yılanı kuyruğundan yakalamasını emretti. Kuyruğundan tutunca, yılan yine değnek haline döndü. Bir başka ayet-i kerimede Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor:
"Değneğini at." Musa, değneğin yılan gibi hareket ettiğini görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı." (ei-Kasas, 81.)
Değneği, hızla hareket eden, dişlerini gıcırdatan, atak ve korkunç denecek kadar büyük bir yılan haline donuverdi. Değneğinin o hale geldiğini gören Musa, beşeri tabiatının doğal bir gereği olarak ondan ürküp kaçmaya başladı, ardına dönüp bakmadan, korku içinde kaçıyordu. Allah buyurdu ki: "Ey Musa! Dön, korkma, sen güvende olanlardansın." Geri dönünce de Allah ona, yılanı tutmasını emretti: "Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz." (Tâ-Hâ, 21.)
Anlatıldığına göre yılan, onu çok ürkütmüştü. Elini yenine sararak yılanın ağzına kovmuştu. Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre, yılanın kuyruğunu yakalamıştı. Böyle yapınca da yılan, yine eskisi gibi çatallı bir değnek haline dönmüştü. Yüce kudretin sahibi, doğularla batıların Rabbi olan Allahım! Sen ne yücesin!
Sonra Allah, elini koltuğunun altına koymasını ve çıkarmasını emretti. Koltuğunun altından çıkardığında elinin bembeyaz olduğunu, pırıl pırıl parlamakta olduğunu gördü. Elinde hiç bir leke ve alacalı kalmamıştı. Cenab-ı Allah buyurmuştu ki:
"Elini koynuna koy, lekesiz, bembeyaz çıksın. Ellerini kendine çek, korkun kalmasın." (e]-Kasas, 32.) Bu ayetin şu anlamı ifade ettiği söylenmiştir." Korktuğun zaman elini kalbinin üzerine koy ki, korkun gitsin."
Bu, her ne kadar Hz. Musa'ya mahsus ise de, onun peygamberliğine iman etmenin gereği olarak her kim korktuğu zaman elini kalbinin üzerine koyarsa, peygamberlere uyduğu için bundan fayda görür ve korkusu yok olur.
Nemi sûresinde de konuyla ilgili olarak şöyle buyuruluyor: "Elini koynuna sok, Firavun ve miletine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, benbeyaz çıksın. Gerçekten onlar yoldan çıkmış bir millettir." (en-Noml, 12.)
Evet, değnek ile el, Musa'ya verilen ve peygamberliğini ispatlayan iki kesin delildir. Bir ayet-i kerimede bunlara şöyle işaretedilmektedir:
"Bu ikisi, Firavun ve erkanına karşı Rabbinin iki delilidir. Doğrusu, onlar yoldan çıkmış bir millettir." (ei-Kasas, 32.)
Musa'ya verilen bu iki mucizeden başka yedi mucize daha vardır ki, İsrâ sûresinin son kısmında onlardan bahsedilmektedir: "Andolsun ki, Musa'ya dokuz tane açık mucize verdik. Ey Muhammedi İsrailoğullarma sor, onlara gelip, Firavun kendisine; "Ey Musa! Ben seni büyülenmiş sanıyorum." demişti. Musa da: "Andolsun ki, bunları göklerin ve yerin Rabbinin açık belgeler olarak indirdiğini biliyorsun. Ey Firavun! Doğrusu, senin mahvolacağım sanıyorum." demişti.» (el-Isrâ, 101-102.)
Bu mucizeler, A'râf sûresinde tafsilatlı olarak açıklanmaktadırlar: «Andolsun M, biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye, yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık. Onlara bir iyilik geldiği zaman', "Bu bizden ötürüdür." derler. Bir fenalığa uğrarlarsa da, Musa ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna verirlerdi. Bilin ki, kendilerinin uğradığı uğursuzluk, Allah katmdandır, fakat çoğu bunu bilmezler. Firavun ailesi, "Bizi sinirlemek için ne mucize gösterirsen göster, sana inanmayacağız." dediler. Bunun üzerine su baskınım, çekirgeyi, güveyi, kurbağaları ve kanı birbirinden ayrı mucizeler olarak onlara musallat kıldık. Yine de büyüklük taslayıp suçlu bir millet oldular." (ei-A'râf,i30-i33.) Bu dokuz ayet (mucize), Musa'ya verilen "on emir"den ayrı şeylerdir. Bunlar, Allah'ın kaderi kelimeleridir. On emir ise, Allah'ın şer'î (hukukî) kelimeleridir.
Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, Firavun'a gidip onu Hakka davet etmesi için Musa'ya emir verince Musa şöyle demişti: "Rabbim, dedi, ben onlardan bir kişi öldürmüştüm, beni öldüreceklerinden korkuyorum. Kardeşim Harun, o dil bakımından benden daha güzel konuşur. Onu da benimle beraber, beni doğrulayan bir yardımcı olarak gönder. Zira ben, beni yalanlayacaklarından korkuyorum." (Allah) dedi: "Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size öyle bir yetki vereceğiz ki, ayetlerimiz sayesinde onlar size asla erişemeyecekler. Siz ve size uyanlar üstün geleceksiniz!" (ei-Kasas, 33-35.)
Yüce Allah; kulu, elçisi ve kendisiyle konuştuğu Musa'nın; Kıptî adamı öldürdüğünde Firavun'un zulüm ve zorbalığından korkup Mısır'ı terkedişi esnasında, tekrar Firavun'un yanına dönmesini emretmişti. Ama Musa korkusunu beyan ederek şöyle demişti: Yani Harun'u benimle beraber bir yardımcı ve destekçi olarak gönder. Senin mesajını o inançsızlara ulaştırma hususunda bana yardım etsin. Çünkü o, benden daha güzel konuşur ve meramım daha iyi ifade eder.
Cenâb-ı Allah onun bu isteğini şöyle cevapladı: "Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size öyle bir yetki (delil) vereceğiz ki, ayetlerimiz (in bereketi) sayesinde size asla erişemeyecek (ve kötülükte bulunamayacak) lar. Siz ve size uyanlar üstün geleceksiniz!"
Tâ-Hâ sûresinde de Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor:
«"Şimdi sen, Firavun'a git; çünkü o azdı." "(Musa) dedi ki: "Rabbim! Benim göğsümü aç (risalet görevini yüklenebilmesi için yüreğimi genişlet.) Bana işimi kolaylaştır. Dilimden (şu) düğümü çöz ki sözümü anlasınlar."» (Tâ-Hâ, 24-28.)
Denildi ki: Musa'nın dilinde pelteklik vardı. Bu pelteklik te şu sebepten kaynaklanıyordu: Musa küçücük bir çocuk iken Firavun'un kucağında oturduğu bir esnada Firavun'un sakalını tutup çekmişti. Buna öfkelenen Firavun, onu öldürmek istedi. Karısı Asiye korkarak, "Ne yapıyorsun? O bir çocuk!.." dedi. Bunun üzerine Firavun, onun aklını denemek için, önüne bir ateş koru ve bir de meyve bıraktı. Musa, elini meyveye uzatmak üzereydi ki bir melek onun elini tutup ateşe götürdü. Musa'da elini ateşe uzattı. Tuttuğu ateş korunu ağzına götürdü. Dili yanınca da peltekleşti. Peygamberlikle görevlendirildiği zaman, konuşmasının insanlarca anlaşılabilmesi için Cenâb-ı Allah'tan, dilindeki peltekliği biraz açmasını diledi. Onun isteği üzerine peltekliği biraz gitti. Ama peltekliği tamamen gitmedi.
Hasan Basrî demiş ki: Peygamberler ancak ihtiyaçları kadar Allah'tan dilekte bulunurlar. Dilindeki peltekliğin sadece birazım açması için Allah'tan dilekte bulunduğundan dolayı, dilindeki pelteklik tamamen gitmemişti.
(Allah kendisini rezil etsin) Firavun, güya kendi aklı sıra, Musa'nın konuşmasında kusur arıyordu. "Neredeyse söz anlatamayacak durumda olan..." (ez-Zuhruf, 52.) Böyle diyerek Musa'yı kötülemeye çalışıyordu. Onun, meramını açıklayamadığım söylüyordu.
Sonra Musa (a.s.) şöyle dedi:
«"(Rabbim), Bana ailemden bir vezir ver. Kardeşim Harun'u.. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu da işime ortak yap ki, seni çok teşbih edelim ve seni çok analım. Şühpesiz sen bizi görmektesin." (Allah) buyurdu: "Ey Musa! İstediğin sana verildi."» (Tâ-Hâ, 29-36.)
Yani bütün dileklerini yerine getirdik, her ne istediysen sana verdik. Musa, Allah katında şerefli olduğu için dileği yerine geldi. Cenâb-ı Allah'ın, kardeşi Harun'a da peygamberlik vermesi için aracılık yap-. mıştı. Bu da onun için büyük bir şereftir. Yüce Allah buyurdu ki: "O Allah yanında itibarlı (bir kul) idi." (ei-Ahzâb, 69.)
"Ona rahmetimizden dolayı kardeşi Harun'u da peygamber olarak armağan ettik." (Meryem, 53.)
Mü'minlerin anası Hz. Aişe, hac yolculuğunda bir adamın, etrafin-dakilerine: "Kardeşine lütufta bulunan kardeş kimdir?" diye sorduğunu işitmiş, ama etrafındakiler cevap veremeyip susmuşlardı. Hz. Aişe, kendi mahfilinde oturanlara: "O, İmran oğlu Musa'dır. Kardeşi Harun'un da peygamber olması için Allah katında tavassutta bulundu da, kardeşine vahiy geldi, peygamber oldu." Zaten Cenâb-ı Allah buyurmuş ki: "Ona rahmetimizden dolayı kardeşi Harun'u da peygamber olarak armağan ettik."
Cenâb-ı Allah, Şuarâ sûresinde şöyle buyuruyor:
«Rabbin, Musa'ya: "Haksızlık eden millete, Firavun'tın milletine git" diye nida etmişti. "Haksızlıktan sakınmazlar mı?" Musa: "Rabbim! Doğrusu, beni yalanlamalarmdan korkuyorum, göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor, onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnad ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum." demişti. Allah: "Hayır, ikiniz mucizelerimizle gidiniz. Doğrusu biz, sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavun'a varınız: "Biz şüphesiz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz. İsrailö'ğullarım bizimle beraber gönder, deyiniz." demişti. Firavun, Musa'ya: "Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarım aramızda geçirdin. Sonunda yapacağını da yaptın. Sen nankörün birisin." dedi." (eş-Şuarâ, 10-19.)
Yani Firavun'a gidip deyin ki: Eşi ve ortağı olmayan tek Allah'a kulluk et. Zulmün ve zorbalığın altında ezilmekte olan İsrailoğullarından elinde bulunan tutsakları serbest bırak. Rabblerine diledikleri gibi ibadet etmelerine ilişme. Bırak da arzu ettikleri gibi onun huzurunda dua edip yakarışta bulunsunlar ve kendilerini onu birlemeye adasınlar...
Firavun bu çağrı karşısında büyüklük taslayıp azdı; Musa'ya horla-yıcı ve küçümseyici bir nazarla baktı ve şöyle dedi: "Biz şeni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirdin." Sen, evimizde büyüttüğümüz, uzun süre kendisine çeşitli nimetler vererek iyilikte bulunduğumuz o küçük çocuk değil misin?
Bu ifadelerde gösteriyor ki, Musa'nın tevhide davet ettiği Firavun daha önce onun yüzünden Mısır'dan firar etmiş olduğu Firavun'un kendisidir. Ama Ehl-i Kitap aykırı görüş beyanında bulunarak, Musa'nın Mısır'dan firarına neden olan Firavun'un, Musa"nm Medyen şehrinde bulunduğu sıralarda öldüğünü, Musa'nın tevhide davet ettiği Firavun'unsa başka bir Firavun olduğunu söylemişlerdir.
"Sonunda yapacağım da yaptın. Sen nankörün birisin." Çünkü Kıptîyi öldürdün, bizden kaçıp firar ettin ve nimetlerimize karşı nankörlük ettin. «Musa: "O işi kasden yaptımsa sapıklardan biri sayılırım." dedi. (Yani bana vahiy gelmeden ve ben peygamber olmadan önce o işi yaptım.) Bu yüzden sizden korkunca, aranızdan kaçtım. Rabbim bana hikmet verip, beni peygamber yaptı."» (eşŞuarâ, 20-21.)
Sonra Musa, Firavun'un, kendisini besleyip iyilikte bulunmasını başa kakmasına ve minnet etmesine şu cevabı verdi: "Başıma kaktığın bu nimet, İsrailoğullannı kendine köle ettiğinden ötürüdür." (eşŞuarâ, 22.)
Anlatmış olduğun bu nimet ve bana yaptığını söylediğin bu iyilik, İsrailoğull arından sadece bir tek adama, yani bana yapılmıştır. Ama buna karşılık sen, îsrailoğulları gibi büyük bir milleti kendi hizmetinde ve işinde köle gibi çalıştırdın, onları köleleştirdin!..
«Firavun: "Âlemlerin Rabbi de nedir?" dedi. Musa: "Eğer kesin olarak bilecek kimseler iseniz bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir." dedi. Yanında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi. "O sizin de Rabbiniz, önce geçmiş atalarınızın da Rabbidir." dedi. Firavun, çevresindekilere: "Size gönderilen peygamberiniz şüphesiz delidir." dedi. Musa: "Eğer akledebilen kimselerdenseniz bilin ki o, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir." dedi.» (eş-Şnarâ, 23-28.)
Yüce Allah, Musa ile Firavun arasında geçen tartışmayı, Rabbi ile konuşma şerefine eren Musa'nın alçak Firavun'a karşı ileri sürdüğü sübjektif, objektif ve mantıksal delilleri bize anlatıyor. Zira rezil Firavun, kainatı yoktan var eden kutlu ve yüce yaratıcının varlığını inkar etmiş, kendisinin ilah olduğunu iddia etmişti:
«(Adamlarını) topladı, (onlara) bağırdı: "Ben sizin en yüce tanrınızım!" dedi.» (en-Nâziât, 23-24.) «Firavun dedi ki: "Ey ileri gelenler! Ben sizin için, benden başka bir tanrı bilmiyorum."» (el-Kasas, 38.)
O, inadından ötürü böyle diyordu. Yoksa, kendisinin Allah'ın ni-
metleriyle beslenen bir kul olduğunu; yoktan var edip eşyaya ve canlılara şekil verenin ve gerçek ilahın Allah olduğunu biliyordu. Nitekim Cenâb-ı Allah ta buyurmuş ki: «Vicdanları, onları(n doğruluğuna) kanaat getirdiği halde, sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları inkar ettiler. Bak işte, o bozguncuların sonu nasıl oldu?» (en-Neml, 14.)
Peygamberliğini inkar ve de kendisini gönderen bir Rabbm mevcud olmadığını izhar sadedinde Firavun, Hz. Musa'ya şöyle sordu: "Âlemlerin Rabbi de nedir?" Çünkü Musa'yla Harun, ona: "Biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz." demişlerdi. Sanki onlara şunu demek istiyordu. "Sizi peygamber olarak gönderdiğini iddia ettiğiniz âlemlerin Rabbi de kimdir?" Musa, ona cevaben dedi ki: "Eğer kesin olarak bilecek kimseler iseniz bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir!" Yani O, şu görünen göklerle yerin; bulut, yağmur, rüzgar, bitki, hayvan gibi göklerle yer arasında bulunan çeşitli yaratıkların Rabbidir. Yakinî iman sahipleri bu sayılan varlıkların kendiliklerinden meydana gelmediklerini, bunları meydana getiren bir yaratıcı ve mucidin bulunmasının zorunlu olduğunu bilir. O yaratıcı ve mucit de, kendisinden başka tanrı bulunmayan ve âlemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Firavun, etrafındaki emir, kumandan ve vezirlerine, Musa'nın söylediklerini küçümsemek için: "Bunun sözünü işitmiyor musunuz?" dedi.
Musa'da ona ve etrafindakilerine dedi ki: «O sizin de Rabbiniz, evvelki atalarınızın da Rabbidir.» (cş-Şuarâ, 26.)
O, sizi de, sizden Önceki baba ve dedelerinizi, tarihe karışmış eski kuşakları da yaratmıştır. Çünkü herkes bilir ki, kendisini ne kendi şahsı, ne babası, ne de anası yaratmıştır. Yaratık, yaratığı meydana getiremez. Bir yaratığı ancak âlemlerin Rabbi yaratıp meydana getirir. Bu iki durum, şu ayet-i kerimede de anlatılmaktadır:
"Biz onlara, ufuklarda ve kendi canlarında ayetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'an)m gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun." {Fussüet, 53.)
Bütün bunlara rağmen Firavun, gaflet uykusundan uyanmadı, sapıklığından kurtulamadı. Bilakis azgınlık, inat ve küfrünü devam ettirdi. «Dedi ki: "Size gönderilen (bu) elçiniz mutlaka delidir." (Musa): "Eğer düşünürseniz O, doğunun, batının ve bunlar arasında bulunanların da Rabbidir." dedi.»(eŞ-Şuarâ,27-28.)
Şu parlak yıldızları hizmetimize veren, şu dönmekte olan gök cisimlerini hareket ettiren, karanlıkla aydınlığı yaratan, göklerle yerin ve Öncekilerle sonrakilerin Rabbi, güneşle ayın ve sabit olarak durup göz kamaştıran yıldızlarla hareket halindeki yıldızların yaratıcısı, karanlı-ğıyla birlikte geceyi ve aydınlığıyla birlikte gündüzü yoktan var eden Allah'tır. Bütün bu saydıklarımız, O'nun hüküm ve itaati altında olup,
O'nun verdiği enerji ile hareket etmekte, uzay boşluğunda yüzmekte, belli bir zaman periyodu içinde birbirlerini takib etmektedirler. O yücedir, yaratıcıdır, mülkün sahibidir, yaratıkları üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunur.
Deliller karşısında şüphesi kalmayan Firavun, çaresiz kalarak işi inada bindirdi. Kafi burhanlara karşı bir diyeceği kalmadığından kuvvet ve otoritesini kullanmak mecburiyetinde kaldı.
«Dedi ki: "(Ey Musa!) Andolsun İd benden başka tanrı edinirsen,se-ni mutlaka zindana atılanlardan yapacağım." (Musa, peki) dedi: "Sana (doğruluğumu) apaçık (gösteren) birşey getirmiş olsam da mı?" (Firavun): "Eğer doğrulardansan onu getir (bakalım)." dedi. (Musa), değneğini attı, bir de (baktılar ki) o, apaçık bir ejderha! Elini (koltuğunun altından) çıkardı; o da, bakanlara parıl parıl parlayan bir şey oluverdi." (eş-Şuarâ, 29-33.)
El ve değnek mucizeleriyle Cenâb-ı Allah, Musa'yı Firavun ve adamlarına karşı güçlendirmişti. Musa'nın değneğini yere bırakıp korkunç irilikteki heybetli bir ejderhaya dönüvermesi; akıllara hayret veren ve şaşkınlıktan dolayı gözleri faltaşma çeviren büyük bir mucizedir. Öyleki bir rivayete göre değneğin ejderhaya dönüştüğünü temaşa eden Firavun, büyük bir ürküntüye ve şiddetli bir korkuya kapılmış, kırk günden fazla süren şiddetli bir ishale yakalanmıştı. Halbuki daha önce kırk günde bir ayak yoluna giderken, bu defa tamtersi bir durumla karşılaşmıştı.
Musa elini koltuğunun altına koyup çıkardıktan sonra elinin ay parçası gibi parladığımn ve aydınlığının gözleri kamaştırdığını, ikinci kez koltuğunun altına koyunca yine eski haline döndüğünü görünce Firavun yine korkmuştu. Ama bütün bu harikulade haller, o meluna bir fayda vermedi. İman etmedi, bilakis eski halini devam ettirdi. Musa'nın gösterdiği harikaların büyü olduğunu söyledi ve büyücülerle Musa'ya karşılık vermek istedi. Kendi idaresi altında bulunan beldelerle diğer komşu ülkelerle beldelere, büyücüleri toplayıp getirmeleri için adamlar gönderdi. Nitekim ilgili bölümde de genişçe anlatılacağı gibi Cenâb-ı Allah; Firavun'a, ileri gelen adamlarına ve devlet erkanına karşı hakkı açıklayıcı kesin delillerle kat'î burhanları ortaya koymuştu. Övgü ve minnetler Allah'adır.
«...Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra (senin için) takdir ettiğimiz bir vakitte bize geldin ey Musa! Seni kendim için seçtim. Sen ve kardeşin, ayetlerimi götürün, beni anmakta gevşeklik etmeyin. Firavun'a gidin, çünkü o azdı. O'na yumuşak söz söyleyin. Belki Öğüt alır veya korkar. Dediler ki: "Rabbimiz! Onun bize taşkınlık etmesinden yahut iyice azmasından korkuyoruz." Korkmayın, dedi, ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.» (Tâ-Hâ, 40 -46)
Cenâb-ı Allah, kendisine vahyedip peygamberlik verdiği gecede Musa'yla konuşurken, ona hitaben şöyle demişti: Sen Firavun'un evinde büyütülmekteyken seni gözetliyordum. Benim lütuf ve korumam altındaydın. Sonra seni kendi irade, tedbir ve takdirim ile Mısır diyarından çıkarıp Medyen'e gönderdim. Yıllarca orada kaldın. Sonra senin için takdir ettiğim bir zamanda geldin. "Seni kendim için seçtim." Seninle konuşmak ve peygamberlik vermek için seni seçtim. "Sen ve kardeşin, ayetlerimi götürün. Beni anmakta gevşeklik etmeyin." Yani Firavun'a gittiğinizde beni hatırınızdan çıkarmayın. Çünkü beni anmanız, onunla konuşmak ve ona cevap vermek için size güç verecektir. Ona öğüt vermek ve ona karşı deliller ileri sürmek hususunda kendinizi kuvvetli bulacaksınız deniliyor. Nitekim bir hadiste buyurulmuş ki; "Kulum, şecaatte dengi olan biriyle karşılaştığında beni anan herkestir."
Bir ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
«Ey inananlar ! Bir toplulukla karşılaştığınız zaman, sebat edin ve Allah'ı çok anın ki, başarıya erişesiniz.» (el-Enfâl, 45.)
"Firavun'a gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar." (Tâ-Hâ, 4344.)
Bu ifadeler, Cenâb-ı Allah'ın, Firavun'un azgınlığını, zorbalığını ve kafirliğini bildiği halde yaratıklarına karşı yumuşak huylu, alicenap, şefkatli ve merhametli olduğunu göstermektedir. Firavun, Allah'ın yaratıklarının en rezili ve en alçağıydı. Allah ona o zamanın en seçkin insanını peygamber olarak göndermişti. Bununla birlikte yine de yüce Allah, Musa ile Harun'a, Firavun'a nazikçe ve kibarca çağrıda bulunmalarını, yumuşak sözlerle ona hitab etmelerini tavsiye etmişti. Belki öğüt alır veya korkar diye ona mülayimce muamelede bulunmalarını tenbih-lemişti. Nitekim peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e de aynı tavsiyelerde bulunmuştur:
«(Ey Muhammed!) Sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.» (en-Nahl, 125.)
«İçlerinden zulmedenleri hariç, kitab ehliyle ancak en güzel tarzda mücadele edin." (ei-Ankebüt, 46.)
Hasan Basrî dedi ki: "Ona yumuşak söz söyleyin" cümlesinden kast edilen mana şudur: Yanlış yolda olduğunu ona açıklayın ve deyin ki: Senin bir Rabbin vardır. Hepimizin sonu vardır. Yolunun ilerisinde Cennet ve Cehennem vardır. Vehb b. Münebbih dedi ki: Cenâb-ı Allah, Musa'yla Harun'a, kendisinin şöyle dediğini Firavun'a aktarmalarını ten-bihledi: "Doğrusu, ben gazap ve cezalandırmaya göre, affedip bağışlamaya daha yakınım.»
Yezid er-Rakkaşî bu ayeti okurken (ya da dinlerken) şöyle demiş: "Ey kendisine düşmanlık edenlere çabuk koşan Allah'ım! Acaba seni dost edinip sana seslenenlere ne kadar çabuk koşarsın?"
«Musa ile Harun dediler ki: "Rabbimiz! Onun bize taşkınlık etmesinden yahut iyice azmasından korkuyoruz." (Tâ-Hâ, 45.) Firavun, inatçı bir zorba ve sapıklığından vazgeçmeyen bir şeytandı. Mısır'ın diktatörüydü. Ülkenin dört bir yanında geniş bir otoritesi, itibar, nüfuz ve askerleri vardı. Nihayet birer insan olduklarından dolayı Musa ile Harun ondan ürkmüş, ilk etapta kendilerine tecavüzde bulunacağından korkmuşlardı. Cenâb-ı Allah da onlara sebat vermişti. Çünkü o,yücelerin de yücesidir. Şöyle buyurmuştu: «Korkmayın, ben de sizinle beraberim. İşitir ve görürüm.» (Tâ-Hâ, 46.)
«Biz sizinle beraberiz. (Aranızda geçecekleri) dinliyoruz.» (eş-Şuarâ, 15.)
"Haydi, varın ona deyin ki: "Biz senin Rabbînin elçileriyiz; îsrailo-ğullarını bizimle gönder, onlara azab etme. Biz Rabbinden sana ayetler getirdik. Esenlik, hidayete uyanlaradır. Bize, (Allah'ı) yalanlayıp (ondan) yüz çevirenin, azaba uğrayacağı vahyolundu." (Tâ-Hâ, 47-48.)
Cenâb-ı Allah, Musa'yla Harun'a, Firavun'a gidip onu eşi ve ortağı olmayan tek Allah'a kulluk etmeye çağırmalarını, îsrailoğullannı kendileriyle beraber göndermesini, onları esaret ve ezilmişlikten kurtarmasını, onlara işkence etmemesini ona söylemelerim emretmişti.
"Biz sana Rabbinden ayetler getirdik." Bu ayetler ve mucizeler de değnek ve el gibi iki büyük ve kesin delil idi. "Esenlik, hidayete uyanlaradır." Evet, esenlik, sadece doğru yolda olanlaradır. Sonra Musa'yla Harun, hakkı yalanlamanın cezasını Firavun'a hatırlatarak onu tehdid ettiler: "Bize (Allah'ı) yalanlayıp (ondan) yüzçevirenin, azaba uğrayacağı vahyolundu." Yani kalbiyle hakkı yalanlayıp, bedeniyle de salih amel işlemekten yüzçevirenler azaba uğrayacaklardır.
Süddî ve diğerleri dediler ki: Musa (a.s.), Medyen'den gelir gelmez anasının ve kardeşi Harun'un yanma vardı. Akşam yemeğim yiyorlardı. Önlerinde lahana vardı. Sofraya oturup kendileriyle birlikte yemek yedi. Sonra dedi ki: Ey Harun! Cenâb-ı Allah, seninle beraber Firavun'a gidip onu Allah'a kulluk etmeye çağırmamızı emir buyurdu. Kalk da benimle gel. Çıkıp Firavun'un kapısına gittiler. Kapısının kilitli olduğunu gördüler. Musa, kapıcı ve mabeyincilere: "Firavun'a, Allah'ın elçilerinin kapıda durduğunu bildirin." dedi. Kapıdaki görevliler onu alaya aldılar.
Bazı tarihçilerin anlattıklarına göre, ancak uzun zaman sonra Firavun'un yanma girmelerine izin vermişler. Muhammed b. İshak'ın anlattığına göre, içeri girmelerine ancak iki yıl sonra izin vermişler. Çünkü onların huzura kabul edilmeleri için Firavun'dan izin istemeye kimse cesaret edemiyormuş. Doğrusunu Allah bilir. Rivayete göre Musa, kilitli kapıya gelerek değneğiyle vurmuş, buna sinirlenen Firavun, onların yakalanıp huzuruna getirilmelerini emretmiş. Huzura
çıktıklarında onu aldıkları emir gereğince yüce Allah'a davet etmişler.
Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Cenâb-ı Allah, Musa'ya şöyle demiş: Yakub'un soyundan olan Harun seni karşılayıp seninle buluşacak. İsrail oğullarının âlimlerini de yanınıza alıp Firavun'a gidin. Ona mucizeleri gösterin.
Firavun'dan, İsrailoğullarını sizinle beraber göndermesini isteyin. Ama ben onun kalbini katıl aştıracağım. İsrailoğullarını sizinle birlikte göndermek istemeyecektir. Mucize ve harikalarının çoğu, Mısır diyarında ona gösterilecektir.
Öte yandan Cenâb-ı Allah, Harun'a da vahyederek Musa'yı karşılamasını ve çölde, Horib dağının yanında Musa'yla buluşmasını emretmişti: Karşılaştıklarında Musa, Rabbinin kendisine vermiş olduğu emirleri ona iletti. İsrailoğullannın âiimleriyle beraber hep birlikte Mısır'a girerek Firavun'un sarayına varıp Allah'ın mesajım ona tebliğ ettiklerinde, o şöyle cevap vermişti: "Allah ta kim? Ben onu tanımıyorum. İsrailoğullarını da sizinle beraber göndermem!"
Cenâb-ı Allah Firavun'un şöyle dediğini haber veriyor: (Firavun): "Rabbiniz kim ey Musa?" dedi. (Musa): "Rabbimiz, herşeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yöneltenedir." (Firavun): "Peki ya ilk nesillerin hali ne olacak?" dedi. Dedi ki: "Onların bilgisi, Rabbimin yanında bir kitapta (Levh-i Mahfuz) dır. Rabbim şaşmaz ve unutmaz, O ki, yeri size beşik yaptı ve onda sizin için yollar açtı, gökten bir su indirdi. Onunla her çeşit bitkiden çiftler çıkardık. Yiyin, hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda, akıl sahipleri için (Allah'ın birliğine) işaretler vardır. Sizi ondan (yani yerden) yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve bir kez daha ondan çıkaracağız."» (Tâ-Hâ, 49-55.)
Cenâb-ı Allah, yaratıcının varlığını inkar eden Firavun'un şöyle dediğini haber veriyor: "Rabbiniz kim ey Musa?" (Musa) dedi ki: «Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yönelten) dir.» Yani Rabbimiz, halkı varatan, onlar için iş ve rızık takdir eden, ecel tayin edendir. Bütün bunları da kendi katındaki bir kitaba, Levh-i Mahfuza yazandır. Sonra her mahluku, yaratılış gayesine yöneltendir. İlminin mükemmelliği dolayısıyla varlıkları, yarattığı maksatlara uygun mecralara sevketmiştir. Nitekim bir ayette de şöyle buyurulmuştur: "Rabbinin yüce adını teşbih et. O ki (her şeyi) yarattı, düzene koydu." (el-A'lâ, 1-2,) Yani bir kader takdir etti ve yaratıkları o istikamete yöneltti.
Firavun, Musa'ya dedi ki: "Peki ya ilk nesillerin hali ne olacak?" Madem ki Rabbin yaratıcıdır, yaratıkları da yaratılış amaçlarına uygun yola yöneltmektedir.. Öyleyse ne diye ilk nesiller ondan başkasına kulluk ettiler? Yıldızları ve bildiğin diğer şeyleri ona eş ve ortak koştular? Senin bu söylediklerim ilk nesiller bilmiyorlar mıydı? Musa dedi ki: «Onların bilgisi Rabbimin yanında bir kitapta (Levh-i Mahfuz)dır. Rabbim şaşmaz ve unutmaz.» Yani ilk nesiller ondan başkasına kulluk etmiş olsalar da bu, senin haklı olduğunu; benim söylediklerimin de asılsız şeyler olduklarını göstermez. Çünkü onlar da senin gibi cahil kimselerdi. İşledikleri irili ufaklı bütün fiiller, onların amel defterlerine kaydedilmiştir. Onur ve üstünlük sahibi Rabbim, yaptıklarının cezasim onlara çektirecektir. Hiç kimseye, zerre kadar haksızlık edilmeyecektir. Çünkü kulların işledikleri bütün fiiller, Rabbimin katındaki bir kitapta yazılıdır. O kitaba yazılan şeylerin hiç biri kaybolmaz. Rabbim de hiç bir şeyi unutmaz.
Sonra Musa, Firavun'a, Rabbin yüceliğini, eşyayı yaratmaya muktedir oluşunu, yeryüzünü mahlukat için bir beşik, göğü de korunmuş bir tavan kılışını, kullarla hayvan ve davarlarının rızıklanmaları için bulutlarla yağmurları onların hizmetine verişini anlattı ve dedi ki: "Yiyin, hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın birliğine) işaretler vardır." Yani kusursuz akıl sahipleriyle sağlam bir yaratılışa sahib olanlar için bu anlatılanlarda, Allah'ın varlığına ve birliğine işaretler vardır. O, yaratan ve rızık verendir. Nitekim bir ayet-i kerimede de şöyle buyuruluyor:
"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, (Allah'ın azabından) korunasımz. O (Rabb) ki yeri, sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi. Onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öjdeyse siz de, bile bile Allah'a eşler koşmayın." (el-Bakara, 2122.)
Cenâb-ı Allah, yerin yağmurla canlanıp bitkileri yeşerterek harekete geçtiğini anlatırken de, her şeyin bir sonunun olacağına dikkat çekmiştir: "Sizi ondan (yani yerden) yarattık. Yine oraya döndüreceğiz ve bir kez daha ondan çıkaracağız." (Tâ-Hâ, 55.)
"İlkin sizi yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz." (el-Arâf, 29.)
"Yaratmaya başlayan O'dur. Sonra onu çevirip yeniden yapar. Bu, O'na daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce (güç ve şan) sembol (ü) O'nundur. O, üstündür, hikmet sahibidir." (er-Rûm, 27.)
«Andolsun biz ona (Firavun'a) ayetlerimizin hepsini gösterdik. Yine de yalanladı ve dayattı. Ve: "Sen bizi büyünle yurdumuzdan çıkarasm diye mi geldin Ey Musa?" dedi. "Biz de mutlaka sana o (se)nin (büyün) gibi bir büyü getireceğiz. Sen şimdi seninle bizim aramızda bir buluşma zamanı ve yeri tayin et. Ne senin, ne de bizim caymayacağımız uygun bir yerde olsun." (Musa): "Buluşma zamanınız, süs günü (bayram günü) ve insanların toplandığı kuşluk vakti olsun." dedi.» (Tâ-Hâ, 5659.)
Cenâb-ı Allah, Firavun'un ilahî ayetleri yalanlamak ve onlara uymayıp büyüklük taslamakla ne kadar cahillik ve akılsızlık ettiğini, onun bedbaht olduğunu bildiriyor. Musa'ya da: "Senin şu gösterdiğin harikalar büyüdür. Biz de onun gibi bir büyü ile sana karşıbk vereceğiz." dediğini; sonra da ondan, büyü gösterisi için yer ve zaman belirlemesini istediğini haber veriyor. Musa'nın en çok istediği de buydu zaten. Musa, Allah'ın ayetlerinin, mucize ve harikalarının, kalabalık bir insan topluluğu önünde gösterilmesini çok istiyordu, Bu sebeple dedi ki; "Buluşma zamanınız, süs günü (bayram günü) ve insanların toplandığı kuşluk vakti olsun." Çünkü kuşluk vaktinde güneşin aydınlığı çok olur. Hakikat, daha açık bir şekilde görülüp tecelli eder. Buluşmanın gece vakti, karanlıkta olmasını istememişti. Halbuki Firavun milletinin hileli ve bâtıl âdetine göre geceleyin ve karanlıkta buluşmak daha revaçtaydı. Bilakis buluşmanın gündüzleyin ve aydınlıkta olmasını istemişti. Çünkü o, Rabbinin, Kıptîleıin hoşuna gitmese de hak dini yücelteceğini kesinlikle biliyordu.
Yüce Allah buyurdu ki:
«Firavun dönüp gitti, hilesini (büyücüleri ve onların aletlerini) topladı, sonra (belirtilen yere) geldi. Musa onlara: "Yazık size, dedi. Allah'a yalan uydurmayın.; Sonra (O), bir azab ile kökünüzü keser, doğrusu iftira eden perişan olmuştur!" (Firavun'un topladığı büyücüler), işlerini kendi aralarında tartıştılar ve gizli konuştular. Dediler ki: "Bunlar iki büyücü, başka birşey değil. İstiyorlar ki, büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarsınlar ve sizin örnek yolunuzu, (en güzel dininizi) gidersihler." Onun için siz hilenizi toplayın. Sonra sıra halinde gelin. Bu gün üstün gelen başarmıştır.» (Tâ-Hâ, 60-64.)
Cenâb-ı Allah, Firavun'un ülkedeki bütün büyücüleri topladığını haber veriyor. O zaman Mısır'da çok sayıda usta büyücüler varmış. Firavun'un adamları, her beldeden ve mekandan büyücüler toplamışlardı. Çok sayıda büyücüler topluluğu oluşmuştu. Muhammed b. Ka'b'm dediğine göre 80.000, Kasım b. Ebi Berde'nin dediğine göre 70.000, Süddî'nin dediğine göre 30.000 küsur, Ebu Umame'nin dediğine göre 19.000, Muhammed b. îshak'm dediğine göre 15.000, Kabü'1-Ah-bar'm dediğine göre 12.000 kişiymişler.
İbn Ebi Hatîm'in rivayetine göre İbn Abbas, sadece yetmiş kişi, bir başka rivayete göre de onların İsrailoğullanndan kırk genç kişi olduklarını söylemiştir. Firavun, onları büyücülere göndererek büyü öğrenmelerini emretmişti. Bu nedenle büyücüler ona şöyle demişlerdi: "Senin bizi zorla (yıp yaptır) dığın büyüyü..." Ancak Firavun'un, İsrailoğullanndan olan o gençleri büyücülerin yanına göndererek, büyü öğrenmelerini emrettiği, ihtilaflıdır.
Firavun ile devlet erkanı ve reayası sabah erkenden gösteri yerine geldiler. Çünkü Firavun daha önce ilanat yaparak herkesin bu büyük gösteri yerine gelmesini istemişti. Gösteri yerine gelmek için evden çıkarken herkes şöyle diyordu: "Umarız ki büyücüler üstün gelirse biz de onlara uyarız." (eşŞuarâ, 40.)
Musa (a.s.) öne geçerek büyücülere öğüt verdi. Onları, Allah'ın ayet ve hüccetlerine karşı olan bâtıl büyü yapmamaya çağırdı ve dedi ki: "Yazık size. Allah'a yalan uydurmayın. Sonra (O) bir azab ile kökünüzü keser, doğrusu, iftira eden perişan olmuştur!" (Firavun'un topladığı büyücüler), işlerini kendi aralarında tartıştılar. Kendi aralarında farklı görüşler ileri sürdüler. Biri dedi ki: "Musa'nın söyledikleri, peygamber sözüdür. O, bir büyücü değildir." Bir diğeri ise, onun büyücü olduğunu söyledi. Aralarında neler söylediklerini ancak Allah bilir. Bu hususta ve diğer hususlarda büyücüler kendi aralarında gizlice konuştular.
Dediler ki: "Bunlar iki büyücü, başka birşey değil. İstiyorlar ki, büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarsınlar."
Yani Musa ile kardeşi Harun, iki usta ye bilgili büyücüdür. İnsanları etraflarına toplayarak hükümdara ve maiyetine saldırmayı, kökünüzü kazımayı, büyücülük sanatını kullanarak başınıza geçmeyi tasarlıyorlar.
"Onun için siz hilenizi toplayın. Sonra sıra halinde gelin. Bu gün üstün gelen başarmıştır."
Yukarıdaki ilk cümleyi, düşünüp tedbir almak, bu hususta birbirlerine tavsiyede bulunmak, olanca hüner, ustalık, iftira, hile ve dalaverelerini ortaya koymak için söylemişlerdi. Ama ne gezer! Vallahi bütün zanları boşa çıktı. Görüşleri isabetli olmamıştı. Büyü, iftira ve hezeyanları, Allah'ın kendisiyle konuşma şerefine erdirdiği, kıymetli elçisi Musa vasıtasıyla izhar ettiği harikalarla mucizelere karşı nasıl durabilirdi? O şerefli rasûl ki, akılları şaşırtan ve gözleri kamaştıran burhanlarla teyid edilmiştir.
"Siz hilenizi toplayın, sonra sıra halinde gelin." Böyle dedikten sonra büyücüler, sanatlarını icra için öne geçmeye birbirlerini teşvik etmişlerdi. Çünkü Firavun, onlara vaatte bulunup ümit vermişti. "Fakat şeytanın onlara va'di, aldatmadan başka birşey değildir."
«Dediler ki: "Ey Musa! Ya sen at, yahut Önce atan biz olalım." (Musa) : "Hayır, siz atın!" dedi. (Attılar, Musa) bir de ne görsün: Büyülerinden ötürü onların ipleri ve sopaları hakikaten koşuyor gibi görünüyor. Bu yüzden Musa, içinde bir korku duydu. (Biz kendisine): "Korkma, dedik, üstün gelecek sensin, sen! Sağ elindekini at! Onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları, bir büyücünün hilesidir. Büyücü de nereye varsa iflah olmaz!"» (Tâ-Hâ, 65-69.)
Büyücüler sıra halinde gelince, Musa ile Harun (a.s.) karşılarına dikilip durdular. Dediler ki: "Ey Musa! Önce ya sen at, ya da biz atalım." Musa: "Hayır, siz atın." dedi. Beraberlerinde getirdikleri değnekleri ve ipleri ellerine aldılar. İplerle değnekleri civa ve benzeri sıvılara bulamışlardı. Bu sıvılar nedeniyle o iplerle değnekler (güneş altında ısmınca genleşip) hareket etmeye başlamışlardı. Seyirciler de, bunların kendiliklerinden hareket etmekte olduklarını sanmışlardı. «Bu esnada büyücüler, halkın gözünü büyüleyerek onlan ürkütmüş, değnekleriyle iplerini yere bırakmış, biralarken de: "Firavunun şerefine biz, elbette biz galib geleceğiz" demişlerdi.» (eş-Şuarâ, 44.)
Yüce Allah buyurdu ki:
"Atınca insanların gözlerini büyülediler, onlan ürküttüler ve büyük bir büyü (ortaya) getirdiler." (eiA'râf, ııe.)
(Attılar, Musa) bir de ne görsün: Büyülerinden ötürü onların ipleri ve sopaları hakikaten koşuyor gibi görünüyor. Bu yüzden Musa, içinde bir korku duydu.
Yani kendi elindelrim yere atmadan halkın, onların hile ve büyülerine aldanmalarından korktu. O da, emir almadan bir şey yapacak durumda değildi. Hemen o anda Cenâb-ı Allah kendisine vahiy gönderdi: "Korkma, üstün gelecek sensin, sen! Sağ elindekini at! Onların yaptıklarım yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları, bir büyücünün hilesidir. Büyücü de nereye varsa iflah olmaz!" Vahyi alır almaz Musa, değneğini yere attı ve şöyle dedi: "Sizin getirdiğiniz şey, büyüdür. Allah, onu mutlaka boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez! Ve suçlular istemese de Allah, sözleriyle gerçeği ortaya çıkaracaktır!"
(Yunus, 81-82.)
«Biz de Musa'ya: "Değneğini at!" diye vahyettik. Bir de baktılar ki o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. (Musa'nın ejderha olan değneği, büyücülerin büyülerini yutup yok etmişti). Gerçek ortaya çıktı ve onların bütün yaptıkları boşa çıktı. Orada yenildiler, küçük düştüler. Ve büyücüler secdeye kapandılar. "Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık." dediler.» (ei-A'rftf, 117-122.)
Musa, elindeki değneği yere bırakınca, onun ayaklı, büyük bir ejderha olduğunu gördü. Selef ulemasının çoğunun anlattıklarına göre yılanın uzun ve kalın bir boynu, insanı ürküten korkunç bir görünümü vardı. Öyle ki onu görenler ondan uzaklaşmaya ve kaçmaya başlamışlardı. O, büyücülerin yere bırakmış oldukları iplerle değneklerin üzerine gidiyor, çok seri bir şekilde onları birer birer yutuyordu. İnsanlar da şaşkınlıkla onu seyrediyorlardı. Firavun'un büyücüleriyse, kendilerini ürkütüp şaşkına çeviren bir şey görmüş, akıl ve hayallerinden geçmeyen, ustalıklarım geride bırakan bir durumla karşılaşmışlardı. Sahib oldukları bilgi sayesinde, Musa'nın bu gösterişinin büyü, göz boyama, hayal, yalan, iftira ve sapıklık olmadığını iyiden iyiye anlamış; bunun, ancak Hak Teâlâ tarafından yapılabilecek gerçek bir mucize olduğuna inanmışlardı. Allah, kalplerindeki gaflet perdesini aralamış; kalplerini, içinde yaratmış olduğu hidayet nuruyla aydınlatmış,,katılığını gidermişti. Onlar da Rablerine yönelerek huzurunda secdeye kapanmışlardı. İman ettiklerini de orada hazır bulunanlara açıklamış, ceza ve beladan kor kınamışlardı. "Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik." demişlerdi. Nitekim Cenâb-ı Allah buyurmuş ki:
"Bunun üzerine büyücüler secdeye kapandılar: "Harun'un ve Musa'nın Rabbine inandık!" dediler.
(Firavun): "Ben size izin vermeden ona inandınız ha? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınım çaprazvari keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabı daha çetin ve sürekli imiş bileceksiniz!" dedi. Dediler ki: "Biz seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin. Biz Rabbi-mize inandık ki (O) bizim günahlarımızı ve senin bizi zorla (yıp yaptır) dağın büyüyü bağışlasın. (Elbette) Allah daha hayırlı ve (O'nun mükafatı ve cezası) daha kalıcıdır," Kim Rabbine suçlu olarak gelirse, onun için Cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de yaşar. Kim de ona iyi işler yapmış bir mü'min olarak gelirse, işte onlar için de yüksek dereceler vardır. Altlarından ırmaklar akan Adn Cennetleri. Orada sürekli olarak kalırlar. îşte (günâhlardan) arınanların mükafatı budur!» (Tâ-Hâ, 71-76.)
Said b. Cübeyr, îkrime, Kasım b. Ebi Berde, Evzaî ve diğerleri dediler ki: Büyücüler secde ederken, Cennet'te kendileri için hazırlanmış olan ve oraya varışlarım beklemekte olan süslü köşklerini gördüler. Bu nedenle, Firavun'un tehdit ve korkutmalarına aldırış etmediler.
Firavun, büyücülerin Müslüman olup, halk içinde Musa ve Harun'u güzel vasıflarla andıklarım görünce telaşlanıp şaşkına dönmüş, kalbi perdelenip gözü körelmişti. Zaten kalbinde hile, tuzak ve desiseler vardı, îman eden büyücülere halkın huzurunda: "Ben size izin vermeden ona inandınız ha?" diye çıkıştı. Halkımın huzurunda giriştiğiniz bu büyük işi yapmadan önce bana danışmanız gerekmez miydi? Sonra onları tehdid edip kükredi ve âdeta gazap yıldırımları çaktı. Yalanlar uydurup hakikati gözden uzaklaştırmaya çabaladı ve dedi ki: "O size büyü öğreten büyüğünüzdür." «Bu, bir tuzaktır. Şehirde bu tuzağı kurdunuz ki, halkını oradan çı-karasımz, ama yakında (başınıza gelecekleri) bileceksiniz!» (ei-A'râf, 123.)
Onun ortaya attığı bu bühtan ve iftiralarda küfür, yalan ve saçmalıklar bulunduğunu, aldı başında bulunan herkes bilir. Bu gibi saçma sözleri ancak çocuklar söylerler. Çünkü onun ülkesinde bulunan herkes, Musa'nın o büyücüleri daha Önce hiç görmemiş olduğunu pekala biliyordu. Nasıl olurdu da Musa, onlara büyü Öğreten büyükleri olurdu? Sonra Musa onları toplamamış, toplanacaklarını da daha önce haber almış değildi.. Onları oraya çağıran; uzak yollardan, derin vadilerden, köylerden, kasaba ve kentlerden toplattırıp getirten de Firavun'du.
Cenâb-ı Allah A'râf sûresinde buyurmuş ki: "Onlardan sonra Musa'yı, mucizelerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına gönderdik. Ayetlerimize haksızlık ettiler. Fakat bak, bozguncuların sonu nasıl oldu! Musa dedi ki: "Ey Firavun, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Allah'a karşı gerçekten başkasını söylememek, benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık delil getirdim. Artık İsrailo-ğullarını benimle gönder!
(Firavun) dedi: "Eğer bir ayet (mucize) getirmiş isen, hakikaten doğru söylüyorsan göster onu bakalım!" Bunun üzerine (Musa) değneğini (yere) attı, birden o, açıkça bir ejderha (oluverdi). Ve elini (koltuğunun altından) çıkardı. Birden o, bakanlar için bembeyaz parlayan bir şey oldu.
Firavun kavminden ileri gelen bir topluluk dediler ki: "Bu, çok bilgili bir büyücüdür." Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne buyurursunuz?"
"Onu da, kardeşini de beklet, dediler. Şehirlere toplayıcılar yolla. Bütün bilgili büyücüleri (toplayıp) sana getirsinler."
Büyücüler Firavun gelip: "Eğer üstün gelen biz olursak, elbet bize bir mükafat var değil mi?" dediler.
(Firavun): "Evet, dedi. Hem de siz, (benim) yakınlarım) dan (ola-cak)sınız!"
Dediler ki: "Ey Musa! Sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın. Yoksa (önce) atanlar biz mi olalım?"
"Siz atın." dedi. (Hünerlerini ortaya) atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları ürküttüler ve büyük bir büyü (ortaya) getirdiler.
Biz de Musa'ya: "Değneğini at!" diye vahyettik. Bir de baktılar ki, o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyordu. Gerçek ortaya çıktı. Ve onların bütün yaptıkları bâtıl oldu. Orada yenildiler, küçük düştüler. Ve büyücüler secdeye kapandılar. "Alemlerin Rabbine inandık, Musa ve Harun'un Rabbine!" dediler.
Firavun: "Ben size izin vermeden ona inandınız ha?" dedi. "Bu, bir tuzaktır. Şehirde bu tuzağı kurdunuz ki, halkını oradan çıkarasanız. Ama yakında (başınıza gelecekleri) bileceksiniz! Elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi (hurma dallarına) asacağım!"
Dediler ki: "Biz zaten Rabbimize döneceğiz! Rabbimizin ayetleri ge-linçe ona inandık, diye bizden öc alıyorsun. (Ey) Rabbimiz, üzerimize sa-bir dök ve bizi Müslümanlar olarak Öldür!"» (el-A'râf, 103-126.)
Cenâb-ı Allah, Yunus sûresinde şöyle buyuruyor: «Sonra onların ardından Musa ve Harun'u ayetlerimizle birlikte Firavun'a ve adamlarına gönderdik; böbürlendiler ve suç işleyen bir topluluk oldular. Onlara katımızdan gerçek (mucize) gelince: "Bu, apaçık bir büyüdür." dediler. Musa: "Size gelen gerçek için (böyle) mi diyorsunuz? Büyü müdür bu? Halbuki büyücüler, iflah olmazlar!" dedi. Dediler ki: "Sen bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden çe-viresin de yeryüzünde büyüklük yalnız ikinize kalsın diye mi bize geldin? Biz size inanacak değiliz!" Firavun: "Bana bütün bilgili büyücüleri getirin." dedi. Büyücüler gelince Musa onlara : "Atacağınızı atın (hünerinizi gösterin)" dedi. Onlar (iplerini ve değneklerini) atınca Musa: "Sizin getirdiğiniz şey, büyüdür, dedi. Allah onu mutlaka boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez! Ve suçlul&r istemese de Allah, sözleriyle gerçeği ortaya çıkaracaktır!"» (Yûnus, 75-82.)
Cenâb-ı Allah, Şuarâ sûresinde ise şöyle buyuruyor:
(Firavun, ey Musa) dedi: "Andolsun ki benden başka tanrı edinirsen seni mutlaka zindana atılanlardan yapacağım." (Musa, peki) dedi: "Sana (doğruluğumu) apaçık (gösteren) birşey getirmiş olsam da mı?" (Firavun): "Eğer doğrulardansan onu getir (bakalım)" dedi.
(Musa), değneğini attı, bir de (baktılar ki) o, apaçık bir ejderha! Elini (koltuğunun altından) çıkardı; o da, bakanlara parıl parıl parlayan birşey oluverdi. (Firavun), çevresindeki ileri gelenlere: "Bu, dedi, bilgin bir büyücüdür. Büyüsüyle sizi yerinizden (yurdunuzdan) çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz?" Dediler ki; "O'nu ve kardeşini eğle, şehirlere toplayıcılar gönder. Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler." Derken büyücüler belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi. Halka da: "Siz toplanır mısınız?" denildi.
"Umarız ki büyücüler üstün gelirse, biz de onlara uyarız." Büyücüler gelince Firavun'a: "Eğer üstün gelenler biz olursak, bize mutlaka bir ücret var değil mi?" dediler.
"Evet, dedi, hem o takdirde siz, (bana) yakınlardan olacaksınız"
Musa, onlara: "Atacağınızı atın!" dedi. İplerini ve değneklerini attılar ve: "Firavun'un şerefine biz, elbette biz galip geleceğiz." dediler. Musa da değneğini attı. Birden o, onların uydurduklarını yutmağa başladı. Büyücüler derhal secdeye kapandılar. "Alemlerin Rabbine inandık." dediler. "Musa'nın ve Harun'un Rabbine."
(Firavun) dedi: "Ben size izin vermeden mi ona inandınız? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. (Başınıza gelecekleri) yakında bileceksiniz. Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım!" "Zararı yok, dediler. (Nasıl olsa) biz Rabbimize döneceğiz. Biz ilk inananlar olduğumuz için Rabbimizin, hatalarımızı bağışlayacağını umarız.» (eş-Şuarâ, 29-51.)
Firavun yalan söyleyip iftira etti, aşırı derecede küfre saptı. "O, size büyü öğreten büyüğünüzdür." Bilenlerin, hatta herkesin anlayabileceği bir bühtan ortaya attı: "Bu, bir tuzaktır. Şehirde bu tuzağı kurdunuz İd halkını oradan çıkarasmız. Ama yakında (başınıza gelecekleri) bileceksiniz! Elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim! Sonra hepinizi hurma dallarına asacağım .(Çünkü hurma dallan çok yüksektir. Oraya asılanları herkes görür. Dünyada hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu pekiyi bileceksiniz!"
Dediler İd: "Biz, seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz." Kalblerimize yerleşen kesin delil ve beyyineleri bırakıp da sana itaat etmeyiz. "Yapacağını yap." Elinden ne gelirse onu yap. "Sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin." Ancak bu hayatta bize hükmedebilirsin. Ahiret yurduna geçtikten sonra da, kendisine teslim olup rasûllerine uyduğumuz Allah'ın hükmü altına gireriz. "Biz Rabbimize inandık ki, (O) bizim günahlarımızı ve senin bizi zorla (yıp yaptır) dığın büyüyü bağışlasın. (Elbette) Allah daha hayırlı ve (O'nun mükafatı ve cezası) daha süreklidir." O'nun sevabı, senin bize va'detti-ğin "sana yakın olmak"tan daha hayırlıdır. Bu fani dünya hayatından daha devamlıdır. "Zararı yok, dediler. (Nasıl olsa) biz Rabbimize döneceğiz. Biz Kiptiler arasında Musa ve Harun'a, ilk inananlar olduğumuz için Rabbimizin, hatalanmızı bağışlayacağını umarız." (eş-Şuarâ, 50-51.)
"Rabbinıizin ayetleri gelince ona inandık diye bizden öc alıyorsun." (el-A'râf, 126) Sana göre tek suçumuz, peygamberimiz Musa'nın getirdiği ilahî hükümlere inanmamız ve bize geldiğinde ilahî ayetlere tâbi olmamızdır. "Rabbimiz, üzerimize sabır dök." Bu inatçı zorba ve satvetli hükümdardan, daha doğrusu inatçı şeyden çektiğimiz eza ve cefalara, müptela olduğumuz cezalara karşı bize sebat ver "ve bizi Müslümanlar olarak öldür!" Yine yüce Rabbin azabıyla korkutup öğüt vererek ona dediler ki: "Kim Rabbine suçlu olarak gelirse onun için Cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de yaşar." (Ta-Hâ, 74) Sakın ha, onlardan olma (Ama yine de onlardan oldu.)
"Kim de ona iyi işler yapmış bir mü'min olarak gelirse, işte onlar için de yüksek dereceler vardır. Altlarından ırmaklar akan Adn Cennetleri, orada sürekli olarak kalırlar. İşte (günahlardan) arınanların mükafatı budur!" <Tâ-Hâ,75-76.)
Sen bunlardan biri olmaya bak. Fakat, karşı konulmaz kaderin hükmü ona da tatbik edildi. Yüce ve ulu zat, lanetli Firavun'un cehennemliklerden biri olmasına hükmetti. Cehennemliklerden kılındı ki orada başının üstünden kaynar su dökülsün ve can yakıcı azabı tadsm. O alçak, çirkin ve kötü adam kınanarak bu ağır lanetlemeye muhatab oldu. «Tad, zira sen kendince üstündün, şerefliydin.» (edDuhân, 49.)
Bu ifadelerden anlaşıldığına göre lanetli Firavun, imana gelen o büyücüleri asıp işkenceye maruz bırakmıştır. Abdullah b. Abbas ile Ubeyd b. Umeyr demişler ki: Onlar günün ilk saatlerinde büyücüydüler. Son saatlerindeyse, Allah katında iyi ve makbul şehidler oldular. "Rabbimiz! Üzerimize sabır dök ve bizi Müslümanlar olarak öldür." demeleri de bunu doğrulamaktadır.

