Yuşa'nm adı Halil olup Nun'un oğludur. Nun ise, Yusuf oğlu Efra-yim'in oğludur. Yusuf da îshak oğlu Yakub'un oğludur. îshak, İbrahim peygamberin oğludur. Ehl-i Kitap, Yuşa'nm Hud'un amcasıoğlu olduğunu söylerler. Cenâb-ı Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de Hızır peygamberin kıssasını naklederken, ismini açıkça belirtmeksizin Yuşa'dan bahseder.
«Musa, uşağına demişti ki:" (el-Kchf, 60.)
«(Orayı) geçip gittiklerinde (Musa) uşağına dedi ki:" (el-Kehf, 62.)
Ubeyy b. Ka'b'm Peygamber Efendimiz'den yaptığı bir rivayette de sabit olduğuna göre bu ayet-i kerimelerde geçen "uşaktan" kasıt, Yuşa b. Nûn'dur. Yuşa'nm peygamber olduğu hususunda Ehli Kitap ittifak etmişlerdir. Ehli Kitab'm Samirîler adındaki bir grubu, Musa'dan sonra sadece Yuşa'nm peygamber olarak geldiğini, kabul ederler. Çünkü onun peygamber olarak Musa'dan sonra geleceği Tevrat'da açıkça ifade edilmiştir. Musa'dan sonra Yuşa'dan başka, peygamber olarak gelenleri kabul etmemişlerdir. Halbuki Yuşa'dan sonra gelen peygamberlerin de Allah tarafından gönderilen elçiler oldukları, hak ve gerçektir. Bunlar, ayrıca Tevrat'ın da Allah tarafından gönderilen bir kitap olduğunu tasdik eden peygamberlerdir. Bunların peygamberliklerini kabul etmeyen Ehl-i Kitabın üzerine kıyamete dek Allah'ın laneti devam etsin.
Şimdi de İbn Cerir et-Taberî ile diğer bazı tefsircilerin Muhammed b. îshak'dan naklettikleri hikayeye gelelim. Şöyle ki: Güya peygamberlik, Musa'nın son zamanlarında kendisinden Yuşa'ya intikal etmiş. Musa onunla karşılaştığında Allah'ın son zamanlarda gönderdiği yeni emir ve yasakların olup olmadığını ona sorarmış. Nihayet günün birinde Yuşa ona demiş ki: "Ey Allah'la konuşma şerefine ermiş olan zat! Daha Önce sen peygamber iken, kendiliğinden bana haber vermeden, ben sana Allah'ın vahyettiği şeyleri sormuyordum. Sen ne diye bana soruyorsun?". Bunun üzerine Musa, hayattan nefret edip ölmek istemişti(î).
Bu hikayede tartışılacak bazı noktalar vardır. Zira Musa peygamber, vefat edinceye kadar Allah'ın vahyine muhatap oluyordu. Ondan emir ve yasaklar alıyordu. Hayatımn bütün safhalarında onunla konuşma şerefine eriyordu, Allah katında şerefli ve itibarlı idi. Nitekim Azrail'in gözünü çıkarma hadisesinde de bundan bahsetmiştik. Azrail'in gidip Allah'a şikayette bulunmasından sonra Cenâb-ı Allah, Azrail'i yine ona göndererek şu mesajı iletmişti: Eğer yaşamak istiyorsan elini bir sığırın cildi üzerine koy; elinin altına gelen lallar sayısınca, seneler boyu yaşa. Azrail bu mesajı kendisine ilettikten sonra Musa: Peki bundan sonra ne olacak? diye sormuştu. Azrail de yine öleceksin, deyince öyle ise şimdi canımı al ya Rabbi, demişti. Allah'tan da kendisini, bir taş atımlığı mesafesi kadar Beyt-i Makdis'e yaklaştırmasını dilemişti. Bu dileği ,de Allah tarafından kabul buyürulmuştu.
Muhammed b. İshak'm naklettiği bu hikaye, Ehli Kitap kaynaklarında yer almaktadır, Onlann Tevrat adlı kitaplarında şu ifadelere rastlamaktayız: Ömrünün sonuna kadar Musa peygambere, İsrailoğul-larınm ihtiyaç duydukları her zamanda vahiy inmeye devanı etmiştir. Nitekim Kubbe tü'zzeman bölümünde tabutun yanındaki şahadetinde söylediği sözlerden de bu anlaşılmaktadır.
Ehl-i Kitabın Tevrat'ının üçüncüsü Sifr'inde şu ifadelere rastlanmaktadır: Cenâb-ı Allah, Musa ile Harun'a emir vererek İsrailoğulları-nın boylarını ve kabilelerini saymalarını, her kabilenin başına bir nakib (lider ve yönetici) koymalarını istedi. Bunu onların savaşa hazırlıklı olmaları için emretmişti. Tih sahrasından çıkarken zorbaların bulundukları şehre savaş açmaları gerekiyordu. Bu da, Tih sahrasında kalmaya mahkum edildikleri kırk senenin dolmasına yakın bir zamanda olmuştu. Bu nedenle bazıları dediler M: Ölüm meleği Musa'nın yanma geldiğinde başka bir surete bürüııdüğünden dolayı Musa onu tanımamış ve vurarak gözünü çıkarmıştı. Zira Musa, o zamanlar bazı işlerin yapılmasını istiyor ve bazı neticeler bekliyordu. Fakat beklediği bu işlerin onun zamanında değil de uşağı Yuşa b. Nun'un zamanında gerçekleşmesini Cenâb-ı Allah takdir buyurmuştu.
Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz de Şam'da Bizanslılarla gaza etmek istediğinde Tebük'e ulaşmış, sonra aynı sene yani hicretin 9. senesinde Medine'ye dönmüştü. Müteakip sene de, yani hicretin 10. senesinde haccetmişti. Hac dönüşünde de Üsame ordusunu hazırlayarak Öncü kuvvet olarak Şam'a göndermişti. Bunların ardı sıra Cenâb-ı Allah'ın şu buyruğuna uymak için kendisi de sefere çıkmaya karar vermişti:
«Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Rasûlü'nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçül (üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.» (et-Tevbe, 29.)
Rasûlullah (s.a.v.), Üsame'nin ordusunu yola çıkaracağı esnada vefat etti. Üsame, Ceref denen yerde ordugah kurmuştu. Dostu ve halifesi Ebu Bekir es-Sıddık (r.a), onun bu planını tatbik etti. Sonra Arab yarımadası karışıp, başına türlü belalar gelince, hak yerini buldu. İslam orduları sağa sola, Irak'a ve İran'a seferler düzenledi. Pers hükümdarlarından Kisra'mn ülkelerini, Bizans hükümdarlarından Kay-ser'in tabiiyyetinde bulunan Şam'ı ele geçirdiler. Allah, Müslümanlara fetih kapılarım açtı; onları güçlendirdi. Düşmanlarının ülkelerim ellerine geçirdi.
İşte aym şekilde Musa peygamber de İsrailoğullarım bir ordu haline getirip başlarına kumandanlar tayin etmekle emrolunmuştu. Nitekim bununla ilgili olarak Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: «Allah, İsrailoğullarmdan söz almıştı. İçlerinden oniki başkan göndermiştik. Allah demişti ki: "Ben sizinle beraberim. Eğer namazı kılar, zekatı verirseniz; elçilerime inanır, onlara yardım eder ve Allah'a güzel borç verirseniz (Allah için yoksullara sadaka verirseniz yahut ihtiyacı olanlara Allah için ödünç para verirseniz) elbette sizin günahlarınızı örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan Cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, düz yolu sapıtmış olur."» (ei-Mâide, 12.)
Cenâb-ı Allah onlara diyordu ki: Eğer size farz kıldığım görevleri yerine getirir ve önceki gibi savaştan kaçınmazsanız, bu yaptıklarınızın sevabım önceki suçlarınızın cezası için kefaret sayarım. Nitekim Cenâb-ı Allah, Hudeybiye gazvesinde Rasûlullahm kuvvetlerine katılmayan bedevilere hitaben şöyle buyurmuştur: «O geride kalan bedevilere de ki: "Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya davet edileceksiniz, onlarla (ya) dövüşürsünüz, yahut (onlar) Müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükafat verir; (yok) eğer önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, size acı bir şekilde azab eder."» (el-Fotih, 16.)
Aynı şekilde Cenâb-ı Allah, îsrailoğullarma da hitap etmişti: «Bundan sonra sizden kim inkar ederse, düz yolu sapıtmış olur.» (ei-Mâide,i2.) Sonra Cenâb-ı Allah, bu yaptıkları kötülüklerden ve ahidlerini bozmalarından dolayı îsrailoğullarım kınamıştı. Nitekim kendilerinden sonra gelen Hristiyanları da dinleri ve gidişatları değişik olmakla birlikte aynı sebeplerden ötürü kınamıştı. Bütün bunları, İbn Kesir Tefsiri miz-de tafsilatlı olarak ani atmışız dır. Övgüler Allah'a mahsustur. Hülasa, Cenâb-ı Allah Musa peygambere; İsrailoğullarmdan yaşı yirmi veya yirmiden fazla olup eli silah tutabilecek savaşçılarm adlarım bir liste halinde tanzim etmesini ve her kabilenin başına da bir kumandan tayin etmesini emretti.
Birinci kabilenin başına, yani Robil kabilesinin başına Elyesor b. Şedior'u tayin etti. Robil, Hz. Yakub'un büyük oğlunun adıdır. Bunların savaşçı sayısı 46.500 idi.
İkinci kabile, Şem'un kabilesi idi. Bunların kumandanları Şelomiil b. Horişday idi. Savaşçılarının sayısı da 59.300 idi.
Üçüncü kabile, Yahuza kabilesi idi. Kumandanları Nahşon b. Ami-no Zab olup savaşçılarının sayısı 74.600 idi.
Dördüncü kabilenin başkanı Nişail b. Saar olup bunlara Isahir kabilesi deniyordu. Savaşçılarının sayısı 54.400 idi.
Beşinci kabile, Yusuf (a.s.)'un kabilesi idi. Kumandanları Yuşa b. Nun olup savaşçılarının sayısı 40.500 idi.
Altıncı kabile, Mişa kabilesi olup kumandanları Cemliil b. Fedhe-sar olup savaşçılarının sayısı 31.200 idi.
Yedinci kabile, Bünyamin'in kabilesi olup kumandanları Abiden b. Ced'on olup savaşçılarının sayısı35.400 idi.
Sekizinci kabile, Had kabilesi olup kumandanları İlyasaf b. Raoil olup savaşçılarının sayısı 45.650 idi.
Dokuzuncu kabile, Esir kabilesi olup kumandanları Fecail b. Ekren olup savaşçılarının sayısı 41.500 idi.
Onuncu kabile, Dan kabilesi olup kumandanları Ahiezer b. Amşe-day olup savaşçılarının sayısı62.700 idi.
Onbirinci kabile, Neftali kabilesi olup kumandanları İlbab b. Hay-lon olup savaşçılarının sayısı 53.400 idi.
Ellerindeki kitaplarda geçen ifadeler bunlardan ibarettir. Doğrusunu Allah bilir.
Bu sayılan kabileler arasında Lavioğullan kabilesinden bahsedil-memektedir. Cenâb-ı Allah, Musa'ya bu kabileyi diğerleri ile beraber saymamasını emretmişti. Çünkü bunlar Kubbetü'z-zeman'ı taşıma, kurma, saklama ve göçtükleri yere beraberlerinde götürme görevini üstlenmişlerdi. Bunlar, Musa ile Harun'un kabilesinden idiler. Sayıları 22.000 idi. Bunlar da kendi aralarında birtakım boylara ayrılmakta idiler. Kubbetü'z-zeman'ı koruyup muhafaza ediyor, onunla ilgili işleri deruhte ediyor, onu gerektiği yere kuruyor ve taşıyorlardı. Hepsi onun etrafında yığılmışlarda. Sağında, solunda, önünde ve gerisinde bulunuyorlardı. İsrailoğullarının, Lavioğullan kabilesinden başka savaşçıla-nnın toplam sayısı 571.656 idi. Fakat bazılan demişler ki, Lavioğullan dışında İsrailoğullannm, yaşı yirmiyi geçen ve eli silah tutan savaşçıla-noın sayısı 603.555'tir.
Bu sayı üzerinde tartışılabilir. Çünkü önce nakletmiş olduğumuz cümlelerin her birini olduğu gibi onlann kitaplanndan nakletmişizdir. Bu sonuncu cümle, öncekilerine mutabık kalmamaktadır. Doğrusunu Allah bilir.
Lavioğullan, Kubbetü'z-zeman ı muhafaza etmekle görevli idiler. Bunlar İsrailoğullannm ortasında, yani merkezde yürürlerdi. Sağ cenahın başında Robil oğullan, sol cenahın başında Dan oğullan, geri tarafta da NeftalioğuUan bulunurlardı. Musa peygamber, Allah'ın emri büyük İslâm tarihi üzerine kehaneti de Harunoğullanna vermişti. Zaten bu görev daha önce onlann babalannda idi. Onlardan önce atalan Nadad (Harun'un ilk oğlu), Azir ve Yesmür bu görevi ifa ediyorlardı. Hülasa, zorbalar şehrine girip savaşmaktan geri duran ve Musa'ya: "Sen ve Rabbin gidin, savaşın. Doğrusu biz burada oturacağız." diyen İsrailoğullarmdan hiçbiri hayatta kalmamıştı.
îbn Abbas ile diğer selef ve halef ulemasından bazılan Musa ile Harun'un, bunlardan önce Tih sahrasında vefat ettiklerini söylemişlerdir, îbn İshak'm naklettiğine göre Kudüs'ü fetheden Musa'dır. Yuşa,1 onun^öncü kuvvetlerinin başında bulunuyordu. Kudüs'e giderlerken Bel'am b. Baura ile karşılaşmışlardı. Onunla ilgili olarak Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
«Onlara şu adamın haberini de oku: Ona ayetlerimizi verdik de onlardan sıyrıldı, çıktı. Şeytan onu peşine taktı. Böylece azgınlardan oldu. Dileseydik elbette onu o ayetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayanlann durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür (öğüt alır)lar. Ayetlerimizi yalanlayan ve kendilerine de zulmeden topluluğun durumu ne kötüdür!» (cl-A'râf, 175-177.)
Bel'am'm kıssasını İbn Kesir Tefsirimizde ani atmışız dır. îbn Abbas ile diğerlerinin söylediklerine göre o, ism-i azamı bilirmiş. Kavmi, kendisinden Musa ile adamlanna beddua etmesini dilemişlerdi ama o, bu bedduayı yapmaya yanaşmamıştı. Israr üzerine kendisine ait bir merkebe binip îsrailoğullarının ordugahına doğru yürümüştü. Onlan görebilecek kadar yüksek bir yere vardığında merkebi çökmüştü. Döverek hayvanı ayağa kaldırmıştı. Az bir mesafe daha yürüdükten sonra merkep yine çöküp oturmuştu. Öncekinden daha kuvvetli bir darbe ile hayvana vurarak onu ayağa kaldırmıştı. Merkep ona şöyle demişti: "Ey Bel'am! Nereye gidiyorsun? Görmüyor musun ki melekler beni geri çeviriyorlar? Sen kendilerine beddua etmek için Allah'ın peygamberi ile mü'minlere karşı mı gidiyorsun?" Bel'am yine hayvanı dövdü, onu biraz daha yürüttü.
Neticede Hisban dağının üst taraflarına gelip Musa ile îsrailoğullannm ordugahına baktı. Onlara beddua etmeye başladı. Musa ile kavmine beddua etmek isterken dili kendisine itaat etmemiş, aksini yapmıştı. Kendi öz kavmine beddua etmişti. Bunun üzerine kavmi kendisini kınadılar. O da dilinin sürçtüğünü söyleyerek özür diledi. Dili çıkıp göğsünün üzerine geldi ve kavmine şöyle dedi: "İşte şimdi hem dünyam, hem de ahiretim gitti. Geriye ancak hile ve tuzak kaldı". Sonra kavmine emir vererek kadınlan süslemelerini ve çeşitli eşyalarla onlan îsrailoğullan arasına göndermelerini istedi. Bu kadınlar, götürdükleri eşyalan îsrailoğullanna sergileyecekler ve onlara satacaklardı. Kendilerini de îsrailoğullarma teklif edeceklerdi. Böyle yapınca belki İsrailoğullan kendileriyle zina yapacaklardı. Onlardan biri zina yaptığı taktirde artık Bel'am'm kavmi onların hakkından gelebilecekti!
Adamları emre uyarak kadınlarını süslediler ve İsrailoğullanmn ordugahına gönderdiler. Kisbeta ismindeki bir kadınları, İsrailogullarının önderlerinden Zemri b. Şelum'a uğradı. Denildiğine göre Zemrî, Şem'un b. Ya-kub'un kabile başkanı idi. Zemrî, o kadını alıp kendi çadırına soktu. Başbaşa kalıp zina yaptıklarından dolayı Cenâb-ı Allah, îsrailoğullan-mn üzerine taun hastalığını saldı. Bu hastalık onlar arasında yayılmaya başladı. Bu haber, Ayzar b. Harun'un oğlu Fenhas'a intikal edince o, demirden mızrağını alarak zina yapılan çadıra gitti. Zina yapan kadınla erkeği o mızrağa geçirip halka teşhir etti- Kendisi de elini böğrüne dayayarak oturdu, mızrağı sakalına dayadı. Ve sonra da göğe yükselterek şöyle dedi: "Allah'ım! Sana karşı gelenleri işte böyle cezalandırırız". Böyle dedikten sonra taun hastalığı, İsrail oğullarının üzerinden kalktı.
O esnada hastalıktan dolayı İsrailoğullan'ndan 70.000 kişi Ölmüştü. Bazıları ise Ölenlerin 20.000 kişi kadar olduğunu söylemişlerdir. Fen-has, babası Harun oğlu Ayzer"in ilk oğlu idi. Bu nedenle İsrailoğullan, kestikleri kurbanlann boyun kökünü, çene ve paça kısımlannı ona takdim ederlerdi. Mallarının ve ürünlerinin ilk çıkanını ve en kıymetlisini ona sunarlardı.
îbn İshak'm Bel'âm'la ilgili nakletmiş olduğu bu kıssalar doğrudur. Diğer selef uleması da bu yolda rivayetlerde bulunmuşlardır. Fakat herhalde Musa, Beyt-i Makdis'e girmeyi planladığı zaman Mısır diyarından ilk çıkışı esnasında planlamıştır. İbn İshak'm söylemek istediği de bu olabilir. Fakat ondan nakiller yapan bazı rivayetçiler, onun bu anlayışım idrak edememişlerdir. Tevrat'ta da bu görüşümüzü doğrulayan bazı nasları daha önce nakletmiştik. Doğrusunu Allah bilir. Belki de bu, onların Tih sahrasında dolaşırlarken başlarına gelen bir başka kıssadır. Çünkü bu kıssada sözü edilen Hisban dağı, Kudüs'ten çok uzaktır. Ya da Musa Beyt-i Mukaddes'e doğru yol almakta iken bu dağın yanından geçmiştir. Nitekim Süddî, bunu açıkça ifade etmiştir. Doğrusunu Allah bilir. Her halükarda cumhur-u ulemanın takdiri şöyledir: Harun, Tih sahrasında kardeşi Musa'dan iki sene önce vefat etmiştir.
Ondan sonra da Musa yine Tih sahrasında vefat etmiştir. Nitekim bu hususa, daha önce değinmiştik. Vefat ederken Musa, Rabbinden kendisini Beyt-i Makdis'e yakın kılmasını dilemişti. Bu dileği yerine getirilmişti. Böyle olunca da İsrailogullannı Tih sahrasından çıkanp Kudüs'e götüren zat, Yuşa b. Nûn peygamberdir. Ehl-i Kitap ile diğer bazı tarihçilerin anlattıldanna göre İsrailoğullan, Tih sahrasin'dan çıkıp Kudüs'e doğru gitmekte iken karşılarına Ürdün nehri çıkmıştı. Bunlar, Eriha denen yere kadar uzanmışlardı. Orası, kuvvetli bir kalesi, muhkemsurları, yüksek şatoları ve kalabalık nüfusu olan bir şehirdi. Yuşa ile İsrailoğullan, orayı altı ay süre ile kuşatma altında tuttular. Sonra günün birinde İsrailoğullan borazanlar çalarak tek bir ağızdan tekbirler getirdiler. Böyle yapınca da surlar dağılıp dökülmeye başladı.
Onlar da şehre girip içinde buldukları mallan ganimet olarak aldılar. 12.000 erkekle kadını Öldürdüler. Birçok hükümdarla muharebe ettiler. Denildiğine göre Yuşa, Şam mmtıkasmdaki hükümdarlardan otuzbir tanesini mağlup etmiştir. Kuşatmalarının cuma günü ikindi vaktinden sonra sona erdiği nakledilir. Güneş battıktan sonra ya da batmak üzere iken cumartesi gününe gireceklerinden dolayı artık savaş anlayacaklardı. Güneşin battığını ya da batmak üzere olduğunu gören Yuşa, güneşe hitaben şöyle demişti: "Sen de Allah'ın emrindesiıı, ben de Allah'ın emrindeyim. Allah'ım! Sen şu güneşi tut, batmasın". Böyle dedikten sonra Cenâb-ı Allah, güneşi batırmadı ve İsrailoğullan o beldeyi fethettiler. O esnada gün battıktan sonra ay da doğmak üzereydi ki Yuşa, Allah'a dua ederek aya emir vermesini ve doğdurmamasını diledi.
Şu halde bu olayın cereyan ettiği gece, birinci ayın ondördüncü gecesi olmalıdır. Bu gecede güneşin mezkur kıssası vuku bulmuştur ki, bunu ileride de açıklayacağız. Ay'la ilgili hadiseye gelince bunu Ehl-i Kitap kaynaklan naklederler. Ay'la ilgili hadisenin cereyan etmiş olması, hadise aykırı değildir. Aksine bunda ne doğrul anabilen, ne de yalanlanabilen faydalı bir ilave vardır. Fakat bu olayın, Eriha şehrinin fethi esnasında vuku bulduğunu söyleyenlerin ifadelerinde ihtilaf vardır. Doğrusunu Allah bilir ya, bu olay Beyt-i Makdis'in fethi esnasında cereyan etmişti. Eriha şehrinin fethi, Beyt-i Makdis'in yani Kudüs'ün fethine vesile olmuştur. Doğrusunu Allah bilir.
İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Hüreyre'den rivayet ederek Rasûlul-lah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu söylemiştir:
«Güneş, insanlardan hiç kimse için yerinde durdurulmamıştır. Ancak Kudüs'e giderken geceleyin Yuşa için durdurulmuştur».
Bu hadisten de anlaşıldığına göre Beyt-i Makdis'i fetheden, Yuşa b. Nun'dur. Musa değildir. Yine güneşin durdurulup batınlmaması hadisesi de Eriha şehrinin fethinde değil, Kudüs'ün fethi esnasında vuku bulmuştur. Bunun da Yuşa peygambere mahsus bir hal olduğu, hadisten anlaşılmaktadır. Bu rivayet, başka bir yerde nakletmiş olduğumuz şu hadisin zayıf olduğunu göstermektedir. Şöyle ki:
"Peygamber Efendimiz'in, dizi üzerinde yatmakta olduğundan dolayı ikindi namazını kaçırmış olan Ebu Talib oğlu Ali için, güneş tekrar geri döndürülerek ufka gelmiş ve Ali de namazını kılmıştır. O esnada Rasûlullah (s.a.v.) Allah'tan, güneşi geri döndürmesini ve namazı kılabilmesi için güneşin ufka gelmesini dilemişti. Bu dileği üzerine güneş de ufka geri gelmişti".
Bu hadisin sahih olduğunu, Ahmed b. Ebi Salih el-Mısrî söylemiştir. Ancak bu, ne sahih, ne de hasen hadisler arasında yer almamaktadır. İsmi meçhul olan ehl-i beyt'ten bir kadın bu hadisi nakletmiştir. Bazı kaynaklarda rivayet edilmesinin sebebi de budur. Doğrusunu Allah bilir.
İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Hüreyre'den rivayet ederek Rasûlul-lah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Peygamberlerden biri gaza yapmıştı. Kavmine şöyle demişti: "Bir kadınla evlenip de onunla gerdeğe girmemiş olan, bir bina yapıp da tavanını yerleştirmemiş olan, koyun ya da gebe develer satın almış olup da yavrularını beklemekte olan adam peşime düşmesin. Ardım sıra gelmesin". Böyle diyerek askerleriyle birlikte gazaya gitti. Bir kasabaya yaklaştı. O esnada ikindi namazının vakti sona ermek üzereydi. Güneş'e: "Sen de Allah'ın emrinde-sin ben de Allah'ın emrindeyim. Allah'ım şu güneşi azıcık tut da batıver-mesin (ki namazımı kılabileyim)." dedi.
Şehri fethedinceye kadar güneş ufukta bekleyip durmuştu. Ganimetleri topladılar. Gelip yemesi için ateş, ganimetlerin yanma geldi ama ganimetleri yakıp yemedi. Bunun üzerine o peygamber şöyle dedi: "İçinizde ganimetten hırsızlık yapanlar var. Her kabileden bir adam gelip bana biat etsin". Bu buyruğu üzerine her kabileden bir adam gelip o peygamberle biatleşti. İçlerinden bir adamın eli onunkine yapıştı. Ona: "Ganimeti çalan sizin kabilenizdedir. Şu halde senin kabilendeki bütün adamlar gelip bana biat etsinler." dedi. O kabilenin bütün adamları gelip peygamberle biatleştiler. İki ya da üç kişinin eli peygamberininkine yapıştı. Onlara: "Hırsızlık sizdedir. Ganimetten çalan, sizlersiniz." dedi. Onlar da çaldıkları öküz başı kadar bir altını getirip ganimetlerin arasına bıraktılar. Ateş te o ganimetleri yakıp yedi. İşte bizden önceki milletlerden hiçbirine ganimetler helal kılınmış değildi. Ancak Cenâb-ı Allah, bizim zayıflık ve acizliğimizi gördüğünden dolayı ganimetleri bize helal kıldı».
Yuşa ve beraberindeki İsrailoğullan, fethettikleri şehre girdiklerinde Yuşa, secde ve rükû vaziyetinde mütevazi olup Aziz ve Celil olan Allah'a şükrederek oraya girmelerini emretti. Çünkü Cenâb-ı Allah, kendilerine o feth-i mübin'i müyesser kılmıştı. Bunu daha önceden kendilerine va'd etmişti. Girerken de, "Önce yaptığımız serkeşlikten dolayı günahlarımızı düşür ya Rab!" demelerini peygamberleri kendilerine tavsiye etmişti.
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz de fetih gününde Mekke'ye girerken son derecede mütevazi olup Allah'ına hamdedip şükrediyordu. Devesinin üzerinde iken sakalı, başını öne eğdiğinden ötürü devenin semerine değmekte idi. Bunu da tevazuundan dolayı yapıyordu. Halbuki kendisiyle birlikte o kadar kalabalık bir ordu vardı ki o yeşil ordunun kıt'a ve sayılarını ancak Allah bilirdi. Bu vaziyette Mekke-i Mükerreme'ye girdikten sonra gusledip sekiz rek'at namaz kıldı. Bu, zafere şükür namazı idi. Alimlerin bu konudaki meşhur kavilleri budur. Bir başka rivayete göre kılmış olduğu bu sekiz rek'atlık namaz, kuşluk namazı idi. Mekke'ye girişi, kuşluk vaktine denk geldiği için böyle diyenler olmuştur.
İsrailoğullanna gelince onlar almış oldukları kavil ve fiili emirlere muhalefet ettiler. Şehrin kapısından
girerken
arkası
üstü
sürünerek
girdiler.
Girerken
de
"Günahlarımızı bağışla"diyeceklerine "Arpa içinde buğday tanesi" demişlerdi. Yani onlar verilen emri değiştirip alaya almışlardı. Nitekim onların durumlarını bildiren şu ayet-i kerime'de Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
«Onlara: "Şu kentte oturun, orada dilediğiniz yerden yiyin, (Allah'a niyaz edip bizi) affet deyin ve secde ederek kapıdan girin ki hatalarınızı bağışlayalım; biz iyilik edenlere daha fazlasını da vereceğiz." denildi.
İçlerinden zulmedenler, (söylediğimiz) sözü, kendilerine söylenmeyen bir sözle değiştirdiler. Biz de haksızlık ettiklerinden dolayı üzerlerine gökten bir azap gönderdik.» (ci-Afrâf,i6i-i62.)
Bir başka ayet-i kerimede de onlara hitaben şöyle buyurulmakta-dır: «Dedik ki: "Şu şehre girin, oradan dilediğiniz yerde bol bol yeyin; secde ederek kapıdan girin ve Hitta (Ya Rabbi, bizi affet)" deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. Biz, güzel davrananlara daha fazlasını veririz. Derken o zalimler, onu kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptıkları kötülüklerden dolayı o zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik.» (ci-Bakara, 58-59.)
Sevrî, İbn Abbas'ın ayet-i kelimesiyle ilgili olarak şöyle dediğini rivayet eder: 'Yani küçük kapıdan eğilerek rükû vaziyetinde içeri girin".
Mücahid ile Süddî ve Dahhak demişler ki: Ayet-i kerimede sözü edilen kapı, Kudüs'ün Hitta kapısıdır.
İbn Mes'ud demiş ki: Emrolunduklarmm tersine başlarını eğerek kapıdan girdiler.
Bu da, İbn Abbas'm "Arka üstü sürünerek kapıdan içeri girdiler." deyişine aykırı düşmemektedir.
(Ya Rab bizi affet, deyin) ayetindeki vav, atıf vav'ı değil, haliyet va-vıdır. Yani böyle diyerek secde vaziyetinde kapıdan içeri girin. İbn Ab-bas ile Ata, Hasan, Katade ve Rebi1 demişler ki: İsrailoğulları istiğfarda bulunmakla emrolundular.
Buharî, Ebu Hüreyre'den rivayet ederek Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu söyledi: «İsrailoğullarına denildi ki: "Secde ederek kapıdan girin ve "Bağışla bizi Ya Rabb!" deyin ki hatalarınızı bağışlayalım". Onlar, bu buyruğu değiştirdiler. Emrolunduklarının tersine arka diyeceklerine "Arpa için üstü sürünerek kapıdan girdiler ve:"( de bir tane" dediler"».
Esbat, İbn Mes'ud'un: «Derken o zalimler onu kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler.» (ci-Bakara, 59) ayet-i kelimesiyle ilgili olarak şöyle dediğim nakletmiştir: İsrailoğullan, "içinde siyah kıl bulunan delik ve kızıl renkte bir buğday tanesi" dediler. Bu muhalefetlerinden dolayı cezalandırıldıklarını Cenâb-ı Allah bize bildirmektedir. Üzerlerine azap olsun, diye taun hastalığını Cenâb-ı Allah göndermiştir. Nitekim bu husus, Buharî ve Müslim'in sahihlerinde de Zührî'nin Üsame'den rivayet etmiş olduğu bir hadis ile sabittir. Üsame'nin rivayet ettiğine göre Rasûlullah f s.a.v.) Efendimiz konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: «Bu hastalık (taun), sizden önceki bazı ümmetlerin kendisi ile azaplandınlmış oldukları bir azaptır.»
Neseî, Üsame b. Zeyd ile Hazine b. Sabit'ten rivayet ederek Rasûlullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu söyledi:
«Taun bir azaptır ki onunla, sizden önceki (ümmet)ler azaplandi-lar.»
İsrailoğullan, Beyt-i Makdis'e yani Kudüs'e hakim olduktan sonra orada hüküm sürdüler. Allah'ın peygamberi Yuşa da aralarında Tevrat, ile hüküm veriyordu. Hayatının sonuna kadar üzerlerindeki hakimiyetini devam ettirdi. 127 yaşında iken vefat etti. Musa'dan sonra yirmiye-di yıl yaşadı.

