El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Abdullah El-Me'mun

Abdullah el-Me'mun b. Harun er-Reşid el-Abbasi el-Kuraşi el-Ha-şimî Ebu Cafer. Emirü'1mü'minin idi. Annesi, Meracil el-Bazgisiye adında bir cariye idi. Hicretin 170. senesinin rebiyülevvel ayında, amcası Hadi'nin vefat …

Abdullah el-Me'mun b. Harun er-Reşid el-Abbasi el-Kuraşi el-Ha-şimî Ebu Cafer. Emirü'1mü'minin idi. Annesi, Meracil el-Bazgisiye adında bir cariye idi.

Hicretin 170. senesinin rebiyülevvel ayında, amcası Hadi'nin vefat ettiği gecede doğdu. Amcası Hadi'nin vefatından sonra babası Harun Reşid halifeliğe geçti. Amcasının ölümü ve babasının hilafete geçişi, önceki kısımlarda da anlatıldığı gibi bir cuma gecesinde olmuştu.

İbn Asakir dedi ki: Abdullah el-Me'mun; babasından, Haşim b. Bişr'den, a'ma Ebu Muaviye'den, Yusuf b. Kahtabe'den, Abbad b. Av-vam'dan, İsmail b. Aliyye'den ve Haccac b. Muhammed elA'ver'den hadis rivayet etmiştir. Ebu Hüzeyfe İshak b. Bişr -ki bu ondan daha yaşlı idi-, Yahya b. Ekseni (kadı), Fadl b. Me'mun, Muammer b. Şe-bib, Ebu Yusuf (kadı), Cafer b. Ebi Osman etTayalisî, Ahmed b. Haris eş-Şa'bî (ya da Yezidî), Amr b. Mes'ade, Abdullah b. Tahir b. Hüseyin, Muhammed b. İbrahim es-Sülemî ve Da'bül b. Ali el-Huzaî de kendisinden rivayetlerde bulunmuşlardır.

Abdullah el-Me'mun, defalarca Şam'a gelmiş ve orada bir süre ikamet etmiştir.

İbn Asakir, Ahmed b. İbrahim el-Musilî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Şemmasiye'de at yarışları düzenleniyordu. İnsanlar bu yarışı seyretmeye gelmişti. Halkın kalabalıkhğına bakan

Me'mun, Yahya b. Eksem'e: "İnsanların ne kadar kalabalık olduklarını görüyor musun?" diye sordu. Sonra, Enes'ten rivayet ederek Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu söyledi:

"Halkın tümü Allah'ın ayalidir, Allah'ın en çok sevdiği kişi, O'nun ayaline en fazla faydalı olandır." Me'mun, Ebu Bekre'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) Şöyle buyurmuştur:

"Haya imandandır."

Cafer b. Ebi Osman et-Tayalisî'nin rivayetine göre, kendisi arefe gününde Rusafe şehrinde Me'mun'un arkasında ikindi namazını kılmış. Selam verdikten sonra cemaat tekbir almaya başlamış, o da şöyle demişti: «Gürültü etmeyin, gürültü etmeyin, yarın tekbir almak Ebü'l-Kasım (s.a.v.)'in sünnetidir.» Ertesi gün olunca minbere çıkarak tekbir aldı, sonra şöyle dedi: «Hüşeym b. Beşir, Ebu Bürde b. Dinar'dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bayram namazını kılmadan önce kurbanını kesen kimsenin kestiği kurban, kendi ailesine sunduğu bir ettir; ama namazdan sonra kurbanını kesen kimse, sünnetin hükmünü yerine getirmiştir."

Allah en büyüktür. O'na çok hamdler olsun. Sabah akşam O'nu teşbih ederim. Allah'ım beni İslah et, beni doğru yola ilet ve ellerimi de doğru iş yapar hale getir.»

Me'mun, kardeşinin hicri 198. senede öldürülmesinden sonra muharrem ayının bitimine beş gün kala halifeliğe geçti. Yirmi sene beş ay müddetle halifelik yaptı. Kendisinde Şiîlik ve Mutezile mezhebinin görüşleri vardı, sahih sünneti bilmiyordu.

Hicretin 201. senesinde kendisinden sonraki dönem için Ali er-Rı-za b. Musa el-Kazım b. Cafer esSadık b. Muhammed el-Bakır b. Ali Zeynelabidin b. Hüseyin b. Ah b. Ebi Talib'in veliahtlığı için bey'at aldı. Önceki kısımlarda da anlattığımız gibi üzerindeki siyah elbiseleri çıkarıp yeşil elbiseler giydi. Bağdat'ta ve diğer yerlerdeki Abbasiler bundan çok rahatsız oldular, üzüldüler ve Me'mun'u hal' ederek yerine İbrahim b. Mehdi'yi geçirdiler. Sonra Me'mun onları yendi, tek başına halife oldu ve otoritesini yerleştirdi.

Me'mun, Bişr b. Gıyas el-Merisî'nin de aralarında bulunduğu bir Mutezile cemaatıyla bir araya gelmiş, bunlar onu aldatmışlar, o da kendilerinden bu batıl mezhebin fikirlerini öğrenmiş ve onlara uymuştu. Bu yüzden Mutezile mezhebi görüşlerine bağlanmıştı. İlmi severdi, ama basiretsizdi. Bu nedenle batıl fikirlere bulaştı, bu görüşlere rağbet etti. Halkı da Mutezile mezhebine davet etti ve bu mezhebe uymaları için onları zorladı. Bu hadise, onun hilafetinin sonlarında ve devletinin yıkılmaya yüz tuttuğu zamanlarda olmuştu.

İbn Ebi'd-Dünya dedi ki: «Me'mun, beyaz tenli, orta boylu, güzel yüzlü bir kimseydi. Kır sakallı, san gözlü, uzun sakallı idi. Sakalı biraz inceydi, alnı dardı, yanağında bir ben vardı. Annesi, Meracil adında bir cariye idi.»

Hatib Bağdadî, Kasım b. Muhammed b. Abbad'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Halifelerden, Osman b. Affan ile Me'mun'dan başka fCur'ân'ı ezberleyen biri yoktur.» Bu, asla muvafakat edilmeyecek, cidden garip bir sözdür. Çünkü birçok halife Kur'ân'ı ezberlemiştir.

Denilmiştir ki: Me'mun, ramazan ayında otuzüç hatim indirdi. Bir gün hadis okumak üzere oturdu. Yanında Kadı Yahya b. Eksem ile bir cemaat toplandı. Onlara ezberindeki otuz hadisi okudu.

Çeşitli ilimlerden haberdardı. Fıkıh, tıp, şiir, feraiz, kelam, nahiv, mahvin gariplikleri ve garibulhadis hakkında bilgi sahibiydi. İlm-i nücumdan da anlardı. Gezegenlerin hareketlerinden bahseden "Zic-i Meynıunî" adlı eser ona nisbet edilir. Kendi vatanında, Sincar'a, derecelerin miktarını tespit etmesini emretti. Sincar'ın yaptığı çalışmaların sonucu ile önceki fıkıhçıların çalışmalarının sonuçları arasında farklılık görüldü.

İbn Asakir'in rivayetine göre Me'mun bir gün halk için meclis kurdu. Meclisinde emirler ve âlimler de vardı. Kadının biri gelerek ona şikayette bulundu, kardeşinin öldüğünü ve 600 dinar bıraktığını ama eline sadece bir dinar geçtiğini söyleyince Me'mun hiç beklemeksizin ona şu cevabı verdi:

- Hakkını almışsın, kardeşin geride iki kız çocuğu, bir anne bir zevce, oniki erkek kardeş ve bir de kız kardeş bırakmıştır. O bir kız kardeş de sensin. Öyle değil mi?

- Evet ey mü'minlerin emiri.

- İki kız çocuğuna terekesinin üçte ikisi (400 dinar), annesine terekesinin altıda biri (yüz dinar), zevcesine terekesinin sekizde biri (yetmişbeş dinar) düşer. Geriye yirmibeş dinar kalır ki, erkek kardeşlerden her birine ikişer dinar, sana da bir dinar düşer.

Orada bulunan âlimler; onun zekiliğine, keskin zekasına ve ha-zırcevaplılığma hayran oldular.

Böyle bir hikaye, Hz. Ali hakkında da rivayet edilmiştir.

Şairlerden biri, Me'mun'un huzuruna girdi. Onun hakkında -kendisinin çok kıymetli gördüğü- bir beyitlik şiir okudu. Me'mun ona hiç iltifat etmedi. Şair, mecliste daha fazla duramadan eli boş olarak dışarı çıktı. Yolda yürürken başka bir şairle karşılaştı. Ona dart yanarak: «Hayret etmiyor musun? Me'mun'a şu beyti okudum ama, başını kaldırıp bana bakmadı bile.» Karşılaştığı şair ona: «Neymiş senin o beytin?» diye sormuş, Me'mun'un yanından mahrum olarak çıkan şair de şu beyti okumuştu:

«Hidayet imamı Me'mun, din ile meşgul oldu. İnsanlarsa dünya ile meşgul olmaktadırlar.»

Diğer şair ona dedi ki: «Daha ne söyleyeceksin? Sen onu kendi mihrabında oturan aciz bir adama benzetmişsin. Keski Cerir'in Ab-dülaziz b. Mervan hakkında söylediği şu şiiri okusaydm:

«O, dünyadaki nasibini zayi etmez, dünya malı da onu dinden ah-- koymaz.»

Me'mun, bir gün meclisinde oturanlardan birine şöyle dedi: - İki şaire ait iki beyit var ki, hiçbir şiir bunların güzelliğine ulaşamaz. Bunlardan biri Ebu Nüvas'ın şu beytidir:

«Akıllı kişi dünyayı denerse, dünya ona dost kılığında bir düşman olarak görünür.» ,

Diğeri de Şürayh'ın şu beytidir:

«Melami kişi dünyaya boş verir. O, kendisini kınayanları ıslah etmeye tutkundur.»

Me'mun demiştir ki: «Bir gün, maiyetimle birlikte çarşıda gitmekte iken kalabalık arasına girdim. Öyle ki, halktan olan insanlarla birbirimize karıştık. Bir dükkanda bulunan eski püskü elbiseler giyinmiş bir adam, bana acıyan ya da durumumu hayretle karşılayan bakışla baktı ve şöyle dedi: «Mağrur olan herkesi görüyorum ki bir sene geçince nefsi ona, gelen senenin selametli olacağı kuruntusunu veriyor."»

Yahya b. Ekseni dedi ki: Me'mun'un, bir bayram günü halka hutbe irad ederken Allah'a hamd-ü senada bulunup Rasûlullah'a salat-ü selam getirdikten sonra şöyle dediğini işittim:

«Ey Allah'ın kullan! İki diyarın işi büyüdü. Alimlerin cezası yükseldi. İki fırkanın müddeti uzadı Allah'a yemin ederim ki bu oyun değil, ciddi bir iştir. Yalan değil, gerçek birşeydir. Bu ölümdür, ölümden sonraki diriliştir, hesaptır, yargılamadır, mizandır, sırat köprüsüdür. Sonra ise ceza ya da mükafattır. Kıyamet gününde kurtulan kimse ebedi kurtuluşa erer. O günde çukura yuvarlanan kimse ise hüsrana maruz kalır. Hayrın tümü Cennet'te, şerrin de tümü Cehennem'de-dir!»

İbn Asakir, Nadr b. Şümeylin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Me'mun'un huzuruna girdim. Bana şöyle sordu:

- Ey Nadr, nasıl sabahladın?

- Afiyetle sabahladım, ey mü'minlerin emiri.

- Mürcie ne demek?

- Hükümdarlara muvafakat edenin dinidir. Bunlar dünyalıklarını hükümdarlardan elde ederler, ama bu sebeple dinlerini eksiltirler.

- Doğru söyledin. Peki ey Nadr, benim bu sabah ne söylediğimi biliyor musun?

- Ben kimim ki uzaktaki gaipleri bileyim?

- Ben bu sabah şu beyitleri okudum:

«Yarın kendisine bağlı olduğumdan ötürü mazeret beyan etmeyeceğim dinim şudur:

Peygamberden sonra Ali'yi sevmektir. Ebu Bekir'e ve Ömer'e sövmem.

Sonra Osman b. Affan, iyi kimselerle birlikte Cennet'tedir. O, öldürülen ve sabreden kimseydi. Savunmasızdı.

Bakın ha! Ben Zübeyr'e ve Talha'ya da sövmüyorum. Her ne kadar başkası onların hainlik yaptıklarını söylerse de.

Ben Aişe anaya da sövmem.

Ona iftira edenlerden biz uzağız. Böyleleri ile alakamız yoktur.»

Bu şiirde anlatılan mezhep, Şiilerin ikinci mertebesidir ki; buna göre Hz. Ali diğer sahabelerden üstün sayılır.

Selef ulemasından bir cemaat ve Darekutnî şöyle demiştir:

«Hz. Ali (r.a.)'yi, Hz. Osman (r.a.)'dan üstün sayan bir kişi, (Hz. Osman'ı halife olarak seçmek için üç gün ictihad etmiş olmalarından ötürü) Muhacirler ile Ensâr'a hakarette bulunmuş olur.»

Çünkü Muhacirler ve Ensâr, Hz. Ömer'in öldürülmesinden sonra Hz. Osman'ı halife olarak Hz. Ali'ye tercih etmişlerdi.

Şunu da belirtelim ki, Şiilikte onaltı mertebe vardır. "Kitab-ı Be-laği'l-Ekber" ve "Namusu A'zam" adlı eserlerin sahibi böyle demiştir. Namusu A'zam adlı kitapta, küfrün en ileri derecesine varılmaktadır.

Biz, mü'minlerin emiri Ali b. Ebi Talib hazretlerinin şöyle dediğini rivayet etmişizdir:

«Beni Ebu Bekir ve Ömer'e tercih edip onlardan üstün sayan bir kişi bana getirilirse ona, iftira etmiş kimselerin haddini uygular ve kırbaçlarım!»

Yine mütevatir bir rivayette anlatıldığına göre Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuştur:

«Peygamber (s.a.v.)'den sonra insanların en hayırlısı Ebu Bekir, sonra da Ömer'dir.»

Hal böyle olunca; demek ki Me'mun, bütün sahabelere hatta Ebu Talib oğlu Ali hazretlerine muhalefet etmiştir.

Me'mun, Muhacirler ve Ensâr'ı tahkir edici bu bid'atına başka bir bid'at ve büyük bir musibet daha eklemiştir ki, o da Kur'ân'm mahluk olduğunu iddia etmesiydi. Ayrıca o, sarhoş edici içkileri içmeye düşkün olup daha başka birçok münkeratı irtikab etmişti. Fakat onda büyük bir şehamet ve savaş tutkusu ile düşmanları muhasara altında tutup çembere alma, Bizanslılara karşı sabırla savaşıp onları çembere alma gibi iyi yönler de vardı. Bizanslı erkekleri öldürür, kadınlarını esir alırdı.

Me'mun şöyle derdi: «Ömer b. Abdülaziz ile Abdülmelik'in mabeyincileri vardı. Ben ise halkla yüzyüzeyim.»

Me'mun, adaleti araştırır, adaletin yerini bulması için çaba sarfe-der ve halkın meseleleri için bizzat hüküm verir, çözüm bulurdu. Bir zaman, zayıf bir kadın ona gelerek, oğlu Abbas'm kendisine haksızlık ettiğini şikayet etti. Halifenin oğlu Abbas da bu sırada yanıbaşmda duruyordu. Hemen mabeyincisine emir vererek oğlu Abbas'm elinden tutturdu ve getirip karşısında, şikayetçi kadının yanında oturttu. Kadın ifadesini vererek Abbas'ın kendisine ait bir çiftliğe el koyduğunu söyledi. Kadın ile Abbas bir saat tartıştılar. Kadının sesi Abbas'ın sesinden daha yüksekti, onun sesini bastırıyordu. Mecliste hazır bulunanlardan biri kadını azarladı. Me'mun, o adama: «Sus! Hak bu kadını konuşturuyor, batıl da Abbas'ı susturuyor.» dedi. Sonra da kadının lehinde hüküm verdi. Hakkım teslim etti ve oğlu Abbas'm ona 10.000 dirhem vermesini emretti.

Me'mun, ümeradan birine şöyle bir mektup göndermişti: «Mürüvvet; senin evinin altın ve gümüşten olması, alacaklının çıplak, komşunun büzülmüş, yoksulun aç kalması değildir.»

Adamın biri Me'mun'un huzuruna gelip durdu. Me'mun ona şöyle dedi:

- Vallahi seni öldüreceğim.

- Ey rnü'minlerin emiri, acele karar verme. Merhamet, affın yansıdır.

- Yazıklar olsun sana! Ben seni öldürmeye yemin ettim.

- Ey mü'minlerin emiri! Yeminini bozmuş olarak Allah'ın huzuruna çıkacak olman, katil olarak onun huzuruna çıkmış olmandan daha hayırlı olacaktır.

Adamın bu cevabı üzerine Me'mun onu affetti.

Me'mun şöyle derdi: «Keşke suçlular benim prensibimin affetmek olduğunu bilseler. Böylece korkulan gider, kalplerine sevinç girer.»

Me'mun bir gün bir gemiye bindi. Kaptanın, arkadaşlarına şöyle dediğini işitti: «Şu Me'mun'u görüyor musunuz, gözüme hiç de hoş gö-rünmüyor. Çünkü o, kardeşi Emin'i Öldürdü.» Kaptan, Me'mun'un yakınlarda bulunduğundan habersiz olarak böyle konuşuyordu. Onu duyan Me'mun, gülümsemeye başladı ve arkadaşlarına dönüp şöyle dedi: «Şu adamm gözüne kadri yüce bir adam olarak görünebilmenin çaresi sizce nedir?»

Hedbe b. Halid, öğle yemeğim yemek için Me'mun'un yanına geldi. Yemeği yediler. Sofra kaldırılınca Hedbe, yere düşmüş ekmek kırıntılarını bir bir alıp yemeye başladı. Me'mun ona:

- Ey ihtiyar, hâlâ doymadın mı? diye sorunca Hedbe şu cevabı

verdi:

- Evet doydum. Ama Hammad b. Seleme, Enes'ten rivayet etti ki;

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Sofrasının altında kalan şeyleri yiyen kimse, fakirlikten emin

olur.»

Bu cevap üzerine Me'mun, Hedbe'ye 1.000 dinar verilmesini görevlilere emretti.

İbn Asakir'in rivayetine göre Me'mun, bir gün Muhammed b. Ab-

bad b. Mühelleb'e şöyle demiş:

- Ey Abdullah'ın babası, sana bir milyon, bir milyon, bir milyon

ve bir dinar verdim.

- Ey mü'minlerin emiri, mevcut olan şeyi esirgemek kulun mabuda su-i zanda bulunması demektir. - Doğru söyledin ey Abdullah'ın babası! (Görevlilere dönerek şöyle dedi:) Şuna bir milyon, bir milyon ve bir milyon daha verin.

Me'mun, Hasan b. Sehl'in kızı Boran'la gerdeğe girmek istediğinde, halk, Boran'm babasına kıymetli eşyaları hediye olarak sunmaya başladı. Boran'm babasının değer verdiği kimseler arasında bir edip vardı. Bu kişi, Boran'ın babasına iki dağarcık hediye etti. Dağarcıklardan birinde iyi kaliteden tuz, diğerinde de güzel bir çöğen otu vardı ve ayrıca şu mektubu yazdı:

«Ben, iyilikseverlerin sayfalarının dürülmesini istemedim. Hayırhah kimselerin defterinde adımın anılmamasmdan hoşlanmayacağım için bu hediyeleri gönderdim. Birincisi ki, tuzdur; bereketli ve uğurlu birşey olduğu için onu sana sundum. İkincisi de çöğen otudur ki, onu da temizliği ve kokusunun hoşluğu nedeniyle sana sundum.

Sana sunduğum hediyelerim himmetimden daha azdır. Malıma gelince o kadar çoktur ki, himmetim ondan daha azdır. Ey efendim, tuz ve çöğen otu; Emsallerimin sana sunduğu hediyelerin en güzelleridir.»

Boran'm babası Hasan b. Sehl, bu dağacıklan Me'mun'un huzuruna götürdü. Me'mun bunu yadırgadı. Dağarcıkların boşaltılmasını emretti ve boşaltılan dağarcıklara dinar doldurtup o garip kişiye gönderdi.

Me'mun'un oğlu Cafer dünyaya geldiğinde, halk gelip kendisini çeşitli sözlerle tebrik ettiler. Şairlerden biri de huzuruna gelerek oğlunun doğumu nedeniyle onu şu sözlerle tebrik etti:

«Allah senin ömrünü çok uzatsın,

Öyle ki oğlunun dede olduğunu göresin.

Sonra o da senin bağışta bulunduğun gibi bağışta bulunsun.

Tıpkı seni andırsın ortaya çıktığında;

Boyu poşu sana benzesin.

Şerefiyle ağırlık kazansın ve bağışlarda bulunsun.»

Me'mun bu şaire 10.000 dirhem verilmesini emretti.

Me'raun, Şam'da iken parasız kaldığı zaman durumunu kardeşi Mutasım'a bildirmişti. Horasan hazinelerinden ona 30.000.000 dirhem geldi. Çıkıp bunlara baktı. Develer ve yükler süslenmişti. Beraberinde Kadı Yahya b. Eksem de bulunmaktaydı. Şehre girerken şöyle dedi: «Halkın gözü önünde bütün bu mallara el koymamız, kimseye birşey vermememiz mürüvvet değildir.» Böyle dedikten sonra kendisine gelen bu paraların 24.000.000'unu halka dağıttı. Kendisi atından inmemiş, ayağı hâlâ üzengide idi.

Onun güzel şiirlerinen biri şudur:

«Dilim sizin sırlarınızı saklar, kimseye birşey söylemez. Gözyaşlarını ise ihbarcılık yapar, sırrımı ifşa eder. Eğer gözyaşlarını olmasaydı, aşkımı gizlerdim. Eğer aşk olmasaydı gözlerim yaşarmazdı.» Me'mun bir gece, kendisine bir cariyeyi getirmesi için hizmetçisini gönderdi. Cariyenin yanma giden hizmetçi çok gecikti. Cariye gelmek istemiyordu. Nihayet Me'mun'un kendisi cariyenin yanma giderek şu şiiri okumaya başladı:

«Ben Özlem duyarak sana haber gönderdim. Sen bir bakış kazandın. Beni gafil bıraktın, ben de sana kötü zanda bulundum. Uzakta olduğun halde aşıkına fısıldadın.

Ah keşke bilseydim, sana yakın olmanın fayda vermeyeceğini. Onun yüzünün güzelliklerine bir bakış fırlattın. Nağmesini dinleterek kulaklarını faydalandırdın. Gözlerinde onun izini apaçık olarak görüyorum, Gözlerim onun gözlerinden güzellik çalmıştır.»

Me'mun, Şiîlik ve Mutezililik bid'atmı ortaya koyduğunda Bişr el-Merisî buna çok sevindi. Sözünü ettiğimiz bu Bişr, Me'mun'un hocasıydı. Bunun üzerine Bişr şu şiiri okumaya başlamıştı:

«Me'mun'umuz ve efendimiz öyle bir söz söyledi ki, sözü kitaplarda tasdik edilmiştir:

Hasan'm babası AH, hidayet peygemberinden sonra Ebu Bekir'den daha üstündür.

Amellerimizin yaratıcısı biziz. Kur'ân da mahluktur.»

Ehl-i Sünnet şairlerinden biri, Bişr'e şu cevabi şiirini okudu:

«Ey insanlar! "Allah'ın kelamı mahluktur" diyenin sözü ve ameli

yoktur.

Ebu Bekir, Ömer ve Peygamber böyle birşey söylememişlerdir.

Sıddik böyle bir şeyden bahsetmemiştir.

Bunu, ancak Rasülullah'a karşı bid'at uyduran kimseler söyler. Böyleleri de Allah katında zındıktır. Bişr, böyle söylemekle Müslümanların dinini yok etmek istedi.

Kendilerinin dini vallahi boştur ve batıldır.

Ey millet, halifenizin aklı zincire vuruldu. O, bukağılara vurulup

bağlanmıştır.»

Bişr, Me'mun'dan bu şiirin sahibini yakalatıp cezalandırmasını istedi. Me'mun ona: «Yazıklar olsun sana! Eğer bu bir fakih olsaydı cezalandırırdım. Ama bu bir şairdir, ben buna karışmam.» dedi.

Me'mun, son seferi olan Tarsus gazasına gideceği zaman, çok sevdiği ve ahir ömründe satın aldığı bir cariyesini yanma çağırdı. Onu tutup bağrına bastı. Cariye ise ağlayıp: «Ey mü'minlerin emiri, bu seferinle beni kahrettin ve öldürdün.» dedi. Sonra şu şiiri okudu:

«Ey Rabbim! Sana, dara düşmüş kimsenin duasryîa dua ediyo-

rum.

Ey Rabbim! Sen dualara icabet eden ve karşılık verensin. Ey Efendim! Umarım ki Allah, savaşmana gerek bırakmaz ve bizi gönüllerin a~zu ettiği gibi bir araya getirir.»

Bundan sonra Me'mun onu tekrar bağrına basıp şu şiiri okudu:

«Şu güzelliğe bakın hele. Gözyaşları, gözündeki sürmeleri yıkıyor. O kadar çok ağlıyor ki, gözyaşları parmak ucundan akıyor. Sabahleyin beni kınarken söylediği sözlerle beni öldürdü.

Ey cariye, sen şurada söylediğin sözlerle beni öldürmeye adeta çabaladın.»

Bu şiiri okuduktan sonra Me'mun, hadim Mesrur'a emir vererek cariyeye iyi davranmasını ve dönüşüne kadar muhafaza etmesini istedi. Sonra da şöyle dedi:

- Biz, şair Ahtal'm şu şiirinde anlattığı durumdayız:

«Biz öyle bir milletiz ki, savaştıklarında kadınlara karşı uçkurlarını sıkı bağlarlar, onlarla ilgilenmezler.»

Bundan sonra Me'mun, cariyesiyle vedalâşıp yola koyuldu. Yokluğunda cariyesi hastalandı. Kendisi de bu seferde vefat etti. Cariyeye Ölüm haberi geldiğinde can çekişti ve şu şiiri okudu;

«Zaman bize tatlılıktan sonra acılık şerbetini içirdi, hemde kaselerle. Bizi kandırdı.

Bazen bize güzel günler gösterdi ve bizi güldürdü;

Sonra bizden yüz çevirdi ve bizi ağlattı.

Biz Allah'a dönücüleriz. O hep bizim hakkımızda hüküm verir ve takdirde bulunur. Dünyamızı renklenirir.

Öyle bir dünya ki, tasarruflarında ne hep sefa verir ne de hep keder verir. Bazan sefa, bazan da keder gösterir.

Biz bu dünyada sanki yaşarken ne ölüyüz ne de diriyiz.»

Me'mun, hicretin 218. senesinin recep ayının bitimine onüç gece kala perşembe günü öğle (ya da ikindi) vaktinde Tarsus'ta vefat etti. Vefatı sırasında kırksekiz yaşındaydı. Yirmi sene birkaç ay süre halifelik yaptı. Cenaze namazını kardeşi ve kendisinden sonraki veliahd Mutasına kıldırdı. Tarsus'ta Hadi b. Hakan'ın evine defnedildi. Bir rivayette anlatıldığına göre bu senenin çarşamba, başka bir rivayete göre ise salı günü vefat etmiştir. Yine bir rivayette anlatıldığına göre, Tarsus'un dört konak uzağında iken vefat etmiş, cenazesi Tarsus'a götürülüp defnedilmiştir. Başka bir rivayete göre ise Adana'ya nakledilerek ramazan ayında oraya defnedilmiştir. Doğrusunu Allah bilir. Şair Ebu Said el-Mahzumî şöyle demişti:

«Yıldızların Me'mun'a ya da onun bit taramış mülküne fayd diğini gördün mü?

lar.»

Babasını Tus'ta bıraktıkları gibi onu da Tarsus a ver arsasında bıraktı.

Me'mun, kardeşi Mutasım'a vasiyette bulunmuştu. Bu vasiyetini jyhıtasım'ın ve oğlu Abbas'ın ayrıca orada hazır bulunan kadı, emir, vezir ve katiplerin huzurunda yapmıştı.

Vasiyetinde, Kur'ân'm mahluk olduğunu söylüyor ve bundan tev-be etmiyordu. Hatta bu fikre sahip olarak öldü ve ameli kesildi. O bu fikrinden vazgeçmedi ve tevbe etmedi. Öldükten sonra cenaze namazını kıldıracak kişinin cenazesi üzerine tekbir almasını vasiyet etmişti. Mutasım'a da; Allah'tan korkmasını, halka merhametli muamele etmesini, kendisinin de Kur'ân'm mahlukluğu inancına bağlanmasını ve halkı bu inanca bağlanmaya davet etmesini vasiyet etmişti. Abdullah b. Tahir, Ahmed b. İbrahim ve Ahmed b. Ebi Davud'a iyi davranmasını, idarede bunlara danışmasını, fikirlerine başvurmasını, onlardan asla ayrılmamasını da vasiyet etmişti. Yahya b. Eksem'le arkadaşlık etmemesini, ondan uzak durmasını vasiyet ederek onu yermiş ve şöyle demişti: «O bana ihanet etti. Halkı benden nefret ettirdi. Ben ondan razı değilim. Onunla ilişkilerimi kopardım.» Vasiyetinin sonunda, Alevüere iyi davranmasını, onların iyilik yapanlarının iyiliklerin kabul etmesini, kötülük yapanlarını bağışlamasını, her sene onlara maaş vermesini de vasiyet etmişti.

İbn Cerir, Me'mun'un oldukça uzun bir biyografisini nakletmiştir. Bu biyografide İbn Asakir'in nakilleri çok olmasına rağmen- duymadığı birçok şeyleri de anlatmıştır. Her bilenin üstünde daha iyi bilen biri vardır.