Cenâb-ı Allah, Yunus sûresinde şöyle buyurmuştur:
"Bir kasaba halkı inanmalı değil miydi ki, imanları kendilerine fayda versin! İşte Yımus'un milleti, inandığı zaman, dünya hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada geçindirdik." (Yûnus, 98.)
«Zünnun (Yûnus) hakkında söylediğimizi de an. O, öfkelenerek giderken, kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: "Senden başka tanrı yoktur, sen münezzehsin, doğrusu, ben haksızlık edenlerdenim." diye seslenmişti. Biz de ona cevap verip onu üzüntüden kurtarmıştık. İnananları işte böyle kurtarırız.» (el-Enbiyâ, 87-88.)
«Doğrusu, Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide olanlarla karşılıklı kurra çekmişti de yenilenlerden olmuştu; bu sebeple denize atılmıştı. Yenilgiye uğramışken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah'ı teşbih edenlerden olmasaydı (insanların) yeniden diril-tilecekleri güne (kıyamete) kadar balığın karnında bekleyecekti. Halsiz bir vaziyette onu dışarı çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu 100.000 veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar. Bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.» (es-Sârrat, 139148.)
«Ey Muhammedi Sen, Rabbinin hükmüne kadar sabret, Balık sahibi Yunus gibi olma. O, pek üzgün olarak Rabbine seslenmişti. Rabbinin katından ona bir nimet ulaşmasaydı, kınanmış olarak sahile atılacaktı. Rabbi onu seçip iyilerden kıldı.» (cl-Kalem, 48-50.)
Müfessirlerin anlattıklarına göre Cenâb-ı Allah, Yunus peygamberi, Musul'a bağlı Ninova halkına peygamber olarak göndermişti. Yunus, Ninovalıları onur ve üstünlük sahibi Allah'a kulluk etmeye çağırmıştı ama halk onu yalanlamış, küfür ve inatlarında ısrar etmişlerdi. Bu halleri uzun süre böyle devam edince de, Yunus aralarından çıkıp gitmiş; giderken de üçten sonra kendilerine gelecek bir azab ile onları tehdid etmişti.
îbn Mesud, Mücahid, Said b. Cübeyr, Katade ve bir çok selef ulemasıyla halef uleması dediler ki: Yunus, onların aralanndan çıkınca ve onlar da başlanna gelecek olan azabı hakedince Cenâb-ı Allah, kalb-lerine-pişmanlık ve tevbe bıraktı. Peygamberlerine yaptıklarından Ötürü nadim olup Allah'a yöneldiler. Canlarına eziyet vermek için de kıldan örülmüş giysiler giyindiler. Sonra yüce Rabblerine feryad-ü figan ile yalvarıp yakardılar. Hayvanlarla yavrularını birbirlerinden ayırdılar. Allah'ın huzurunda boyun büküp meskenet gösterdiler. Erkekler, kadınlar, oğullar, kızlar ve analar hep ağlaştılar. îrüi-ufakh hayvanlarla davarlar ve binekler bağrıştılar. Develerle yavruları, ineklerle buzağılan, koyunlarla kuzuları böğürüp meleştiler. Çok korkunç bir an yaşadılar. Yunus'a yaptıkları haksızlık nedeniyle kendilerine yaklaşmakta olan, karanlık gece parçaları gibi başlarının üstünde dönen azabı, Cenâb-ı Allah kendi gücü, kuvveti, rahmeti ve şefkati ile üzerlerinden kaldırdı. Bu nedenle de buyurdu ki: "Bir kasaba halkı inanmalı değil miydi ki, imanları kendilerine fayda versin." Yani geçmiş nesillerden olan bir kasaba halkı, yedisinden yetmişine kadar tümüyle iman etmeli değil miydi?
Bu ayet, böyle bir kasaba halkının mevcud olmadığını yani istisnasız bütün ferdleri iman etmiş bir kasaba halkının mevcud olmadığını gösteriyor. Aksine, durum şu ayette anlatıldığı gibidir:
«Doğrusu, uyarıcı göndermiş olduğumuz her kasaba halkının varlıklı kimseleri, onlara: "Biz sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz" diye. gelmişlerdir.» (Sebc, 34.)
«İşte Yunus'un milleti, inandığı zaman, dünya hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada geçindirdik." Evet, onlar, yediden yetmişe tüm ferdleriyle birlikte iman etmişlerdi.
Ninovahlârın bu imanlarının kendilerini dünyevî azabtan kurtardığı gibi ahirette de kendilerine fayda sağlayıp sağlamayacağı ve uhrevî azaptan kurtarıp kurtarmayacağı hususunda müfessirler muhtelif görüşler beyan etmişlerdir. Kimine göre bu imanları, onlara ahirette de fayda verir. Kimine göre fayda vermez. Allah bilir ya, ayetin akışından da anlaşıldığına göre bu imanlarının ahirette de kendilerine fayda vereceği kuvvetle muhtemeldir. Zira Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: "İman ettikleri zaman, dünya hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık."
«Onu 100.000 veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar. Bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.» (es-SSfiat, 147-148.)
Bu dünya hayatında bir süre daha geçindirilmiş olmaları, ayrıca uhrevi azabın da onların üzerlerinden kaldırılmasına mani teşkil etmez. Onlar kesin olarak en azından 100.000 kişiydiler. Daha fazla oldukları hususundaysa ihtilaf vardır. Mehhul'a göre ise 110.000 kişiydiler. Tirmizî'nin rivayetine göre Ubeyy b. Ka'b, "Onu (Yunus *u) 100.000 veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik." mealindeki ayeti Rasûlullah (s.a.v.)'a sormuş, o da; Yunus kavminin 120.000 kişi olduğunu bildirmiştir. -
îbn Abbas'm dediğine göre 130.000 kişiymişler. Yüz otuz küsur bin, hatta 140.000 küsur kişi olduklarını îbn Abbas'm söylemiş olduğu, gelen rivayetler arasındadır.
Said b. Cübeyr ise, 170.000.kişi olduklarını söylemiştir.
Yunus'un, balık tarafından yutulduktan sonra mı yoksa daha önce mi, Ninovalılara peygamber olarak gönderildiği hususunda ihtilaf vardır. Ya da Yunus'un gönderildiği kavimlerin iki ayrı ümmet oldukları söylenerek bu konuda üç görüş ileri sürülmüştür. Bu görüşler Taberî Tefsiri'nin ilgili bölümünde açıklanmıştır.
Yunus (a.s.), kavminin inkarı nedeniyle öfkelenerek giderken denizde seyretmek üzere olan bir gemiye bindi. Gemi yola koyuldu. Seyir halinde olan geminin etrafım dalgalar kuşattı. Dalgalar yükselince, gemi sarsılmaya başladı ve içindeki yükleri taşıyamaz hale geldi. Müfes-sirlerin anlattıklarına göre nerdeyse boğulacaklardı. Kendi aralarında kurra çekmeye, kurra kime isabet ederse yükü hafifletmek için- onu denize atmayı kararlaştırmak üzere bir araya gelip kendi aralarında müşaverede bulundular. Kurra çekince, kurra, Allah'ın peygamberi Yunus'a çıktı. Fakat kendini denize atmasına diğerleri müsaade etmediler. Yeniden kurra çektiler. Kurra, yine Yunus'a çıktı. Kendini denize atmak için elbiselerini çıkarmaya kalktı, ama yine onu bırakmadılar. Kurra çekme işini, üçüncü kez tekrarladılar. Bu defa da kurra ona isabet etmişti.
Çünkü Cenâb-ı Allah, onun başına büyük bir iş getirmek istiyordu. Yüce Allah buyuruyor ki: "Doğrusu, Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide olanlar karşılıklı kurra çekmişti de yenilenlerden olmuştu. Bu sebeple denize atılmıştı. Yenilgiye uğramışken onu bir balık yutmuştu." Evet; kurra kendisine çılanca onu denize atmışlardı. Cenâb-ı Allah, denizden ona büyük bir balık göndermişti de balık onu yutmuştu. Rab-bi, balığa, Yunus'un etini yememesini, kemiklerini kırıp parçalamamasını emretmişti. Bunun kendisine rızık olmayacağını bildirmişti. Balık ' onu yuttu. Karnındayken ona bütün denizleri gezdirdi. Yunus'u yutan balığı daha büyük bir balığın yutmuş olduğu da söylenir.
Balığın karnına yerleşince, öldüğünü sanmıştı. Organlarım hareket ettirdi; organlarının hareket etmekte olduklarını gördü.. Canlı olduğunu anladı, hemen Rabbine secdeye kapanarak şöyle dedi: "Ey Rabbim! Öyle bir yerde sana secde ediyorum ki; benden önce hiç kimse, böyle bir yerde sana ibadet etmiş değildir."
Balığın karnında ne kadar süreyle kaldığı hususunda görüş ayrılıkları vardır. Mücahid, Sa'bî'den naklederek dedi ki: Balık onu kuşluk vaktinde yuttu, ama akşamleyin dışarı attı. Katade'nin anlattığına göre üç gün; Cafer es-Sadık'm dediğine bakılırsa yedi gün süreyle balığın karnında beklemiştir. Ümeyye b. Ebi Sait'in şu şiiri de buna tanıklık etmektedir:
"Sen, kendi lütfunla kurtardın Yunus'u,
Balığın karnında birkaç gece kalmıştı."
Said b. Ebi'l-Hasen ile Ebu Malik, Yunusun balığın karnında kırk gün kaldığını söylemişlerdir. Orada ne kadar kalmış olduğunu en iyi bilen, elbetteki Allah'tır.
Balık onu yuttuktan sonra tuzlu ve dalgalı denizlerin derinliklerinde gezdirdi. Yunus, oralarda balıkların Allah'ı teşbih edişlerini duydu. Kumların ve çakılların bile, taneyi ve çekirdeği yaran; göklerle yerin ve ikisi arasındaki şeylerin, toprak altındaki mevcudatın Rabbine teşbih edişlerini de duydu. Onur ve üstünlük sahibi olan, sırları ve fısıldaşma-lan bilen, sıkıntı ve belaları gideren, zayıf ve cılız da olsalar sesleri işiten, ince de olsalar gizlilikleri bilen, her ne kadar büyük de olsalar dualara icabet eden Allah'ın da bildirdiği gibi tam o esnada ve orada, yani balığın karnında lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile Rabbine yalvarıp yakardı. Evet; konuşanların en doğru sözlüsü, âlemlerin Rabbi ve rasüllerin ilahı olan Allah haber veriyor ki:
"Zünnun (Yunus) hakkında söylediğimizi de an. O, (halkına) öfkelenerek giderken, kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: "Senden başka tanrı yoktur, sen münezzehsin, doğrusu, ben haksızlık edenlerdenim." diye seslenmişti. Biz de ona cevap verip onu üzüntüden kurtarmıştık. İnananları işte böyle kurtarırız."
Ayet-i kerimede geçen ve, "Onu sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı." cümlesindeki fiili güç yetirme manasına gelebileceği gibi, takdir etme manasına da gelebilir. Bu da meşhur bir lügattir. Nitekim şair demiş ki:
"Şu geçen zaman bir daha geri gelmeyecektir, Kutlusun, takdir ettiğin olur, emir senindir."
"Karanlıklar içinde seslenmişti." İbn Mesud, Amr b. Meymun, Said b. Cübeyr, Muhammed b. Ka'b, Hasen, Katade ve Dahhak dediler ki: Ayet-i kerimede geçen "karanlıklar"dan kasıt; balığın karnındaki karanlık, denizin karanlığı ve gecenin karanlığıdır.
Salim b. Ebi Ca'd dedi ki: Yunus'u yutan balığı bir başka balık yuttu.
İki balığın karnındaki karanlığa gecenin de karanlığı eldendi. Böylece üç karanlık üst üste eklendi. Ayet-i Kerimedeki "karanlıklar" sözüyle buna işaret edilmiştir. Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: «(Yunus) eğer Allah'ı teşbih edenlerden olmasaydı, (insanların) yeniden diriltileçekleri güne (kıyamete) kadar balığın karnında bekleyecekti.» Yani Yunus, balığın karnındayken Allah'ı teşbih etmeseydi, ondan başka tanrı bulunmadığına tanıklıkta bulunmasaydı, boyun eğip Allah'ın varlığını, üstünlüğünü itiraf etmeseydi, tevbe edip ona yönelmeseydi, kıyamet gününe dek orada bekleyecekti. İnsanların mezarlarında diriltilecekler! günde, o da balığın karnında diriltilip dışarı çıkarılacaktı.
Başkalarıysa, mezkur ayetin şu manayı ifade ettiğini söylemişlerdir: Eğer Yunus, balığın karnına girmeden önce Allah'ı çok anan, ona itaat eden ve namaz kılanlardan biri olmasaydı, kıyamete dek balığın karnında bekleyecekti.
Taberî'nin de tercih ettiği bu görüşü, Dahhak b. Kays, İbn Abbas, Hasan Basrî, Katade ve diğerleri ileri sürmüşlerdir. Ahmed b. Hanbel ile bazı sünen sahiplerinin rivayet ettikleri şu hadis de bu görüşü doğrulamaktadır. Rivayete göre Rasûlullah (s.a.v.), İbn Abbas'a hitaben şöyle demiş: "Ey çocuk, sana bazı kelimeler öğreteceğim: Allah'ı(n hukukunu) koru ki Allah da seni korusun. Allah'ı(n hukukunu) korursan, onu karşında bulursun. Genişlikte Allah'ı tanırsan, sıkıntı halinde o da seni tanır.
Taberî, Tefsirinde, Bezzar'da Müsned'inde, Ümmü Seleme'nin kölesi Abdullah b. Rafî'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Ebu Hüreyre, Rasûlullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu söyledi: "Cenâbı Allah, Yunus'u balığın karnında hapsetmek istediğinde balığa şöyle vahyetti: «Yunus'u al, ama onun etini tırmalayıp parçalama, kemiklerini de kırma.» Balık onu yutup denizin dibine götürünce, orada bazı sesler duydu. "Bu da ne?" diye kendine sordu. Balığın karnındayken Cenâb-ı Allah ona, "Bu duyduğun-ses, deniz hayvanlarının tesbihatıdır." diye vahyetti. Balığın karnında olduğu halde o da-tesbihata başladı. Melekler onun teşbihte bulunduğunu duyduklarında, "Ey Rabbimiz! Tuhaf bir yerden gelen cılız bir ses işitiyoruz (Bu neyin nesi)?" diye sordular. Allah (c.c)'da şöyle cevap verdi: "O, benim kulum Yunus'tur. Bana karşı çıktı, ben de onu. denizdeki bir balığın karnında hapsettim." Melekler: "Her gün, her gece salih amelleri sana arzedilen salih bir kul hâlâ hapiste midir?" diye sorunca, Cenâb-ı Allah "evet" diye cevap verdi. Bunun üzerine melekler Yunus'a şefaatçi oldular da Cenâb-ı Allah, balığa emir verdi; balık ta, Allah'ın buyurduğu gibi, "O hasta haldeyken onu sahile attı."»
Bu anlattığımız hadisin senedi de metni de lafzı da Taberî'ye aittir.
İbn Ebi Hatim, Tefsir'inde, Enes b. Maîik'ten rivayet ederek Rasû-lullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu söyledi:
"Peygamber Yunus (a.s.), balığın karnındayken bu kelimelerle dua etmek gerektiğim anlayınca dedi ki: "Allahım! Senden başka tanrı yoktur. Noksanlıklardan münezzehsin. Doğrusu, ben haksızlık edenlerdenim." Bu duası, Arş'm altına kadar gitti. Melekler dediler ki:
- Rabbimiz! Çok cılız, ama tanıdık bir ses.. Garip beldelerden geliyor.
- Bu sesifn sahibini) tanımıyor musunuz?
- Hayır ey Rabbimiz.. Kimdir o?
- Kulum Yunus1 tur.
- Sürekli olarak makbul ameli ve müstecap duası sana arzedilen kulun-Yunus ha? Genişlik zamanında yaptıklarından ötürü merhamet edip de onu beladan kurtarmaz mısın?
-Olur...
Bunun üzerine Cenâb-ı Allah balığa emir verdi de, balık onu ağaçsız boş bir yere attı."
İbn Ebi Hatîm, bu hadisin devamı da bulunduğunu söyleyerek Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini nakletmektedir: 'Yunus, ağaçsız ve boş bir yere atıldı. Cenâb-ı Allah, onun için geniş yapraklı bir bitki bitirdi." Geniş yapraklı bitkinin ne olduğu sorulunca da Ebu Hüreyre şu cevabı verdi: "Kabak ağacıdır. Cenâb-ı Allah onun için yabani dişi oğlaklar da yarattı. Oğlaklar, yerdeki haşeratı yiyorlardı. Bitki yetişinceye kadar bu oğlaklar, Yunus'a sabah-akşam süt veriyorlardı."
Bu meseleyle ilgili olarakÜmeyye b. Ebi Salt, bir şiirinde şöyle der:
"Rahmet eseri olarak Allah onun için geniş yapraklı bitki bitirdi.
Eğer Allah mevcud olmasaydı, açlıktan zayıflardı."
"Hasta haldeyken onu boş ve ağaçsız bir yere attık." Yeni doğan civciv gibi olup üzerinde tüy diye birşey yokken balığın karnından dışarı atıldı. Anasından yeni doğan bir bebe gibi vücudu pelte haldeydi. "Onun için geniş yapraklı bir ağaç bitirdik." İbn Mesud, İbn Abbas, Süddî ve diğerlerinin dediklerine göre bu geniş yapraklı ağaç, kabak ağacıdır.
Bazı âlimler, dediler ki: Cenâb-ı Allah'ın onun için kabak ağacını bitirmiş olmasında bir çok hikmetler vardır. Bu hikmetlerden bazıları şunlardır: Kabak ağacının yaprakları son derece yumuşaktır, çoktur, gölgesi de fazladır. İlk çıkışından son demine kadar kabaklar, çiğ veya pişmiş olarak; kabuğuyla, çekirdeğiyle beraber yenir. Kabakta daha birçok faydalar vardır. Dimağı da kuvvetlendirir.
Cenâb-ı Allah'ın Yunus için çölde otlanıp sabah-akşam kendisine süt veren dişi keçiler yaratmış olduğuna dair Ebu Hüreyre'nin söylediklerini daha önce nakletmiştik. Bütün bunlar, Allah'ın Yunus'a olan rahmet, in'am ve ihsanının eseridir. Bu sebeple Cenâb-ı Allah buyurmuş ki: "Biz de ona cevap verip onu üzüntüden kurtarmıştık." İçinde bulunduğu darlıktan ve sıkıntıdan kurtarmıştık, "İnananları işte böyle kurtarırız." Bize dua edip bizden eman dileyen ve bize sığınan herkese böyle yaparız.
Taberî'nin rivayetine göre Sa'd b. Ebi Vakkas şöyle demiştir: Rasû-lullah (s.a.v.)'m şöyle dediğini işittim:
"Allah'ın adıdır ki onunla dua edildiğinde dua kabul buyurulur, onunla bir dilekte bulunulduğunda dilek, yerine getirilir. (Bu dediğim) Yunus b. Meta'nın duasıdır. Dedim ki, "Ya Rasûlallah, bu sadece Yunus'a mı yoksa bütün Müslümanlara mı mahsustur? Buyurdu ki: Bu adla dua ettiklerinde bu özel olarak Yunus'a, genel olarak ta mü'minlere mahsus olur. Cenâb-ı Allah'ın şu sözünü duymadın mı?: "Nihayet karanlıklar içinde (kalıp): "Senden başka tanrı yoktur. Sen eksikliklerden uzaksın, yücesin. Doğrusu, ben haksızlık edenlerdenim." diye yalvardı: Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, inananları böyle kurtarırız."»
Bu kelimelerle dua edenlerin duasını kabul buyuracağına dair Allah'ın şartı vardır."
İbn Ebi Hatîm'in rivayetine göre Sa'd b. Ebi Vakkas şöyle demiştir: RasûluUah (s.a.v.) buyurdu ki: "Yunusun duasıyla duada bulunanların duaları kabul buyurulur."
Bu iki rivayet, Sa'd b. Ebi Vakkas'tan gelmektedir. Ayrıca bunlardan daha güzel olan üçüncü bir rivayet vardır: Ahmed b. Hanbel, Sa'd b. Ebi Vakkas'm şöyle dediğim rivayet eder: «Mescitte Osman b. Affan'a uğradım, selam verdim ama selamımı almadı, bana tuhaf tuhaf baktı. Hattab oğlu Ömer'e gittim: Ey mü'minlerin emiri! İslâm'a birşey mi oldu? diye sordum. Hayır, ne var? dedi. Ben de dedim ki: Pek birşey olduğu yok. Yalnız az önce mescitte Osman'a uğradım. Selam verdim; bana tuhaf tuhaf baktı ve selamıma karşılık vermedi. Ömer, Osman'a birini göndererek yanına çağırttı. Yanına geldiğinde: "Kardeşin (Sa'd)m selamını almana engel olan sebep neydi?" diye sordu. "Hayır, böyle birşey yapmadım" dedi. Ben de, "Yaptı." dedim. Nihayet yemin etti, ben de yemin ettim. Sonra yaptığını hatırladı ve tevbe estağfurullah diyerek söze başladı! "Evet.. Doğrusu, az önce bana uğradın. Yanıma geldiğin sırada, RasûluUah (s.a.v.)'dan duymuş olduğum bir sözü kendi kendime tekrarlıyordum. And olsun ki o sözü her hatırladığımda, gözüme ve kalbime perde çekilir (Hiç birşeyi görmem, hiç birşeyin farkında olmam.)"
"O sözü ben sana bildireyim." dedim. Rasûlullah (s.a.v.) bize bir duanın baş kısmını anlattı. Sonra bir Arabî gelerek onu meşgul etti. Nihayet Rasûlullah (s.a.v.), oturduğu yerden kalktı, ben de peşine takıldım. Beni geçip geride bırakmasından korktum. Ayağımı yere vurdum. Dönüp baktı, "Kim o, Ebu İshak (Sa'd) mı?" diye sordu. Ben de, "Evet Ya Rasûlallah" dedim. "Ne var?" dedi. Ben de şöyle dedim: "Vallahi birşey yok. Yalnız bize bir duanın baş kısmım anlattın. Sonra bir Arabî gelip seni meşgul etti de..." Cevaben buyurdu ki: "Evet.. O, Zünnun (Yunussun balığın karnındayken yapmış olduğu duadır: «Senden başka tanrı yoktur. Sen noksanlıklardan uzaksın, münezzehsin. Doğrusu ben haksızlık edenlerdenim." Bir Müslüman her hangi bir iş için bu şekilde dua ederse, duasına mutlaka cevap verilir.»

