Mutasım onu zindandan çıkarıp huzuruna getirdiğinde zincirlerini ve bağlarını daha da fazlalaştırdı. İmam Ahmed diyor ki: "Bu zincirlerin ve bukağıların ağırlığından ve sıkılığından ötürü yürüyemez hale geldim. Zincirlerin bir ucunu uçkuruma bağlayıp elimle tuttum. Sonra beni bir bineğe bindirdiler. Prangaların ağırlığından ötürü neredeyse yüzüstü yere düşüyordum. Yanımda beni tutacak bir kimse de yoktu. Allah beni korudu, nihayet Mutasım'in sarayına geldik. Bir odaya konuldum, kapı üzerime kilitlendi. Yanımda kandil yoktu. Abdest almak istedim. Elimi uzattım; baktım ki, bir kapta su var. O suyla abdest aldım. Sonra kalkıp namaza durdum. Ama kıblenin hangi taraf olduğunu bilmiyordum. Öy- . lece namaz kıldım. Sabah olduğunda namaz kıldığım tarafın kıble olduğunu anladım. Allah'a hamdolsun, sonra beni çağırdılar. Muta-sım'ın huzuruna götürüldüm. Bana baktı, yanında İbn Ebi Duad vardı. Bakınca: "Bunun genç olduğunu söylememiş miydiniz? Oysa bu yaşlı bir adam." dedi. Ben yanma yaklaştığımda selam verdim. Bana:
"Yakınıma gel." dedi. Yaklaştım, yakınına kadar gittim. Sonra bana: "Otur!" dedi, oturdum. Prangaların ağırlıkları beni adeta eziyordu. Bir süre durdum, sonra şöyle dedim:
- Ey mü'minlerin emiri! Amcan oğlu Rasûlullah (s.a.v.), insanları neye davet etti?
- Allah'tan başka ilah bulunmadığına şahadet etmeye davet etti.
- İşte b.en de Allah'tan başka ilah bulunmadığına şahadet ediyorum.
Böyle dedikten sonra ona Abdülkays heyetiyle ilgili olarak İbn Abbas'm naklettiği hadisi okudum. Sonra: "İşte, Rasûlullah (s.a.v.)'ın davet ettiği şey'buydu." dedim. Bu sırada îbn Ebi Duad, anlamadığım birşeyler söyledi. Ben onun sözlerini anlamıyordum. O zaman Mutasım şöyle dedi: "Eğer benden önceki halife seni tutuklamış olmasaydı ben sana ilişmeyecektim."
Bundan sonra da Abdurrahman'a şöyle dedi: "Ey Abdurrahman! Ben, eziyet ve işkenceleri ortadan kaldırmanı sana emretmemiş miydim?" Ben: "Allahü ekber! İşte bu Müslümanların genişliğe kavuşmalarıdır." dedim.
Sonra Mutasım, Abdurrahman'a: "Bununla konuş bakalım, kendisiyle münazara yap." dedi. Abdurrahman bana: "Kur'ân hakkında ne diyorsun?" diye sordu. Ona cevap vermedim. Mutasım: "Ona cevap ver." deyince ben, Abdurrahman'a: "İlim hakkında ne diyorsun?" diye sordum. Abdurrahman sustu. Ben: "Kur'ân, Allah'ın ilmindendir. Her kim Allah'ın ilminin mahluk olduğunu iddia ederse Allah'ı inkar etmiş olur." dedim. Abdurrahman sustu. Sonra halife Mutasım'la aralarında şöyle konuştular: "Ey mü'minlerin emiri, bu adam hem seni hem de bizi tekfir etti." Ama Mutasım, onun bu sözüne iltifat etmedi. Abdurrahman: "Allah varken Kur'ân yoktu." dedi. Ben de: "Allah vardı da o zaman ilim yok muydu?" diye sordum. Abdurrahman sustu. Şuradan buradan konuşanlar oldu. Ben de: "Ey mü'minlerin emiri, bana Allah'ın kitabından veya Rasûlü'nün sünnetinden bir kitab verin ki, onunla konuşayım." dedim. İbn Ebi Duad: "Sen ancak Allah'ın kitabından ve Rasûlünün sünnetinden mi bahsedersin?" deyince ben ona şu karşılığı verdim: "Bu ikisi olmadan İslâmiyet ayakta durabilir mi?!"
Aralarında uzun münazaralar cereyan etti. Halifenin adanılan, Ahmed b. Hanbel'e karşı şu ayetleri delil olarak ileri sürdüler:
"Rablerinden kendilerine gelen her yeni İhtan mutlaka gönülleri gaflet içinde, eğlenerek dinlerler." (el-Enbiyâ, 2.)
"Herşeyi yaratan Allah'tır." <er-Ra'd, 16.)
İmam Ahmed b. Hanbel ise özetle, bu ayetlerin umumi olduklarını ve şu aşağıda nakledeceğimiz ayet-i kerime ile tahsis edildiklerini
Tbn kesir
ifade etti: "Rabbin, buyruğu ile herşeyi yok eder." (ei-Ahkâf, 25.)
İbn Ebi Duad dedi ki: "Ey mü'minlerin emiri, Allah'a yemin ederim ki bu adam sapıktır, saptırıcıdır, bid'atçıdır. İşte, burada kadıların ve fıkıhçıların var. Onlara sor bu konuyu." Mutasını onlara: "Siz ne diyorsunuz?" diye sordu. Onlar da İbn Ebi Duad gibi cevap verdiler.
Mutasım, ikinci gün de onları huzurunda topladı. Yine İmam Ah-med b. Hanbel'le münazara ettiler. Üçüncü gün de bu münazaralar devam etti. Bütün bu münazaralar esnasında İmam Ahmed b. Hanbel'in sesi onlarmkinden daha yüksekti. Delili onların delillerini alt .-»diyordu. Sustuklarında İbn Ebi Duad konuşmayı başlatıyordu. O, arkadaşları arasında ilimden ye kelamdan yana en cahil olandı. Çeşitli meselelerde tartıştılar. Nakil bilgileri yoktu, eserleri inkar etmeye ve onlarla ihticac edilemeyeceğini söylemeye başladılar.
İmam Ahmed b. Hanbel diyor ki: «Herhangi bir kimsenin söyleyeceğini zannetmediğim sözleri onlardan duydum. İbn Gavs, benimle uzun uzadıya konuştu. Cisimden ve diğer şeylerden, fayda vermeyecek şekilde sözetti. Kendisine: "Ne dediğini anlamıyorum; yalnız şunu biliyorum ki, Cenâb-ı Allah birdir. Hiçbir şeye muhtaç değildir, her-şey ona muhtaçtır. Onun misli yoktur." dedim. O da sustu. Bana bir-şey diyemedi. Ahirette Cenâb-ı Allah'ın görüleceğine dair hadisi onlara naklettim. Bu hadisin senedinin zayıf olduğunu ispatlamaya çalıştılar. Bazı hadisçilerin sözlerinden alıntılar yaparak bu hadisi çürütmek istediler, ama ne gezer. Bunu yapamadılar. Mızraklarını uzak yerlerden hedefe nasıl ulaştıracaklardı?»
Bu esnada halife Mutasını, İmam Ahmed b. Hanbel'e lütufkar davranıyor ve ona: "Ey Ahmed! Bu hususta bana icabet et ki, seni has adamlarım ve meclisimde bulunan arkadaşlarımın arasına katayım." diyordu. İmam Ahmed b. Hanbel de ona şu karşılığı veriyordu: "Ey mü'minlerin emiri, bana bu hususta Allah'ın kitabından veya Rasû-lullah (s.a.v.)'ın sünnetinden deliller getirsinler ki görüşlerine muvafakat edeyim."
Onlar eserleri inkar ettikleri zaman, İmam Ahmed onlara karşı şu ayet-i kerimeleri delil olarak ileri sürdü:
"Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana faydası olmayan birşe-ye niçin tapıyorsun?" {Meryem, 42.)
"Allah, Musa'ya hitab etmişti." (en-Nisâ, 164.)
"Şüphesiz ben Allah'ım. Benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk et." (Tâ-Hâ, 14.)
Karşısındakilerin artık ileri sürecekleri delilleri kalmayınca, bu defa halifenin otoritesini kullanmaya yönelip dediler ki: "Ey mü'minlerin emiri! Bu adam kafir, sapık ve saptırıcıdır."
Bağdat valisi İshak b. İbrahim de halifeye şöyle dedi: "Ey mü'minlerin emiri! Bu adamı serbest bırakıp da iki halifeyi mağlup etmesine müsaade etmen, halifeliğin tedbirinden değildir." Onun bu sözü üzerine halife hamiyete gelip şiddetle gazaptandı. Oysa halife onlar arasında en yumuşak huylu biriydi. Kendini birşey bilen ve doğru yolda olduğunu zanneden biriydi. O zaman halife, İmam Ahmed'e: "Allah sana lanet etsin. Bana icabet edeceğini ummuştum. Ama icabet etmedin." dedi. Sonra da görevlilere: "Şunu yakalayın, elbiselerini çıkarın ve sürüyüp götürün!" diye emir verdi.
İmam Ahmed b. Hanbel, olayın bundan sonrasını şöyle anlatıyor: «Yakalanıp elbiselerim çıkarıldı ve beni sürüyüp götürdüler. Sonra işkenceciler ve kırbaççılar geldi. Ben onlara bakıyordum, yanımda elbisemin bir tarafına gizlenmiş Peygamber Efendimizin vücudunun birkaç tüyü vardı. Elbiselerimi çıkardılar, işkencecilerin önüne bırakıldım.
Dedim ki: "Ey mü'minlerin emiri; Allah'tan kork, Allah'tan! Zira Rasûlullah (s.a.v.) buyuruyor ki: "Allah'tan başka ilah bulunmadığına şahadet eden Müslüman bir kişinin kanı ancak şu üç şeyden biri nedeniyle helal olur." Bu hadisin tamamım kendisine okudum sonra yine dedim ki: Ey mü'minlerin emiri, Rasûlullah (s.a.v.) bir başka hadisinde de şöyle buyuruyor: "Allah'tan başka ilah yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Eğer bu kelimeyi söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korurlar." Şimdi sen, bu işlerden birini işlemediğim halde ne diye benim kanımı mubah kılıyorsun? Ey mü'minlerin emiri, benim şimdi senin huzurunda duruşum gibi senin de yarın Allah divanında duracağını düşün!"
Ben böyle dedikten sonra biraz çekinir gibi oldu. Sonra etrafındakiler ısrarla ona: "Ey mü'minlerin emiri! Bu sapık, saptırıcı bir kafirdir." dediler. O da emir verdi, beni işkencecilerin önüne götürdüler. Bir kürsü getirildi ve kürsünün üzerine oturtuldum. İşkencecilerden biri ellerimle iki tahtadan birini tutmamı bana emretti. Bunun sebebini anlamadım. Elbiselerimi çıkardılar. Kırbaççılar, kırbaçlarıyla geldiler. Onlardan biri bana iki kırbaç vurunca halife Mutasım ona: "Şiddetle vur! Allah senin elini koparsın!" dedi. Bir başkası geldi, o da bana iki kırbaç vurdu. Sonra bir başkası geldi, o da aynı şekilde beni kırbaçladı. Bana birkaç kırbaç vurmalarından sonra bayıldım. Aklımı defalarca kaybettim. Dayak durunca aklım başıma geliyordu. Mutasım kalkıp yanıma geliyor ve adamlarının fikirlerini kabul etmemi istiyordu. Ben ise kabul etmiyordum. Onlar: "Yazıklar olsun sana, halife senin yanıbaşmda duruyor!" demeye başladılar. Ben yine kabul etmeyince beni yine dövmeye başladılar. Halife Mutasım, tekrar yanıma geldi. Bu fikirleri kabul etmemi istedi. Ben kabul etmedim. Yine
dövmeye başladılar. Üçüncü kez halife yanıma geldi. Beni bu fikirleri kabul etmeye davet etti. Ama dayağın şiddetinden onun dediklerini anlayamıyordum. Tekrar beni dövmeye başladılar. Aklım gitti, artık dayağın şiddetini hisse demiyordum. Şiddetli derecede dayak yediğimden ötürü artık hissimi ve korkularımı kaybetmiştim. Halife Muta-sım emir verdi. Beni serbest bıraktılar. Ama hiçbir şeyin farkında değildim. Sonra evimin bir odasında olduğumu gördüm. Ayaklarımdaki bağlar çözülmüştü. Bu hadise, hicretin 221. senesinin ramazan ayının 25. gününde vuku bulmuştu.»
Sonra halife onun, ailesine verilmesini emretti. Ona toplam olarak 300 küsur kırbaç vurulmuştu. Seksen kırbaç vurulduğu da söylenir. Ama çok şiddetli darbeler yemişti.
İmam Ahmed b. Hanbel; uzun boylu, ince endamlı, esmer tenli, çok mütevazi bir kimseydi. Allah ona rahmet etsin.
Ahmed b. Hanbel, hilafet sarayından İshak b. İbrahim'in makamına götürülürken oruçluydu. Kendisine iftar etmesi için un bulamacı getirdiler, ama orucunu bozmadı ve vaktine kadar tamamladı. Namaz vakti geldiğinde onlarla beraber öğle namazını kıldı. Kadı İbn Semma'a ona: "Sen kanlı kanlı mı namaz kıldın?!" deyince; "Hz. Ömer de yarasından kan sızdığı halde namaz kıldı." dedi. Kadı İbn Semma'a, onun bu cevabı karşısında sustu.
Rivayet olunduğuna göre dayağa çekilmek üzere yerinden kaldırıldığında şalvarının uçkuru kopmuştu. O da şalvarının düşmesinden ve avretinin açılmasından korktuğu için dudaklarını hareket ettirerek Allah'a dua etmişti ve şalvarı eski haline dönmüş, sapasağlam olmuştu. Başka bir rivayette anlatıldığına göre o esnada Allah'a şöyle niyazda bulunmuştu: "Ey imdat dileyenlerin imdadına yetişen! Ey âlemlerin ilahı! Eğer senin rızan için bu işi yaptığımı biliyorsan avretimi açığa çıkarma ve beni rüsvay etme."
Evine döndükten sonra cerrah ve pansumancılar gelip vücudundaki ölü bir parça eti kopardılar. Onu tedavi etmeye başladılar. Vali de her zaman gelip durumunu soruyordu. Çünkü halife Muta «un ona yaptığına çok pişman olmuştu. Halife Mutasını onun durumunu vali İshak'tan soruyor, vali İshak da durumunu halifeye bildiriyordu. Şifa bulduktan sonra halife Mutasını ve diğer Müslümanlar çok sevindiler. Allah kendisine şifa ihsan ettikten sonra bir süre daha ellerinin başparmakları soğuktan rahatsız oluyordu.
Kendisine eziyet eden herkese hakkını helal etti. Sadece bid'atçı-ları bağışlamadı. Bu hususta da şu ayet-i kerimeyi okuyordu: "Affetsinler, geçsinler." (en-Nûr, 22.)
Ve şöyle diyordu: "Müslüman kardeşin senin sebebinle azap görürse bunun sana ne yararı olur? Oysa yüce Allah bir ayet-i kerimede
şöyle buyuruyor: «Ama kim affeder ve barışırsa onun ecri Allah'a aittir. Doğrusu o, zulmedenleri sevmez.» (eş-Şûrâ; 40)
«Kıyamet günü, bir münadi şöyle seslenecektir: "Sevabı Allah'a ait olan kimse ayağa kalksın!" Bu durumda ancak affedenler ayağa kalkacaklardır.»
Sahih-i Müslim'de Ebu Hüreyre'den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Ben üç şeye yemin ederim: Mal, sadaka vermekle eksilmez; bir başkasını affetmesi nedeniyle kulun Cenâb-ı Allah ancak izzetini fazlalaştırır, her kim Allah için tevazu gösterirse Allah onu yüceltir."
Kur'ân'ın mahluk olduğuna ve ahirette Cenâb-ı Allah'ın görülme-,yeceğine dair sapık fikirleri kabule yanaşmayan kimseler şunlardı:
1- İmam Ahmed b. Hanbel. Bu, bid'atçilara karşı direnenlerin reisi idi.
2- Muhammed b. Nuh b. Meyimin Cündisaburî. Bu zat, yoldayken vefat etmişti.
3- Nuaym b. Hammad el-Huzaî. Bu zat da zindanda vefat etmişti.
4- Ebu Yakub el-Buyeytî. Bu zat Vasık'ın zindanında vefat etmişti. Kur'ân'ın mahluk olduğunu söylemediğinden dolayı hapse atılmıştı. Üzerinde çok ağır prangalar vardı.
5- Ahmed b. Nasr el-Huzaî. Bu zatın nasıl öldürüldüğünü önceki kısımlarda anlatmıştık.

