El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

İsrail (Yakub)İn Sağlığında Meydana Gelen Hayret Verici Olaylar Ve Rahîl Hatunun Oğlu Yusuf Peygamber

Cenâb-ı Allah, Hz. Yusuf tan ve onun karşılaştığı durumlardan bahseden bir Sûre-i Kur'âniyye inzal buyurmuştur ki, bu sûrede anlatılan hikmetli işler, adab, Öğüt ve tavsiyeler üzerinde iyice düşünülüp ibret alınsın. …

Cenâb-ı Allah, Hz. Yusuf tan ve onun karşılaştığı durumlardan bahseden bir Sûre-i Kur'âniyye inzal buyurmuştur ki, bu sûrede anlatılan hikmetli işler, adab, Öğüt ve tavsiyeler üzerinde iyice düşünülüp ibret alınsın.

"Elif-Lam-Râ. Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir. Biz onu, anlayası-nız diye, Arapça okunmak üzere gönderdik. "Ey Muhammedi Biz bu Kur'an'ı vahyederek, kıssaları sana en güzel şekilde anlatıyoruz. Oysa daha Önce sen bunlardan habersizdin." (Yûsuf, 1-3.)

Kur'ân-ı Kerîm'in bazı sûrelerinin başında bulunan heca harfleri (hurûf-u mukattaa) ile ilgili olarak, Bakara sûresinin baş taraflarında gerekli açıklamayı vermiştik. Bu konuyu daha iyi öğrenmek isteyen, îbn Kesir Tefsirinin Bakara sûresine müracaat etsin. Ancak burada kısa bir açıklama yapmamız gerekiyor. Şöyleki: Cenâb-ı Allah, kulu ve şerefli elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.)'e açık bir Arap diliyle indirmiş olduğu, manası net ve vazıh bir şekilde anlaşılabilen, akıllı ve zeki olan herkesin anlayabileceği kutsal kitabı Kur'ân-ı Kerîm'i övüyor. O, gökten inen kitapların en şereflisi olup, meleklerin en şereflisi Cebrail tarafından, yaratıkların en şereflisi Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, en şerefli bir zamanda ve en şerefli bir mekanda, en fasih bir dil ve en açık bir beyan ile indirilmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'de geçmişin haberlerinden veya gelecekten bahsedilirken, en güzel cümleler ve en açık ifadeler kullanılır. İnsanların, üzerinde ihtilafa düştükleri hususlarda gerçek ortaya konulur; batıl yok edilir, çürütülür ve reddedilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de emir ve yasaklardan söz edilirken kanunların en adaletlisi ve gidilecek yollarla, uygulanacak yöntemlerin en belirgini anlatılıp gösterilir. Nitekim yüce Allah buyurmuş ki:

"Rabbinin sözü, doğruluk ve adaletle tamamlandı." (ei-En'âm, 115.)

Yani Rabbinin sözü, haberlerde doğruluk, emir ve yasaklarda da adaletle tamamlandı. İşte bu sebeple Rabbimiz buyurmuş ki: "Ey Muhammed! Biz bu Kur'an'ı vahyederek, kıssaları sana en güzel bir şekilde anlatıyoruz. Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin." (Yûsuf, 3.)

"Ey Muhammed! İşte sana da buyruğumuzla Cebrail'i gönderdik. Sen kitab nedir, iman nedir önceleri bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz sen de insanlara göklerde olanlar, yerde olanlar kendisinin olan Allah'ın yolunu, doğru yolu göstermektesin, iyi bilin ki işler sonunda Allah'a döner. " (eş-şura, 52-53.)

"Ey Muhammed! Geçmiş olayları sana böyle anlatırız. Katımızdan sana da bir kitap verdik. Kim ondan yüz çevirirse bilsin ki, o, kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir. Devamlı, sırtlarında kalacak bu yük, kıyamet günü onlar için ne kötüdür!" (Tâ-Hâ, 99-101.)

Yani bu Kur'an'dan yüz çevirip başka kitaplara uyan kimse, bu tehdidin muhatabı olur. Nitekim müminlerin emiri Hz. Ali'den-rivayet edilen bir hadis-i şerifte ^öyle buyurulmuştur:

"Kur'an'dan başka yerde hidayet arayan kimseyi Allah sapıklığa düşürür!" (Tirmizî).

İmam, Ahmed b. Hanbel, Cabir (r.a.)'den rivayet etti ki, Hz. Ömer (r.a.), Ehl-i Kitaptan elde etmiş olduğu bir kitap ile Rasûlullah (s.a.v.)'ın yanına geldi. Kitabı ona okudu. Rasûlullah (s.a.)'da öfkelendi ve şöyle buyurdu: "Buna hayret mi ediyorsunuz, ey Hattab'm oğlu? Nefsim kudret elinde bulunan (Allah)a andolsun ki, ben size onu (Kur'an'ı) saf ve bembeyaz olarak getirdim. Ehl-i Kitap'tan bir şey sormayın. (İcabında) size hakkı haber verirler, siz onu yalanlarsınız. Size batılı haber verirler, siz onu tasdik edersiniz. Nefsim kudret elinde bulunan (Allah)a andolsun ki, Musa hayatta olsaydı, bana tabi olmaktan başka seçeneği olmazdı."

Bir başka rivayette de Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Nefsim kudret elinde bulunan (Allah)a andolsun ki, Eğer Musa (a.s.) aranızda olsaydı ve sonra siz ona tabi olup beni bir aks aydınız, mutlaka sapıklığa düşerdiniz. Ümmetlerden siz benim payımsınız; peygamberlerden de ben sizin paymızım." Bu hadisin rivayet yollarını ve lafızlarım, İbn Kesir Tefsirinde, Yûsuf sûresinin baş t ar afi arında naklettim.

O rivayetlerden birinde anlatıldığına göre Rasûlullah (s.a.v.) cemaate hitab etmiş ve hutbesinde şöyle buyurmuş: "Ey İnsanlar! Kapsamlı manalar ifade eden, özlü sözler bana verildi. Bunları saf, arı ve bembeyaz bir halde size getirdim. Bunlarda şaşkınlığa kapümayasınız! Şaşkınlığa düşenler de sizi aldatmasınlar!"

Evet, böyle buyurduktan sonra da, Ehl-i Kitap'tan elde edilmiş olan sahifenin kendisine verilmesini emretti. O sahifeyi harf harf imha etti:

«Yusuf babasına: "Babacığım! Rüyamda on bir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm." demişti. Babası şunları söyledi: "Oğulcuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar. Zira şeytan, insanın apaçık düşmanıdır. Rabbin seni böylece rüyandaki gibi seçecek, sana rüyaları yorumlamayı öğretecek; daha önce, ataların İbrahim ve İshak'a nimetlerini tamamladığı gibi, sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Doğrusu, Rabbin bilir, Hakîm'dir."» (Yûsuf, 4-6.)

Önceki sayfalarda anlattığımıza göre Yakub (a.s.)'un on iki erkek evladı vardı ki, onların adlarını da saymıştık. İsrailoğullarının kolları ve zürriyetleri tümüyle bunlara mensuptur. Yakub'un on iki oğlunun en şanlısı ve ulusu, Yusuf idi. Bazı âlimlere gÖı*e bu on iki kardeş içinde Yusuf tan başka peygamber yoktur. Yusuf un kardeşlerinden hiçbirine vahiy inmiş değildir. Onların yaptıkları işlerle söyledikleri sözler hakkında bu kıssada anlatılanlar, onların peygamber olmadıkları görüşünü teyid ediyor.

«"Allah'a, bize indirilene, îbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve esbat'a indirilene iman ettik" de.» (Âi-i îmrân, 84.)

Bu ayet-i kerimeyi delil olarak ileri sürüp, Yusuf un kardeşlerinin, ayet-i kerimede geçen esbat kapsamına girdiğini söyleyerek peygamber olduklarına inananların istidlalleri, kuvvetli bir istidlal değildir. Çünkü ayette geçen esbat kelimesinden kasıt, İsrailoğullarının kolları, kabileleri ve semavi vahye muhatab olmuş içlerindeki peygamberlerdir. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır. Yusuf sûresinde kardeşlerinin adından değil de sadece Yusuf un adından bahsedilmiş olması, kardeşleri arasında sadece onun peygamberlikle özellendiği görüşünü teyid etmektedir. İmam Ahmed b. Hanbel'in, İbn Ömer'den rivayet etmiş olduğu şu hadis bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

«Şereflioğlu Şereflioğlu Şereflioğlu Şerefli İbrahimoğlu İshak oğlu Yakub'un oğlu Yusuf.."

Müfessirler ve tarihçilerin anlattıklarına göre Yusuf (a.s.), henüz bulûğ çağına ermemiş bir çocuk iken, rüyasında on bir yıldızın (bu, onun on bir kardeşine işarettir), güneş ile ayın (bu babasıyla anasına işarettir) kendisine secde ettiklerini görmüştü. Bundan ürküntü de duymuştu. Uyandığında, rüyada gördüklerini babasına anlatmıştı. Babası onun dünyada ve ahirette yüce bir makama ve yüksek bir mertebeye ulaşacağını, böyle bir makam sahibi olması dolayısıyla da babasının ve kardeşlerinin

kendisine

saygı

göstereceklerini,

önünde

eğileceklerini

anladı.

Kendisini kıskanmasınlar, çeşitli komplikasyonlarla ona tuzak kurup başına türlü gaileler getirmesinler diye bu rüyasını kardeşlerinden gizlemesini ve onlara anlatmamasını Yusuf a emretti. Bu da Yusuf un kardeşlerinin peygamber olmadıklarını gösteriyor. Bu nedenle bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

"İhtiyaçlarınızı gidermek için, ihtiyacınızı gizleyerek avantaj sahibi olun. Çünkü nimet sahibi olan. herkes başkalarınca kıskanılır." Ehl-i Kitap kaynaklarında nakledildiğine göre Yusuf (a.s.), gördüğü rüyayı, babasının yanısıra kardeşlerine de anlatmıştır ki, bu yanlıştır.

"Rabbin seni böylece seçecek." Bu rüyayı sana gösterdiği gibi, rüyanı gizlediğin takdirde, seni çeşitli lütuflara mazhar kılacak ve rahmetinin cilvelerini gösterecektir. Böylece, "Rabbin sem seçecek ve" başkalarının anlayamadıkları, "Rüyaları yorumlamayı sana öğretecektir. Daha önce ataların İbrahim ile İshak üzerinde tamamladığı gibi" sana vahiy göndererek, "Senin üzerinde" senin sebebinle kendilerine dünya ve ahiret hayrım vererek, "Yakub ailesi üzerinde de nimetini tamamlayacaktır." Yani Rabbin-baban Yakub'a, deden İshak'a, büyük deden İbrahim'e verdiği gibi sana da peygamberlik vererek in'am ve ihsan da bulunacaktır. "Şüphesiz senin Rabbin bilendir, hikmet sahibidir."

Bir başka ayette de «Allah, risaletini nereye bırakacağını daha iyi bilir.» diye bu vurulmaktadır; (eiEn'am, 124.)

İşte bu sebepledir ki, Rasûlullah (s.a.v.)'a, insanların en üstünü kimdir? diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir:

«Halilullah oğlu, Allah peygamberinin oğlu Allah peygamberinin oğlu, Allah peygamberi Yusuf tur."'

İbn Cerir et-Taberiile îbn Ebi Hatîm, tefsirlerinde, Cabir (r.a.)'den şöyle bir rivayette bulunmuşlardır: «Büstanetü'l-Yehud adıyla bilinen bir adam Rasûlullah (s.a.v.)'m yanına geldi ve şöyle dedi: "Ya Muham-med! Yusuf un, rüyasında kendisine secde ettiklerini gördüğü yıldızların adlarını bana bildirir misin?" Peygamber (s.a.v.) bir süre sustu, cevap vermedi. Nihayet Cebrail inerek ona yıldızların adlarını bildirdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) ona haber salıp huzuruna çağırttı. Gelince de ona: "O yıldızların adlarını sana söylersem iman eder misin?"' diye sordu. Evet, deyince Rasûlullah (s.a.v.) ona cevaben dedi ki: "Adları şöyledir: Cüryan, Tank, Ziyal, Zülketfan, Kabis, Vesab, Amudan, Fey-lak, Musbih, Daruh, Zülfer' Ziya ve Nûr."

Yahudi dedi ki: "Evet.. Vallahi, bu saydıkların o yıldızların'adlarıdır."

Ebu Ya'lâ'nın bildirdiğine göre Yusuf (a.s,), rüyasını babasına anlatırken, babası kendisine şöyle demiş: "Bu darmadağın bir iş.. Bunu Allah bir araya getirip düzene sokacaktır." Rüyada gördüğü güneş, babası; ay ise, anasıdır.

«Andolsun ki, Yusuf ve kardeşlerinin olayında, soranlara nice ibretler vardır. Kardeşleri: "Biz birbirimize bağlı bir topluluk olduğumuz halde, babamız, Yusuf u ve kardeşini daha çok seviyor. Doğrusu, babamız apaçık bir sapıklık içindedir. Yusuf u öldürün veya onu bir yere bı-rakıverin ki, babanız size kalsın; ondan sonra da iyi kimseler olursunuz." dediler. İçlerinden biri: "Yusuf u öldürmeyin, onu bir kuyunun derinliklerine bırakın. Böyle yaparsanız yolculardan onu bulup alan olur." dedi.» (Yûsuf, 7-10.)

Cenâb-ı Allah bu kıssada yer alan ayet, hikmet, öğüt, delâlet ve bey-yinelere dikkat çekmektedir. Sonra da kendileri birbirlerine bağlı bir topluluk oldukları halde babalarının Yusuf ile Öz kardeşi Bünyamin'i kendilerinden daha fazla sevmesini kıskanışlarını anlatmakta ve şöyle dediklerini bildirmektedir: Oysa biz, Yusuf ile öz kardeşine oranla babamızın sevgisine daha fazla layıkız. "Doğrusu, babamız apaçık bir sapıklık içindedir." Sevgide bize karşı o ikisini öne almakla, yanlış bir yola sapmaktadır.

Böyle dedikten sonra da, babaları sırf kendilerine kalsın, sadece kendilerini sevsin diye Yusuf u öldürmek veya geri dönemeyeceği uzak bir yere bırakmak konusunda birbirleriyle müşavere yapmaya başladılar. Onu öldürdükten veya uzaklaştırdıktan sonra tevbe edip iyi insanlar olacaklarını da tasarlıyorlardı. Yusuf u öldürmek üzerinde görüşler ağır basınca "İçlerinden biri dedi ki" Bu biri, tefsirci Mücahid'e göre Şe-mün; Süddî'ye göre Yahoza; Katade ile Muhammed b. İshak'a göre kardeşlerin en büyüğü Robil'dir. Evet.. Bu dedi ki: "Yusufu öldürmeyin. Onu bir kuyunun derinliklerine bırakın. Böyle yaparsanız, yolculardan onu bulup alan olur." Benim bu teklifim, onu öldürmeye ve sürgün etmeye göre akla daha yatkındır. Sonuçta hepsi bu teklifi kabullendiler. Bunu gerçekleştirmek için babalarının yanma geldiler.

«"Ey babamız! Yusuf un iyiliğini istediğimiz halde, onu niçin bize emniyet etmiyorsun? Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin, oynasın; biz onu koruruz." dediler. Babaları: "Onu götürmeniz beni üzüyor, siz farkına varmadan onu kurdun yemesinden korkuyorum." dedi. "An-dolsun ki, biz kuvvetli bir toplulukken kurt onu yerse, biz aciz sayılırız." dediler.» (Yûsuf, 11-14.)

Babalarından, kardeşleri Yusufu kendileriyle birlikte göndermesini istediler. Onun da kendileriyle birlikte gezip oynamasını ve açılmasını istediklerini söylediler, ama Allah'ın bildiği asıl amaçlarını gizlediler. Yaşlı babalan-Allah'm salat-ü selâmı üzerine olsun- dedi ki: Günün bir anında dahi ondan ayrı kalmak bana zor geliyor. Kaldı ki sizin oyunla veya kendi durumunuzla meşgul olurken kurdun gelip onu yemesinden; siz farkında olmadığınız ve kendisi de küçük olduğu için kurda karşı kendini savunamamasından korkuyorum. "Andolsun ki, biz kuvvetli bir toplulukken kurt onu yerse, biz aciz sayılırız." dediler. Yani o ara-mızdayken kurt gelip onu yerse veya bir toplulukken onu unutup başka

şeylerle meşgul olur da böyle üzücü bir olay meydana gelirse, demek ki biz aciz bir gurup sayılırız, dediler.

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre babası, Yusufu kardeşleri yola çıktıktan sonra peşleri sıra yola çıkarmış; o da yolunu kaybetmiş, adamın biri ona, kardeşlerinin gittikleri yolu göstermiş... Bu da Ehl-i Kitabın ifade yanlışlıklarından biridir. Yakub (a.s.) onu onlarla beraber göndermek istemezken, nasıl olurdu da yalnız olarak yola çıkarırdı?!.

«Yusufu götürüp bir kuyunun derinliklerine bırakmayı kararlaştırdılar. Biz ona, kardeşlerinin bu işlerini kendileri farkına varmadan haber vereceksin, diye vahyettik. Akşam üstü ağlayarak babalarına geldiklerinde: "Ey babamız! İnan olsun biz yarış yapıyorduk; Yusufu eşyamızın yanma bırakmıştık; bir kurt onu yedi. Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen bize inanmazsın." dediler. Üzerine başka bir kan bulaşmış olarak Yusuf un gömleğini de getirmişlerdi. Babalan: "Sizi nefsiniz bir iş yapmaya sürükledi. Artık bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınıza ancak Allah'tan yardım istenir." dedi.» (Yûsuf, 15-is.)

Yusufu kendileriyle gönderinceye kadar babalarının peşini bırakmadılar. Israrları sonucunda Yusufu yanlarına katıp gönderdi. Babalarının yanından ayrılıp gözden ırak olduklarında Yusuf a küfretmeye, söz ve davranışlarıyla onu aşağılamaya başladılar. Onu bir kuyunun dibine atmaya karar verdiler. Kuyuya attıklarında Cenâb-ı Allah, Yusuf a vahiy göndererek şu haberi verdi: Bu sıkıntıdan mutlaka kurtulup bir genişliğe kavuşacaksın. Sen yüksek bir makamda hükümran, onlar da sana muhtaç ve senden korkar oldukları bir pozisyondayken, "Kendileri farkına varmadan" bu işlerini onlara haber vereceksin.

Ayette geçen "Onlar farkına varmadan" diye meallendirdiğimiz cümlenin manasıyla ilgili olarak Mücahid ve Katade dediler ki: Onlar farkına varmadan, Allah'ın sana vahyetmesi yoluyla bu yaptıklarını bilahare sen onlara haber vereceksin.

İbn Abbas (r.a.) ise bununla ilgili olarak şöyle dedi: Onların seni ta-nıyamayacakları bir pozisyondayken sen, bu yaptıklarını onlara haber vereceksin.

Kardeşleri Yusufu kuyuya bırakıp geri dönerlerken gömleğini azıcık kana bulayıp yanlarına aldılar. Akşamleyin, kardeşlerinin başına gelen beladan ötürü ağlar gibi yaparak babalarının yanına geldiler. Bu nedenle geçmişlerden bazıları demişler ki: Zulümden yakınan kimsenin ağlamasına aldanma. Ağlamakta olduğunu görmene rağmen zulmetmiş nice kimseler vardır! Yusuf un kardeşlerinin ağlamalarını düşün. Geceleyin, zifiri karanlıkta ağlayarak babalarının yanma gelmişlerdi. Mazeretlerini beyan etmek için değil de zulümlerini örtbas etmek için böyle yapmışlardı. "Ey babamız! İnan olsun biz yarış yapıyor-

duk. Yusuf u eşyamızın (elbiseleriraiziıı) yanma bırakmıştık." Yarış es-nasuıda ondan uzak olduğumuz bir anda, "Bir kurt onu yedi. Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen bize inanmazsın." dediler. Sence her ne kadar itham altında değilsek de. "Bir kurt onu yedi." diye haber verişimizi doğrulamıyorsun. Bizi nasıl suçlarsın ki? Kurdun onu yiyeceğinden korkmuştun. Etrafında bir kalabalık oluşturacağımızdan dolayı kurdun onu yemeyeceğini sana garanti etmiştik. Fakat onu yalnız bırakıp yarışa dalmakla da, senin yanında doğru konuşmuş sayılmadık. Hal böyleyken bizi doğrulamamakta haklısın, ey babamız!

Üzerine başka bir (uydurma) kan bulaşmış olarak Yusuf un gömleğini de getirmişlerdi."Babalarını, Yusufu kurdun yediğine inandırmak için de, yeni doğmuş bir oğlağı keserek kanından birazım Yusuf un gömleğine sürdüler. Fakat gömleği parçalamayı unuttular. Yalanın afeti unutmaktır. Üzerlerinde şüphe alametleri belirince, bu mizansenlerine babalan inanmadı; oyunları bozuldu. Çünkü babaları, onların Yusuf a olan düşmanlıklarım ve kıskançlıklarını biliyordu. Allah onu oğulları arasında peygamberlikle mümtaz kılacağından dolayı, küçüldüğünde dahi Yusuf ta ululuk ve mehabet işaretleri görünüyordu. Bu sebeple babası onu diğer oğullanndan daha çok seviyordu. Diğer kardeşleri de bu nedenle Yusufu kıskanmışlardı.

Beraberlerinde götürmelerine izin vermesi için babalannı ikna edince Yusufu alıp götürdüler. Götürür götürmez de onu kuyunun derinliklerine attılar. Yaptıklan kötülüğe hepsi fikirbir ligiyle muvafakat etmiş olduklan halde suçlarını örtbas etmek için, akşamleyin ağlaşa-rak babalarının yanma geldiler. Bu sebeple babalan: "Nefsiniz sizi bir iş yapmaya sürükledi. Artık bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklannıza ancak Allah'tan yardım istenir." dedi.

Ehl-i Kitap kaynaklannda anlatıldığına göre Yusufu kuyuya atmayı teklif eden, Robil'dir. Böyle yapmakla da, diğer kardeşlerinden habersiz olarak Yusufu, gelip kuyudan çıkararak babasına iade etmeyi planlamıştı. Fakat kardeşleri Yusufu ondan habersiz olarak, Mısır'a giden kervana sattılar. Robil, günün son vaktinde gelip Yusufu kuyudan çıkarmak istediğinde, onu orada bulamayınca feryad-ü figan etti, üzerindeki elbiselerini parçalayıp yırttı. Öte yandan diğer kardeşleri, bir oğlak yakalayıp kestiler, kanını Yusuf un gömleğine sürdüler. Yakub (a.s.), onlann bu komplosunu öğrenince ağlayıp elbiselerim parçaladı, siyah bir örtüye büründü ve günlerce hüzünlenerek oğlunun yasını tuttu. Bu cümlelerdeki bozukluk, Ehl-i Kitabın tasvir ve ifade yanlışlıklarından kaynaklanmaktadır.

«Bir kervan konup sucularını gönderdiler. Sucu, kovasını kuyuya saldı. "Müjde! İşte bir oğlan!" dedi. Yusufu alıp onu ticarî bir mal olarak sakladılar. Oysa Allah, yaptıklarına bilir. Onu yanlannda alıkoymak

istemediklerinden Ötürü ucuz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar.

«Mısır'da onu satın alan kimse karısına: "Ona güzel bak. Belki bize faydası olur, yahut da onu evlad ediniriz." dedi. Biz işte böylece Yusufu o yere yerleştirdik. Ona, rüyaların nasıl yorumlanacağını öğrettik. Allah, işinde hakimdir, fakat insanlann çoğu bunu bilmezler. Erginlik çağına vannca ona hikmet ve bilgi verdik. İyi davrananları böyle mükafat-landmnz.» (Yûsuf, 21-22.)

Cenâb-ı Allah, Yusuf un kuyuya bırakıldıktan sonraki durumunu anlatıyor. Şöyle ki: Kuyuya bırakıldıktan sonra Yusuf, Allah'ın kendisine lütfederek bu sıkıntısını giderip genişlik vermesini bekliyordu. O sırada bir kervan geldi. Ehl-i Kitap kaynaklannda anlatıldığına göre bu kervanın yükü fiştik, butum ve bademden ibaret olup Şam'dan gelmekte ve Mısır'a gitmekteydi. Sucularını, su çekip getirmesi için kuyuya gönderdiler. Adam kovayı kuyuya sarkıtınca Yusuf kovaya tutundu. Adam, kovada Yusuf un çıktığını görünce "Müjde! İşte bir oğlan." dedi. Yusufu alıp onu mal olarak sakladılar." O'nu, beraberlerindeki ticaret eşyasından bir köle olarak saydılar. "Oysa Allah, onların yaptıklarım bilir." Yani kardeşlerinin ona karşı düzenledikleri suikasti ve kervancı-lann da onu bir mal olarak gizleyişlerini bilir. Bununla birlikte Cenâb-ı Allah bu meselede büyük bir hikmet, Mısırlılara rahmet ve ezelde takdir edilen bir kader bulunduğundan dolayı olayın akışını değiştirmiyordu. Bu çocuk, esir alınmış bir köle hüviyetiyle Mısır'a girecek, sonra da Mısır'ın idaresini ele alacaktı. Bu çocuk vesilesiyle Allah, Mısırlıları dünya ve ahirette tavsif edilemeyecek derecede sınırsız faydalara kavuşturacaktı.

Yusuf un kardeşleri, kervanın gelip Yusufu kuyudan aldığını duyunca peşlerine düşüp onları yakaladılar ve: "Bu bizim kaçak kölemizdir." dediler. Onu kervana az bir paha ile sattılar. "Onu yanlarında alıkoymamak için ucuz bir fiyata, bir kaç dirheme sattılar." İbn Mesud, İbn Abbas, Nevfel Bekalî, Süddî, Katade ve Atiyye el-Avfi'ye göre onu yirmi dirheme sattılar. O parayı da ikişer dirhem olarak kendi aralannda paylaştılar. Mücahid'e göre yirmi iki dirheme, Muhammed b. îshak'a göre ise kırk dirheme sattılar. Doğrusunu Allah bilir.

"Mısır'da onu satın alan kimse, karısına: "Ona güzel bak. Belki bize faydası olur veyahut da onu evlat ediniriz." dedi.

Bu da Allah'ın Yusuf a bir lütfü, merhamet ve ihsanı idi. Çünkü onu satın alan. kimse, onu kendi aile efradından biri yaparak ona dünya ve ahiretin hayrım vermek istemişti. Anlatıldığına göre onu satın alan, Mısır'ın hazinelerini elinde bulunduran hazine bakanı idi. İbn İshak'm naklettiğine göre onun adı İtfîr b. Ruhayb idi. O zaman Mısır'ın kıra-lı,Amalika kabilesine mensup Reyyan b. Velid adındaki bir şahıstı. Evet.. Yusufu satın alan Mısır azizinin karısının adı, Remayıl kızı Rail

idi. Diğerlerinin nakline göre adı Züleyha idi. Öyle görülüyor ki Züley-ha, onun lakabıdır. Sa'lebî'nin İbn Hişam er-Rifaî'den naklettiğine göre adı, Yunus kızı Feka idi.

Muhammed b. îshak'm, İbn Abbas'tan naklettiğine göre Yusuf u Mısır'a getirip orada satan kişi, Malik b. Za'r b. Nuyet, b. Medyan b. İbrahim'dir. Doğrusunu Allah bilir.

İbn İshak, İbn Mesud'un şöyle dediğini nakletmiş tir: İnsanların en ferasetlisi üç kişidir: Bunlardan biri, kârısına: 'Yusuf a iyi bak." diyen Mısır azizidir. Diğeri, Hz. Musa için babasına :

"Babacığım! Onu ücretli olarak tut. Ücretle tuttuklarının en iyisi, bu güçlü ve güvenilir adamdır." diyen, kızdır ki, o da Şuayb peygamberin kızıdır. (ei-Kasas, 26.) Bu üç ferasetli kimsenin üçüncüsü de, kendi yerine Hz. Ömer'i halife olarak bırakan Hz. Ebu Bekir'dir. Sonra denildi ki, Mısır azizi onu yirmi dinara satın aldı. Onu ağırlığınca misk, ağırlığınca ipek ve ağırlığınca gümüşle satın aldığım söyleyenler de vardır. Doğrusunu Allah bilir.

"Biz işte Yusuf u böylece o yere yerleştirdik."

Yani Mısır azizi ile eşine onu takdir ettirdik; ona iyi davranıp itina gösterdiler. O'nu o yere yerleştirdik ki, "Kendisine rüyaların yorumunu öğretelim. Allah, işinde hakimdir." Yani bir işi yapmak istedi mi o işi, kulların anlayamayacağı bazı sebeplere bağlar." Ama insanların çoğu bilmezler."

"Güç ve kuvvet çağına erince ona hikmet ve bilgi verdik. İyi davrananları böyle mükafatlandırırız." Bu ayet gösteriyor ki, Yusuf (a.s.), güç ve kuvvet çağma ermeden bu badirelerle karşılaşmıştır. Güç ve kuvvet çağı da, kırk yaş sınırıdır. O yaşlarda peygamberlere, âlemlerin Rabbin-den vahiy gönderilir.

Kişinin güç ve kuvvet çağına hangi yaşlarda vardığı konusunda ihtilaf edilmiştir. Malik, Rabia, Zeyb b. Eşlem ve Sadî'ye göre kişi, bulûğa ermekle bu çağa da ermiş olur. Said b. Cübeyr'e göre kişi on sekiz yaşma ayak basmakla; Dahhak'a göre yirmi yaşına ayak basmakla; îkrime'ye göre yirmi beş yaşına ayak basmakla; Süddî'ye göre otuz yaşma ayak basmakla; Mücahid ile Katade'ye göre otuz üç yaşına ayak basmakla; Hasen'e göre ise kırk yaşına ayak basmakla güç ve kuvvet çağına da erer. Hasen'in bu görüşünü şu ayet de teyid etmektedir:

"Sonunda güç ve kuvvet çağına erince ve kırk yaşma varınca.." (el-Ahkâf, 15.)

"Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı. Kapıları sıkı sıkı kapadı ve "Gelsene" dedi. Yusuf: "Günah işlemekten Allah'a sağımrım, doğrusu, senin kocan benim efendimdir. Bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar, şüphesiz başarıya ulaşamazlar." dedi. Andolsun ki, kadın, Yusuf a karşı istekli idi. Rabbinden bir işaret görmeseydi, Yusuf da onu isteyecekti. İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Doğrusu, o bizim öz kullarımızdandır. İkisi de kapıya koştu. Kadın, arkadan Yusuf un gömleğini yırttı; kapının önünde kocasına rastladılar. Kadın, kocasına: "Ailene 'fenalık etmek isteyen bir kimsenin cezası ya hapis, ya da can yakıcı bir azab olmalıdır." dedi. Yusuf: "Beni kendine o çağırdı." dedi. Kadın tarafından bir şahid, "Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiş, erkek yalancılardandır; şayet gömleği arkadan yırtıl-mışsa kadın yalan söylemiştir, erkek doğrulardandır." diye şahidlik etti.

Kocası gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, karışma hitaben: "Doğrusu, bu sizin tuzağımzdır. Siz kadınların tuzağı büyüktür" dedi. Yusuf a dönerek: 'Yusuf! Sen buna aldırma"; kadına dönerek: "Sen de günahının bağışlanmasını dile. Çünkü suçlusun." dedi.» (Yûsuf, 23-29.)

Cenab-ı Mevla, Mısır azizinin karısının - çok güzel ve zengin olmakla birlikte - kendisine layık olmayan bir pozisyonda bulunan Yusuf u nasıl baştan çıkardığını; gençliğinin baharında bulunan o yüksek merte-beli kadının kapıları kendisiyle Yusuf un üzerine nasıl kilitlediğini, ona karşı nasıl hazırlanıp cilvelendiğini, en güzel ve en gösterişli giysilerini giyip süslendiğini anlatıyor. Bütün bunların yanısıra o, bir vezir karısıydı. İbn İshak'm dediğine göre o kadın aynı zamanda Mısır hükümdarı Kral Reyyan'm da kız kardeşiydi.

Evet.. O kadın bütün bu özellik ve niteliklere sahipti. Yusuf da göz alıcı güzelliğe sahip bir gençti. Ancak o, peygamberler sülalesinden bir peygamberdi. Rabbi onu fuhuştan ve kadınların tuzağından kurtarıp korudu. O, necip efendiler efendisi ve yedi seçkin gurubun en üstünüdür. Bu yedi seçkin gurubun kimler olduğunu Hz. Peygamber şöyle bildirmiştir:

"Allah'ın (Arşının) gölgesinden başka bir gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gün (ün) de Allah, yedi kimseyi gölgelendirecektir. (Bu yedi kişi şunlardır): Adil imam. Tenhada Allah'ı anıp gözleri yaşaran. Gönlü . mescidlere takılı olan adam. (Bu kişi) mescidden çıktığında, oraya tekrar dönünceye kadar (gönlü oraya takılı kalır.) Allah rızası için birbirini seven iki adam. Bunlar Allah'ın rızasına uygun olarak bir araya gelir; yine onun rızasına uygun olarak birbirlerinden ayrılırlar. Sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek şekilde gizleyerek sadaka veren adam. Allah'a ibadet ederek yetişen genç. Mevki ve güzellik sahibi bir kadının kendine çağırması durumunda, "Ben Allah'tan korkarım." diyen adam."

Yani o kadın, Yusuf u kendine çağırdı. Bu kötü işi yapmaya şiddetli bir tutkusu da vardı. Fakat Yusuf: "Günah işlemekten Allah'a sığınırım. Doğrusu, senin kocan benim efendimdir, bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar, şüphesiz başarıya ulaşamazlar." dedi.

"Andolsun ki, kadın, Yusuf a karşı istekli idi. Rabbinden bir işaret görmeseydi, Yusuf da onu isteyecekti." Bu sonuncu ayetin ifade ettiği manayla ilgili olarak, İbn Kesir tefsirinde yeteri kadar açıklama yapmışızdır. Müfessirlerin bununla ilgili görüşlerinin çoğu Ehl-i Kitap kaynaklarından alınmıştır. Bu görüşlere değinmemek bizim için daha uygun olacaktır. İnanılması gereken şudur ki, Yusuf u Allah korumuş, günahtan uzak tutmuş, fuhşa karşı muhafaza etmiştir. Bu nedenle şöyle buyurmuştur: "İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Doğrusu o, bizim öz kullarımızdan dır.»

«İkisi de kapıya koştu." Yusuf, ondan kaçıp kurtulmak için kapıya doğru koştu. Kadın da onu yakalamak için peşinden koştu. "Kapının önünde kocasına rastladılar." Önce kadın söze başlayarak kocasını Yusuf a karşı kışkırtmak istedi ve kocasına: "Ailene fenalık etmek isteyen bir kimsenin cezası ya hapis, ya da can yakıcı bir azab olmalıdır." dedi. Kendisi suçlu olduğu halde, Yusuf u suçladı. Namusunu temize çıkarmak ve lekeden arındırmak istedi. Bunun üzerine Yusuf: "Beni kendine o çağırdı." dedi. Mecburiyet karşısında gerçeği söyleme ihtiyacını duydu. "Kadın tarafından bir şahit, şahidlik etti." Anlatıldığına göre o şahit, beşikteki bir çocukmuş. İbn Abbas ta bu görüştedir.

Bazıları bu şahidin, kadının kocası Kıtfîr'in yakını olduğunu söylerken; bazıları da bu şahidin, o kadımn yalanı olduğunu söylemişlerdir. O şahidin beşikteki bir çocuk değil de, tam bir adam olduğunu söyleyenler İbn Abbas, İkrime, Mücahid, Hasen, Katade,Süddî, Muhammed b. İshak ve Zeyd b. Eşlem gibi zatlardır.

O şahit dedi ki: "Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiş, erkek yalancılardandır." Çünkü bu takdirde Yusuf kadına saldırmış olacak, kadın da kendini savunmuş ve Yusuf un gömleğim ön taraftan yırtmış olacaktır. "Şayet gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir. Erkek doğrulardandır." Çünkü bu takdirde Yusuf ondan kurtulmak için kaçmış; kadın da onu yakalamak için peşinden koşmuş, elbisesini tutup gömleğini arkadan yırtınıştır.

Yapılan kontrol sonucunda, gömleğin arkadan yırtılmış olduğu görüldü.

"Kocası gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, karısına hitaben: "Doğrusu, bu sizin tuzağınızdır. Siz kadınların düzeni büyüktür." Yani bu olup bitenler, hep sizin dümeninizin eseridir. Onu baştan çıkarmaya çalışan sensin. Sonra da onu asılsız bir şeyle suçiuyorsun. Kocası sözü değiştirerek: "Yusuf! Buna aldırma." dedi. Yani bu işten kimseye söz etme. Çünkü bu tür işleri gizleyip örtbas etmek daha münasiptir. Karısına dönerek ona da, işlediği bu günahtan ötürü Allah'tan mağfiret dileyip tevbe etmesini tavsiye etti. Kul Allah'a yönelip tevbe ederse. Allah ta onun tevbesini kabul buyurur.

Mısırlılar her ne kadar putlara tapıyor duy salar da, günahları affedenin veya günahtan ötürü insanı sorgulayanın, ortaksız ve bir Allah olduğunu biliyorlardı. İşte bu sebeple kocası o kadına, tevbe etmesini tavsiye etti. Ve bazı bakımlardan onu kınadı. Çünkü kadın, sabredilemeyecek ve dayanılıp karşı konulamayacak bir durumla yüz yüze gelmişti. Ancak Yusuf, iffetli, ırzı temiz ve nezih bir insandı.

Kadının kocası dedi İd: "Günahının bağışlanmasını dile. Çünkü suçlusun."

«Şehirde bir takım kadınlar: "Vezirin karısı, kölesinin olmak istiyormuş. Sevgisi bağrını yakmış. Doğrusu, onun besbelli sapıtmış olduğunu görüyoruz." dediler. Kadınların kendisini yermesini işitince, onları davet etti; koltuklar hazırladı. Geldiklerinde her birine birer bıçak verdi. Yusuf a1. "Yanlarına çık." dedi. Kad.in.lar Yusuf w görünce şaşırıp ellerini kestiler ve: "Allah'ı tenzih ederiz ama, bu insan değil, ancak bir melektir." dediler. Vezirin karısı: "îşte sözünü edip beni yerdiğiniz bu-dur. Andolsun ki onun olmak istedim. Fakat o,iffetinden dolayı çekindi. Emrimi yine yapmazsa, andolsun ki hapse tıkılacak ve kahre uğrayacak." dedi. Yusuf: "Rabbim! Hapis benim için, bunların istediklerini yapmaktan daha iyidir. Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara gönül verir ve cahillerden olurum." dedi. Rabbi onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağına engel oldu. Zira o, işitir ve bilir.» (Yûsuf, 30-34.)

Cenâb-ı Mevla, şehirdeki bir takım üst düzey yöneticilerinin ve önde gelenlerin kadınlarının, vezirin karısını, kendi hizmetçisine aşık olmasını, bağrının onun sevgisiyle yanıp tutuşmasını, onu kendisine çağırmasını ayıplamalarını anlatıyor. Evet o kadın, Yusuf la aynı mertebede değildi. Aralarında denklik yoktu. Yusuf, bir köleydi. Şehirdeki bazı kadınlar bu nedenle: "Doğrusu, onun besbelli sapıtmış olduğunu görüyoruz." dediler. Yani o, bu işi yerinde yapmamıştır, dediler.

"Kadınların kendisini yermesini işitince.." Kendisini ayıplayıp tahkir ettiklerini, kölesine aşık oluşu nedeniyle aleyhinde konuştuklarını, aslında kendisi bu işte mazur olmakla birlikte yine de kendisi hakkında ileri geri konuştuklarını duyunca; bu mazeretini o kadınlara açıldamak ve bu kölenin sandıkları gibi sıradan bir köle olmadığım, hele kendilerinin kölelerine hiç benzemediğini anlatmak istedi. Onları davet edip evinde topladı. Şanlarına yaraşır bir ziyafet hazırladı. Yiyecekler arasına, bıçakla kesilmesi gereken turunç ve benzeri şeyler de kattı. Konuk kadınlardan her birinin eline birer de bıçak tutuşturdu.

Tabii ki Yusuf u da hazırlamış, en güzel elbiselerini giydirmişti.Ter-ü taze bir gençti. Bu süslü haliyle kadınların yanma çıkmasını ona emretti. Yusuf, konuk kadınların huzuruna çıktı. Dolunaydan daha parlak, bedr-i münir'den daha güzeldi.

"Yusuf u görünce onu ululadılar." şaşırıp kaldılar. Ademoğulları içinde onun gibisinin olamıyacağım düşündüler. Güzelliği karşısında hayretten donakaldılar; kendilerinden geçtiler; ellerindeki bıçaklarla farkında olmaksızın ellerini kesip yaraladılar; yaranın acısını da hissetmiyorlardı. 'AUah'ı tenzih ederiz ama bu insan değil, ancak güzel bir melektir." dediler.

İsrâ hadisinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Yûsuf a uğradım. Bir de gördüm ki ona güzelliğin yarısı verilmiş."

Süheylî ve diğer imamlar dediler ki: Bu hadiste geçen "güzelliğin yarısı" sözünden kasıt, Hz. Adem'in güzelliğinin yarısıdır. Çünkü Adem'i, Cenâb-ı Allah kendi eliyle yaratmış, ona kendi ruhundan üflemiştir. Bu nedenle Adem (a.s.), beşeri güzelliğin doruğuna ulaşmıştır. İşte bunun içindir ki cennetlikler, Hz. Adem'in boyunda ve güzelliğinde olarak Cennet'e gireceklerdir. Yusuf (a.s.)'da, Adem (a.s.)'in yarı güzelliğindeydi. İkisi arasında gelip geçmiş insanlardan hiçbiri, ikisinden daha güzel olmuş değildir. Nitekim Havva'ya en çok benzeyen kadın da, İbrahim peygamberin zevcesi Sâre'dir.

İbn Mesud'un anlattığına göre Yusuf un yüzü, şimşek gibi parlaktı. Bir iş için yanma bir kadın geldiğinde, o, yüzünü örterdi. Rivayete göre, insanlar görmesinler diye çoğu zaman yüzüne peçe takarmış. Bu nedenledir ki Yusuf peygamber huzurlarına çıktığı zaman konuk kadınlar, ona aşık olmakta, vezirin karısını haklı bulmuşlardı. Onu karşılarında görünce dehşete kapılmış, hayretten dona kalmış, kendilerinden geçmiş ve ellerindeki bıçakla kendi ellerini kesip yaralamışlardı.

"İşte sözünü edip beni yerdiğiniz budur." dedi. Sonra, iffetli ve nezih bir insan olduğunu söyleyerek onu övdü. "Andolsun ki onun olmak istedim. Fakat o iffetinden dolayı çekindi. Emrimi yine yapmazsa, andolsun ki hapse tıkılacak ve kahre uğrayacaktır." dedi.

Orada bulunan diğer kadınlar, hanımına itaat etmesi ve emrini dinlemesi için Yusuf a tavsiyede bulundular. Ama o bunu şiddetle reddetti. Çünkü o, peygamberler sülalesinden bir peygamberdi. Alemlerin Rab-bine dua ederek şöyle dedi: "Rabbim! Hapis benim için bunların istediklerini yapmaktan daha iyidir. Eğer tuzaklarım benden uzaklaştırmazsan onlara gönül verir ve cahillerden olurum."

Yani sen beni nefsimle başbaşa bırakırsan, zayıf olduğum için ben ona karşı koyamam. Allah dilemedikçe ben kendi nefsime ne fayda ne de zarar verebilirim. Ben zayıfım.. Meğer ki sen güçlü kılıp kuvvetlendiresin; kendi gücün ve kuvvetinle beni günahlara karşı koruyup muhafaza edesin.

«Rabbi onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağına engel oldu. Zira o, işitir ve bilir. Sonra, kadının ailesi, delilleri Yusuf un lehinde gördüğü halde, onu bir süre için hapsetmeyi uygun buldu. Hapse, onunla beraber iki delikanlı daha girdi. Biri: "Rüyamda şaraplık üzüm sıktığımı gördüm." dedi; diğeri: "Başımın üzerinde, kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm." dedi. "Bize bunun yorumunu .bildir. Seni iyilerden biri olarak görüyoruz." Yusuf: "Rabbimin bana öğrettiği bilgi ile, daha yiyeceğiniz yemek gelmeden size onu yorumlarım. Doğrusu ben, Allah'a inanmayan ve ahireti inkar eden bir milletin dinini bırakmışımdır. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a herhangi bir ortak koşmak bize yaraşmaz. Bu, Allah'ın bize ve insanlara olan lutfu-dur. Fakat insanların çoğu şükretmez." dedi. "Ey mahpus arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü uydurma Rabler mi daha iyidir, yoksa her şeyden üstün tek Allah mı? Allah'ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka birşey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiş tir.

Hüküm vermek ancak Allah'a aittir. Kendisinden başkasına değil, ona tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Ey mahpus arkadaşlarım! Biriniz efendisine şarap sunacak, diğeri asılacak ve kuşlar başından yiyecektir. Sorduğunuz, işte böylece kesinleşmiştir." (Yûsuf, 34-4.)

Cenab-ı Mevla, vezir ile karısının, Yusuf un suçsuzluğunu anladıktan sonra dahi bir süre için onu zindana atmayı uygun buldukları haberini veriyor. Zindana atmayı kararlaştırdılar ki; halk hep bu meseleyi konuşmasın, bu işi az da olsa unutsun, kadının - zahiren de olsa - durumu kurtarılsın, onu elde etmek isteyenin Yusuf olduğu ve bu sebepten ötürü onun zindana atılmış olduğunu sansınlar. Ama hakikatte onu zulüm ve düşmanlık sonucu zindana attılar. Bu, Allah'ın takdiri idi. Onu günahtan korumak için Allah tarafından alınmış bir tedbirdi. Zindana atılmakla Yusuf, vezirin ailesinden uzaklaşmış, onlarla bir arada yaşamaktan kurtulmuştu. İmam Şafii'nin naklettiğine göre sofilerin bazıları demişler ki: Günah işleyecek bir şeyi bulmamak da, Allah'ın insanı günahtan koruması demektir. "Hapse, onunla beraber iki delikanlı daha girdi." Rivayete göre bunlardan biri, kralın şarap sunucusu, yani sakisi idi. Adı da Nebo'ydu. Diğeri de kralın yemeğini kendisine götüren 'ekmekçi başı" siydi. Türkler bu işi yapana çeşnıgîr derler. Denildiğine göre bunun adı da Mücelles'di. Kral bazı işlerde bunları suçlu görüp zindana attırmıştı. Bunlar zindanda Yusuf u gördüklerinde, onun simasını, davranışlarını, sözlerini, hareketlerini, Rabbine çokça ibadet edişini, Allah'ın yaratıklarına iyi davranmasını beğenip takdir etmişlerdi.

Her biri, kendi durumuna uygun bir rüya görmüştü.

Müfessirlerin anlattıklarına göre bu iki delikanlı, rüyalarını aynı gecede görmüşlerdi. Saki, rüyasında üzüm ağacından yapraklı ve sal-kımlı üç dal görmüştü. Üzümler iyice olgunlaşmıştı. Bu üzümleri alıp kralın kâsesine sıkmış; içmesi için krala sunmuştu. Ekmekçibaşı ise rüyasında, başının üzerinde üç sepet ekmek taşımakta olduğunu, aç kuşların da gelip üstteki sepette bulunan ekmekleri yediklerini görmüştü...

Bu gördüklerini Yusuf a anlatmışlar, bunları kendilerine yorumlamasını istemişler ve: "Seni iyilerden biri olarak görüyoruz." demişlerdi. Yusuf da, rüya yorumlamayı bildiğini ve bu işin ehli olduğunu bildirdi: "Daha yiyeceğiniz yemek gelmeden size onu yorumlarım." dedi.

Bazıları bu ayetin şu anlamı ifade ettiğini söylemişlerdir: Gördüğünüz rüya gerçekleşmeden, ben onu size yorumlarım. Ve yorumladığım gibi de gerçekleşir. Diğer bazılanysa mezkur ayetin şu anlamı ifade ettiğini söylemişlerdir: Size gelecek olan yiyecek, ekşi ya da tatlı olarak size gelmeden ben onu size bildiririm. Bu, tıpkı Hz. İsa'nın şöyle demesine benziyor:

'Yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim." (Al-i İmran, 49.)

Hz. Yusuf, zindandaki arkadaşlarına şöyle demişti: Rüya yorumlamayı Allah bana öğretmiştir. Çünkü ben ona iman etmiş, onu birlemi-şimdir. Şerefli atalarım; İbrahim, îshak ve Yakub'un dinine uymuşum-dur. "Allah'a bir şeyi ortak koşmak bize yaraşmaz. (Bizi bu yola iletmesi nedeniyle) bu, Allah'ın bize ve (kendilerine davette bulunup doğru yolu göstermemizi, fıtratlarına yerleşmiş olan hakikat yolunu bildirmemizi bize emretmekle de) insanlara olan bir lütfudur. Ama insanların çoğu şükretmezler."

Sonra Yusuf onları tevhid inancını kabullenmeye davet etti; Allah'tan başkalarına tapmayı yermeye çağırdı. Putperestliğin Önemsiz bir iş olduğunu anlatmaya ve putları da tahkir etmeye teşvik etti ve dedi ki: "Ey mahpus arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü uydurma Rabler mi daha iyidir, yoksa her şeyden üstün tek Allah mı? Allah'ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka birşey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm vermek, ancak Allah'a aittir." Yani yaratıkları üzerinde tasarrufta bulunur, dilediği işi yapar, dilediği kimseyi doğru yola iİetir, dilediğini de sapıklıkta bırakır. "Kendisinden başkalarına değil, (ortaksız olarak) sadece kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir. Ama insanların çoğu bilmezler." Net ve açık olmasına rağmen, insanların çoğu bu yolda yürümezler.

Yusuf un bu durumda onları tevhide davet edişi, son derece mükemmeldi. Çünkü onu tazim ediyor ve ona karşı saygılı davranıyorlardı.

Söyleyeceklerini dinlemeye hazır vaziyetteydiler. Böyle bir durumda onları, kendisinden sorup istediklerinden daha faydalı bir şeye davet etmesi münasib olmuştu. Sonra, kalkıp görevim yapmış, kendisine gösterilen hidayet yolunu onlara da göstererek irşadda bulunmuş ve şöyle demişti: "Ey mahpus arkadaşlarım! Biriniz efendisine şarap sunacak." Bunun saki olduğunu söylediler. "Diğeri asılacak ve kuşlar başından yiyecektir." Bunun da ekmekçibaşı olduğunu söylediler, "Sorduğunuz iş de böylece kesinleşmiştir." Yani rüyada gördükleriniz mutlaka bu şekilde gerçekleşecektir.

Bu nedenle bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

"Rüya, tabir edilmediği sürece (onu gören) kişinin (başı) üzerinde (göçüp gitmeye hazır olan bir) kuş gibidir. Ama tabir edildiğinde (mutlaka) gerçekleşir."

Ibn Mesud, Mücahid ve Abdurrâhmaiı b. Zeyd b. Eslem'in naklettiklerine göre o iki delikanlı, rüyalarının bu şekilde tabir edilmesinden sonra : "Biz, rüya falan görmedik." demişlerse de Yusuf (a.s.) onlara: "Sorduğunuz iş de böylece kesinleşmiştir." diye cevap vermiştir.

«İkisinden, kurtulacağım sandığı kimseye Yusuf: "Efendinin yanında beni an." dedi. Ama Şeytan, efendisine onu hatırlatmayı kendisine unutturdu ve Yusuf bu yüzden daha bir kaç yıl hapiste kaldı.» (Yûsuf, 42.)

Cenab-ı Mevla, Yusuf un, o iki delikanlıdan, kurtulacağını sandığı sakiye: "Efendinin yanında beni an." dediğini haber veriyor. Yani "Benim durumumu ve suçsuz olarak zindanda bulunduğumu krala anlat." demişti. Bu da, insanın sebeplere sarılmasının caiz olduğunu göstermektedir. Sebeplere tevessül etmek, âlemlerin Rabbi Allah'a tevekkül etme olgusuna ters düşmez.

"Şeytan, efendisine onu hatırlatmayı kendisine unutturdu." Yani o iki delikanlıdan, kurtulan biri olan sakiye, Yusufun tavsiye ettiği şeyi krala hatırlatmasını Şeytan unutturdu.

Mücahid, Muhammed b. îshak ve diğerleri, bunun doğru ve Ehl-i Kitap kaynaklarından alman bir görüş olduğunu söylemişlerdir. Şeytanın o delikanlıya unutturması nedeniyle Yusuf, "Daha bir kaç yıl zindanda kaldı." Bu ayet-i,kerimenin aslında bulunan ve "bir kaç" diye tercüme ettiğimiz (Bidı1) kelimesi, üç ila dokuz sayıları arasını gösterir. Bazılarına göre üç ila yedi sayılan arasını; diğer bazılarına göre ise üç ila beş sayıları arasını gösterir. On rakamının altındaki sayıları gösterdiğini söyleyenler de olmuştur. Bu görüşleri Sa'lebî nakletmiştir. Bidı' kelimesi, müzekkerlerin başında bulunduğu zaman kendisi müennes olur. "Bir kaç erkek" gibi.

Bu kelime, müenneslerin başında bulunduğu zaman kendisi mü-zekker olur. "Bir kaç kadın" gibi.

Nahiv âlimlerinden Ferra, bidı' kelimesinin on rakamının altındaki sayılar için kullanılmasının uygun olmayacağını bildirerek, bu küçük sayılar için (Neyyif) kelimesinin kullanılması gerektiğini söylemiştir Oysa ki Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyumîuyor:

"Zindanda daha bir kaç yıl kaldı."

Bir başka ayette de şöyle buyuruluyor:

"Onlar (Rumlar) bu yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Bir kar (3-9) yil İçinde.." (er-Rûm, 3-4.)

Bu ayet, Ferra'nm görüşünü çürütmektedir.

Ferra dedi ki: Onu aşkın..., yirmiyi aşkın.... denilebilir. Bu, doksana kadar devam edebilir. Ama yüzü aşkın..., bini aşkın... denilemez.

Cevheri, Ferra'ya muhalefet ederek dedi İd: (Onu aslan...) denilebilir. Ama (yirmiyi aşkın....) ya da (doksanı aşkın...) denilemez.

Sahih hadiste Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuş ki:

"İman altmış küsur (bir kaç) şubedir."

Bu hadisin başka bir rivayetinde şu ifadelere rastlamaktayız: "İman, yetmiş şubedir. Bu şubelerin en yükseği, 'Lâ ilahe illallah1 sözüdür. En alttaki ise, eza verici şeyleri yoldan kenara atmaktır."

"Şeytan onu efendisine hatırlatmayı kendisine unutturdu." Bu ayetteki kelimesinin sonundaki zamirin Yusuf a raci olduğunu söyleyen kimsenin sözü - her ne kadar İbn Abbas ile İkrime de böyle de-mişlerse dahi - zayıftır. İbn Cerir'in bununla ilgili olarak rivayet etmiş olduğu hadis, her balamdan zayıftır. Bunun rivayet senedinde İbrahim b. Yezid el-Huri el-Mekkî yalnız kalmıştır ki, o da metruk bir kimsedir. Hasen ile Katade'nin mürsel olarak rivayet ettikleri hadis kabul edilemez. Hele böyle bir yerde hiç mi hiç kabul edilmez. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

Şimdi de Yusuf peygamberin uzun süre zindanda kalış sebebini anlatırken İbn Hibbaıı'm, "Sahih"inde rivayet etmiş olduğu hadise gelelim: Fadl b. Habbab el- Cumhî, Ebu Hüreyre'den rivayet ederek Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Allah Yusuf a rahmet etsin. "Efendinin yanında beni an" demiş olmasaydı, beklemiş olduğu (o uzun) süre kadar zindanda kalmazdı. Allah Lut'a da rahmet etsin. Milletine: "Size yetecek bir gücüm olsaydı ya da sağlam bir yere sığmsaydun" dediğinde (gerçekten) sağlam bir yere (Allah'a) sığınıyordu. Allah ondan sonra hiçbir peygamber göndermedi ki kalabalık bir millet içinde olmasın.»

«Kral: "Ben, yedi semiz ineği, yedi zayıf ineğin yediğini; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kurumuş başak görüyorum. Ey erkan! Eğer rüya yormasını biliyorsanız rüyaniı söyleyiniz." dedi. Etrafındakiler: "Bir takım karışık rüyalar; biz böyle rüyaların yorumunu bilmeyiz." dediler. Hapisteki iki kişiden kurtulmuş olanı, nice zaman sonra Yusuf u hatırladı ve: "Ben size bunu yorumlayacağım, hele beni gönderin." dedi. Hapishaneye varıp: "Ey doğru sözlü Yusuf! Rüyada görülen yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yemesi; yedi yeşil başak ve bir o kadar kuru başak nedir? Bize yorumla; ben de insanlara ulaştırayım da bilsinler," dedi. Yusuf: "Devamlı yedi sene ekin ekip, biçtiğiniz ekinin yediğinizden artanını başağında bırakın. Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelir, bütün biriktirdiğinizi yer, yalnız az bir miktar saklarsınız. Sonra halkın yağmur göreceği bir yıl gelir, o zaman (meyva) sıkıp (hayvan) sağarlar."

dedi.» (Yûsuf, 43-49.)

Bu da, Yusuf un zindandan itibarlı ve saygın bir konum da çıkışının sebeplerinden biri oldu. Mısır kralı Reyyan b. Velid b. Nuh bu rüyayı görmüştü.

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre kral, rüyasında kendini bir nehir kıyısında görmüş.. Nehirden yedi semiz inek çıkarak oradaki bir merada otlamaya başlamışlar.. Daha sonra aynı nehirden yedi zayıf inek daha çıkarak öncekilerle birlikte aynı yerde otlamaya başlamışlar.. Bilahare bu zayıflar, semizlere saldırarak onları yemişler.. Bunu gören kral, ürkerek uykudan uyanmış. Az sonra tekrar uykuya dalmış; bu defa da rüyasında tek sap üzerinde yedi yeşil başak görmüş.. Öte tarafta da yedi kuru ve ince başak görünüvermiş.. Bu başaklar, önceki yemyeşil başakları yemişler... Bunu gören kral, uykudan korkuyla uyanmış. Kral bu rüyayı erkanına anlattığında, içlerinden hiç kimse bunu güzelce yorumlayamamış. Aksine, "Bunlar karışık rüyalardır." demişlerdi. Geceleyin görmüş olduğun bu karışık rüyaları yorumlaya-mayız. Belki de bunların yorumu yoktur. Bu alanda bizim ihtisasımız yoktur. "Biz rüyaların yorumunu bilenler değiliz." demişlerdi. İşte bu esnada, zindandaki o iki delikanlıdan kurtulmuş olup Yusuf tan, kendisini efendisinin yanında anma tavsiyesi almış olan sala, Yusuf u hatırladı. Saki, Allah'ın takdir ve hikmetinin bir tecellisi olarak Yusuf u o zamana kadar unutmuştu. Kralın rüya görmüş olup etrafındaki kimselerin de bu rüyayı yorumlamaktan aciz kaldıklarını duyunca Yusuf u ve onun kendisini kralın yanında anma tavsiyesini hatırladı. "O ikisinden, kurtulmuş olup, bir kaç yıl sonra hatırlayan (saki) dedi ki: ...."

İbn Abbas, İkrime ve Dahhak'tan nakledildiği gibi bazı kıraat imamları yukarıdaki ayette geçen "ümmetin" kelimesini "ümhin" şeklinde okumuşlar. Yani,"Unuttuktan sonra hatırladı." manasım çıkarmışlardır. Mücahid ise "ümtin" şeklinde okumuştur ki, bu da unutmak manasını ifade eder. Bu kelimeyi unutmak anlamında kullanan bir şair demiş ki:

Unuttum, daha önce ben hiçbir sözü unutmazdım.

Zaman böyledir işte; akılları terk ediyor. Sarayda şakilik yapan eski hükümlü, krala ve milletine dedi ki: "Ben size o (rüya)nın yorumunu haber veririm. Hemen beni (zindana) gönderin." Yani beni Yusuf a gönderin, dedi. Zindana gidip dedi ki: "Yusuf! Ey çok doğru konuşan (insan)! Bize şu rüyayı çöz: Yedi semiz ineği yedi zayıf (inek) yiyor ve yedi yeşil, yedi de kuru başak (neyi gösterir)? Umarım ki (rüyanın yorumunu öğrenir), dönüp insanlara giderim, onlar da bilirler."

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre saray sakisi, Yusuf u krala hatırlattığında kral, onu huzuruna çağırmış, gördüğü rüyayı ona anlatmış, o da rüyasını yorumlamıştı.

Fakat bu haber yanlıştır. Doğrusu, bu bilgisiz kişilerin savurdukları iftira ve hezeyanlar değil, Cenâb-ı Allah'ın kutsal kitabı Kur'ân'da anlattıklarıdır.

Yusuf hiç duraksamadan, herhangi bir şart koşmadan ve derhal zindandan çıkarılma talebinde bulunmadan, kendi bildiklerini ortaya koydu; sorularını cevapladı, kralın rüyasını şöyle yorumladı: Yedi sene bolluk göreceksiniz; bunun ardından yedi kurak yıl gelecek, "Sonra onun ardından bir yıl gelecek ki, o yılda insanlara bol yağmur verilecek." O yılda bol yağmur, zenginlik ve refah göreceklerdir." O yıl (bol bol mey-va) sıkacaklar (hayvan sağacaklar dır.)" Üzüm, zeytin, susanı ve diğer şeyler sıkacaklardır...

Yusuf, kralın rüyasını yorumladı, onlara hayır rehberliği yaptı. Bolluk ve kıtlık zamanlarında neler yapmaları gerekeceğini onlara anlattı. Bolluk devresi olan ilk yedi yılda, yiyeceklerinden artacak olan buğdayları başaklarından çıkarmaksızın saklamalarını, kıtlık devresi olan ikinci yedi yıldaysa tohumluk buğdayın bir kısmım da yiyerek tohumu azaltmalarını onlara tavsiye etti. Oysaki tohumluk buğday, tarladan eve getirilmez. Ama bir kısmını getirip yemek mecburiyetinde kalacaklarını önceden bildirmesi, onun bilgi, görgü ve anlayışının mükemmelliğini ispatlamaktadır.

Hükümdar: "Onu bana getirin!" dedi. Yusuf a elçi gelince, "Efendine dön, kadınlar niçin ellerini kesmişlerdi bir sor; doğrusu, Rabbim onların hilesini bilir." dedi. Hükümdar kadınlara: "Yusuf un olmak istediğiniz zaman durumunuz neydi?" dedi. Kadınlar: "Haşa! Onun bir fenalığını görmedik!" dediler. Vezirin karısı: "Şimdi gerçek ortaya çıktı; Onun olmak isteyen bendim; doğrusu, Yusuf doğrulardandır." dedi. Yusuf, "Maksadım, vezire, gıyabında ihanet etmediğimi, hainlerin tuzaklarını Allah'ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı." dedi. (Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu, Rabbim bağışlayandır, merhamet edendir."(Yûsuf, 50-53.)

Kral, Yusuf (a.s.)'un bilgisinin mükemmelliğini, aklının tamamlığı-m, doğru görüşlülüğünü ve anlayışlılığını iyice öğrendikten sonra, has adamları arasına katmak için Yusuf un huzura getirilmesini emretti.

Elçi, onu zindandan çıkarmak için yanma geldiğinde Yusuf, zalimce ve düşmanca bir uygulama sonucunda zindana atılmış olduğunu, kendisine isnad edilen iftiralardan tamamen uzak ve masum olduğunu herkesin açıkça anlaması için, zindandan hemen çıkmak istemedi. Yanma gelen elçiye: "Efendine dön, kadınlar niçin ellerini kesmişlerdi? Bir sor; doğrusu, Rabbim onların hilesini bilir." dedi.»

Bu sözlerin şu anlama geldiğini söyleyenler de olmuştur: Efendim Azız, bana isnad edilen suçlardan uzak ve masum olduğumu bilir. Krala uğra da ellerim kesen o kadınlara sorsun: Onlar benim nefsimden kam almak istedikleri., doğru ve uygun olmayan işi yapmaya beni teşvik ettikleri zaman ben, onların bu gayr-ı meşru isteklerine karşı nasıl direnmişim? Bunu onlara sorsun.

O kadınlar sorguya çekildiklerinde, kendi yaptıklarım ve Yusuf un övgüye layık bir davranış sergilediğini itiraf ettiler. Dediler ki: "Haşa, Allah için (doğru söylemek lazım), biz ondan hiç bir kötülük görmedik!" Tam o esnada «Kadınlar: "Haşa! Onun bir fenalığım görmedik." dediler. Vezirin karısı: "Şimdi gerçek ortaya çıktı. Onun olmak isteyen bendim; doğrusu, Yusuf doğrulardandır." dedi.» Suçsuz olup beni baştan çıkarmak istemediği; bühtan, iftira, zalimce ve düşmanca uygulama sonucunda zindana atıldığına dair söyledikleri doğrudur.

«Yusuf, "Maksadım, vezire, gıyabında ihanet etmediğimi, hainlerin tuzaklarını Allah'ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı." dedi.»

Bazılarıysa bu sözün tamamen Züleyha'ya ait olduğunu söylemişlerdir. Yani demek istemişti ki: Ben bu itirafta bulundum ki kocam, aslında kendisine hainlik etmediğimi, Yusuf tan kam almak istedimse de sonuçta fuhuş işlemediğimi anlasın.

Son devir müfessirleriyle diğer bazı ulemadan oluşan bir çok gruplar bu görüşü teyid etmişlerdir. Ancak İbn Cerir et-Taberî ile İbn Ebi Hatîm, birinciden yani mezkur sözün Yusuf (a.s.)'a ait olduğunu söyleyenlerin görüşünden başka bir görüş nakletmiş değildirler.

«Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu, Rabbim bağışlayandır, merhamet edendir.»

Bu sözlerin Yusuf a ait olduğunu söyleyenlerin yanısıra, Züleyha'yjj ait olduğunu söyleyenler de vardır. Önceki ayet için geçerli olan tafsilaj bu ayet için de geçerlidir. Ama tamamen Züleyha'ya ait olduğunu söylt yenlerin görüşü, daha uygun ve daha kuvvetlidir. Doğruyu en iyi bile Allah'tır.

«Hükümdar: "Onu bana getirin, yanıma alayım." dedi. Onunla konuşunca: "Bugün senin yanımızda önemli bir yerin ve güvenilir bir â&~ rumun vardır." dedi. Yusuf: "Beni memleketin hazineleri me’mur et, çünkü ben korumasını ve yönetmesini bilirim." dedi. Yusuf u böylece o memlekete yerleştirdik; istediği yerde oturabilirdi. Rahmetimizi tıpkı bu misalde olduğu gibi istediğimize veririz; iyi davrananların ecrini zayi etmeyiz. Ama ahiret ecri, inananlar ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için daha iyidir.» (Yûsuf, 54-57.)

Kral, Yusuf (a.s.)'un ırzı temiz ve kendisine isnad edilen suçlardan uzak olduğunu anlayınca, «Onu bana getirin, yanıma alayım, dedi." dedi. Yani onu has adamlarım arasına katıp devlet erkanı zümresine sokacak, ayan ve yakın adamlarımdan biri kılacağım, dedi. Yusuf la konuşup onun durumunu anlayınca, "Bugün senin yanımızda önemli bir yerin ve güvenilir bir durumun vardır." dedi.

Yusuf: "Beni memleketin hazinelerine memur et, çünkü ben korumasını ve yönetmesini bilirim" dedi.» Kraldan, kendisine azık ambarlarının koruma ve idaresini vermesini istedi. Çünkü yedi bolluk yılından sonra o gıda depolarında bir aksama meydana geleceğini biliyordu. Bunu bildiğinden dolayı gelecekteki kritik günlerde gerekli ihtiyat tedbirlerini almak ve Allah'ı memnun edecek tarzda halka karşı merhametli davranmak için bu görevi istedi. Kendisine teslim edilecek şeyleri koruma hususunda güçlü ve muktedir, aynı zamanda gıda ambarları için lazım gelen bilgileri bilen, eşyayı muhafaza etmesini beceren bir insan olduğunu da krala bildirdi. Yusuf un böyle yapmasında, kendisini güvenilir ve yeterli bulan kimseler için, idari görev talebinde bulunulabüeceğine dair bir delil vardır.

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Firavun (o zamanki Mısır kralı) Yusuf u gerçekten ağırlamış, onu tüm Mısır halkı üzerinde yetkili kılmış, mührünü ona vermiş, ipek kaftan giydirmiş, başına altın taç takmış, onu ikinci bineğine bindirmiştir. Huzurunda, "Ey kralımız, efendimiz! Sen ve sultanımız Yusuf]" diye çağırılır olmuştur. Kral, ona: "Şahsen ben senden daha.büyük değilim. Sadece kürsüm seninkinden biraz daha büyüktür." dermiş. Anlatıldığına göre Yusuf, o zamanlar otuz yaşındaymış. Kral, kendisini soylu bir kadınla evlendirmiş. Sa'lebî'nin anlattığına göre kral, veziri Kıtfır'i görevden azledip yerine Yusuf u tayin etmiştir.

Denilir ki, kral Ölünce, Kıtfîr'in karısı Züleyha, Yusuf la evlenmiştir. Yusuf gerdeğe girince, onun bakire olduğunu görmüş. Çünkü Züley-ha'nın kocası, kadınlara yaklaşma zmış. Yusuf la Züleyha'mn evliliğinden; biri Efrayim, diğeri Mensa olmak üzere ilâ erkek çocuk doğmuş. Artık bundan sonra Mısır'ın yönetimi tamamıyla Yusuf un eline geçmiş. Onları adaletle idare etmiş.. Kadın erkek bütün halk tarafından sevildiği, otuz üç yaşında Mısır'a sultan olduğu rivayet edilir. Önceleri kral kendisine yetmiş dille hitapta bulunmuş; Yusuf da, kendisine hangi dille hitab ediliyorsa, cevabını da o dille vermiştir. Böylesine genç birinin

yetmiş dili bilmesi, kralın hoşuna gitmiş ve Yusuf u takdir etmiştir. Doğruyu Allah bilir.

«Yusuf u böylece o memlekete yerleştirdik; istediği yerde oturabilirdi.»

Yani zindandan ve sıkıntıdan sonra, Mısır diyarında, dilediği yerde konaklama yetkisine sahib oldu. Her nereye konaklarsa saygı, ikram ve tazimle karşılanır; imrenilecek muameleler görürdü. «Rahmetimizi tıpkı bu misalde olduğu gibi istediğimize veririz. İyi davrananların ecrini zayi etmeyiz.»

Yani bütün bu saydıklarımız, ahirette kendisi için hazırlanan bol hayır ve güzel mükafata ek olarak mü'min kula Allah'ın bahşettiği sevap ve mükafatıdır. "Ama ahiret ecri, inananlar ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için daha iyidir."

Rivayete göre vezir Kıtfir ölünce kral, onun karısı Züleyha'yı Yusuf la evlendirmiş, ayrıca ondan boşalan vezirlik makamına da Yusuf u tayin etmiş, böylece o gerçek bir vezir, yani başvezir olmuştur.

Muhammed b. İshak'm naklettiğine bakılırsa Mısır kralı Velid b. Reyyan, Yusuf (a.s.) yasıtasıyla gerçek dini kabul etmişti. Doğruyu Allah bilir. Şairin biri demiş ki: "Korku dar boğazının ardından güvenliğin, genişliği gelir. İlk başta sevinç nedeni olan şey, sonsuz bir üzüntü nedeni olabilir. Ümitsiz olma; zira Allah, zindandan kurtardıktan sonra, Yusuf u hazinelerin başına sahib kılıvermişti."

«Yusuf un kardeşleri gelip yanma girdiler, kendisini tanımadıkları halde o onları tanıdı. Onların yüklerini hazırlatınca şöyle dedi: "Baba bir kardeşinizi de bana getirin. Siz Ölçüyü bol tuttuğumu ve benim misafir konuklayanlann en iyisi olduğumu görmüyor musunuz? Eğer onu bana getirmezseniz bundan böyle benden bir ölçek bile alamazsınız ve bana artık yaklaşmayın da. Kardeşleri: "Babasını ikna etmeye çalışacağız ve her halde bunu yaparız." dediler. Yusuf adamlarına: "Karşılık olarak getirdiklerini de yüklerine koyun. Belki ailelerine varınca onu anlarlar da bir daha dönerler." dedi.» (Yûsuf, 58-62)

Cenâb-ı Allah, yiyecek bulmak amacıyla Yusuf un kardeşlerinin Mısır diyarına gelişlerim anlatıyor. Bu gelişleri, kıtlık senelerinin herkesi ve her ülkeyi etkileyicinden sonra olmuştur. O zamanlar Yusuf, Mısır'ın hem dünyevî hem de dinî lideriydi. Makamına girdiklerinde kendisini tanımadıkları halde o, onları tanıyordu. Çünkü Yusuf un bunca maceradan sonra bu kadar yükselip mevki ve itibar sahibi olacağı, onların hatırlarından geçmezdi.*îşte bu nedenle kendisi onları tanıdığı halde onlar kendisini tanımıyorlardı.

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre kardeşleri makama girdiklerinde Yusuf a secde etmişler, Yusuf onları tanımış, ama onlar tarafından tanınmak istememişti. Onları azarlayarak: "Siz casussunuz. Beldelerimizin en iyisini elimizden almak için buraya geldiniz." demiş. Onlar da şöyle karşılık vererek kendilerini savunmuşlardı: "Böyle bir işi yapmaktan Allah'a sığınırız. Milletimizin basma gelen kıtlık, açlık ve bitkinlik felaketi dolayısıyla, kavmimiz için azık almaya geldik. Biz Kenan ilinden gelmiş olup aynı babanın oğullarıyız. Oniki erkek kardeştik. Birimiz gidip kayboldu. En küçük kardeşimiz de babamızın yanında kaldı..."Yusuf: "Sizin durumunuzu mutlaka öğrenmem gerek." dedi. Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Yusuf, onları üç gün hapsettikten sonra çıkardı. Babalarının yanında kalan en küçük kardeşlerini gidip getirmeleri için, Şem'un adlı kardeşini yanında alıkoydu.

Bu rivayetlerin bazısında ihtilaf vardır.

'Yusuf onların yüklerini hazırlatınca........" yani kendi âdetince herkese bir deve yükü kadar azık verince, dedi ki; "...Baba bir kardeşinizi bana getirin". Yusuf, onlardan, durumlarını ve kaç kardeş olduklarını sormuştu. Onlar da on iki kardeş olduklarını, bir kardeşlerinin gidip kayıplara karıştığını, onun öz kardeşinin de halen babalarının yanında durduğunu anlatmışlardı. Yusuf, "Önümüzdeki yıl azık almaya geldiğinizde, onu da yanınıza alarak bana getirin." dedi. "...Sizlere ölçüyü bol tuttuğumu ve benim misafir konukl ayanların en iyisi olduğumu görmüyor musunuz?" Sizi güzelce ağırlayıp ikramda bulundum. Bir sonraki yıl azık almaya gelecekleri zaman, küçük kardeşlerini de beraberlerinde getirmeleri için onları teşvik etti. Getirmeyecek olurlarsa, peşinen onları tehdid ederek şöyle dedi: "Eğer onu bana getirmezseniz, bundan böyle benden bir ölçek bile alamazsınız ve bana artık yaklaşmayın." Yani size azıkfalan vermem. Bu defa sizi ağırlayışımm tersine, o zaman size hiç ikramda bulunmam ve sizi hiç ağırlamam, dedi. Öz kardeşine duyduğu Özlemi dindirmek için onu yanına getirmeleri maksadıyla, yerine göre onları teşvik etti, yerine göre de tehdid etti. «Kardeşleri: "Babasını ikna etmeye çalışacağız." dediler. Onu beraberimizde getirip seninle görüştürmek için mümkün olan her çareye başvuracak ve bütün gücümüzü sarfedeceğiz. «.. .Ve herhalde bunu yaparız." yani bu arzunu gerçekleştirmeye gücümüz kafi gelecektir, dediler.

Sonra Yusuf, uşaklarına, kardeşlerinin getirmiş oldukları sermayelerini, onlar farkında olmadan yine yüklerinin içine koyup gizlemelerini emretti. «Yusuf adamlarına: "Karşılık olarak getirdiklerini de yüklerine koyun, belki ailelerine varınca onu anlarlar da bir daha dönerler." dedi.». Bazıları dediler ki: Yusuf, onların memleketlerine döndükleri zaman sermayelerini yüklerinin içinde bulduklarında, onu geri vermek için tekrar yanına gelmeleri maksadıyla sermayelerini yüklerinin içine koydurttu. Diğer bazıları: 'Yusuf, bir sonraki yıl, azık almak için sermaye temin edememelerinden dolayı yanına gelemiyeçeklerinden endişe duyduğu için, sermayelerini yüklerinin içine koydurttu." dediler. Verdiği azık karşılığında onlardan bedel almayı hoş karşılamadığı için sermayelerini yüklerinin içine koydurttuğunu söyleyenler de vardır. Yusuf un kardeşlerinin sermayelerinin ne olduğu hususunda müfessirler farklı beyanlarda bulunmuşlardır. Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre sermayeleri, gümüş'dolu kutularla benzeri şeyleden ibaret-miş. Doğrusunu Allah bilir.

«Babalarına döndüklerinde, "Ey Babamız! Bize yiyecek yasak edildi, kardeşimizi bizimle beraber gönder de yiyecek alalım. Onu elbette koruruz." dediler. "Daha önce kardeşini size emanet ettiğim gibi onu da, size emanet eder miyim? Ama Allah en iyi koruyandır, o, merhametlilerin en merhametlisidir." dedi. Yüklerini açınca karşılık olarak götürdükleri malların kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler. "Ey babamız! Daha ne isteriz; işte mallanınız da bize iade edilmiş; ailemize onunla yine yiyecek getirir, kardeşimizi de korur ve bir deve yükü de arttırmış oluruz. Esasen bu az bir şeydir." dediler. Babaları: "Hepiniz helak olmadıkça onu bana getireceğinize dair Allah'a karşı sağlam bir söz vermezseniz, sizinle göndermeyeceğim." dedi. Söz verdiklerinde: "Sözümüze Allah vekildir!" dedi. Babaları: "Oğullarım! Tek bir kapıdan değil ayrı ayn kapılardan girin. Ama Allah katında size bir faydam olmaz, hüküm ancak Allah'ındır, O'na güvendim, güvenenler de O'na güvensinler." dedi. Babalarının emrettiği gibi girdiler. Esasen bu, Allah katında onlara bir fayda sağlamazdı, ancak Ya'kub, içindeki bir arzuyu ortaya koymuş oldu. O, şüphesiz kendisine öğrettiğimizi bilir, fakat insanların ÇOğu bilmezler.(Yûsuf, 63-68.)

Cenâb-ı Allah, onların babalarına döndükten sonraki durumlarını anlatarak şöyle konuştuklarını naklediyor: «"Ey babamız! Jttzden yiyecek yasak edildi...". Eğer kardeşimizi bizimle beraber göndermezsen, önümüzdeki yıl bize azık verilmeyecektir. Ama bizimle beraber gönde-rirsen, azığımızı verirler, dediler. 'Yüklerini açtıklarında karşılık olarak götürdükleri mallarının kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler. "Ey Babamız! Daha ne isteriz, mallarımız da bize iade edilmiş; ailemize onunla yine yiyecek getirir, kardeşimizi de korur ve bir deve yükü de artırmış oluruz. Esasen bu az birşeydir." dediler.» Cenâb-ı Allah, Ya-kub'un diğer oğlunun da Mısır'a gitmesi karşılığında alınacak olan bir deve yükü azığın "az bir ölçek" olduğunu bildirdi. Yakub, oğlu Bünya-min'e çok tutkundu. Çünkü ondan Yusuf un kokusunu almakta ve öylece teselli bulmaktaydı. Onu görmekle Yusuf u görmüş gibi oluyordu. Bu nedenle dedi İd: «Babaları: "Hepiniz helali olmadıkça onu bana geri getireceğinize dair Allah'a karşı sağlam bir söz vermezseniz, sizinle göndermeyeceğim." dedi. Söz verdiklerinde "Sözünüze Allah vekildir." dedi.»

Sağlam sözler ve ahidler verdiler. Yakub, oğlunun geri getirilmesi için gerekli tebdiri de aldı. Ama tebbir, kaderin gelişini önleyemezdi. Kendisinin ve milletinin yiyeceğe ihtiyacı olmasaydı, Yakub, kıymetli oğlu Bünyamin'i Mısır'a göndermezdi. Ama kaderin de hükmü vardır. Cenâb-ı Allah dilediğim takdir eder, dilediğini seçer, dilediği hükmü verir. Çünkü O, her işini yerli yerince yapan ve her şeyi bilendir.

Yakub, oğullarına, Mısır'a aynı kapıdan girmemelerini, ayrı ayrı kapılardan girmelerim tavsiye etti. Denildiğine göre, onlara nazar değmesin diye böyle bir tavsiyede bulunmuştur. Çünkü oğullan güzel görünümlü ve alımlı idiler. Yusuf tan haber alır veya onun izine rastlarlar umuduyla onlara böyle bir tavsiyede bulunduğunu söyleyenler de vardır. Fafcat birinci gerekçe, daha kuvvetlidir. Bu nedenle Yakub, oğullarına demişti ki: «Babaları: "Oğullarım! Tek bir kapıdan değil ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah katında size bir faydanı olmaz, hüküm ancak Allah'ındır, O'na güvendim, güvenenler de O'na güvensinler" dedi.»

Cenâb-ı Allah buyuruyor İd: «Babalarının emrettiği gibi girdiler. Esasen bu, Allah katında onlara bir fayda sağlamazdı, ancak Ya'kub, içindeki bir arzuyu ortaya koymuş oldu. O, şüphesiz kendisine öğrettiğimizi bilir, fakat insanların çoğu bilmezler.»

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Yakub, oğulları ile Mısır azizine hediye olarak fıstık, badem, bal ve butum göndermişti. Aziz, önceki sermayeleri olan dirhemleri almış, diğer hediyeleri almamıştı.

«Yusuf un yanma girdiklerinde, kardeşini (Bünyamin'i) bağrına bastı ve: "Ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına artık üzülme!" dedi. Yusuf onların yüklerini yükletirken su kabım kardeşinin yüküne koydurdu. Sonra bir münadî şöyle bağırdı: "Ey kervancılar, siz hırsızsınız!" Geri dönerek, "Ne kaybettiniz?" dediler. "Hükümdarın su kabım kaybettik, onu getirene bir deve yükü mükafat verilecek, buna ben kefil oluyorum." dediler. Hz. Yusuf un kardeşleri: "Allah'a yemin ederiz ki memleketi ifsad etmeğe gelmediğimizi ve hırsız da olmadığımızı biliyorsunuz." dediler. "Yalancı iseniz hırsızlığın cezası nedir?" dediler. "Cezası, kimin yükünde bulunursa, ceza olarak ona elkonulur; biz zalimlei'i böyle cezalandırırız!" dediler. Yusuf, kardeşinin yükünden önce onlarmkini aramaya başladı; sonra kardeşinin yükünden su kabını çıkardı, işte biz Yusuf a böyle bir plan kullanmasını vahyettik.

Çünkü hükümdarın kanunlarına göre kardeşini alıkoyamazdı, meğer ki Allah dileye. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinden üstün bir bilen bulunur." Çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı." dediler. Yusuf bunu içinde sakladı, onlara açmadı. İçinden, "Durumunuz pek kötüdür; anlattığınızı Allah daha iyi bilir." dedi. Kardeşleri: "Ey Vezir! Onun yaşlanmış, kocamış bir babası vardır. Bizden birini onun yerine al. Doğrusu, biz senin iyi davrananlardan olduğunu görüyoruz." dediler. "Maazallah! Biz, malımızı kimde bulmuşsak ancak onu akkoruz, yoksa haksızlık etmiş oluruz!" dedi. (Yûsuf, 69-79.)

Cenâb-ı Allah, Yusuf un kardeşlerinin, kardeşleri Bünyamin ile beraber öz kardeşleri Yusuf un yanma girişlerim, onun Bünyamin'i yanına alışını, ona kendi öz kardeşi olduğunu gizlice bildirdiğini, bunu onlara açıklamamasını tenbihleyip kendisine yapmış oldukları kötülükten Ötürü onu teselli ettiğim haber veriyor.

Bundan sonra Yusuf, öz kardeşi Bünyamin'i onlardan alıp kendi yanında tutmanın çaresini araştırdı. Uşaklarına, kendi tasım farkında olmadıkları bir anda Bünyamin'in yüküne koymalarını emretti. Yola çıkacakları sıra, bir ünleyici onlara, kralın tasım çaldıklarını bildirdi. Geri verdikleri takdirde, kendilerine mükafat olarak bir deve yükü azık verileceğini va'detti. Bu mükafatın verileceğini garantileyip tekeffül etti.

Kendilerini hırsızlıkla suçlayan ünleyiciye dönüp geldiler; kendilerine karşı sarfettiği sözden ötürü onu kınayıp ayıpladılar: «"Allah'a yemin ederiz ki memleketi ifsad etmeye gelmediğimizi ve hırsız da olmadığımızı biliyorsunuz." dediler.» Bize isnad ettiğiniz hırsızlıkla ilgimiz olmadığını bildiğiniz halde bizi, tas çalmakla suçluyorsunuz!

(Yusuf un adamları); "Peki, dediler. Yalancı iseniz hırsızlığın cezası nedir?"

"Cezası, kimin yükünde bulunursa ceza olarak ona el konur; biz zalimleri böyle cezalandırırız!" dediler.

Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı; sonra kardeşinin yükünden su kabını çıkardı." ki onlara karşı kurduğu tuzak tam kıvamını bulsun. Ve onu itham etmesinler. «...İşte biz Yusuf a böyle bir plan kullanmasını vahyettik. Çünkü hükümdarın kanunlarına göre kardeşim alıkoyamazdı..." Eğer onlar, "Cezası, kimin yükünde bulunursa, ceza olarak ona el konulur." diyerek itirafta bulun-masalardı, Mısır kanunlarına göre Bünyamin'i yanında alıkoyamazdı. «...Meğer ki Allah dileye. Dilediğimizi derecelere yükseltiriz...». "Her ilim sahibinden üstün bir bilen bulunur." Yusuf, kardeşlerinin hepsinden daha bilgiliydi. Onlara göre görüşü daha mükemmel, azmi daha güçlü ve aldı daha kamil idi.

Allah kendisine emrettiği için, onlara karşı böyle bir çareye başvurdu. Çünkü bu çareye başvurmasının sonucunda; babasının ve kavminin yanma gelmeleri gibi büyük bir maslahat elde edilecekti.

Kardeşleri, kralın tasının, Bünyamin'in yükünden çıktığını gördüklerinde, " Çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı." dediler. Rivayete göre Yusuf, çocukluğunda babaannesinin putunu çalıp parçalamış.

Bir başka rivayete göre ise halası kendisini çok sevip yanında alıkoyup beslemek ve büyütmek istediğinden, îshak'm kemerini, elbiselerinin altından Yusuf un beline sarmış. Yaşı küçük olduğundan, halasının bu düzeni kurduğunun farkında bile olmamış. Arama sonucunda kemeri Yusuf un üzerinde, elbiseleri arasında saldı bulmuşlar.

Başka bir rivayette anlatıldığına göre Yusuf, küçüklüğünde evden yemek çalar, götürüp yoksullara yedirirmiş.

Kardeşlerinin kendisini hırsızlıkla suçlamalarının başka nedenleri olduğunu bildiren rivayetler de vardır.

Kardeşleri:" Çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı." dediler. Yusuf bunu içinde sakladı. Onlara açmadı. İçinden, "Durumunuz pek kötüdür, anlattığınızı Allah daha iyi bilir." dedi.» Yumuşak huylu, âlicenap ve bağışlayıcı bir insan olduğundan dolayı, açıkça değil de gizlice onlara karşı bu sözleri söyledi.

Onlar da merhamet dilenmek amacıyla Yusuf un makamına gelip şöyle dediler: "Ey vezir! Onun yaşlanmış, kocamış bir babası vardır. Bizden birini onun yerine al. Doğrusu, biz senin iyi davrananlardan olduğunu görüyoruz." dediler.» Yusuf: "Ma'azallah! Biz malımızı kimde bulmuşsak ancak onu akkoruz, yoksa haksızlık etmiş oluruz!" dedi.

Yani suçluyu bırakıp suçsuzu yakaladığımız takdirde, haksızlık edenlerden oluruz. Böyle bir şey yapmayız, yapılmasına da göz yummayız! Yalnız, kabımızı yükünde bulduğumuz kimseyi burada alıkoyarız.

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre o esnada Yusuf kendini onlara tanıtıcı ip uçları veriyordu. Bünyamin'i kendi yanında alıkoyacağından dolayı endişelenmiş oldukları için bu ip uçlarım pek iyi anlayamamışlardı.

"Ümidsizliğe düşünce, konuşmak üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri şöyle dedi:" Babanızın Allah'a karşı sizden bir söz aldığım, daha önce Yusuf meselesinde de ileri gittiğinizi bilmiyor musunuz? Artık babam bana izin verene veya Allah hakkımda hüküm verene kadar -ki o hükmedenlerin en iyisidir- bu yerden ayrılmayacağım. Siz dönün, babanıza gidin ve deyin ki: "Ey Babamız! Senin oğlun hırsızlık yaptı, bu bildiğimizden başka birşey görmedik; görülmeyeni de bilmeyiz; bulunduğumuz kasabanın halkına ve beraberinde olduğumuz kervana da sorabilirsin; biz şüphesiz doğru söylüyoruz." Yakub: "Sizi nefsiniz bir iş yapmaya sürükledi, artık bana güzelce sabır gerekir; belki Allah, hepsini birden bana getirecektir, çünkü o, bilendir, Hakimdir." dedi. Onlara sırt çevirdi, "Vah Yusuf a yazık oldu!" dedi ve üzüntüden gözlerine ak düştü. Artık acısını içinde saklıyordu. "Allah'a yemin ederiz ki, Yusuf u anıp durman, seni bitkin düşürecek veya helak olacaksın." dediler. Yakub: "Ben üzüntü ve tasamı yalnız Allah'a açarım. Allah katından, sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi. (Yûsuf, 80-86.)

"Ey oğullarım! Gidin, Yusuf u ve kardeşini arayın. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin; doğrusu, kafirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümidim kesmez!" (Yûsuf, 87.)

Cenâb-ı Allah, Yusuf un kardeşlerinin, Bünyamin'i almaktan ümit kestikleri andaki durumlarını haber veriyor: Kendi aralarında bu meseleyi konuşmak üzere bir kenara celâldiler. Büyük kardeşleri Robil dedi ki: «"...Babanızın Allah'a karşı sizden bir söz aldığını, daha önce Yusuf meselesinde de ileri gittiğinizi bilmiyor musunuz?..."» Hepiniz kuşatılıp engellenmedikçe kardeşiniz Bünyamin'i babanıza götüreceğinize dair, Allah adına kuvvetli bir söz verdiniz. Ama şimdi bu sözünüze muhalefet ettiniz. Daha önce, Bünyamin'in kardeşi Yusuf hakkında da taksirli davrandınız. Artık bende, babamın karşısına çıkacak yüz kalmadı. Yanma dönmek üzere, «Artık babam bana izin verene veya Allah hakkımda hüküm verene...» yani kardeşimi babama geri götürmeye beni muktedir kılmcaya «kadar -ki o, hükmedenlerin en iyisidir- bu yerden ayrılmayacağım. Siz dönün, babanıza gidin ve deyin ki: "Ey Babamız! Senin oğlun hırsızlık yaptı...»"

Zahiren gördüklerinizi ona anlatın. "Biz, ancak bildiğimize şahitlik ettik. (Tasın, Bünyamin'in yükünden çıktığım gördük. Ötesini bilmiyoruz.) Biz, gizliyi bilenler değiliz. (İnanmazsan) içinde bulunduğumuz şehre ve beraber geldiğimiz kervana sor." Yani sana anlattığımız, kardeşimizi hırsızlık suçundan dolayı,tutukladıkları haberi, Mısır'da herkesin duyduğu, içinde bulunduğumuz ve şu anda burada bulunan kervanın dahi bildiği meşhur bir haberdir. «Bu bildiğimizden başka birşey görmedik; görülmeyeni de bilmeyiz; bulunduğumuz kasabanın halkına ve beraberinde olduğumuz kervana da sorabilirsin...»

«.. ."Biz şüphesiz doğru söylüyoruz." Yakub: "Sizi nefsiniz bir iş yapmağa sürükledi, artık bana güzelce sabır gerekir."...» Yani hakikat, sizin anlattığınız gibi değildir. Bünyamin hırsızlık etmiş değildir. Çünkü onun ahlak ve karakteri, bunu yapmasına izin vermez.

İbn îshak ve diğerleri dediler ki: Yusuf a yaptıkları kötülükten sonra Bünyamin hakkında ihmalkâr davrandıkları için Yakub.ağzma geleni onlara söyledi. Bu nedenledir ki geçmişlerden,bazıları şöyle demişlerdir: İşlenen bir kötülüğün cezası, ondan sonra gelen bir kötülük olur.

Bundan sonra Yakub dedi ki:«,, ."Belki Allah hepsim birden bana getirecektir ,çünkü O, bilendir, Hakimdir."...» dedi. " Yani benim durumumu ve sevdiklerimden ayrı düştüğümü bilendir. Takdirini ve yaptığı işleri hikmetle yapandır. O, sonsuz hikmetin ve kesin delilin sahibidir. Böyle dedikten sonra: "Onlara sırt çevirdi, "Vah, Yusuf a yazık oldu!" dedi.

Bu yeni üzüntüsü, ona eski üzüntüsünü hatırlattı. Yüreğindeki durgun ve gizli kederi harekete geçirdi.

Nitekim şair demiş ki:

"Gönlünü, dilediğin aşk mahallesine taşı, Ama aşk ve sevgi, hep ilk sevgilinin olur."

Bir başka şair de şöyle demiş:

"Mezarların yanında gözlerimden yaşlar boşandı.

Ve ağladığım için arkadaşım beni ayıpladı.

Taşlı ve topraklı kumlar arasına yerleşmiş,

Her mezarı gördükçe ağlar mısın? deyip kınadı.

Ona dedim: Hüzünlerin yenisi, eskilerini canlandırdı.

İlişme bana, bence Malik'in İd gibidir mezarların tamamı."

Yakub peygamber çok ağladığından, üzüntüden gözlerine ak düştü. Artık acısını içinde saklıyordu. Kederinden, hüznünden Yusuf a olan özlem acısını içinde saklıyordu. Oğulları onun çekmekte olduğu ayrılık acısını ve elemim görünce, kendisine olan merhamet ve tutkunluklarından dolayı dediler İd: «Allah'a yemin ederiz ki, Yusuf u anıp durman seni bitldn düşürecek veya helak olacaksın.» Onu devamlı surette hasretle ana ana, bedenini zayıflatarak hastalanacak ve gözünü kaybedeceksin! Kendine biraz acı! Yakub: «Ben üzüntü ve tasamı yalnız Allah'a açarım. Allah katından sizin bilmediklerinizi bilirim.» Oğullarına diyordu ki: Hâlimden ne size, ne de hiç bir kimseye şikayet edecek değilim. Ben hâlimi sadece, onur ve üstünlük sahibi Allah'a şikayet ediyorum ve biliyorum ki, içinde bulunduğum sıkıntıdan kurtulmak için bana bir çıkış yolu açacak ve beni genişliğe kavuş tur acak tır. Yusuf un rüyasının mutlaka gerçekleşeceğini, sizin ve benim - o rüya gereğince - ona secde etmemiz gerektiğini de biliyorum.

Sonra Yusuf u, kardeşini ve ikisinin ne halde olduklarını araştırmaları için onlara teşvikte bulunarak şöyle dedi: «Ey Oğullarım! Gidin, Yusuf u ve kardeşini arayın. Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, doğrusu, kafirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez.» Yani darlıktan sonra genişliğe kavuşacağınız hususunda umutsuzluğa kapılmayın. Zira Allah'ın rahmetinden, sıkıntıdan sonra genişlik vereceğinden, zorluklar anında kullarına takdir edeceği ferahlıklardan, ancak kafir kavim ümidini keser.

«Kardeşleri vezirin yanma vardıklarında: "Ey Vezir! Biz ve çoluk çocuğumuz darlığa uğradık; pek değersiz bir malla geldik; ölçeği bize tam yap ve sadaka ver; Allah sadaka verenleri şüphesiz mükafatlandırır." dediler. "Siz Yusuf ve kardeşine bilmeden neler yaptığınızın farkında mısınız? dedi. 'Yoksa sen Yusuf musun?" dediler. "Ben Yusuf um, bu da kardeşim. Allah bize iyilikte bulundu; doğrusu, kim kötülükten sakmır ve sabrederse bilsin ki Allah iyi davrananların ecrini kafiyen zayi etmez/' dedi.» "Allah'a yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün tutmuştur; doğrusu, biz suç işlemiştik." dediler. Yusuf: "Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi bağışlar. O, merhametlilerin merhametlisidir, bu gömleğimi götürün, babamın yüzüne sürün, görmeğe başlar; bütün çoluk çocuğunuzla bana gelin." dedi.» (Yûsuf, 88-93.)

Cenab-ı Mevla, kardeşlerinin tekrar Yusuf a dönüşlerini, onun huzuruna çıkışlarını, yanındaki azığı arzulayıp isteyişlerini, kardeşleri Bünyamin'i kendilerine lütfedip vermesini dileyişlerini haber veriyor. «Kardeşleri vezirin yanına vardıklarında: "Ey Vezir! Biz ve çoluk çocuğumuz darlığa uğradık...» Kıtlığa maruz kaldık. Nüfusumuz kalabalık-laştı. Topraklarımız da kuraklık yüzünden ürün vermez oldu. «...Pek değersiz bir malla geldik...» Sermayemiz azdır. Böyle bir sermayeyi kimseler kabul etmez. Meğer ki bizi bağişlayasm, azımızı çoğa sayasın...

Sermayeleri kalitesiz dirhemlermiş. Ya da çok az miktarda imiş. Sermayelerinin badem, butum ve benzeri şeylerden ibaret olduğunu söyleyenler de vardır. İbn Abbas (r.a.)'m dediğine göre sermayeleri eski haral ve halatlardan ibaretmiş. Kardeşleri, yalvarışlarına devamla şöyle demişlerdi: «.. .Ölçeği bize tam yap ve sadaka ver; Allah sadaka verenleri şüphesiz mükafatlandırır." dediler.» Süddî'nin dediğine göre bu ayet şöyle manalandırılır: Allah doğru söyleyenleri mükafatlandırır.

îbn Cüreyc'in dediğine göre ise bu ayet şöyle manalandırılır: Kardeşimiz Bünyamin'i bize geri vermekle tasaddukta bulunanları Allah mükafatlandırır. Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Peygamberimiz Muham-med (s.a.v.)'e sadaka vermek, bu ayetle haram kılınmıştır.

Yusuf, kardeşlerinin perişan hallerini görünce ve getirdikleri değersiz maldan başka bir şeylerinin kalmadığını anlayınca, şefkatle üzerlerine eğildi; Rabbinin emirlerim onlara söyledi. Kendi şerefli alnında ve onların bilmekte oldukları mutantan halinde onlar için hasret çekti: «Siz, Yusuf ve kardeşine bilmeden neler yaptığınızın farkında mısınız?" dedi.»

Büyük bir şaşkınlık geçirdiler. Defalarca yanma gelip gittikleri halde onu tanıyamamışlardı. «'Yoksa sen Yusuf musun?" dediler. "Ben Yusuf um, bu da kardeşim..."» Kendisine, elinizden gelen her türlü kötülüğü yaptığınız Yusuf, işte benim., dedi. "Bu da kardeşim." demekle, önceki sözünü te'kid etmiş; her ikisi için kalplerinde gizledikleri çekeme-mezliğe ve kurmakta oldukları tuzağa dikkatlerini çekmişti. «...Allah bize iyilikte bulundu...» O, iyilik ve atıfeti ile bize ihsanda bulundu. Bizi himaye etti. Onurumuzu kurtardı; çünkü daha önce Rabbimize taatte bulunmuş, bize yaptığınız zulme karşı sahııiı olmuş, babamıza da iyilik yapıp itaatkar davranmıştık. O da bizi fazlasıyla sevmiş ve bize şefkat göstermişti. «...Doğrusu kim kötülükten sakınır ve sabrederse bilsin ki Allah iyi davrananların ecrini kafiyen zayi etmez." dedi. "Allah'a yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün tutmuştur; doğrusu biz suç işlemiştik." dediler.» İşte şimdi senin huzurundayız.

«...Yusuf: Bu gün azarlanacak değilsiniz...» dedi. Daha önce yaptığınız kötülüklerden ötürü artık sizi kınayacak değilim. «...Allah sizi bağışlar. O, merhametlilerin merhametlisidir...»

Bu ayet-i kerimeyi yukarıda manalandınrken kelimesi üzerinde durak işareti bulunuşunu esas aldik ve «...Bu gün azarlanacak değilsiniz...» şeklinde manalandırdık. Ama durak işaretini kelimesi üzerinde kabul ederek; "Sizi

kınama yok; bugün Allah sizi bağışlar." şeklinde manalandıranların görüşü zayıftır. Birinci manalandırma doğrudur.

Sonra Yusuf, kardeşlerine, gömleğini (tenine temas eden iç gömleğini) alıp babalarına götürmelerini ve gözlerinin üzerine bırakmalarını emretti. Böyle yaptıkları takdirde, babalarının ağaran gözlerinin, Allah'ın izniyle yeniden göreceğim onlara bildirdi. Bu da harikulade bir durum olup, Yusuf un peygamberliğinin en güçlü delili ve en büyük mu-cizesiydi. Daha sonra da onlara, çoluk çocuklarının tamamını alarak hayır, bereket ve huzur diyarı olan Mısır'a topluca gelmelerini emretti. Ayrılıktan ve dağınıklıktan sonra aileyi, en mükemmel ve en güzel bir şekilde derleyip toparladı, hepsini bir araya getirdi.

«Kervan, memleketlerine dönmek üzere ayrıldığında, babaları: "Doğrusu, ben, Yusuf un kokusunu duyuyorum; ne olur, bana bunak demeyin." dedi. Çevresindekiler: "Allah'a yemin ederiz ki sen, hâlâ eski şaşkınhğındasm." dediler.

Müjdeci gelip, gömleği Yakub'un yüzüne bırakınca, hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yakub: "Ben size , Allah katından sizin bilmediğinizi biliyorum dememiş miydim?" dedi. Oğulları: "Ey Babamız! Suçlarımızın bağışlanmasını dile, bizler hiç şüphesiz suçluyuz." dediler. Yakub: "Rabbimden bağışlanmanızı dileyeceğim; O, şüphesiz bağışlar ve merhamet eder" dedi.» (Yûsuf, 94-98.)

Abdürrezzak, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etti: "Kervan dönmek üzere ayrıldığında..." Yusuf un gömleğini getiren kervan Mısır'dan ayrılıp yola koyulunca oradan bir rüzgar eserek Yusuf un gömleğinin kokusunu Yakub'a ulaştırdı. Yakub dedi ki: «...Doğrusu ben, Yusuf un kokusunu duyuyorum...» Yusuf un kokusunu üç günlük bir mesafeden duyuyordu. Hasan Basrîile İbn Cüreyc el-Mekkî'nin anlattıklarına göre, Yakub ile Yusuf un arasında seksen fersahlık bir mesafe vardı ve seksen yıl süreyle birbirlerinden ayrı kalmışlardı.

Yakub, Yusuf un kokusunu duyduğunu söylediğinde, çevresinde bulunanlar, ağır sözler sarfederek kendisine şöyle demişlerdi: «...Allah'a yemin ederiz ki sen, hâlâ eski şaşkmlığındasın!..." dediler.» "Müjdeci gelip gömleği Yakub'un yüzüne bırakınca, hemen gözleri açıldı...» Gözleri açılıp yeniden görmeye başlayınca da oğullarına:

«...Ben size Allah katından sizin bilmediğinizi biliyorum, dememiş miydim?" dedi.» Yani Yusuf la olan ayrılığıma son vererek bizi buluşturacağını, gözümü onunla aydınlatacağını, ondaki güzelliği ve hoşuma giden yönlerini bana göstereceğini size söylememiş miydim? dedi. Böyle der demez de oğulları: "Ey Babamız! Suçlarımızın bağışlanmasını dile, bizler hiç şüphesiz suçluyuz." demeye başladılar. İşledikleri günahtan, ona ve oğlu Yusuf a yaptıkları kötülükten, yapmaya niyetlendikleri fenalıklardan ötürü bağışlanmaları için, Allah'tan kendileri için mağfiret dilemesini istediler. O kötü işi yapmadan önce, ileride bu günahlarından ötürü tövbe etmeye niyetlendikleri için, Cenâb-ı Allah onları, Yakub'un gözlerinin açılması esnasında tevbe etmeye muvaffak eyledi. Babaları, kendileri için mağfiret talebinde bulunmaya söz verdi ve dedi ki: «...Rabbimden bağışlanmanızı dileyeceğim; O, şüphesiz bağışlar ve merhamet eder...»

İbn Mesud, İbrahim et-Teymin, Amr b. Kays, İbn Cüreyc ve diğerleri dediler ki: Yakub, oğullarını tevbe için seher vaktine kadar bekletti.

îbn Cerir, Muharib b. Dessar'm şöyle dediğini rivayet etti: Hz. Ömer, mescide geldiğinde bir adamın şöyle dediğini işitti: "Allahım! Beni çağırdın, ben de çağrına icabet ettim.. Bana emir verdin. Emrine uydum.. İşte şimdi de seher vaktidir. Beni bağışla." Hz. Ömer, duyduğu bu sese kulak verdi; baktı ki ses, Abdullah b. Mesudun evinden geliyor. Abdullah'a, bu şekilde dua edişinin nedenini sordu. O da dedi ki: Hz. Yakub, tevbe için oğullarını, "Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim." diyerek seher vaktine kadar bekletmiştir. Ayrıca Cenâb-ı Allah da: "Seherlerde istiğfar edenleri (Allah görmektedir.)" diyerek müjdelemektedir.(Al-i Imrân, 17.)

Buharı ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Rabbimiz her gece dünya semasına inerek: "Tevbe eden yok mudur ki tevbesini kabul edeyim? Dilekte bulunan yok mudur ki ona (dilediğini) vereyim? Bağışlanma dileyen yok mudur ki onu bağışlayayım?"

Bir hadiste anlatıldığına göre "Yakub, (istiğfar için) oğullarını cuma gecesine kadar bekletmiştir."

İbn Cerir, İbn Abbas'tan rivayet ederek dedi ki: «..."Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim"...» ayetiyle ilgili olarak Rasûlullah (s.a.v.) şöyle demiştir. "Cuma gecesine kadar, "Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim." sözü, kardeşim Yakub'un oğullarına söylediği sözdür."

Yusuf un yanına geldiklerinde o, anasını babasmı'bağrma bastı "Allah'ın dileğince, güven içinde Mısır'a yerleşin!" dedi. Ana babasını tahtın üzerine oturttu, hepsi onun önünde (Allah'a secde edip) eğildiler. O zaman Yusuf: "Babacığım, dedi. İşte bu, vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkışıdır; Rabbim onu gerçekleş tirdi. Şeytan, benimle kardeşlerim arasını bozduktan sonra, beni hapisten çıkaran, sizi de çölden getiren Rabbim, bana pek çok iyilikte bulundu. Doğrusu, Rabbim dilediğine lütuikardır, O, şüphesiz bilendir, Hakimdir." dedi. "Rabbim! Bana hükümranlık verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaradanı! Dünya ve ahirette işlerimi yoluna koyan sensin; benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyilere kat." (Yûsuf, 99-101.)

Burada, birbirini sevenlerin, uzun bir ayrılıktan sonra bir araya gelip buluşmaları anlatılıyor. Denildiğine göre Yusuf la Yakub, seksen yıl süreyle birbirlerinden ayrı kalmışlardır. Seksen üç yıl süreyle ayrı kaldıklarını söyleyenler de olmuştur. Bu iki süre, Hasen'den rivayet edilmiştir. Katade'nin dediğine göre otuzbeş yıl süreyle birbirlerinden ayrı kalmışlardır.

Muhammed b. İshak'm anlattığına göre onsekiz yıl süreyle birbirlerinden ayrı kalmışlardır. Ehl-i Kitap, Yusuf la babasının kırk yıl süreyle birbirlerinden ayrı kaldıkları görüşündedirler.

Bu kıssanın zahirî ifadeleri, Yusuf la babasının birbirlerinden ayrı kalış sürelerini yaklaşık olarak belirlemektedir. Şöyle ki: O kadın kendisinden murad almak istediği zaman Yusuf onyedi yaşındaydı. Tabii ki Yusuf ona uymamıştı. Dolayısıyla bir kaç yıl da zindanda kaldı. îkrime ve diğerlerine göre yedi yıl zindanda kaldı. Sonra zindandan çıkarıldı ve yedi yıl süreyle Mısır'da bolluk görüldü. Bundan sonra halk, yedi yıl süren bir kıtlıkla karşılaştı. Kıtlığın ilk senesinde azık almak için sadece kardeşleri yanma geldiler. İkinci sene azık almaya geldiklerinde, kardeşi Bünyamin'i de beraberlerinde getirdiler. Üçüncü sene geldiklerinde kendini onlara tanıttı ve tüm aile bireylerini yanlarına alarak Mısır'a gelmelerini onlara emretti. Bunun üzerine hepsi toplanıp Mısır'a gittiler. «...Yusuf un yanına geldiklerinde, o, anasını babasını bağrına bastı...» Kardeşlerinden ayrı olarak özel surette ona-babasıyla bir araya gelip görüştü. «..."Allah'ın dileğince, güven içinde Mısır'a yerleşin." dedi. Denildiğine göre Yusuf un bu ifadelerinde takdim - tehir vardır. Takdiri de şöyledir: Yusuf: Mısır'a girin, dedi. Sonra da ana-babasını kendine çekip kucakladı. îbn Cerir, burada takdim-tehir bulunduğu görüşünü, zayıf görmektedir ki, o mazurdur.

Bir diğer rivayete göre Yusuf, onları şehir dışında, çadırların bulunduğu yerde karşılamış; Mısır'a yaklaştıklarında, onlara: "Allah'ın dilediğince, güven içinde Mısır'da yerleşin."...» demişti.

Süddî, böyle demiştir. Böyle bir takdirde bulunmaya gerek yoktur; Mısır'a girin," sözünde Mısır'a yerleşin ve Allah'ın dileğiyle orada ikamet edin." manası saklı olur denilirse, bu da güzel ve yerinde bir takdir olur. Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Yakub, Caşir (Belbis) mevkiine vardığında, Yusuf onu karşılamaya çıktı. Gelişini müjdelemesi için Yakub, oğlu Yahuza'yı Yusuf a göndermişti. Yine Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Mısır kralı, Caşir mevkiini Yakub ile oğullarına; orada davarlarıyla beraber kalıp ikamet etmeleri ve yaşamaları için mülk olarak verdi.

Bir grup müfessirin anlattıklarına göre, Allah'ın peygamberi Ya-kub'un (İsrail'in) gelmesi yakın olunca, Yusuf onu karşılamaya çıkmak istedi ve çıktı. Yusuf a bir jest ve Yakub peygambere olan hürmetlerinden dolayı kral ve askerleri de atlara binip Yusuf la beraber karşılamaya çıktılar. Yakub da krala dua etti. Onların gelişlerinin uğur ve bereketi dolayısıyla, kıtlığın geri kalan süresi dolmadan, Cenâb-ı Allah kıtlığa son verdi. Doğrusunu Allah bilir.

İbn Mesud'un dediğine göre Yakub'la birlikte Mısır'a giden oğul ve torunları toplam olarak altmış üç kişiydi. Abdullah b. Şeddad'm dediğine göre ise seksen üç kişiydiler. Mesruk'tan gelen rivayete göre, 390 kişi olarak Mısır'a girmişlerdir.

Anlatıldığına göre bunların sayısı zamanla o kadar çoğalmış ki, Musa peygamberle birlikte Mısır'dan çıktıklarında 600.000'den fazla savaşçıları varmış. Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Mısır'a yetmiş kişi olarak girmişlerdir. O kaynaklarda adları da belirtilmiştir. Yusuf, «Anababasını tahtın üstüne oturttu...» Anasının o zamandan önce ölmüş olduğu söylenmiştir. Bu görüş Tevrat âlimlerince de benimsenmiştir. Bazı müfessirlerin görüşüne göre Cenâb-ı Allah, o zaman Yusuf un anasını diriltmiştir.

Başkaları da demişler ki: O zaman babasıyla birlikte tahtın üstüne çıkardığı kadın, Yusuf un anası değil de teyzesiydi. Teyze de ana gibidir. İbn Cerir et-Taberî ve diğerleri dediler ki: Kur'ân-ı Kerîm'in zahir ifadeleri, Yusuf un anasının o güne dek hayatta kalmış olduğunu gerekli kılmaktadır. Ehl-i Kitabın buna muhalif beyan ve nakilleri, nazarı itibara alınmamalıdır. Kuvvetli olan görüş budur. Doğrusunu Allah bilir.

Yusuf, ana-babasını tahtın üstüne çıkardı. Yanında oturttu. «...Hepsi onun önünde (Allah'a secde edip) eğildiler.» dedi. Saygı ve ikram için ana-babası ve onbir kardeşi, onun huzurunda secdeye kapandılar. İnsana secde etmek, onların dinlerinde meşru idi. Diğer şeriatlarda da bu hüküm vardı. Nihayet bu, bizim dinimizde yasaklanmıştır.

«...O zaman Yusuf: "Babacığım! İşte bu, vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkışıdır."...» dedi.

Daha önce görüp de sana anlattığım rüyanın yorumu işte budur. Hani rüyamda güneşle ayın ve onbir yıldızın secde eder olduklarını görmüştüm. Sana anlattığımda, bu rüyamı gizlememi bana emretmiş ve bana bazı vaadlerde bulunmuştun. «..'.Rabbim onu gerçekleştirdi. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni hapisten çıkaran. ..» Keder ve sıkıntıdan sonra, Mısır diyarının her tarafında beni, sözü geçen bir hakim laldı. «.. .Sizi çölden getiren Rabbim bana pek çok iyilikte bulundu...» Beni zindandan çıkardı. Bana yaptıkları zulümden sonra, Rabbim beni Mısır'a sultan kıldı. «...Doğrusu, Rabbim dilediğine lütufkardır...» Yani bir işin yapılmasını istediği zaman onun sebeplerini hazırlar. Kullan farkında olmadan, bir çok yönden o işi kolaylaştırır. Kendi ince sanatı ve yüce kudretiyle onu, rahatlıkla yapılabilecek bir iş haline getirir. «...O, şüphesiz bilendir...» Bütün işleri bilir. Yaratma, takdir ve yasamasında da her işi yerli yerince yapan bir «...Hakimdir...»

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Yusuf, kendi eli altında bulunan azık ve gıda mallarını Mısırlılara sattı. Karşılığında da onların altın, gümüş, ev eşyası ve emlakleri gibi tüm mal varlıklarım aldı. Sonunda canlarını bile satın alarak hepsini köle haline getirdi. Sonra çalışıp elde edecekleri ürünün beşte birini krala vermeleri karşılığında tarlalarını serbest bıraktı ve kendilerine özgürlüklerini bağışladı. Bu uygulama, o günden sonra Mısırlılar için bir kanun haline geldi.

Sa'lebî'nin anlattığına göre kıtlık senelerinde Hz. Yusuf, - Mısır hazinelerini elinin altında tutmasına rağmen - karnını doyurmazmış.. Aç kimseleri unutamazmış. Öğle vaktinde olmak üzere, günde sadece bir öğün yemek yermiş. Onun böyle yaptığını öğrenen sonraki krallar da bu âdete uymuşlardır. Mü'nıinlerin emîri Hattab oğlu Ömer de, bolluk ve bereket yılları gelinceye kadar, kıtlık yıllarında karnını hiç doyurmazmış. Şafiî'nin naklettiği bir rivayete göre Arablardan biri, kıtlık senesi geçtikten sonra Hz. Ömer'e şöyle demiş: "Sıkıntın gitti. Doğrusu sen, yüksek karakterli hür bir kadının oğlusun."

Nihayet Yusuf, üzerindeki ilahî nimetin tamamlandığım, perişan halinin düzeldiğini, bu dünyanın kimseye hep aym surette baki kalmayacağım, dünyadaki her şeyin ve herkesin vadesi dolduğunda yok olacağını, tamamlıktan sonra mutlaka noksanlığın geleceğini anladıktan sonra Rabbine gereği gibi övgüde bulundu. O'nun lütuf, ihsan ve iyiliğinin büyüklüğünü itiraf etti. Kendisinden dilekte bulunanların en hayırlısı ve en iyisi olan Allah'tan, kendisini vefat ettireceği zaman müslü-man olarak vefat ettirmesini ve iyi kullarının arasına katmasını diledi. (D

Nitekim dua esnasında da şöyle denilir: "Allahım! Bizi Müslüman olarak yaşat. - vefat ettireceğin zaman- bizi Müslüman olarak vefat ettir."

Hz. Yusuf un, ölüm döşeğindeyken böyle bir dilekte bulunmuş olması muhtemeldir. Nitekim Hz. Peygamber de ölüm döşeğindeyken ruhunun Refık-i A'lâ'ya, nebi ve mürseller gibi iyi arkadaşların yanma yüceltilmesini dileyerek üç defa, "Allahım! Refık-i A'lâya..." demiş ve sonra da ruhunu teslim etmişti.

Hz. Yusuf un sıhhat ve afiyetteyken ölüm temennisinde, bulunmuş olması da muhtemeldir. Çünkü onların şeriatlarına göre, ölme temennisinde bulunmak caizmiş. Nitekim İbn Abbas-'m da şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Yusuf tan önce hiçbir peygamber, ölüm temennisinde bulunmamıştır." Ama fı.tne hali dışında Ölüm temennisinde bulunmak, İslâmiyet'te yasaklanmıştır. Nitekim Alımed b. Hanbel'in rivayet ettiği Muaz'm hadisinde şöyle bir duadan söz edilmektedir: "(Ey Rabbim!) Bir kavmi fitneye düşürmek istediğin zaman, bizi fitneye düşürmeden canımızı al!."

Bir başka hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "Ey Ademoğlu! Ölüm senin için fitneden daha iyidir!" Hz. Meryem de şöyle demiştir:

"Keşke ben bundan önce ölmüş olsaydım da, unutulup gitseydim."» dedi. (Meryem, 23.)

Dedikodular ayyuka çıkıp, savaş şiddetlendiği, fitne büyüdüğü ve olaylar da korkunç boyutlara ulaştığı zaman Hz. Ali de ölümünü istemiştir. Zor durumlarla karşılaştığı ve muhaliflerinden korkunç saldırılar gördüğü zaman, Sahih adlı hadis kitabının sahibi Buharı de ölüm temennisinde bulunmuştur.

Rahatlık ve kedersizlik durumlarında ölüm temennisinde bulunmaya gelince, Enes b. Malik'in rivayet ettiği, Buharı ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir hadiste, peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Sizden biri, kendisine isabet eden (hastalık ve benzeri) bir sıkıntı nedeniyle ölüm temennisinde bulunmasın. İyi biri ise, sıkıntısı belki daha da artar, günahkar biri ise belki kınanır. (Ölümünü istemesin) Ama şöyle desin: Allahım! Yaşamak benim için daha iyi ise, beni yaşat.. Ölüm benim için daha iyi ise, beni öldür."

Allah'ın peygamberi Yusuf un ölüm temennisinde bulunduğu bir gerçektir.. Yani can çekişirken ya da üzerindeki ilahî nimetin tamamlandığını gördüğü zaman bu dilekte bulunmuştur.

İbn İshak, Ehl-i Kitap kaynaklarında bu konuda şu bilgilerin bulunduğunu söylemiştir: Yakub, Mısır diyarında Yusuf un yanında on yedi sene ikamet etti. Sonra da vefat etti. Yusuf a, kendisini babası İshak ile dedesi İbrahim'in yanma defnetmesini vasiyet etti.

Süddî'nin anlattığına göre Yusuf, babasının cesedini mumyalayıp Şam taraflarına götürdü; babası îshak ile dedesi İbrahim'in yanına defnetti. Allah'ın selamı üzerlerine olsun.

Ehl-i kitap kaynaklarında anlatıldığına göre Hz. Yakub, 130 yaşındayken Mısır'a gitmiş; orada Yusuf un yanında onyedi sene yaşamış... Bu kaynaklarda böyle denildiği halde Yakub'un topîain ömrünün 140 sene olduğunu söylemektedirler ki, bu da Ehl-i Kitab'ın ya kendilerinin, ya da kitaplarının bir yanlışıdır. Ya da 140 sayısının üzerindeki küsuratı, âdetleri icabı düşürmüşlerdir. Fakat böylesine önemli bir konuda nasıl olur da küsuratı düşürürler? Yüce Allah kutsal kitabında şöyle buyurmaktadır: «Yoksa Yakub can verirken sizler yanında mı idiniz? O, oğullarına: "Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?" diye sormuştu. Onlar da: "Senin Tanrı'na ve ataların İbrahim, İsmail, İshalim Tanrı'sı olan tek Tanrı'ya kulluk edeceğiz, bizler O'na teslim olmuşuzdur." demişlerdi.» (el-Bakara,133.)

Yakub, oğullarına ihlası tavsiye etmişti. Ihlas, İslâm'ın en yüce prensiplerinden biridir. Cenâb-ı Allah da, peygamberlerin tümünü İslâmı prensipleri tatbik etmeleri için göndermiştir. Ehl-i Kitap kaynakları bunu reddetmekte ve şöyle bir ifade kullanmaktadırlar: Yakub, her oğluna ayrı ayrı vasiyette bulundu. İleride nelerle karşılaşacaklarını onlara bildirdi. Yahuza'ya da, kendi soyundan doğacak ve milletlerce itaat edilecek büyük bir peygamberin - ki o da Meryem oğlu İsa'dır - geleceğini müjdeledi. Doğrusunu Allah bilir.

Rivayete göre Yakub vefat ettiğinde Mısırlılar, yetmiş gün onun üzerine ağladılar. Yusuf tabiplere emir verdi. Yakub'a koku sürdüler. Cesedi, kırk gün kokular içinde kaldı. Sonra Yusuf, babasının cesedini Kudüs tarafina götürüp dedesinin yanma defnetmek için Mısır kralın-dan izin istedi. Kral izin verdi. Kendisiyle birlikte Mısır'ın önde gelen büyükleri de yola çıktılar. Habron denen yere vardıklarında Yakub'u, İbrahim peygamberin Afron b. Sahr el- Haysf den satın aldığı ve kendisinin de gömülü bulunduğu mağaraya defnettiler. Yedi gün süreyle Yusuf a taziyette bulundular. Sonra Mısır'a döndüler. Kardeşleri de Yusuf a taziyetlerini sundular, boyun büküp merhamet dilendiler. Yusuf da onlara ikramda bulundu. Kendileri için rahatlayacakları bir yer temin etti. İmkanlar tanıdı. Onlar da Mısır'da ikamet ettiler.

Nihayet vadesi dolup ölüm döşeğine yattığında Yusuf, kardeşlerine, cesedini mumyalayıp muhafaza etmelerini, Mısır'dan çıktıkları zaman beraberlerinde alıp götürmelerini ve atalarının yamna gömmelerini vasiyet etti. Vefat etti. Kardeşleri, cesedini mumyalayıp bir tabuta koydular. Nihayet Musa (a.s.), cesedi alıp atalarının yanına gömdü. Rivayete göre Yusuf (a.s.), 120 yaşındayken vefat etmiştir.

7.Bölüm