El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Şereflîoğlu Şerefli İbrahim'in Oğlu Îshak (A.S.)

Önceki sayfalarda da anlattığımız gibi İshak (a.s.), kardeşi İsmail'in doğumunun üzerinden ondört yıl geçtikten sonra, yani babası İbrahim 100 yaşındayken doğdu. Kendisinin doğacağım melekler müjdelediklerinde anası Sâre …

Önceki sayfalarda da anlattığımız gibi İshak (a.s.), kardeşi İsmail'in doğumunun üzerinden ondört yıl geçtikten sonra, yani babası İbrahim 100 yaşındayken doğdu. Kendisinin doğacağım melekler müjdelediklerinde anası Sâre doksan yaşındaydı. Yüce Allah buyurmuş ki:

«Ona iyilerden olan İshak'ı peygamber olarak müjdeledik. Kendisini ve îshak'ı mübarek kıldık. İkisinin soyunda iyi olan da vardır, açıktan açığa kendisine yazık eden de vardır.» (cs-Safffıt, 112113.)

Cenâb-ı Allah, İshak peygamberi, kutsal kitabının birden fazla yerinde övgüyle anmıştır. Önceki sayfalarda naklettiğimiz Ebu Hürey-re'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

«Şereflioğlu şereflioğlu şereflioğlu şerefli İbrahim oğlu İshak oğlu Yakub'un oğlu Yusuf.»

Ehl-i Kitap kaynaklarında anlatıldığına göre babası İbrahim'in sağlığında İshak, Betvail kızı Refka ile evlenirken kırk yaşındaydı. Karısı kısırdı. Allah'a yalvarıp dua etti. Karısı hamile oldu ve ikiz oğlan doğurdu. İlk doğamn adı İso idi. Araplar ona İs derler ki, Rumların atası-dır. İkincisi ise doğarken kardeşi İs'in topuğunu yakalamış olduğu için Yakub adını almıştır. Diğer adı da İsrail'dir ki, israiloğullarının atası-dır.

Anlatıldığına göre İshali (a.s.), îso'yu ilk çocuğu olduğundan ötürü Yakub'dan daha çok severmiş. Anaları Refka ise, daha sonra doğduğu ve dolayısıyla daha küçük olduğu için Yakub'u daha fazla severmiş.

Derler ki: İshak (a.s.) yaşlanıp da gözlerinin feri zayıflayınca, günlerden bir gün oğlu îs'e canının nefis bir yemek çektiğini söylemiş. "Git, benim için bir hayvan avlayıp pişir de, ömrüne ve malına bereket katılması için sana dua edeyim." demiş.

İs, avcı bir kimseydi. Babasının arzusunu yerine getirmek için ava çıktı. Bu arada anası Refka, îs'in kardeşi Yakub'a seçme hayvanlarından iki oğlak keserek, babasının arzuladığı yemeği hazırlamasını, kardeşi İs birşey getirmeden onun hemen bu yemeği babasına takdim etmesini tenbihledi ki, babası, İs'e dua edeceğine Yakub'a dua etsin. Refka bu tenbihatı yaptıktan sonra kalkıp Yakub'a İs'in elbisesini giydirdi. Boğazına ve pazulanna da oğlakların derilerini yapıştırdı. Çünkü İs'in vücudu çok kıllıydı, ama Yakub'un ki Öyle değildi. Yakub oğlakları kesip yemeği hazırladı,getirip babasına sundu. "Sen kimsin?" diye sorunca, "Ben senin oğlunum." dedi. Böyle deyince babası îshak onu kucakladı, bağrına bastı, eliyle vücudunu araştırdı ve:"Ses Yakub'un sesi, ama vücut ve elbise İs'in vücudu ve elbisesi." dedi. Yemeği yedikten sonra ona kardeşleri arasında kadri yüce , otoriter, sözü dinlenir, halkı tarafından da itaat edilen biri olması, rızkının ve neslinin bereketi için dua etti.

Yakub babasının yanından çıktıktan sonra kardeşi İs babasının istediği yemeği hazırlamış olarak geldi. Yemeği takdim edince de babası îshak:"Oğlum bu da nesi?" diye sordu. Is "Arzulamış olduğun yemektir, babacığım!" diye cevap verdi. Babası: "Biraz önce yemek getirmiş, ben de yeyip senin için dua etmemiş miydim?" dedi. Bunun üzerine İs: "Hayır vallahi" dedi ve kardeşinin atak davranarak kendisinden önce yemek getirdiğini anladı; içi, kardeşi Yakub'a karşı öfke ve hınçla doldu. Anlatıldığına göre kardeşine, "Babamızın vefatından sonra seni Öldürürüm." diye tehdit savurmuştu. Yemeği yedirdikten sonra babasının kendisi için de dua etmesini istemişti. Babası onun iç^ıi de dua etti. Soyunun yeryüzünde hükümran olması, rızık ve ürünlerinin bereketi için dua etti. Anaları, İs'in Yakub'u ölümle tehdit ettiğini duyunca oğlu Yakub'a Harran'da yaşamakta olan kardeşi ve Yakub'un da dayısı olan Laban'm yanma gitmesini, kardeşi İs'in Öfkesi yatışmcaya kadar orada kalmasını, Laban'm kızlarından biriyle evlenmesini tavsiye etti. Kocası İshak'tan da Yakub'a bu yolda tavsiyede bulunmasını, ona dua etmesini istedi. Kocası da isteğine uydu.

Yakub (a.s.) da o gün akşam vakti yola çıktı. Yolda gece bastırınca bir yerde uyudu. Bir taşı alıp yastık gibi başının altına koydu ve uzanıp uykuya daldı. Rüyasında yerden göğe doğru uzanan bir merdiven gördü. Bazı melekler merdiven üzerinde inip çıkıyorlardı. Kutlu ve Yüce Rab da ona hitaben şöyle diyordu.: "Seni mübarek kılacak ve soyunu çoğaltacağım. Üzerinde bulunduğun bu yerleri sana ve senden sonra ha-leflerine vereceğim."

Uykudan uyandığında gördüğü rüyadan ötürü sevindi. Ailesine salimen döndüğü takdirde, uyuduğu şu yerde onur ve üstünlük sahibi Allah için bir mabed inşa etmeyi, buralardan elde edeceği ürünün onda birini Allah için vermeyi adadı. Sonra, yastık olarak kullandığı taşı, daha sonra tanıyabilmek için yağladı. Taşın bulunduğu yere "Allah'ın evi" adını verdi. Orası, bugün Mescid-i Aksa 'nın bulunduğu yerdir. İleride de anlatılacağı gibi, Mescid-i Aksa'yı Yakub (a.s.) inşa etmiştir.

Yakub (a.s.) Harran'da yaşamakta olan dayısının yanma geldiğinde dayısının iki kızı olduğunu gördü. Büyüğünün adı Leyya, küçüğü-nünkü ise Rahil idi. Rahil, hüsn-ü cemal sahibi güzel bir kızdı. Yakub bu kıza talib oldu. Dayısı yedi yıl süreyle davarlarını otlatması şartıyla bu kızım kendisine vereceğini va'd etti. Yakub yedi yıl çobanlık etti. Süre geçince etrafdaki insanlar dayısına, "Haydi bakalım kızını Yakub'a ver." dediler. Dayısı geceleyin büyük kızı Leyya'yı Yakub'un gerdek odasına soktu. Leyya çirkin görünümlü ve gözlerinin feri zayıflamış bir kızdı. Sabah olunca Yakub bir de gördü ki, Leyya ile evlenmiş. Dayısına "Beni aldattın. Ben senden Rahil'i istemiştim." dedi. Dayısı ona dedi ki:"Evde büyük kız dururken küçüğünü kocaya vermek bizde âdet değildir. Ama Rahil'i seviyorsan yedi yıl daha bana çobanlık et. Onu da sana veririm." Bunun üzerine Yakub (a.s.), dayısına yedi yıl daha çobanlık etti. Süre dolunca Rahil'i de aldı. Onunla da gerdeğe girdi. Onların dininde bir erkeğin iki bacıyla bir arada evli bulunması caiz idi. Bu uygulama daha sonra Tevrat şeriatı ile nesh edildi. Yalnız bu bile, bu hususta neshin vukubulduğuna dair yeterli bir delildir. Çünkü Yakub'un böyle bir evlilik yapmış olması, bunun mubah ve caiz olduğuna delâlet etmektedir. Zira o masumdur. Yakub'un dayısı Laban, her iki kızma birer cariye hediye etmişti. Leyya'ya hediye ettiği cariyenin adı Zülfa, Rahil'e hediye ettiği cariyenin adı ise Belha idi.

Cenâb-ı Allah Leyya'mn kusur ve eksikliğini, kendisine evlat vererek telafi edip güzelleştirdi. Kocası Yakub'a ilk olarak Rabil'i doğurdu. Sonra Şem'on, Lavi ve Yahoza'yı doğurdu. Rahil hamile kalamadığı için onu kıskandı. Cariyesi Belha'yı kocası Yakub'a hediye etti. Yakub da Belha ile gerdeğe girdi. Hamile kalan Belha Yakub'a bir erkek çocuk doğurdu. Adını Dan koydular. İkinci kez hamile kaldı. Yine bir erkek çocuk doğurdu. Onun adını da Niftali koydular. Bunu gören Leyya da cariyesi Zülfa'yı kocası Yakub'a hediye etti. Bu da Cad ve Esir adlarında iki erkek çocuk doğurdu. Sonra Leyya tekrar hamile kaldı ve beşinci bir erkek çocuğu daha doğurdu. Adını İsahir koydular, bundan sonra doğurduğu altıncı erkek çocuğuna Zabilan adını verdiler. Son olarak da Dina adlı bir kız çocuğu doğurdu. Böylece Yakub'dan toplam olarak yedi çocuğu doğmuş oldu.

Sonra Rahil, Allah'a dua ederek kendisine Yakub'dan bir erkek çocuk kazandırmasını diledi. Allah onun yakarışını duydu ve duasına icabet etti de Rahil, Allah'ın peygamberi Yakub'dan hamile kaldı. Kocasına şerefli, ulu, güzel ve hüsn-ü cemal sahibi bir erkek çocuk doğurdu, adım da Yusuf koydu. Bütün bunlar olup biterken onlar Harran'da ikamet ediyorlardı. Yakub, dayısının iki kızıyla evlendikten sonra altı yıl daha ona çobanlık etti. Böylece dayısının yanında yapmış olduğu çobanlık süresinin toplamı yirmi yılı bulmuştu. Yakub, dayısı Laban'dan baba ocağına dönmek için artık kendisine izin istedi. Dayısı: "Senin sayende malım bereketlendi. Malımdan dile ne dilersen." dedi. Yakub da: "Davarlarının bu sene doğuracakları alaca renkli yavruları, beyaz renkli olup da üzerinde siyah benekler bulunan, siyah renkli olup üzerinde beyaz benekleri bulunan yavruları, ayrıca doğacak olan beyaz renkli ve boynuzsuz oğlaklara bana verirsin." deyince, dayısı "Evet..." karşılığını verdi.

Bu anlaşmayı duyan dayısı oğullan davarların yanma koşup bu evsaftaki koç ve tekeleri sürüden ayırıp üç gün uzaklıktaki bir mesafeye götürdüler İd dişi hayvanlar bu nitelikteki yavrulara gebe kalmasınlar.

Onların bu oyunlarım boşa çıkarmak için Yakub (a.s.)'da badem ağacından değnekler edinip kabuklarım enlemesine, siyah-beyaz şeritler bırakacak şekilde soydu. Bu benekli değnekleri, davarların su içmeye gelirken geçtikleri yollara dikti ki bunları gören hayvanlar ürküp kaçışsınlar ve karini arın daki yavruları da hareketlenip bu benekli değneklerin rengini alsınlar. Bu harikulade bir durum olup, mucizeler zincirinde bir halka olarak yerini alacaktı.

Neticede Yakub (a.s.)'un bir çok davar, binek ve köleleri oldu. Dayısının ve oğullarının yüzlerindeki çizgiler, ona karşı değişik bir şekil aldı. Ondan sıkılır gibi olmuşlardı.

Cenab-ı Allah , Yakub (a.s.)'a, babasının ve kavminin yurduna dönmesini vahyetti; kendisiyle beraber olacağını ona va'detti. Yakub bu meseleyi ailesine açtı, onlar da kendisine hiç tereddüt etmeden muvafakat ettiler. Ailesi ve malıyla birlikte göçünü yükleyip yola çıktı. Hanımı Rahil, babasının putlarını da çalarak beraberinde getirmişti. Harran'ın sınırlarını aşıp kenti geride bıraktılarında dayısı ve kayınpederi Laban, adamları ile birlikte'gelerek onlara kavuştu. Kavuşur kavuşmaz, kendisine haber vermeden yola çıktıkları için Yakub'u kınadı: "Bana bilgi vermeniz gerekmez iniydi? Sizi tören, şenlik ve davulla uğurlar, kızlarım ve torunlarımla vedalaşırdık. Hem niye putlarımı aldınız?" dedi. Putlarından haberi olmayan Yakub (a.s.), put falan almadıklarını söyledi. Kayınpederi ve dayısı Laban, kızları ile cariyelerinin yanına gidip eşyalarını kontrol etti; bir şey bulamadı.

Yakub'un hanımı Rahil, babasının putlarım devenin semeri altına gizlemişti. Kendisi de devenin üstünde idi. Babasının putları araması esnasında "Aybaşı halindeyim." diyerek özür beyan etmiş ve deveden inmemişti. Babası da bu mazeretinden "dolayı ona birşey diyememiş ve deveden indirememişti. Bu arada iki taraf CeTad tepesinde bir anlaşma yaptılar: Yakub, dayısının kızlarım horlamıyacak ve onların üzerine kuma getirmeyecekti. Ne Yakub,ne de kayınpederi Laban, bu tepeyi geçip birbirlerinin mıntıkasına girmeyeceklerdi. Cel'ad tepesinde bir yemek yapıp hep birlikte yediler; birbirleriyle veda'laştıktan sonra herkes kendi beldesine döndü. Yakub (a.s.), Sair toprağına yaklaştığında melekler kendisini karşılayarak, memleketine kavuşmuş olduğunu kendisine müjdelediler. O da kendisine yumuşak davransın ve alçak gönüllü olsun, diye.

kardeşi İs'e ulak gönderdi. Ulak, Yakub (a.s)'a döndü ve İs'in, atma binerek dörtyüz adamla birlikte kendisine doğru geldiği haberini verdi. Yakub bu haberi duyunca korktu ve kardeşi İs'in şerrinden kendisini koruması için Allah'a el açtı, yalvarıp yakardı. Kendisine vermiş olduğu sözü Rabbine hatırlattı; O'nun huzurunda boyun büküp çokça dua etti. Kardeşi İs için de büyük hediyeler hazırladı. Hediyeleri şunlardı: 200 koyun, 200 keçi, yirmi teke, yirmi koç, otuz sütlü deve, kırk inek, on öküz, on katır, on eşek. Kölelerine, bu hayvan sınıflarını ayrı ayrı sürüler halinde yürütmelerini, her sürü arasında belli bir boşluk bırakmalarını, İs ile karşılaştıklarında ve İs: "Sen ve beraberindeki bu mallar kime aitsiniz?" diye sorduğunda, "Ben, Yakub'a aitim. Beni ve bunları efendim İs'e hediye etti." diye cevap vermelerini, her sürünün başındaki sorumlusunun hep aynı şekilde konuşmasını, ve, "Yakub da ardımızdan geliyor." diye İs'e haber vermelerini emretti.

Yakub (a.s.), iki zevcesi, zevcelerinin cariyeleri ve on bir oğluyla birlikte, o hediyelik sürülerle kölelerden tam iki gece sonra geldi. Beraberindekileri geceleyin yürütüyor, gündüzleyin gizliyordu. İkinci gece fecir vakti olduğunda, erkek kılığında bir melek ile karşılaştı. Yakub onu insan sanarak, altetmek için onunla boğuştu. Rivayete göre onu yendi. Ancak melek onun kalçasına bir darbe vurduğu için Yakub (a.s.) topalladı. Tanyeri ağardığında melek ona: "Adın nedir?" diye sordu. O da: "Yakub'tur." diye cevap verince melek: "Bu günden sonra seni sadece İsrail adıyla çağırmak yaraşır." dedi. Yakub ona: "Sen kimsin, adın nedir?" diye sorar sormaz o gidince, onun bir melek olduğunu anladı. Bacağı aksakîaştığından dolayı, Yakub (a.s.)'un soyundan gelen İsrailoğullan, hayvanın uyluğundan ayak bileğine kadar uzanan damarı yemezler, etten ayırıp atarlar.

Yakub uzaklara baktı. Kardeşi İs'in dörtyüz piyade ile kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Aile efradının önüne geçerek, kardeşini karşılamaya çıktı. Ağabeyini görünce de huzurunda yedi defa secde etti. O zamana göre büyükler böyle selamlanır di. Dinlerine göre bu meşru idi. Nitekim melekler de selamlamak ve tebrikatta bulunmak amacıyla Adem (a.s.)'e secde etmişlerdi. Kardeşleri ve babası da Yusuf (a.s.)'a secde etmişlerdi ki, yeri geldiğinde bu meseleyi genişçe ele alacağız.

İs, Yakub'u görünce kendisine yaklaştı. Kucaklayıp bağrına bastı, öpüp ağladı. Gözünü kaldırıp, Yakub'un eşlerine ve çocuklarına baktığında ona, "Bunları da nerden buldun?" diye sordu. Yakub da: "Allah bunları senin kölene bahşetti." diye cevap verdi. İki cariyesi, çocuklarıyla birlikte Is'e yaklaşıp huzurunda secdeye kapandılar. Öte yandan Ya-kub'un ilk eşi Leyya ve oğlu beri gelip secdeye kapandı. Ardısıra ikinci eşi Rahil, oğlu Yusuf la birlikte beri gelerek secdeye kapandılar. Yakub (a.s.), hediyesini kabul etmesini kardeşi İs'den İsrarla rica etti. O da kabul etti.

İs, geri dönüş yoluna koyuldu. Yakub da aile efradı ve beraberindeki köleler, davarlar ve diğer hayvanlarla birlikte ağabeyinin arkasından gitti. Sair dağlarına doğru yol alıyorlardı. Sahor denen yere vardıklarında, orada kendisi için bir ev yaptı. Bir süre orada kaldı. Sonra Kudüs'e bağlı Şahmı köyüne uğradı, orada 100 koyun vererek Ben Cemor'un tarlasını satın aldı. Çadırını o tarla içine kurdu. Orada bir mabed inşa etti. Mabedin adını da "II" koydu. II, İsrail tanrısı demekti. Cenâb-ı Allah, ilahî daveti yayması için orada bir tapmak yapmasını emir buyurmuştu. Yaptığı tapmak, bugün Kudüs'teki Mescid-i Aksa'dır. Kendisinden sonra Hz. Süleyman bu mescidi onarmıştı. Burası, daha önce Yakub, (a.s.)'un Harran'a giderken uyuduğu ve başının altına yastık olarak koyduğu işaretli taşın bulunduğu yer idi ki, bunu önceki sayfalarda anlatmıştık.

Bu arada Ehl-i Kitap kaynakları Yakub (a.s.)'un zevcesi Leyya'dan doğan kızı "Dina" ile ilgili bir hadiseyi anlatırlar. Cemoroğlu Şahim bu kızı kaçırıp kendi evine götürmüş, sonra da onu, babası Yakub'dan ve kardeşlerinden, kendisiyle evlendirmelerini istemiş. Ancak Dina'nın kardeşleri onlara: "Ailece tümünüz sünnet olursanız bacımızı size veririz. Birbirimize hısım oluruz. Yoksa sünnetsiz kimselerle biz hısım olmayız." demişlerdi. Onlar da bu şartı kabul ederek sünnet olmuşlardı. Sünnet oluşlarının üçüncü gününde kesim yerindeki acı şiddetlenmiş, kendilerinden geçmişlerdi ki, tam o anda Yakub'un oğullan saldırarak hepsini baştan sona kırıp geçtiler. Kafirliklerinin yanısıra, işledikleri fiilin çirkinliğinden ötürü Şahim ile babası Cemor'u da öldürdüler. Tapmakta oldukları putlarını da parçaladılar. Mallarını ganimet olarak aldılar.

Bilahare Yakub'un ikinci hanımı Rahil hamile oldu, Bünyamin'i dünyaya getirdi. Çok şiddetli doğum sancıları çektiği için, bu çocuğunun doğumundan hemen sonra öldü. Yakub onu Efras denen yere defnetti.

Yakub'un on iki erkek evladı vardı: Robil, Şemon, Lavı, Yahoza, İsa-hir ve Zabilon, Leyya hatundan; Yusuf ile Bünyamin, Rahile hatundan; Dan ile Niftalî, Rahil'in cariyesinden; Cad ile Esir de Leyya hatunun cariyesinden doğmuşlardır. Allah'ın selamı üzerlerine olsun.

Yakub, babası İshak'm yanma geldi. Onun yaşamakta olduğu Habron köyünde ikamet etti. Habron, İbrahim peygamberin de medfun bulunduğu bir köy olup Kenan ilinde bulunmaktadır. Sonra îshak (a.s.) hastalandı, 182 yaşındayken vefat etti. Oğulları İs ile Yakub, kendisim İbrahim peygamberin gömülü bulunduğu mağaraya defnettiler. Önceki sayfalarda da anlattığımız gibi, o mağarayı Hz. İbrahim satm almıştır. (Yahudiler'in Ahd-i Kadim'inde anlatılan bu mevzulara Islâmı kaynaklar değinmemektedirler.)