El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Kubbetü'z-Zeman'ın Yapılışı

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatılır ki: Cenâb-ı Allah, Musa aley-hisselam'a şimşir ağacından, sığır derisinden ve keçi kılından bir kubbe yapmasını emretti. Bu kubbenin (çadırın) boyalı ipek, altın ve gümüşle …

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatılır ki: Cenâb-ı Allah, Musa aley-hisselam'a şimşir ağacından, sığır derisinden ve keçi kılından bir kubbe yapmasını emretti. Bu kubbenin (çadırın) boyalı ipek, altın ve gümüşle süslenmesini buyurdu. Bu çadırın on tane çeperi olacaktı. Bu çeperlerden her birini uzunluğu yirmi sekiz, genişliği de dört zira olacaktı. Dört kapılı olup astarları da boyalı ipek ve ibrişimden olacaktı. İçinde altın ve gümüşten raflarla tabaklar bulunacaktı. Her köşesinde iki kapı olup ayrıca büyük kapıları da bulunacaktı. Boyalı ipekten perdeleri olacaktı.....

Cenâb-ı Allah, ayrıca Musa'nın, iki buçuk zira uzunluğunda, iki zira genişliğinde ve bir buçuk zira yüksekliğinde şimşir ağacından bir tabut yapmasını da emretti. Bu tabut, içten ve dıştan som altınla kaplana-caktı. Dört köşesinde dört halkası bulunacaktı. Tabutun iki ucunda altın kanatlı melek timsalleri bulunacaktı. Bu melek timsalleri de karşılıklı duracaklardı. Tabutu, Salyal adındaki bir adam yapmıştı.

Cenâb-ı Allah, Musa'ya ayrıca iki zira uzunluğunda ve iki buçuk zira genişliğinde şimşir ağacından bir masa yapmasını da emretmişti. Masa, altın kaplamalı olup üzerinde yüksekçe altın bir taç da yapılacaktı. Her dört köşesi de halkalı olacaktı. Tahtadan ama altın kaplamalı ve nar şeklindeki çivilerle çivilenecekti. Masanın üstünde tabaklar, kaşıklar ve süzgeçler bulunacaktı.

Ayrıca Musa'nın altından bir minare yapması da emredilmişti. Bu minarenin üzerinde altından yapılmış altı bukle sarkıtılacaktı. Minarenin her üç tarafında bu bukleler sarkıtıldığı gibi her bukle üzerinde üç kandilde bulunacaktı. Minarede ayrıca dört kandil daha asılı olacaktı. Bütün bunlar ve masa üzerindeki kaplar altından yapılmış olacaktı.. Bunları da Salyal adındaki usta yapmıştı.

Bu kubbe (çadır), senenin yani baharın ilk gününde kuruldu. Ayrıca şahadet tabutu da o zaman yapılıp oraya konuldu. Allah bilir ya söz konusu tabuttan şu ayet-i kerimede de bahsedilmektedir: «Onun hükümdarlığının alameti, tabutun size gelmesidir. Onun için de, Rabbinizden bir ferahlık ve Musa ailesinin, Harun ailesinin geriye bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer inanıyorsanız bunda sizin için (Talut'un hükümdarlığına) kesin bir alamet vardır.» (el-Bakara, 248.)

Bu fasıl, Ehl-i Kitabın kitaplarında gerçekten uzun uzadıya anlatılmaktadır. Onların kitaplarında kendileri için şeriat ve hükümler vardı. Kurbanlarım ne şekilde takdim edecekleri ve kurbanlarının nitelikleri anlatılmaktaydı. Yine kitaplarında anlatıldığına göre kubbetü'z-zeman, onların buzağıya tapmalarından önce de mevcuttu. Bütün bunlar, onların Beyt-i Makdis'e gelmelerinden Önce olmuştu. Kubbetü'z-zeman, onlar için tıpkı Ka'be gibi bir şeydi. İçinde namaz kılar ve yanında Allah'a ibadet ederlerdi. Musa, içine girdiği zaman ayağa kalkarlardı. Kapısının önüne buluttan bir direk inerdi. Bu bulutun indiğini gördüklerinde onur ve üstünlük sahibi olan Cenâb-ı Allah'ın huzurunda secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Allah, bir nur olan bu buluttan direğin önünde Musa aleyhisselam'a hitapta bulunur, onunla konuşur, ona bazı emir ve yasakları bildirirdi. Musa'da tabutun yanında ve iki melek timsalinin arasında durarak Cenâb-ı Allah'ın hitabını dinlerdi. Cenâb-ı Allah'ın konuşması nihayete erdikten sonra Rabbinin kendisine vah-yettiği emir ve yasakları İsrailoğullanna aktarırdı.

îsrailoğulları, hükmü Tevrat'ta bulunmayan bir hususta kendi aralarında anlaşmazlığa düştüklerinde, Musa peygamber kubbetü'z-zemanın yamna gelir, tabutun Önünde durur ve iki melek timsali arasına kendini vururdu. Böyle yapınca da söz konusu anlaşmazlığı halledecek ilahi hüküm gelirdi.

İnci, mercan, altın, gümüş, ipek ve ibrişim gibi şeyleri mabedlerinde ve namazgahlarında süs aracı olarak kullanmaları, İsrailoğullan için meşru idi. Bizim şeriatimizda buna müsaade edilmemiştir. Dahası, bizler mestidlerimizi süsleyip tezyin etmekten menedilmişiz ki süsler, namaz kılanları meşgul etmesin. Onların zihinlerini kurcalamasın. Nitekim Hattaboğlu Ömer hazretleri, Rasûlullah'm mescidini genişletme ve imar etme işiyle görevlendirilen adama şöyle demiştir: "İnsanları barındıracak ve onlara yetecek kadar bir bina yap. Sakın ola ki bu mescidi kızıla ya da sarıya boyamıyasm. Aksi takdirde insanlar fitneye düşerler."

İbn Abbas hazretleri de mescid yapana şu tavsiyede bulunmuştur. "Mescidi, Yahudilerle Hristiyani arın kendi kiliselerini süsledikleri gibi allayıp pullama!"

Mescidlerin süslenmesinin yasaklanması, mescidler için bir şeref ve ikram vesilesidir. Onların kiliseye benzetilmemesi içindir. Çünkü bu ümmet, kendisinden önceki ümmetlere benzemez. Bunların namazla-rındaki hedefleri ve yönelişleri, sadece Allah'adır. Kendilerini büyük ibadetten alıkoyacak şeylerle meşgul olmaları, süsleri ve mücevherleri düşünmeleri caiz değildir. Övgü ve minnet Allah'adır.

Kubbetü'z-zeman, Tin sahrasında da İsrailoğullarınm yanındaydı. Ona yönelerek namaz kılarlardı. Tıpkı Ka'be gibi onu kendilerine kıble edinmişlerdi. İmamları da Allah ile konuşma şerefine ermiş olan Musa peygamberdi. Kurbanlarını da, Musa'nın kardeşi Harun takdimederdi. Harun'un ardı sıra da Musa'nın vefatından sonra Harun'un oğulları, babalarının görevi olan kurban takdim etme görevim üstlendiler. Zamanımıza kadar bu görevi onlar yürütmektedirler.

Musa'nın vefatından sonra peygamberlik görevi ile hükümdarlık görevini, Yuşa' b. Nun deruhte etti. Yuşai'lerde de açıklanacağı üzere îsrailoğullarıyla birlikte Beyt-i Makdis'e girmişti. İsrailoğullan Beyt-i Makdis'e girdikten sonra Yuşa, kubbetü'z-zemam Mescid-i Aksa'mn yanındaki kayalığın üzerine dikmişti. îsrailoğullan oraya yönelerek namaz kılarlardı, kubbetü'z-zeman çürüyüp yok olunca İsrailoğullan onun eskiden bulunduğu yere yani kayalığa yönelerek namazlarını kılmaya devam ettiler. Bu sebeble de ondan sonra ta Hz. Peygamberin zamanına kadar, orası peygamberlerin kıblesi oldu. Hicretten öncesine kadar Hz. Peygamber de oraya yönelerek namaz kılardı. Medine'ye hicret ettikten sonra da oraya yönelerek onaltı ya da onyedi ay süreyle namazım kıldı. Bilahare kıblesi, Ka'be-i Muazzama'yâ çevrildi. Ka'be, İbrahim peygamberin kıblesi idi. Kıblenin Ka'be'ye çevrilmesi, hicretin ikinci senesinin şaban aynıda ikindi namazı esnasında olmuştur. Nitekim bu hususu geniş ve ayrıntılı bir şekilde İbn Kesir Tefsiri'mizde aşağıdaki ayeti kerimeyi açıklarken ele almışız:

«İnsanlardan bazı beyinsizler; "Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. Deki: "Doğu da batı da Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola iletir." Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki insanlara şahit olasınız. Peygamber de size şahit olsun. Biz, peygambere uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Ka'be'yi kıble yaptık. Bu, Allah'ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir. (Ey Muhammed), biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.» (el-Bakara, 142144.)