El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Şuayb Peygamberin Mîlletî Olan Medyenlîler

Cenâb-ı Allah, A'râf sûresinde Lut kavminin kıssasını anlattıktan sonra, Medyenli'lerle ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Onlara şöyle dedi: "Ey Milletim! Allah'a kulluk …

Cenâb-ı Allah, A'râf sûresinde Lut kavminin kıssasını anlattıktan sonra, Medyenli'lerle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Onlara şöyle dedi: "Ey Milletim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrınız yoktur. Rabbinizden size bir belge geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın. İnsanların eşyasını eksik vermeyin. Düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnanıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için hayırlıdır. Allah'a inananları yolundan alıkoyup ve o yolun eğriliğini dileyerek tehdid edip her yolda pusu kurup oturmayın. Azken, Allah'ın sizi çoğalttığını hatırlayın. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın. İçinizde mademki benimle gönderilene inanan bir topluluk ve inanmayan bir topluluk var. O halde Allah'ın aramızda hükmünü bildirmesine kadar sabredin. Allah hükmedenlerin en iyisidir."

Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri: "Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz, ya da, andolsun ki seni ve inananları seninle beraber kasabamızdan çıkarırız." dediler.

Şuayb, onlara: "İstemezsek de mi? Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a güvendik. Rab-bimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile sen hüküm ver. Sen, hükmedenlerin en hayırlısısm." dedi.

Milletinin inkar eden ileri gelenleri, "Şuayb'a uyarsanız, andolsun ki siz kaybedersiniz." dediler. Bu yüzden onları bir titreme aldı ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler. Şuayb'ı yalanlayanlar, yurtlarında sanki hiç yaşamamışlar gibi oldular. İzleri bile kalmadı. Mahvolanlar, Şuayb'ı yalanlayanlar oldu. Şuayb onlardan döndü de, "Ey Milletim! Andolsun ki Rabbimin sözlerini size bildirdim, öğüt verdim. İnkara millet için niçin üzüleyim?" dedi." (d-A'râf, 80-93.)

"Medyen halkına, kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Şöyle dedi: "Ey Milletim! Allah'a kulluk edin. Ondan başka tanrınız yoktur. Ölçüyü, tartıyı eksik tutmayın. Doğrusu ben sizi boiluk içinde görüyorum ve hakkınızda kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. Ey Milletim! Ölçüyü ve tartıyı tamamı/tamamına yapın. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin.

Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. İnanıyorsanız, Allah'ın geri bıraktığı helal kâr, sizin için daha hayırlıdır. Ben size bekçi değilim." "Ey Şuayb! Babalarımızın taptığım bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı men'eden, senin namazın mıdır? Sen doğrusu, aklı başında, yumuşak huylu birisin." dediler. "Ey Milletim!- Rabbimden benim bir belgem olduğu ve bana güzel bir nzık da verdiği halde, ona karşı gelebilir miyim? Söylesenize! Size yasak ettiğim şeylerde, aylan hareket etmek istemem, gücümün yettiği kadar İslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım, ancak Allah'tandır. Ona güvendim, Ona yöneliyorum." dedi. "Ey Milletim! Bana karşı gelmeniz, Nuh milletine veya Hud milletine yahut da Salih milletine gelen felaketin bir benzerini, salan başınıza getirmesin.

Lut Milleti sizden uzak değildir. Rabbinizden mağfiret dileyin; O'na tevbe edin. Doğrusu Rabbim merhamet eder ve çok sever." "Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyor ve doğrusu, seni aramızda güçsüz görüyoruz. Eğer taraftarların olmasaydı, seni taşlardık. Esasen bizim gözümüzde pek itibarın da yoktur." dediler. "Ey Milletim! Benim taraftarlarını size göre Allah'tan daha mı değerlidir ki Allah'a sırt çevirdiniz? Doğrusu Rabbim, yaptıklarınızı bilgisiyle kuşatmıştır." dedi. "Ey Milletim! Durumunuzun gerektirdiğim yapın. Doğrusu, ben de yapacağım. Kime rezil edici bir azabın geleceğini, kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, doğrusu, ben de sizinle beraber gözlüyorum." Buyruğumuz gelince, Şuayb'ı ve beraberindeki inananları - katımızdan bir rahmet olarak -kurtardık. Haksızlık yapanları bir çığlık yakaladı; oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.

Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki Semud milleti Allah'ın rahmetinden uzaklaştığı gibi Medyen halkı da uzaklaştı."

(Hûd, 84-95.)

"Ormanlık yerde oturan (Medyenli)ler, şüphesiz zalim kimselerdi. Bunun için onlardan öc aldık. Hâlâ her ila memleket de işlek bir yol üze-rindedirler." (d-Hicr, 78-79.)

"Ormanlık yerde oturanlar, Eykeliler de peygamberleri yalanladı. Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim, ancak âlemlerin Rabbi'ne aittir. Ölçüyü tam yapın. Eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun." dedi. "Sen büyülenmişsin. Bizim gibi bir insandan başka birşey değilsin. Doğrusu, seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen, göğün bir parçasını üstümüze düşür." dediler.

Şuayb:"Rabbim, yaptıklarınızı çok iyi bilir." dedi. Ama onu yalanladılar. Bunun üzerine onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Gerçekten ogün büyük bir günün azabı idi. Doğrusu, bunda bir ders vardır. Fakat çoğu inanmamıştır. Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir."(Gş-Şuarâ,lV6191.)

Medyenliler, Arap bir millet olup kendi beldeleri olan Medyen'de yasarlardı. Medyen, Şam tarafında olup Maan topraklarına yakındı. Lut gölüne yakın olup Hicaz sımnndaydı. Medyen kabilesi bilinen meşhur bir kabile olup İbrahim Halil (a.s.)'in oğlu Medyan'm oğlu Medyen'in evlatlarıdır. Bunların peygamberleri de Mikyil b.Yeşcen'in oğlu Şuayb (a.s.)'dır. Süryanicede ona Yetron derler, ancak bunda ihtilaf vardır. Şuayb'm babasının adının Yeşhar olduğunu söyleyenler vardır. Yeşhar da Yakub oğlu Lavi'nin oğludur. Kimine göre Şuayb'm babası Nüveyb'dir. Nüveyb de, Ayfa b..Medyen b.İbrahim'in oğludur. Diğer bazıları da Şuayb'm babasının Sayfur olduğunu söylemişlerdir. Sayfur'un babası da Ayfa b.Sabit b.Medyen b.îbrahim'dir. Şuayb (a.s.)'m nesebi hakkında başka şeyler söyleyenler de vardır. İbn Asakirin dediğine göre anası veya anneannesi Lut'un kızıdır. Şuayb, İbrahim'e iman edip onunla beraber Babil'den göç eden ve Şam'a girenlerdendir. Vehb b.Münebbih'in anlattığına göre Şuayb ile Mülgam., ateşe atıldığı gün ibrahim'e iman eden ve onunla birlikte Şam'a göç edenlerdendir. İbrahim (a.s.), ona ve Mül-gam'a, Lut'un kızlarını eş olarak vermişti. Bunu İbn Kuteybe anlatmıştır. Ancak bu görüşler üzerinde tartışılabilir. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

Sahabelerden Seleme b. Sa'd El-Anzî'nin biyografisi anlatıhrken onun, Rasûlullah (s.a.v.)'m yanma gelerek Müslüman olduğu ve Anze kabilesine mensub olduğunu söylediği, Rasûlullah (s.a.)'m da Anze kabilesini şöyle övdüğü rivayet edilir:

"Anze, ne güzel bir kabiledir. Kendilerine tecavüz edildi, ama yardım görüp muzaffer oldular. Şuayb'm taraftarları ve Musa'nın da hısımlarıdırlar." Bu hadis sahihse, Şuayb'm, Musa'nın kayınpederi olup Arab-ı Aribe'den Anze kabilesine mensub olduğuna delâlet eder. Fakat bunlar Anze b. Esed b. Rabia b. Nizar b. Ma'd b. Adnan'ın soyundan gelmemektedir. Çünkü bunlarla onun arasında çok uzun bir zaman geçmiştir. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

İbn Hibban'm, "Sahih"inde peygamberlerden bahseden bölümünde Ebu Zerr'den rivayet edilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur.

"Peygamberlerin dördü araplardandır: Hud, Salih, Şuayb ve bir de peygamberin... Ey Ebu Zerr!"

Seleften bazıları, Şuayb (a.s.)'a peygamberlerin hatibi unvanını vermişlerdir. Çünkü ö, milletini kendisinin peygamberliğine inanmaya davet ederken yüksek edebî ifadeler kullamrmış. İbn îshak, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.), yanında Şuayb peygamberden söz edildiğinde, "O peygamberlerin hatibidir." derdi.

Medyenliler kafir bir millet olup yol keser, gelip geçenleri korkutur sarmaş dolaş olmuş, dallı budaklı ağaçlara taparlardı. İnsanlar içinde muamelesi en kötü olanlar onlardı. Ölçü ve tartıda hile yaparlardı. Alırken fazla almaya, satarken de eksik vermeye uğraşırlardı. İçlerinden Şuayb'ı, Allah onlara elçi olarak gönderdi. Onları, ortağı olmayan tek Allah'a kulluk etmeye çağırdı. Eksik ölçüp tartmak, yolcuları korkutmak gibi kötü işlerden el çekmelerim tavsiye edip uyardı. Halkın bir bölümü kendisine inandı, ama çoğu onu yalanlajıp inkar etti. Nihayet Cenâb-ı Allah, şiddetli azabını onların üzerine indirdi. O, övülmeye layık olan dosttur. Nitekim buyurdu ki:

Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Onlara şöyle de-di:"Ey Milletim! Allah'a kulluk edin. Ondan başka tanrınız yoktur. Rabbinizden size bir belge geldi...» (ci-A'râf, 85.)

Yani size getirmiş olduğum şeylerin doğruluğuna, benim de Allah tarafından size gönderildiğime delâlet eden apaçık bir delil ve kesin bir belge gelmiştir. Bu belgeler de Şuayb'm gösterdiği ve tafsilatı hakkında bilgi sahibi olmadığımız bazı mucizeleridir.

"Ölçü,ve tartıyı tam yapın. İnsanların eşyasını eksik vermeyin. Düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin."

Halkına, adaletli olmalarını emretti. Haksızlık etmelerini yasakladı. Aksini yapmaları halinde onları ceza ile tehdit etti ve dedi ki:

"İnanıyorsanız bilin ki bunlar sizin için hayırlıdır. Tehdit edip her yolda pusu kurarak oturmayın." İnsanların mallarım haraç ve baç adı altında alıyor, onları tehdit ediyor, yolları da korkulu hale getiriyorsunuz.

"Süddî, tefsirinde sahabeden naklederek dedi ki: Şuayb'm milleti, yoldan gelip geçenlerin mallarının onda birini alırlardı.

İshak b.Bişr, İbn Abbasin şöyle dediğim rivayet eder: Şuayb'm milleti, azgın kimseler olup yolları keser, gelip geçenlerin mallarının onda birini zorla alırlardı. Bu kötülüğü ilk icad edenler, onlardır. "Allah'a iman edenleri, eğrilik dileyerek onun yolundan geri çeviriyorsunuz."

Onları maddi ve manevi yol kesicilikten men etmişti. Onlara hitaben sözlerini şöyle sürdürmüştü:

«Azken, Allah'ın sizi çoğalttığını hatırlayın. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.» (eiA'râf, 86.)

Azlıktan sonra kendilerini çoğaltmakla Allah'ın onlara bahşetmiş olduğu nimeti hatırlatmış ; tavsiyesine uymadıkları takdirde Allah'ın onlardan intikam alacağını bildirerek de onları sakındırmış ve bunun gerçekliğini ispatlayıcı delilleri önlerine koymuştu. Nitekim bir başka kıssada onlara şöyle demişti:

«Ölçüyü, tartıyı eksik tutmayın. Doğrusu, ben sizi bolluk içinde görüyorum ve hakkınızda kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.» (Hûd, 84.)

Yani bu halinizi sürdürmeyin; yoksa Cenâb-ı Allah elinizdeki malın bereketim giderir, sizi yoksullaştırır ve sizi zengin kılan şeyleri.giderir. Tabii İd bütün bunların yaraşıra ahirette de azab göreceksiniz. Hem bu dünyada hem öte tarafta ceza gören kimse, zararlı bir alışverişe girmiş olur. Önce onları, ölçü ve tartıya hile karıştırmak gibi uygunsuz işleri yapmaktan sakındırdı. Aksi takdirde Cenâb-ı Allah'ın bu dünyada kendilerine bahşetmiş olduğu nimeti ellerinden çekip alacağım, ahirette de onları can yakıcı bir azaba çarptırıp şiddetli bir cezaya uğratacağını söyleyerek uyardı. Sonra da tersim yapmaktan menedici bir eda ile, amira-ne bir tarzda onlara'şöyle dedi.

«Ey milletim! Ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. İnanıyorsanız, Allah'ın geri bıraktığı helal kâr sizin için daha hayırlıdır. Ben size bekçi değilim.» (Hûd, 85-86.)

İbn Abbas ile Hasan Basrî: "Allan'm geri bıraktığı helal kâr, O'nun verdiği rızıktır ki, bu da insanların mallarını haksız yere ellerinden almaktan daha hayırlıdır. " dediler. İbn Cerir de şöyle dedi: "Ölçü ve tartıyı tamamı tamamına yaptıktan sonra arta kalan karınız, ölçü ve tartıya hile katarak insanların mallarını almanızdan sizin için daha hayırlıdır." Bu, şu ayetin ifade ettiği manaya benzemektedir.

«Ey Muhammedi De ki: "Helal ile haram, harana şeylerin çokluğundan hoşlansan bile, eşit değildir.» (ei-Mâjde, ıoo.)

Yani az miktardaki helal mal, sizin için çok miktardaki haram maldan daha hayırlıdır. Çünkü helal mal miktarca az da olsa bereketlidir. Haram mal ise miktarca çok olsa da bereketsizdir. Nitekim yüce Allah buyurdu ki: «Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir.» (ei-Bakara, 276.)

Rasûlullah (s.a.v.) da buyurdu ki:

«Şüphesiz faiz, her ne kadar miktarı çok olsa da akıbeti azlıktır.» Bir başka hadisinde de şöyle buyurmuştur:

«Alışveriş yerlerinden ayrılmadıkları sürece, satıcı ile müşteri (akdi geçerli kılmak veya feshetmekte) serbesttirler. Doğru söyleyip (maldaki ayıbı) açıklarlarsa, alışverişleri kendileri için bereketli olur. Şayet yalan söyleyip (maldaki ayıbı) gizlerlerse, alışverişlerinin bereketi gider.» Özetle demek istediğimiz şu ki; miktarı az da olsa helal kazanç bereketlidir. Miktarı çok olsa da haram, hiçbir fayda vermez. Bu nedenle Allah'ın peygamberi Şuayb demiş ki: "Eğer inanıyorsanız, Allah'ın geri bıraktığı helal kâr, sizin için daha hayırlıdır." (Hûd, 86.) Şuayb (a.s.) in, "Ben size bekçi değilim." demesi ise şu manaya gelir: Ben ve benden başkalarının sizi görmesi için değil de, Allah'ın rızasını taleb etmek ve onun sevabını ummak için. Rabbinizin buyruklarına uyun.

«Ey Şuayb! babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı meneden, senin namazın mıdır? Doğrusu, sen aklı başında, yumuşak huylu birisin." dediler.» (Hûd,87).

Onu alaya alıp küçümseyerek diyorlardı ki: Ey Şuayb! Kılmakta olduğun şu namazın mı; sadece senin tanrına kulluk edelim, geçmiş ata ve dedelerimizin tapageldikleri tanrıları bırakalım veya yeryüzünde sırf sem'n hoşuna gidecek muameleleri yapalım, biz beğensek dahi senin razı olmayacağın işleri bırakalım diye bizi kısıtlılık altına almanı sana emrediyor? "Doğrusu, sen aklıbaşmda, yumuşak huylu birisin." İbn Ab-bas, Meymun b.Mehran îbn Cüreyc, Zeyd b.Eslem ve İbn Cerir dediler ki: Allah düşmanı olan Medyenliler, alayvari bir eda ile bu sözleri Şuayb peygambere söylediler. Hz.Şuayb ise onlara şöyle karşılık verdi:

«"Ey milletim! Rabbimden benim bir belgem olduğu ve bana güzel bir rızık da verdiği halde O'na karşı gelebilir miyim? Söylesenize! Size yasak ettiğim şeylerde, aykırı hareket etmek istemem. Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım, ancak Allah'tandır. O'na güvendim, O'na yöneliyorum." dedi.» (Hûd, as.)

Şuayb (a.s.) yumuşak ifadelerle onlara yaklaşıyor, en açık işaretlerle onları Hakka çağırıyordu. Onlara diyordu ki: Ey yalanlayıcılar! Benim size elçi olarak gönderildiğime ilişkin, "Rabbundan bir belgem olduğunu ve bana (peygamberlik gibi) güzel bir rızık da vermiş " olmasına ne dersiniz? Ama siz bütün bunları göremiyorsunuz. Size artık ne yapabilirim? Önceki sayfalarda anlattığımız gibi Nuh (a.s.) da kavmine böyle bir hitapta bulunmuştu.

"Size yasak ettiğim şeylerde aykırı hareket etmek istemem." Yani size her neyi emrettiysöm, mutlaka o emre ben kendim de uyarım. Bir işi yapmaktan vazgeçmenizi tavsiye ettiysem, mutlaka o işten ben kendim de vazgeçerim. Bu emir ve yasaklara ilk uyan ben olurum. Bu, övgüye layık yüce bir sıfattır. Bunun tersi de, reddedilen ve yerilen bir sıfattır. Nitekim son devirlerinde Israiloğulları uleması ve cahil hatipleri, halka verdikleri nasihatların tersini yapar olmuşlardı. Yüce Allah buyurdu ki:

«Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz? Düşünmez miziniz?» (e]-Bakara, 44.)

Bu ayeti tefsir ederken, Rasûlullah (s.a.v.)'m şu sahih hadisini de nakletmiştik: Rasûluîlah (s.a.v.) buyurmuş ki:

«(Kıyamet gününde bir) adam getirilip ateşe atılır. Bağırsakları karnından dışarı firlar. Eşeğin kendi etrafında dönüşü gibi bağırsakla-nyla birlikte döner. Ateştekiler etrafına toplanarak şöyle derler: "Ey falan... Sana ne oldu? Sen başkalarına iyiliği emredip kötülüğü menetmez miydin?" O da "Evet, Öyle... Ben iyiliği emrederdim ama kendim iyilik yapmazdım. Kötülükten menederdim ama kendim kötülük yapardım." diye cevap verir.»

Peygamberleı*e muhalefet eden ahlaksız bedbahtların niteliği işte budur. Rablerinden gıyaben korkan bilgin topluluklar ile asaletti, efendilere gelince, bunların durumları, Allah'ın peygamberi Şuayb'in dediği gibidir:

«Size yasak ettiğim şeylerde aykırı hareket etmek istemem. Dileğim, gücümün yettiği kadar düzeltmekten başka birşey değildir.» (Hûd, 88.)

Yani bütün işlerimde, gerek sözlerimde, gerek fiillerimde gücümün elverdiği oranda düzeltmekten başka bir amacım yoktur. Her hâlimde, "Başarım ancak Allah iledir. O'na tevekkül ettim ve O'na yöneldim." Her bakımdan dönüşüm O'nadır."

Terğîb yani insanları Allah'a rağbet ettirip yöneltmek işte budur. Bundan sonra Şuayb (a.s.), insanları biraz da Allah'tan korkutuyor. Diyor ki:

«Ey milletim! Bana karşı gelmeniz Nuh milletine veya Hud milletine veyahut da Salih milletine gelen felaketin bir benzerini sakın başınıza getirmesin. Lut milleti sizden uzak değildir.» (Hûd, 89.) Yani bana olan muhalefetiniz ve getirdiğim dine olan öfkeniz, sizi sapıklık, cehalet ve muhalefetinizi sürdürmeye itmesin. Yoksa Allah, benzerleriniz olan Nuh, Hud ve Salih'in yalanlayıcı ve muhalefet edici olan kavimlerine indirdiği gibi «izin de üzerinize azab ve gazabım indirir. "Lut kavmi sizden uzak değildir." Bu ayetini şu anlama geldiği söylenmiştir: Lut kavmi zaman bakımından sizden uzakta değildir. Küfür ve azgınlıkları dolayısıyla üzerlerine inen azab haberi size ulaşmıştır. Ayetin; "Lut kavmi, mahal ve mekan bakımından sizden uzakta değildir." anlamında olduğunu söyleyenler de vardır. Mezkur ayetin şu anlama geldiğini söyleyenler de olmuştur: Lut kavmi, çeşitli hile ve şüphelerle insanların mallarım gizli açık almak, yol kesmek gibi çirkin fiil ve nitelikler bakımından sizden uzakta değildir.

Bu kavilleri uzlaştırmak mümkündür. Çünkü Lut kavmi, Şuayb kavminden zaman, mekan ve nitelik bakımından uzakta değildi.

Sonra Şuayb peygamber, korkutma ve imrendirme ifadelerini birbirine katarak şöyle diyor: «Rabbinizden mağfiret dileyin. O'na yönelip tevbe edin. Şüphesiz Rabbinı merhamet eden ve sevendir.» (Hûd, 90.) Yani bu kötü halinize son verin. Merhamet edip sevun Rabbinize yönelip tevbe edin, çünkü O, kendisine yönelip tevbe edenlerin tevbesini kabul buyuran ve kullarına merhamet edendir. Ananın yavrusuna gösterdiği şefkat ve merhametin daha fazlasını O, kullarına gösterir. Sevendir. Kulunun büyük günah işlemesinin ardısıra tevbe etmesinden sonra olsa dahi, kulunu sevendir.

«Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz. Doğrusu biz, seni aramızda zayıf biri olarak görüyoruz." dediler.» (Hûd, 9i.)

. Rivayete göre İbn Abbas ile Said b.Cübeyr ve Sevrî, Hz.Şuayb'in gözünün kör olduğunu söylemişlerdir. Rivayet edilen merfu bir hadiste de şu ifadelere rastlamaktayız: Hz.Şuayb ilahî aşktan ötürü ağladı, nihayet gözlerini kaybetti. Neticede Allah onun gözlerini yine açtı ve sordu: "Ey Şuayb! Cehennem korkusundan mı yoksa Cennet arzusundan dolayı mı ağlıyorsun?" Şuayb cevap verdi: "Hayır ya Rab! Senin aşkından ağlıyorum. Sana bakıp seni gördükten sonra, bana ne yaparlarsa yapsınlar, umurumda değil!" Bunun üzerine Allah ona vahiy gönderdi: "Benimle buluşman sana mübarek olsun ey Şuayb! İşte bu sebepledir İd, benimle konuşan İmran oğlu Musa'yı senin hizmetine verdim."

«Milleti Şuayb'a şöyle demişti. Eğer aşiretin olmasaydı seni mutlaka taşlardık. Sen bizim nazarımızda itibarlı biri değilsin.» (Hûd, 91.)

Aşırı derecedeki küfürlerinden ve çirkin inatlarından ötürü böyle demişlerdi. "Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz." Çünkü biz bu anlattıklarını sevmiyor ve istemiyoruz. Bizim bunlara eğilimimiz de yoktur. Nitekim Kureyşli kafirler de Rasûlullah (s.a.v.)'a demişlerdi ki: «"Ey Muhammed! Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır. İstediğini yap, biz de yapacağız." derler.» (Fussiiet, 5.)

"Ey Şuayb! Doğrusu, biz seni aramızda zayıf biri olarak görüyoruz." Seni ezilip terkedilmiş biri olarak telakki ediyoruz. "Eğer aşiretin olmasaydı seni mutlaka taşlardık. Sen bizim nazarımızda itibarlı biri değilsin."

"Ey milletim! Benim aşiretim size göre Allah'tan daha mı değerlidir ki onlardan korkuyor, bana ilişmiyorsunuz? Ama Allah'ın azabından korkmuyorsunuz. O'nun elçisi olduğumdan dolayı bana ilişmiyor değilsiniz herhalde! Şu halde benim aşiretim size göre Allah'tan daha değerli olmuş oluyor ki, "Allah'a sırt çevirdiniz. Doğrusu, benim Rabbim, sizin yapmakta olduğunuz işleri (bilgisi ile) kuşatandır." Yapmakta olduğunuz işlerden haberdardır. Bütün bunları bilgisinin kapsamına almıştır. Kendisine döneceğiniz günde de bunların karşılığını size verecektir."

«Ey milletim! Durumunuzun gereğini yapın. Doğrusu, ben de yapacağım. Kime rezil edici bir azabın geleceğim, kimin yalancı olduğunu gözleyin. Ben de sizinle beraber gözlüyorum.» (Hûd, 93.)

Usûl ve metodlanna, yol ve yöntemlerine devam etmeleri, şiddetli bir tehdit veya güçlü bir korkutma ile emrediliyor, İleride dünya yurdunun iyi sonucunun kimin için, helakin de kimin için olduğunu anlayacaksınız. Bu dünyada "rezil edici azabın kime geleceğini"; ahirette de "ebedî azabın kimin üzerine ineceğini" biîecekiniz. "Verdiğimiz haber, müjde ve sakmdırmalarda, ben ve sizden hangimizin doğru, hangimizin yalancı olduğunu da göreceksiniz. "Gözleyin...Ben de sizinle beraber gözleyenlerdenim."

«İçinizde mademki benimle gönderilene inanan bir topluluk ve inanmayan bir topluluk var; o halde Allah'ın aramızda hükmünü bildirmesine kadar sabredin. Allah hükmedenlerin en iyisidir.» (elA'râf, 87.)

«Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, "Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz, ya da andolsun seni ve inananları seninle beraber kasabamızdan çıkarırız." dediler. "İstemezsek de mi?" Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu, Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Kabbimizin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile sen hüküm ver. Sen hükmedenlerin en hayırhsısm." dedi.» (ei-A'râf, 88-89.) Kendi akıllarınca mü'minleri eski dinlerine döndüreceklerini sandılar ve onlardan bunu taleb ettiler. Bunun üzerine Şuayb (a.s.), taraftarları olan mü'minleri savunmak için o kafirlerin karşısına dikilerek: "Biz istemesek de mi?" dedi. Yani o mü'minler kendi arzularıyla sizin batıl dininize dönmezler. Ancak zor ve baskı altında tutulurlarsa belki dönerler. Çünkü imanın aydınlığı kalplere girip yerleştikten sonra artık hiç kimse ondan başka tarafa sapıp irtidad etmez. Bu nedenle Şuayb (a.s.) dedi ki:

"Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu, Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Biz yalnız Allah'a güvendik." O bize yeter. O bizi korur. Her işimizde O'na başvurur, O'na sığınırız:

Bundan sonra Şuayb (a.s.) kavmine karşı Allah'tan destek diledi; onların hakettikleri azabın çabuklaştırılması için Allah'tan yardım istedi ve şöyle dedi: "Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile sen hüküm ver. Sen hükmedenlerin en hayırhsısm." Böyle dedi, onlara beddua etti. Allah, kendisini inkar edip yalanlayan ve elçilerine muhalefet edenlere karşı yardımını istedikleri zaman, peygamberlerinin duasını geri çevirmez." Bununla beraber onlar hal ve gidişatlarını ısrarla sürdürdüler. «Milletinin inkar eden ileri gelenleri, "Eğer Şuayb'e tabi olursanız, mutlaka zarara uğrayanlardan olursunuz." dediler.» (el-A'râf, 90.) Yüce Allah buyurdu ki:

«Bu yüzden onları bir titreme aldı ve oldukları yerde dizüstü çökü-verdiler.» (A'raf, 9i.)

A'râf sûresinde anlatıldığına göre onları bir titreme yakalamış, yani üzerinde yaşamakta oldukları yer şiddetli bir sarsıntıyla sallanarak onları titretmişti. Bu sarsıntı ve titreme, onların cesedlerindeki ruhu çıkarmış; o yerin canlıları, cansız varlıklara dönüşmüştü. Cüsseleri de cansız, hareketsiz ve hissiz olarak dizüstü çökük vaziyette kalmıştı. Cenâb-ı Allah onlara çeşitli azab, işkence ve belayı birarada vermişti. Pis ve çirkin nitelikleri taşıdıkları için Cenâb-ı Allah hareketleri durduracak şiddetli bir titremeyi, sesleri kısacak bir çığlığı, her tarafından ve yönünden insanlara ateş kıvılcımı saçan bir gölgeyi onlara musallat kıldı. Lakin her sûrede Cenâb-ı Allah, cümlelerin dizisine ve ifadelerin akışına uygun olarak onların durumlarını haber vermiştir. Örneğin A'râf sûresinde anlatıldığına göre onlar Allah'ın peygamberi Şuayb (a.s.)'ı ve taraftarlarını titretmiş, onları memleketlerinden kovmakla tehdit etmiş, memleketlerinde kalmak istiyorlarsa eski dinlerine dönmeleri gerektiğini kendilerine bildirmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah buyurdu ki:"Bu yüzden onları bir titreme aldı ve oldukları yerde dizüstü çökü-verdiler." Evet...Titretmeye karşı titremeye, korkutmaya karşı da korkuya yakalanıverdiler. Bu da cümlenin gelişine uygun ve önceki ifadelerin de akışına bağlıdır.

Hûd sûresinde anlatıldığına göre kendilerini bir çığlık yakalayıver-mişti de bunun üzerine yurtlarında dizüstü çökük vaziyette helak olmuşlardı. Çünkü onlar tahkir edici ve küçümseyici bir eda ile Allah'ın peygamberi Şuayb'e şöyle demişlerdi: «Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı mene-den senin namazın mıdır? Sen doğrusu aklı başında, yumuşak huylu birisin.» (Hûd, 87.)

Güzel ve düzgün konuşan o güvenilir peygambere karşı kullandıkları bu çirkin kelimeleri sarfetmekten onları menedici bir çığlıktan burada bahsetmek münasib olmuştur. Bu nedenledir ki onları durgunlaş-tıracak bir titremenin yanı sıra, kendilerini susturan bir çığlık da geldi.

Şuarâ sûresinde anlatıldığına göre onları bulutlu bir günün azabı yakalamıştı. Bu da onların istediklerini yerine getirmek ve arzuladıkları şeye kendilerini yaklaştırmak için olmuştu. Şuayb (a.s.)'a demişlerdi ki:

«Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan başka birşey değilsin. Doğrusu, seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen, göğün bir parçasını üstümüze düşür." dediler. Şuayb: "Rabbim yaptıklarınızı çok iyi bilir." dedi.» (eş-Şuarâ, 185-188.) Her şeyi bilen ve işiten yüce Allah da şöyle buyurdu: «Ama onu yalanladılar. Bunun üzerine onları bulutkı bir günün azabı yakaladı. Gerçekten o gün, büyük bir gün idi.» (eş-Şuarâ, 189.)

Katade ve bazı müfessiıier, Eykelilerin Medyenlilerden ayrı bir millet olduğunu söylemişse de, bu. zayıf bir görüştür. Bu görüşün sahipleri iki şeye dayanmaktadırlar:

1-Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle bir ifade vardır: "Eykeliler peygamberlerini yalanladılar. Hani Şuayb onlara demişti ki..." (eş-Şuarâ, 176-177.) Bu ayette "kardeşleri Şuayb" denilmiyor da, sadece "Şuayb" diyerek yakın bir isim kullanılıyor. Halbuki Medyenlilerden sözedilirken, Kur'ân-ı Kerîm'de:" Medyen (halkın)'e kardeşleri Şuayb'ı gönderdik." (ei-AVâf, 85.) deniliyor. Demek ki Eykeliler ayrı, Medyenliler ayrı birer millettirler.

2-Eykelilerin, bulutlu bir günde azaba uğratıldıkları anlatılmakta; Medyenlilerin ise titreme ve çığlıkla azaplandırıldıkları anlatılmaktadır.

Şimdi de gelelim yukarıdaki iddiaları cevaplamaya:

l-"Eykelüer peygamberleri yalanladılar." sözünden sonra "kardeşleri Şuayb" denilmiyor da, sadece "Şuayb" diyerek yalın bir isim kullanılıyor ve kardeşlikten bahsedilmiyor. Çünkü bu ayette onlar ormana ve ağaca (Eyke'ye) tapmakla nitelendiriliyorlar. Böyle dedikten sonra burada kardeşlikten sözetmek, yerinde bir iş olmaz. Ama "Medyen (hal-km)'e kardeşleri Şuayb'ı gönderdik." derken, onlar bir kabileye nisbet edildikleri için,' orada Şuayb'm onların kardeşleri olduğunu söylemek uygun olmuştur. Arada böyle bir farkın olması latif, güzel ve yüksek, aynı zamanda nefis bir üslubun gereğidir.

2-Eykelilerin bulutlu bir günde azaba uğratılmış olmalarını ileri sürerek onların Medyenlilerden ayrı bir millet olduklarım söylemeye gelince, bu eğer Eykelilerin ayrı bir ümmet olduklarını ispatlayan bir delil ise, o zaman haklarında titreme ve çığlık gibi iki ayrı azabtan bahsedildiği için Medyenlileri de iki ayrı millet olarak telakki etmek gerekecektir ki bu da, bu işten azıcık anlayan bir kimsenin söyleyeceği bir söz değildir.

Şimdi de Şuayb (a.s.)'m hayatından bahseden ve Hafız tbn Asakir'in naklettiği hadise gelelim.

"Medyen milletiyle Eykeliler iki ümmettir. Allah onlara peygamber Şuayb (a.s.)'ı (elçi olarak) gönderdi."

Bu gerçekten garip bir hadistir. Bunun rivayet zincirinde geçen ra-vilerden basızı eleştirilmiştir. Öyle sanılıyor ki bu Yermük savaşında dirayetsiz bazısı raviler tarafından Abdullah b.Amr'a aktarılan israili-yat haberlerindendir.

Sonra Cenâb-ı Allah, ölçü ve tartıyı eksik yapma gibi, Medyenli'le-rin işledikleri kötülükleri Eykelilerin de yapmış olduklarım söyleyerek onları yermiştir ki bu da, Eykelilerle Medyenlilerin aynı millet olduklarını ispatlamaktadır. Çeşitli azablara çarptırılarak helak edilmişlerdir.

Ancak bu azablardan her biri, ifadenin akışına uygun olarak ayrı ayrı yerlerde anlatılmışlardır. Cenâb-ı Allah buyurmuş ki: «Onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Doğrusu o gün, büyük bir günün azabı idi.» (oş-

Şuarâ, 189.)

Anlatıldığına göre onlara şiddetli bir sıcak isabet etmiş. Cenâb-ı Allah, yedi gün süreyle onlara rüzgar esintisi vermemiş, bunun yanı sıra su ve gölge onlara fayda sağlamamış, serin bodrumlara girmeleri de kendilerine yarar temin etmemişti. Böyle olunca da bulundukları yeri terkederek çöle çıkmışlar, bir bulut gelerek onları gölgelendirmişti. Gölgesinden yararlanmak için gelip bulutun altında toplanmışlardı. Hepsi tastamamam gelip o bulutun altında toplandıklarında, Cenâb-ı Allah o bulutun içinden üzerlerine kıvılcımlar ve alev parçaları saçtı... Yer sarsılarak onları titretti. Gökten bir çığlık duydular ki derhal canları bedenlerinden ayrıldı ve cesedleri harab olup çöktü.

«Bu. yüzden onları bir titreme aldı ve oldukları yerde diz üstü çökü-verdiler. Şuayb'ı yalanlayanlar, yurtlarında sanki hiç yaşamamışlar gibi oldular. İzleri bile kalmadı. Mahvolanlar, Şuayb'ı yalanlayanlar oldu.» (el-A'râf, 91-92.)

Cenâb-ı Allah, Şuayb'ı ve beraberindeki mü'minleri kurtardı. Nitekim Allah Teâlâ buyurmuştur ki: «Buyruğumuz gelince Şuayb'ı ve beraberindeki mü'minleri -katımızdan bir rahmet olarakkurtardık. Haksızlık yapanları bir çığlık yakaladı, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler. Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki Semud milleti, Allah'ın rahmetinden uzaklaştığı gibi Medyen halkı da uzaklaştı.» (Hûd, 94-95.)

"Milletinin inkar eden ileri gelenleri, "Şuayb'e uyarsanız andolsun ki siz kaybedersiniz." dediler. Bu yüzden onları bir titreme aldı ve oldukları yerde dizüstü çöküverdiler. Şuayb'ı yalanlayanlar, yurtlarında sanki hiç yaşamamış gibi oldular, İzleri bile kalmadı. Mahvolanlar, Şuayb'ı yalanlayanlar oldu:" Tabii ki bu mahvoluş, onların mü'minlere: "Şuayb'a uyarsanız andolsun ki siz kaybedersiniz." demelerine karşılık olmuştu.

Sonra Cenâb-ı Allah, peygamberleri Şuayb'ın onları kınayıp kötülüklerini teşhir ettiğini de anlatıyor. «Şuayb onlardan döndü ve: "Ey milletim! Andolsun ki, Rabbimin sözlerini size bildirdim, öğüt verdim, inkarcı millet için niçin üzüleyim? dedi"» (el-A'râf, 93.) Yani onların helak oluşlarından sonra, bulundukları mahalden dönüp ayrıldığında: "Ey milletim! And olsun ki, Rabbimin sözlerini size bildirdim, öğüt verdim." dedi. Üzerime düşen eksiksiz tebliğ ve tam nasihat görevini ifa ettim, sizi doğru yola iletip hidayete ulaştırmak için olanca gücümle, büyük bir tutkuyla çalıştım. Fakat bunun size yararı olmadı. Çünkü Cenâb-ı Allah, sapıklıkta kalmasını dilediği kimseleri doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da yoktur. Bundan böyle sizin için üzülecek değilim. Çünkü siz, öğüt kabul etmiyor ve insanların rüsvay olacakları günden de korkmuyorsunuz. Şu halde Hakk'ı kabul etmeyen, ona yönelip dönmeyen dolayısıyla Allah'ın geri çevrilemeyecek, kendisine karşı savu-nulamayacak ve kendisinden kaçılamayacak azabına çarptırılan, "inkarcı bir millet için niçin üzüleyim?"

Hafız İbn Asakir, "Tarih"inde İbn Âbbas'dan rivayet ederek dedi ki: Şuayb (a.s.), Yusuf (a.s.)'dan sonra yaşamıştır. Vehb b.Münebbih'ten nakledildiğine göre beraberindeki mü'minlerle birlikte Şuayb (a.s.), Mekke'de vefat etmiştir. Mezarları, Ka'be'nin batısında Darü'n-Nedve ile Beni Senim mahallesi arasındadır.