İmam Abdurrahman en-Neseî, "Sünen" adlı eserinin Kitab'üt- Tefsir bölümünde, «Sen bir adam öldürmüştün. Yine seni tasadan kurtarmış ve seni iyice denemiştik.» (Ts-Hâ, 40.) ayetinden bahsederken fitneler hadisini nakleder: Abdullah b. Muhammed, Said b. Cübeyr'in şöyle dediğini rivayet etti: Abdullah İbn Abbas'a ayetindeki fitnelerin neler olduğunu sordum. Bana: "Ey Cubeyr'in oğlu, bunu yarın yine sor. Çünkü bununla ilgili uzun bir hadis vardır." dedi. Ertesi gün sabahladığımda, fitneler hadisini anlatma hususunda bana verdiği sözü yerine getirmesi için hemen İbn Abbas'm yanına gittim. Bana dedi ki: "Firavun ve maiyeti, Cenâb-ı Allah'ın İbrahim peygambere, onun soyundan peygamberler ve hükümdarlar yaratacağına dair va'dini hatırlayıp üzerinde konuşmaya başladılar. Bazıları dediler ki: îsrailoğulları, bu va'din gerçekleşmesini beklemektedirler ve bu hususta kuşkuları da yoktur.
Onlar, beklenen şahsın Yakub oğlu Yusuf olduğunu zannediyorlardı. Fakat o vefat e dince,"Allah'm vaadi böyle değildi," dediler. Firavun: "Bu konudaki görüşünüz nedir?" diye sordu. Maiyeti ve yakın adamları toplamp müşavereye başladılar. Neticede şu karara vardılar: Eli bıçaklı adamlar görevlendirecekler. Bu görevliler, İsrailoğulları arasında dolaşacak ve yeni doğan bir oğlan çocuğu gördüklerinde onu keseceklerdi. Firavun'un adamları, İsrailoğullarının yaşlılarının kendi ecelleriyle, küçüklerinin de kesilerek ölmeleri üzerine nesillerinin tükeneceğini düşündüler. Böyle olunca da, "îsrailoğullarının bizim yerimize yapmakta oldukları ağır hizmetleri, gün gelecek bizler yapmak durumunda kalacağız!" dediler ve şöyle bir karara vardılar: «Bir sene erkek çocuklarını öldürüp kızlarını sağ bırakın.
Bir sene ise hiç Öldürmeyin. Böylece küçükleri, ölen büyüklerinin yerini alıp büyürler. Sağ bıraktıklarınızla onların sayıları pek fazlalaşmaz. Size üstün geleceklerinden korkmanıza gerek de kalmaz. Öldürdüklerinizle de tamamen yok olmazlar ve ihtiyaçlarınızı görecek kadar adamları da mevcut kalır."
Evet, bu görüşü bir karar haline getirip benimsediler. Musa'nın anası, erkek çocukların öldürülmediği senede Harun'a hamile kaldı ve onu güven içinde alenen doğurdu. Ertesi sene, yani erkek çocukların öldürüleceği sene de Musa'ya hamile kaldı,, kalbine keder ve üzüntü düştü. İşte bu da fitnelerden biriydi ey Cübeyr'in oğlu! Cenâb-ı Allah, kederlenmekte olan Musa'nın anasına şöyle vahyetti:
«Korkma, üzülme, biz onu tekrar sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız.» (ciKasas, 7.)
Musa'yı doğurduğunda onu bir sandığa koyup denize bırakmasını ona emretti. Doğurunca, aynen öyle yaptı. Denize bıraktığı çocuğu gözden kaybolunca, yanına şeytan geldi. Kalbine vesvese bıraktı, o da: Ben çocuğuma ne yaptım? Gözümün Önünde bıçakla boğazlansaydı da onu kefenleseydim, belki daha iyi yapmış olurdum. Öyle yapmış olsaydım, deniz hayvanlarına ve balıklarına yem olarak bırakmamdan daha çok hoşuma giderdi.
Musa'nın içinde bulunduğu sandık, nehrin, halkın su almakta oldukları oyuk bir kısmına gelip dayandı. Firavun'un cariyeleri oradan su almaktaydılar. Sandığı görünce hemen aldılar ve açmak istediler. Bir kaçı dediler ki: "Bunun içinde mal vardır. Kapağını açarsak, Firavun'un karısı, içinden bir miktar mal aldığımızı düşünül* ve her ne kadar almadığımızı söylersek de bize inanmaz." Böyle deyip sandığı olduğu gibi, açmadan, Firavun'un karısının Önüne götürüp bıraktılar. Açınca, içinde bir oğlan çocuğu olduğunu gördü. Çocuğun sevgisini Allah onun kalbine bıraktı. O güne kadar hiç kimseyi, onun gibi sevmemişti. «Musa'nın anasının gönlü bomboş olmuştu.» Musa'dan başka hiç birşeyi düşünemez olmuştu. Eli bıçaklı devriyeler, sandıkta bir çocuk bulunduğunu duyunca, onu kesmek için Firavun'un karısının yanına koştular. Bu da fitnelerden biridir, ey Cübeyr'in oğlu! Firavun'un karısı, bıçaklı devriyelere dedi ki: "Bunu Öldürmeyin. Bu bir tane ile Israiloğullannm sayısı artmaz. Hele bunu bırakın da Firavun'a götüreyim, bana bağışlamasını istiyeyim. Bana bağışlarsa,bunu öldürmemiş olmakla güzel bir iş yap-„ mış olursunuz. İlla da öldürülmesini emrederse, artık öldürürseniz sizi kınamam." Böyle dedikten sonar Firavun'un yanma gidip: "Bana da sana da göz bebeği (olacak bir çocuk).» dedi. Firavun da, senin için göz bebeği olabilir ama benim buna ihtiyacım yok, dedi. Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
«Kendisine yemin edilen (Allah)a andolsun ki Firavun, karısı gibi (Musa'nın) kendisi için göz bebeği olduğunu kabul etseydi, karısını hidayete kavuşturduğu gibi kendisini de hidayete kavuştururdu. Ama onu bundan mahrum bıraktı.»
Firavun'un karısı, onun için emzikçi birini bulmak maksadıyla etraftaki bütün kadınlara haber saldı. Musa, emzirmek için gelip kendisini kucağına alan kadınların memelerini emmedi. Öyleki Firavun'un karısı, süt emmemesi nedeniyle aç kalıp ölmesinden korktu. Fazlasıyla tasalandı. Çocuğun, memesini emeceği bir emzikçi kadının bulunması ümidiyle pazar yerine ve halkın kalabalık bulunduğu yere çıkarılmasını emretti. Hangi kadın memesini ağzına dayadı ise o, hiçbirinin memesini emmedi.
Öte yandan Musa'nın anası, kızına dedi ki: "Kardeşin Musa'nın izini takib et, onu ara. Bak bakalım, onun hakkında birşeyler duyabilecek misin? O sağ mıdır? Yoksa onu hayvanlar mı yemiştir?" Böyle derken o, Allah'ın Musa'yla ilgili olarak ona verdiği sözü unutmuştu. Musa'nın ablası da "Onlar farkına varmadan onu uzaktan gözetledi." Emzikçi kadınların onu emzirmekten aciz kaldıklarını görünce sevinçten şöyle de-" di: «Sizin için onun bakımını üzerine alacak ve ona Öğüt ver (ip onu güzelce eğit) ecek bir aileyi göstereyim mi?»
Böyle deyince onu yakaladılar ve; "Bu ailenin çocuğa ne öğüt vereçeklerini biliyor musun? Hem bu aileyi tanıyor musun?" dediler. Bu hususta kuşkuya kapıldılar. Bu da fitnelerden biridir, ey Cübeyr'in oğlu! Musa'nın ablası onlara dedi ki: "Bu çocuğa öğüt verip iyi bakmakla hükümdarın yakınları arasına katılacaklarını umduklarından dolayı o aile, çocuğa güzelce bakacak ve hükümdardan fayda umacaklar."
Böyle deyince onu salıverdiler. Ablası da hemen anasının yanma koştu. Gördüklerim ona anlattı. Anası gelip kucağına alınca Musa, hemen onun memesine atıldı, emmeye başladı ve doyuncaya kadar emdi. Müjdeci de Firavun'un karısına koştu ve: "Oğlun için bir emzirici bulduk." dedi. Kadın da Musa'nın anasına haber salıp onu yanma getirtti. Firavun'un karısı, çocuğun bu emzikçiye karşı olumlu davrandığını görünce ona: "Sarayda kal, şu oğlumu emzir. Çünkü onu sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmiyorum." dedi. Musa'nın anası da şöyle dedi: «Evimi ve çocuklarımı bırakıp da burada kalamam. Yoksa onlar telef olurlar. Ama hoşuna giderse, çocuğu bana ver; onu kendi evime götürüp çocuklarımın arasına katarım." Böyle derken de, Allah'ın kendisine vermiş olduğu va'di hatırladı. Firavun'un karısıyla anlaşmazlığa düştü ve onu sıkıştırdı. Cenâb-ı Allah'ın, kendisine vermiş olduğu sözü yerine getireceğine kesinlikle inandı. Aynı gün Musa ile birlikte evine döndü. Onu güzelce yetiştirip terbiye etti. Çünkü Cenâb-ı Allah, onun hakkında böyle hüküm vermişti. Kasabanın kenar mahallesinde oturmakta olan İsrailoğulları, Musa aralarında bulunduğu sürece haksızlığa uğramaktan ve angaryada çalıştırılmaktan kurtuldular.
Musa gelişip büyüyünce Firavun'un karısı, Musa'nın anasına bir gün tayin ederek: «Oğlumu bana getir de göreyim.» dedi ve vekil-i haslarına, dadılarına, hazinedarlarına da şu direktifi verdi: Bugün hepiniz oğlumu hediyelerle karşılayacaksınız. Ben de onu huzur içinde görmeliyim. Her biriniz, kendisine neler sunduğunu, nasıl davrandığını bana birer birer anlatsın.
Musa, anasının evinden çıkıp Firavun'un karısının yanına varıncaya kadar ihtiram, hediye ve ikramlarla karşılandı. Saraya girerken de Firavun'un karısı tarafından hediye ve ikramlarla karşılandı. Sevgi gösterilerine mazhar oldu. Kendisine iyi bakmış olduğu için anası da yüklü bahşiş aldı. Sonra Firavun'un karısı: "Musa'yı Firavun'a götüre-yim, o da kendisine ikram ve bağışta bulunsun." dedi. Firavun'un katına çıktıklarında Musa'yı onun kucağına bıraktı. Kucağında oturmaktayken Musa, Firavun'un sakalını tuttu. Öfkelenen Firavun, onu yere bıraktı. Allah düşmanı fesatçılar dediler ki: "Allah'ın, peygamber İbrahim'e verdiği sözü biliyor musun? İşte bu çocuk, senin yerine geçeceğini ve seni mağlub edeceğini düşünüyor!" Bunun üzerine Firavun, eli bıçaklı devriyelere, Musa'yı boğazlamaları için haber saldı. Bu da fitnelerden biri ve de en şiddetlisidir ey Cübeyr'in oğlu!
Öte yandan Firavun'un karısı koşarak geldi ve: "Bana bağışlamış olduğun bu çocuk hakkındaki düşüncem değiştirmene sebep ne?" diye sordu. Firavun: "Görmüyor musun? Beni mağlub edip üste çıkmaya çalışıyor!" dedi. Karısı, şöyle bir teklifte bulundu: "Gel, kendi aramızda bir deney yapalım, böylece gerçeği öğrenmiş olursun. İki ateş közü ile ikinci tanesi getir; çocuğun önüne bırak! İncileri tutup ateş közlerinden uzak durursa, aidinin erdiğini anlarsın. Yok eğer ateş közlerini tutup incilere yanaşmazsa; aklının ermediğini anlarsın. Ateş közlerini incilere tercih etmeyenin, akıllı bir kimse olmayacağını bilirsin."
Çocuğun önüne iki ateş közü ve iki de inci bıraktılar. Hemen ateş közlerini tuttu. Elini yakmasından korktuğu için kadın, ateş közlerini Musa'nın elinden alıp attı ve Firavun'a: "Görüyor musun?" dedi. Musa, elini incilere uzatmak istemişti ama Cenâb-ı Allah, elini geri çekip ateş közüne uzatmıştı. İşte böyle, Allah, emrini mutlaka yerine getirir.
Musa güçlenip erkeklik çağına varınca, artık Firavun'un adamlarından hiçbiri İsrailoğullanndan her hangi birine haksızlık edemiyor ve angarya işlerinde çalıştıramıyordu. îsrailoğulları bağımsız hale gelmişlerdi.
Musa, bir ara şehrin varoşlarında dolaşıyordu. İki kişinin kavgaya tutuşmuş olduklarını gördü. Kavgacılardan biri, Firavun'un adamlarından, diğeri de İsrailoğullanndan di. İsrailoğullanndan olan adam, Firavun'un adamına karşı Musa'dan yardım istedi. Bu durumu gören Musa'nın öfkesi başına sıçradı. Çünkü kendisinin îsrailoğullanna olan yakınlığını ve onlan korumakta olduğunu bildiği halde yine de Firavun'un adamı, onun gözü Önünde İsrailliye saldırıyordu. Zira Musa'nın anasından başka hiç kimse, Musa ile îsrailoğulları arasındaki bağın, süt bağından ileri bir bağ olduğunu bilmiyordu. Ancak bu hususta Cenâb-ı Allah, Musa'ya, başkasının farkedemeyeceği bazı işaretlerde bulunmuştu.
Bu olay karşısında kendini tutamayan Musa, Firavun'un adamına bir yumruk salladı ve onu öldürdü. Öldürdüğünü de Allah1 dan, Musa'dan ve o İsrailliden başka gören olmamıştı. Adamı Öldürdüğünde Musa şöyle dedi:
«Bu, şeytanın işindendir. O, gerçekten apaçık saptırıcı bir düşmandır. Rabbim! Ben nefsime zulmettim; beni bağışla.» dedi. (Allah) onu bağışladı. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. "Rabbim, dedi. Bana lütfettiğin nimetler hakkı için artık bir daha suçlulara arka olmayacağım." Şehirde korku içinde (haberleri ve sonucu) gözetleyerek sabahladı.»
Adamları Firavun'a gidip: "îsrailoğulları senin tarafından birini öldürdüler; öcümüzü al, onlara asla müsamaha etme." dediler.
Firavun da: "Katili ve aleyhinde tanıklık edecek birini bana getirin ki, gereğini yapayım." dedi.
Öldürülen kişi, hükümdarın yakınları arasında seçkin bir kimse olsa da hükümdarın, belgeye dayanmadan ve suçu sabit görülmeden katile kısas uygulaması kendisine yaraşmazdı. «Suçu tespit edici bilgileri bana getirin ki, hakkınızı alayını.» dedi. Firavun'un adamları her ne kadar araştırdılarsa da bir belge veya tanık bulamadılar. Öte taraftan Musa, olayın ertesi günü, dünkü İsraillinin, bu defa Firavun'un adamlarından bir başkasıyla kavgaya tutuşmuş olduğunu gördü. Yine İsrailli, Firavun'un adamına karşı Musa'yı yardıma çağırdı. Bu olayla karşılaşan Musa, dünkü yaptığına pişman olmuş ve gördüğü şeyden hoşlanmamıştı. Firavun'un adamının yakasına yapışıp vurmak isteyen İsrailliye kızdı. Dünkü ve bugünkü kavgaya neden giriştiğini sorup azarladı: "Belli ki sen bir azgınsın" dedi. İsrailli, böyle demesinden sonra Musa'ya baktı.
Dün Firavun'un adamını öldürürken kızdığı kadar kızmıştı. Kendisine: "Belli ki sen bir azgınsın." demesinin ardısıra kendisini öldürmeye kasdettiğini sanmıştı. Ama Musa, onu öldürme niyetinde değildi. Yine Firavun'un adamını öldürmek istemişti. Musa'nın öfkelenip böyle demesinden korkan İsrailli: «Ey Musa! Dün bir canı öldürdüğün gibi şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun?" dedi. Musa'nın, kendisini Öldürmek istediği vehmine kapılıp korktuğu için böyle demiş ve hasmını bırakıp kaçmıştı. Öte taraftan Firavun'un adamı da, İsraillinin: "Dün bir canı öldürdüğün gibi şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun?" dediği zaman İsrailliden duyduğu haberi Firavun'a iletti. Bunun üzerine Firavun, Musa'yı öldürmeleri için cellatları gönderdi. Firavun'un adamlan ana caddede sakin sakin dolaşıp Musa'yı arıyorlardı, ama onun kaçıp kurtulmasından korkmuyorlar di.
Oysaki Musa'nın adamlarından olup şehrin öbür ucunda ikamet etmekte olan bir adam kısa yoldan koşup gelerek, Firavun'un adamlarından önce Musa'ya kavuştu ve hakkında verilen ölüm cezasına ona haber verdi. İşte bu da fitnelerden biridir ey Cübeyr'in oğlu!
Musa, Medyen şehrine doğru yöneldi. Daha önce böyle bir belayla karşılaşmış değildi. Yol hakkında bilgisi de yoktu. Yalnız yüce Rabbine güveniyordu. «Umarım ki Rabbim beni doğru yola iletir.» dedi. Medyen suyuna vannca o (kuyu)nun başında bir çok insanlann (hayvanlarını) suladıklarını gördü. Onlann gerisinde de (diğerlerininkine karışmasın diye hayvanlannı) sudan alıkoyan iki kız buldu. (Onlara): "İşiniz nedir? (İnsanlardan niçin ayrı duruyorsunuz)?" dedi.
Kızlar: "Milletin arasına girip onlarla itişip kakışacak gücümüz yoktur. Havuzda bırakacakları artık suyu bekliyoruz." dediler. Böyle demeleri üzerine Musa, kuyudan onlar için su çıkardı. Kovayla çok su çekti. Böylece kızlar o gün, davarlanm herkesten önce sulamış oldular; hemen eve döndüler. Musa da kuyu başından ayrılıp bir ağacın gölgesi altında istirahate çekildi: ve "Rabbim, doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım." dedi.
Babaları kızlarının tok karınlı ve şişkin memeli davarlanyla eve erken döndüklerini görünce durumu tuhaf karşıladı ve: "Bu gün sizde bir iş var." dedi. Onlar da Musa'nın yaptıklarını kendisine anlattılar. Musa'yı gidip çağırması için, ikisinden birine emir verdi. Kız, Musa'nın yanma gidip onu eve davet etti. Eve geldi. Konuştular. Kızların babası ona şöyle dedi: "Korkma, o zalim kavimden kurtuldun." Firavun ve kavminin bizim üzerimizde hakimiyetleri yoktur. Biz onun memleketinde değiliz. Kızlardan biri dedi ki: «Babacığım, bunu (çoban) tut. İşte, ücretle tuttuklarının en hayırlısı budur. Hem de güçlü ve güvenilir (adam)dır.»
Gayret ve kıskançlık damarı kabaran babası, kıza: "Onun ne kadar güçlü ve ne kadar güvenilir olduğunu nereden biliyorsun?" diye sordu. Kız cevap verdi: "Güçlüdür.. Çünkü kuyudan kovayla su çekerken, su çekmede onun kadar güçlü bir adam bulunmadığını gördüm. Güvenilir bir insandır.. Çünkü eve çağırmak için yanma gittiğimde bana baktı. Kadın olduğumu anlayınca da başını öte yana çevirdi. Senin mesajını kendisine tamamen aktarmcaya kadar başım kaldırıp ta bana bakmadı. Sonra bana: "Arkamdan gel ve yolu bana tarif et." dedi. Güvenilir bir kimse olmasaydı böyle yapmazdı."
Böyle konuşarak babasının kalbindeki şüpheyi giderdi. Babası da onun söylediklerini doğruladı. Bunun üzerine Musa'ya şöyle dedi: Ne dersin? «Bana sekiz yıl hizmet etmen şartıyla şu iki kızımdan birini sâna nikahlamak istiyorum. Eğer (bu süreyi) on (yıl)a tamamlarsan artık o, senin tarafından (bir iyilik)dir. Ben sana zahmet vermek istemem. İn-şaallah beni iyilerden bulacaksın.» Böyle yaptı ve Allah'ın peygamberi Musa'nın üzerine, sekiz yıl çalışmak, görev oldu. İki yıl da kendiliğinden çalıştı. Cenâb-ı Allah da bu şekilde hüküm verdi ve hizmetini on yıla tamamladı.»
Said İbn Cübeyr dedi ki: Hnstiyan bilginlerinden biri ile karşılaştım. Musa'nın iki süreden hangisini tamamlaaığını biliyor musun? dedi. Ben de hayır, dedim. Çünkü o gün ben, bu sorunun cevabım bilmiyordum. İbn Abbas'la karşılaştım; bu soruyu ona sordum. Bana dedi ki: "Bilmiyor muydun ki Allah'ın peygamberinin sekiz yıl çalışması, ona vacib olmuştur. Allah'ın peygamberi bu süreyi eksiltecek değildi. İki yıl da kendiliğinden çalıştı. Bu yolda Allah hüküm verdi ve Musa, hizmetini on yıla tamamladı." Bir süre sonra o Hnstiyan bilginle karşılaştım. Bunu kendisine anlattım. Bana dedi M: "Kendisine sorup da bu bilgileri aldığın kimse, bu hususta senden daha bilgilidir." dedi. Ben de: "Evet, hem de fazlasıyla." dedim.
Musa, ailesiyle yola çıktı. İnsanların en güçlülerindendi. Asası da
elindeydi. Yola koyuldular. Ve kıssalarının bundan sonraki bölümüyle ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan durumlarla karşılaştılar.
Öldürdüğü adam için Firavun'un adamlarının, kendisine kötülük etmelerinden korktuğunu ve dilindeki tutukluğu Allah'a şikayet etti. Dilindeki tutukluk, onu çok konuşmaktan alıkoyuyordu. Kardeşi Harun'u kendisine yardımcı olarak vermesini Rabbinden diledi. Harun, kendisine yardımcı olacaktı. Diliyle iyi telaffuz edemediği sözleri, onun yerine Harun söyleyip açıklayacaktı. Onur ve üstünlük sahibi olan Allah, dilindeki tutukluğu çözdü. Harun'a da vahiy gönderip Musa'yı karşılamasını emretti.
Musa, elindeki asasıyla yoluna devam etti; Harun'la karşılaştı, beraberce Firavun'a gittiler. İçeri girmelerine izin verilmediği için, kapıda bir süre beklediler. Uzun bir bekleyişten sonra, içeri girmelerine izin verildi. Yanma vardıklarında, Firavun'a: "Doğrusu biz, senin Rabbinin elçileriyiz." dediler. "Rabbiniz kimdir?" dedi.
Kur'ân1 da anlatıldığı gibi ona Rab hakkında bilgi verdiler. "Ne istiyorsunuz?" dedi. Musa, o adamı kendisinin öldürmüş olduğunu söyledi. Firavun'un bu hususta duyduklarından dolayı özür diledi ve: "Allah'a inanmanı, îsrailoğullarını da benimle beraber göndermeni istiyorum." dedi. Firavun, Musa'nın bu isteğini kabul etmedi ve: "Eğer doğru söyle-yenlerdensen bir ayet (mucize) getir." dedi. (Musa da) "Değneğini (yere) bıraktı." Değneği, ağzını açıp Firavun'a taraf koşuveren büyük bir yılan oluverdi. Yılanın kendisine doğru koşmakta olduğunu görünce tahtından atlayıp, yılandan kendisini koruması için Musa'dan yardım istedi; Musa da onu korudu. Sonra elini koltuğunun altından çıkardı. Eli, ala-casız olmuş, pırıl pırıl parlıyordu. Elini yine koltuğunun altına koyduğunda eli, eski rengine donuverdi.
Firavun, bu meseleyi etrafındaki önde gelen şahsiyetlerle konuştu, fikirlerine başvurdu. Ona dediler ki:
«Bunlar iki büyücü, başka birşey değil. İstiyorlar ki büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarsınlar ve sizin örnek yolunuzu, (Bu güzel mülkünüzü ve yaşantınızı) gi ders inler.» (Tâ-Hâ, 63.)
Musa'ya istediği şeyi vermeye yanaşmadılar ve Firavun'a şöyle dediler: "Ey hükümdar! Senin ülkende büyücüler çoktur. Büyücüleri topla ki, kendi büyünle, Musa ve Harun'un büyüsünü alt edebilesin." Bu teklif üzerine Firavun, kendisine bağlı beldelere adam saldı. Adamları, bütün bilgili büyücüleri toplayıp Firavun'a getirdiler. Büyücüler, "Şu büyücü (Musa), büyü yaparken ne ile çalışır?» diye sordular. Firavun'un adamları da: "O, yılanlarla çalışır." diye cevap verdiler. Büyücüler de:
«Hayır vallahi; yeryüzünde bizim kadar yılanlarla, iplerle ve değneklerle büyü icra edebilen kimse yoktur. Onu yenersek, ücretimiz ne olacaktır?" Firavun: "Onu yenerseniz yakınlarım ve has adamlarım olursu-
nuz. İstediğiniz her şeyi size yaparım." dedi. "Süs günü (bayram günü) ve insanların toplandığı kuşluk vakti" buluşmak üzere randevu!aştılar.
Said b. Cübeyr'in rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Cenâb-ı Allah'ın Musa'yı Firavun'a ve büyücülere üstün getirdiği süs günü, aşure günüdür.
Musa ile büyücüler sahada bir araya geldiler. O zaman halk birbirine: "Gelin şu işi seyredelim." dediler.
"Umarız ki büyücüler üstün gelirse biz de onlara uyarız."
«Büyücüler» sözü ile Musa ve Harun'u kasdetmişlerdi. Böyle demekle de onları alaya almak istemişlerdi.
Büyücülerin, önce işe koyulmalarım bekledikleri Musa'ya:
«Sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın, yoksa (önce) atanlar biz mi olalım?» demeleri üzerine (Musa): «Hayır, siz atın.» dedi. İplerini ve değneklerini attılar ve:
«Firavun'un şerefine biz, elbette biz galib geleceğiz.» dediler.
Musa onların büyülerini görünce, içine bir korku düştü. Cenâb-ı Allah, ona:
«Değneğini at.» diye vahyetti. Atınca da değneği, ağzını açmış büyük bir yılana dönüştü ve bu yılan, büyücülerin yılanlarına yönelip onları birer birer yuttu. Ortada bir yılan ve bir ip dahi bırakmadı. Büyücüler bu hali görünce: "Eğer bu büyü olsaydı, bizim büyülerimizin mertebesine ulaşamaz ve onları yutamazdı." dediler. Bu, olsa olsa Allah'ın bir emridir. Biz ona ve Musa'nın getirdiği dine iman ettik. İçinde bulunduğumuz halden ötürü Allah'a yönelip tevbe ediyoruz!" dediler.
Böylesine önemli bir yerde Cenâb-ı Allah, Firavun ve adamlarının belini kırdı.
«Hak ortaya çıktı ve onların bütün yaptıkları boşa çıktı. Orada yenildiler, küçük düştüler.»
Öte yandan Firavun'un karısı, Musa'yı Firavun'a ve adamlarına üstün getirmesi için Cenâb-ı Allah'a eski giysiler içinde yalvarıp yakardı. Onu bu halde gören Firavun'un adamları, onun, Firavun ve taraftarları için acıyıp endişeye kapılmasından dolayı böyle yaptığını sanıyorlardı. Ama aslında o, Musa için üzülüp endişe ediyordu.
Musa, Firavun'un yalan vaadlerinin gerçekleşmesini uzun zaman bekledi. Her mucize geldiğinde Firavun, sıkıntıdan kurtulduğu takdirde, îsrailoğullarını kendisi ile göndereceğini Musa'ya va'dediyordu. Fakat sıkıntı yok olunca Firavun, vermiş olduğu söze muhalefet ediyordu ve: «Ey Musa! Rabbin bundan başka bir sıkıntı verebilir mi?» diyordu. Cenâb-ı Allah, her biri mufassal bir ayet (mucize) olan tufanı, çekirgeyi, kımılı (haşereyi), kurbağaları ve kanı, Firavun kavminin üzerine gönderdi.
Firavun, İsrailoğullarını kendisiyle birlikte göndermesi yolundaki isteğini yerine getirmek için Musa'ya, bu sıkıntıları üzerinden kaldırması için müracaatta bulunuyordu. Sıkıntı kaldırılınca da Firavun, sözünü yerine getirmedi. Nihayet Cenâb-ı Allah, milletiyle birlikte Mı-
sır'dan çıkıp gitmesini, Musa'ya emretti. O da geceleyin onları Mısır'dan çıkarıp götürdü.
Ertesi sabah, İsrailoğullarının çekip gitmiş olduklarım gören Firavun, etraftaki beldelere, onları yakalayıp getirecek adamlar gönderdi. Kendisi de büyük bir ordu ile peşlerine düştü. O esnada Cenâb-ı Allah, denize şöyle vahyetti:
«Eğer Musa değneğiyle sana vurursa, hemen ayrılıp on iki yol haline gel. Musa ve beraberindekiler karşıya geçinceye kadar yollarım açık tut. Sonra da geride kalan Firavun ve adamlarım yakalayıp boğ!»
Musa, değneğiyle denize vurmayı unuttu. Deniz kıyısına vardığında deniz, Musa'nın değnekle kendisine vuracağı anda gaflette olma korkusuyla, dalgalarıyla gök gürleyişi gibi ses çıkardı. Gaflet içinde bulunuyor. Allah'a karşı gelmiş olurum, diye korkuyordu.
İki topluluk birbirlerini görüp birbirlerine yaklaştıklarında Musa'nın adamları "İşte yakalandık!" dediler. Ey Musa, Rabbinin sana verdiği emri yerine getir. Rabbin de, sen de asla yalan söylemiş değilsiniz! dediler. Musa da: Denizi geçeceğim zaman denizin, biz geçinceye kadar on iki yola ayrılacağını Rabbim bana va'd etmiştir, dedi ve değneği hatırladı.
Firavun ordusunun öncüleri, İsrail oğullarının arka kısımda bulunanlarına ulaştıkları anda Musa değneğiyle denize vurdu. Rabbinin emrettiği ve Musa'ya va'dettiği şekilde deniz yol verdi. Musa ile adamları denizi geçip karşı kıyıya vardıklarında Firavun ve adamları denize girdiler. Allah'tan aldığı emir üzerine deniz onları yakalayıp boğdu. Musa denizi geçince adamları: "Korkarız ki Firavun boğulmamış tır, onun Öldüğünden emin değiliz." dediler. Musa Rabbine dua etti. Rabbi de Firavun'un ölü vücudunu denizden çıkarıp onlara gösterdi. Böylece onlar da onun öldüğüne yakinen inanmış oldular.
Bundan sonra îsrailoğulları puta tapan bir kavme uğradılar.
«Ey Musa! onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap.» dediler. (Musa):
«Doğrusu, siz bilgisiz bir milletsiniz, bunlar yok olacaklar ve işledikleri boşa gidecektir, dedi. Siz bu kadar ibretler gördünüz ve size yetecek kadar dersler işittiniz» dedi ve onları götürüp bir mevkie yerleştirdi. «Harun'a itaat edin. Doğrusu Allah onu, sizin üzerinize benim halefim kıldı. Ben Rabbime gidiyorum.» dedi. Otuzgün sonra geri geleceğini söyledi. Otuzuncu günde gelip yüce Rabbiyle konuşmakistedi. Otuz günü, geceleriyle birlikte oruçlu geçirmişti. Oruçlu kimselere mahsus koku ağzında varken Rabbi ile konuşmak hoşuna gitmediği için, biraz ot alıp ağzında çiğneyiverdi. Huzura vardığında Rabbi: "Niçin iftar ettin?" diye sordu. Rabbi, olanları hep biliyordu. Musa "Ağzım güzel kokuyorken seninle konuşmak istedim hepsi o kadar." dedi. Rabbi de ona şöyle karşılık verdi: "Ey Musa! Oruçlunun ağız kokusunun, benim katımda miskten
daha güzel olduğunu bilmiyor musun? Geri dön, on gün daha oruç tuttuktan sonra yanıma gel." Musa, Rabbinin emrini yerine getirdi.
Musa'nın kavmi, belirtilen süre sonunda Musa'nın dönmediğini görünce üzüldüler ve bu durumdan hoşlanmadılar. Bunun üzerine Harun, onlara hitab ederek şöyle dedi: "Siz.Mısır'dan çıkarken Firavun kavminin emanet ve iğreti mallan yanınızda vardı. Sizin de orada emanet ve iğreti mallanmz kalmıştı. Bunları o mallarınıza mahsub etmeniz gerektiği görüşündeyim. Onların yanınızdaki emanet ve iğreti mallarını size helal saymıyorum. Bunları onlara vermeyeceğimiz gibi, kendimiz içinde tutmayacağız."
Böyle dedikten sonra bir çukur kazdı. Herkese, yanlarındaki emanet ve iğreti eşyalarla mücevherleri bu çukura atmalarını emretti. Attılar. Sonra bu eşyalarla mücevherleri ateşe vererek yaktı, "Ne bize, ne de onlara..." dedi.
Samirî isimli kimse, ineğe tapan bir millettendi. îsrailoğullarından değildi. Onların komşusuydu. İsrailoğullan Mısır'dan göçerken bu da onlarla beraber göçmüştü. Cebrail'in atının ayağının bastığı yeri, bir tevafuk eseri olarak görmüştü. Oradan bir avuç toprak almıştı. O toprak avucundayken Harun'un yanından geçmekteydi. Harun, ona: "Ey Samirî! Sen de elindekini çukura atmıyacak mısın?" diye sordu. Toprak elindeyken, o zamana kadar kimse onu görmemişti. Harun'un, elindekini çukura atmasını emretmesi üzerine Samirî şöyle dedi: "Bu, sizi denizden geçiren elçinin (Cebrail'in) atının ayak izindeki topraktır. Bunu çukura atarken dileğimin gerçekleşmesi için dua etmen şartıyla çukura atarım, yoksa atmam." Çukura attı ve Harun da dileğinin gerçekleşmesi için dua etti. Atarken de: "Çukurdaki şeylerin buzağı (heykeli) olmasını istiyorum." dedi. Çukura atılmış olan eşya, mücevher, demir ve bakır her ne varsa hep bir araya gelip yığıldı. îçi boş bir buzağı (heykeli) haline geldi. Böğürmesi olmayan bu buzağının canı da yoktu.
İbn Abbas dedi ki: Hayır vallahi, o buzağının sesi yoktu. Yalnız rüzgar arkasından girip ağzından çıkıyor, çıkarken de ses veriyordu.
İsrailoğuiları bir kaç gruba ayrıldılar. Bir grup: "Ey Samirî, bu nedir? Sen bunu bizden daha iyi bilirsin." dediler. Samirî de: "Bu sizin Rab-binizdir! Ama Musa yolunuzu saptırdı." dedi.
İkinci grup şöyle dedi: «Musa bize geri gelinceye kadar biz bunu yalanlamayız. Eğer Rabbimizse bunu kaybetmiş olmayız. Gördüğümüzde buna kulluk ederiz. Eğer bu bizim Rabbimiz değilse, o zaman Musa'nın sözüne uyarız."
Üçüncü grup ise şöyle dedi: "Bu buzağı, şeytan işidir. Rabbimiz değildir. Ona inanmaz ve onu tasdik etmeyiz. Dördüncü grubun kalbine Samirî'nin sözlerinin doğruluğu (!) sindirilmişti. Bunlar buzağının tanrılığını kabul etmiş, onu yalanlamıyacaklannıilan etmişlerdi.
Harun (a.s) onlara şöyle dedi: «Ey kavmim, andolsun siz bununla fitneye düşürüldünüz (sınandınız). Rabbiniz, o çok esirgeyen (Al-îah)dır.» Bu değildir.
"Musa'ya ne oldu? Otuz gün sonra bize yine geleceğini söylemişti, ama sözünü yerine getirmedi. îşte gidişinin üzerinden otuz değil, kırk gün geçti." dediler. Beyinsiz takımı da: "Musa Rabbini kaybetmiş, onu arıyor" dediler. Cenâb-ı Allah Musa ile konuşup gereken şeyleri söyleyince, kendisinin ardısıra kavminin karşılaştıkları durumları da anlattı, «Bunun üzerine Musa, milletine kızgın ve üzgün olarak geri döndü.» Kur'ân~ı Kerîm'de nakledilen sözleri onlara söyledi. «Kardeşinin başından tutup kendine doğru çekti.» Öfkeli olduğu için, Tevrat'ın yazılı olduğu levhaları da yere attı. Daha sonra kardeşi Harun'un mazeretini kabul etti ve onun için istiğfarda bulundu. Allah'tan onu bağışlamasını diledi.
Bundan sonra Samirî'ye yöneldi: "Sen niçin böyle yaptın?" diyerek ona çıkıştı. Samirî de kendim şöyle savundu: Cebrail'in atının bastığı yerden bir avuç toprak aldım. Bu toprağın önemini bildiğim için, durumu sizden gizledim.
«"Onu (zinet eşyalarının yakılıp eritildiği çukura) attım. Nefsim böyle yapmamı bana hoş gösterdi." dedi.
(Musa): "Defol! Doğrusu artık hayatta, "Bana dokunmayın" demenden başka yapacağın yoktur. Senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Durup üzerinde titrediğin tanrına bak.. Onu yakacağız, sonra denize dökeceğiz." dedi.» (Tâ-Hâ, 95-97.)
Eğer şu buzağı gerçek tanrı olsaydı, yakılamazdı. İsrailoğullan fitneye düşürülmüş olduklarını kesinlikle anladılar. Harun'un görüşüne uymuş olanlara imrendiler. Toplu olarak dediler ki: "Ey Musa! Rabbin-den bizim için tevbe kapısı açmasını dile. Tevbe edelim de günahlarımızı örtsün."
Bunun üzerine Musa, îsrailoğullarından Allah'a ortak koşmamış yetmiş mutena kimseyi seçti. Tevbe için onlarla birlikte Tur dağına gitti, ama yer onları sarsıp titretiverdi. Başlarına gelen bu olaydan ötürü Allah'ın peygamberi Musa (a.s.), kavminden ve heyetinden utandı, onlara karşı mahçub oldu. "Rabbim! Dileseydin daha önce beni ve onları yok ederdin. Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi yok eder misin?" dedi.» (d-A'râf, 155.)
Aralarında buzağı sevgisini ve ona imanı kalplerinde taşıyanlar hâlâ vardı. Bunu farkettiği için Cenâb-ı Allah, yere emir vererek onları sarsıp titretti. Ve şöyle buyurdu:
«Rahmetim herşeyi kaplamıştır. Bunu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, zekat verenlere, ayetlerimize inanıp yanlarındaki İncil'de ve Tevrat ta yazılı buldukları, haber getiren, okuyup yazması olmayan peygamber Muhammed'e uyanlara yazacağız.» (ei-AVâf, 156-157.)
Musa şöyle demişti: «Ya Rab! Kavmimin tevbesini kabul buyurmanı diledim. Sen demişsin ki: "Ben Rahmetimi Musa'nın ümmetinden bagka bir ümmete yazmışını". Ne olurdu? Beni o rahmet ettiğin peygamber (Muhammed)'in ümmetinin yaşayacağı zamana erteleyip o zaman ortaya çıkarsaydın!» Musa'nın böyle demesi üzerine Cenâb-] Allah şu karşılığı verdi. «Senin kavminin tevbesi ancak şöyle kabul edilir: Baba olsun evlat olsun, adamlarınız, karşılaştığı herkesi kılıçla vurup öldürecektir. Orada vurduğu adamın kim olduğuna bakmayacaktır.» Durumu Musa ile Harun'a gizli kalan, ancak günah işledikleri, Allah tarafin-dan farkedildiği için suçlarım itiraf edenlerin tevbeleri kabul buyurul-du. Bunlar, emrolundukları gibi hareket ettiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, Öleni de öldüreni de bağışladı.
Bundan sonra Musa (a.s.), arz-ı mukaddes taraflarına yöneldi. Öfkesi dinince, daha önce yere atmış olduğu levhaları kaldırdı. Allah tarafından yapmakla emrolundukları görevleri kavmine açıklayınca, o görevleri ağır buldular ve yapmaya yanaşmadılar. Bunun üzerine dağ, üzerlerine kaldırıldı, adeta bir göİge gibi üzerlerinde durdu. Tepelerine doğru yaklaştırıldı. Neredeyse üzerlerine düşecek sandılar. Kitabı ellerine alıp emri dinlemeye ve dağa bakmaya başladılar. Üzerlerine düşmesinden korktukları için geri planda durdujar. Sonra geçip arz-ı mukaddese gittiler. Orada, içinde zorba bir kavmin yaşamakta olduğu bir şehir buldular. Buranın insanları ahlaksızdılar. Anlatıldığına göre orada, müthiş irilikte meyveler yetişirmiş. îsrailoğullan dediler ki: "Ey Musa! Orada zorba bir kavim vardır.» Onlarla başa çıkamayız. Orada bulundukları sürece biz o şehre girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de gireriz."
"(Zorbalardan olup Allah'tan) korkanlardan iki adam dediler ki: " Biz Musa'ya inandık. Biz kendi kavmimizi biliyoruz. Siz onların bedenlerinin iriliğinden ve sayılarının çokluğundan korkuyorsunuz. Ama onlar, yüreksiz ve güçsüzdürler. Kapıdan üzerlerine girin. Girdiğiniz takdirde siz onları yenersiniz."
Böyle dedikten sonra Musa'nın adamları arasına katıldılar. Bu iki kişinin, Musa'nın kavminden oldukları söylenir. Musa'nın adamları olan İsrailoğullarından olup korkanlar şöyle dediler: «Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz.. Sen ve Rabbin, gidin, savaşın; biz burada oturuyoruz.» Böyle diyerek Musa'yı kızdırdılar. Musa da onlara beddua etti ve onları fasıklar olarak adlandırdı. Daha önceleri günah işleyip kötülük yaptıklarında onlara beddua etmemişti. Ancak o günde kızgınlığı had safhaya geldiği için onlara beddua etti. Cenâb-ı Allah da bedduasını kabul buyurdu. Musa gibi, Allah da onları fasıklar olarak adlandırdı. Orayı onlara kırk yıl süreyle yasakladı. Yeryüzünde şaşkın vaziyette dolaşıyorlardı. Her sabah uyandıklarında, durdukları yerin kendileri için kalınacak bir yer olmadığım görüyorlardı. Sonra çölde bir bulut onları gölgelendirdi. Üzerlerine gökten kudret helvası ve bıldırcın indirildi. Giysileri eskimiyor ve kirlenmiyordu. Bulundukları yerin meydanlığında, dört köşeli bir taş görüldü. Musa, değneğiyle ona vurunca taştan on iki göze, su fışkırmaya başladı. Her bir tarafinda üç göze vardı. İsrailoğullarının on iki boyundan her biri, hangi gözeden su içeceğini anladı.
Her nereye giderlerse gitsinler, o taşı bir önceki yerinde görüyorlardı.
Musa (a.s.)'m, Firavunun adamlarından birini öldürmesi meselesiyle ilgili hadisi, İbn Abbas merfu olarak rivayet etmiştir. Fakat Musa'nın öldürdüğü adamla ilgili sırrı, Firavun'un adamlarından birinin ifşa ettiğine dair İbn Abbas'm söylediklerini, Muaviye reddetmiştir. Reddederken de: "Musa'nın adam öldürdüğünü, Firavun'un adamlarından biri nasıl açığa çıkarabilirdi? Halbuki öldürürken yanında İsrailli şahıstan başkası yoktu." demiştir. Muaviye'nin böyle demesi üzerine îbn Abbas kızarak Muaviye'nin elinden tutup onu, Sa'd b. Malik ez-Zührî'nin yanma götürmüş ve şöyle demiş: "Ya Eba İshak, Rasûlul-lah (s.a.v.)'m, Musa'nın, Firavun'un taraftarlarından birini öldürmesiyle ilgili olarak bize söylediklerini hatırlıyor musun? Musa'nın adam öldürüşünü, Firavun'un taraftarlarından biri mi, yoksa o olaya tanık olan İsrailli mi ifşa etmiştir?"
Bu hadisi İmam Neseî böyle rivayet etmiştir. İbn Cerir ile îbn Ebi Hatîm de tefsirlerinde Yezid b. Harun'dan naklederek böyle demişlerdir. Allah bilir ya en uygun olan görüş, bu hadisin mevkuf olduğudur. Bu hadisin merfu olduğu hususunda ihtilaf vardır.

