Ahmed b. el-Emir Ebu Ahmed el-Muvaffak. Nasır Lidinillah lakabını almıştı. Babası, Ebu Ahmed'in asıl adı Muhammed idi; Talha olduğu da söylenir. Talha, Mütevekkil Alallah lakabını alan Cafer'in oğluydu. Cafer Mutasım'm, Mutasını da Harun Reşid'in oğluydu. Mu-tedid'in künyesi Ebü'l-Abbas'tı. Hicretin 242. senesinde doğdu. 243. senede doğduğuna dair zayıf bir rivayet de vardır. Annesi bir cariye idi.
Mutedid, esmer tenli, nahif bedenli, endamı düzgün, kır saçlı, sakalının ön tarafı uzun, başında da beyaz ben bulunan bir kimseydi. Hicretin 279. senesinin receb ayınm bitimine onbir gün kala, pazartesi sabahında halifeliğine bey'at edildi. Bey'at edildikten sonra kendisi, Abdullah b. Uzheb b. Süleyman'ı vezirliğe, İsmail b. İshak'ı kadılığa tayin etti. Yusuf b. Yakub ile İbn Ebi'ş-Şevarib'i de kadılıklara tayin etmişti.
Amcası Mutemid'in zamanında, hilafet makamının gücü azalmıştı. Mutedid bu makama geçince halifelik makamını güçlendirdi. Nüfuzunu yüceltti. Aydınlık saçan fenerini yükseltti. Kureyş adamlarından, akıl, cesaret, atılganlık, tedbir, şecaat ve fazilet bakımından önde biri idi. Babası da öyleydi.
İbn Cevzî'nin rivayetine göre Mutedid, seferlerinden birinde içinde hıyar tarlası bulunan bir köyden geçmekte iken tarla sahibi halifeden imdat dileyerek yüksek sesle çığlık attı. Halife Mutedid, o kimseyi huzuruna çağırdı ve durumu sordu. Adam şöyle dedi:
- Askerlerden bazıları tarlamdan hıyar alıp götürdüler.
- Sen onları tanıyor musun?
- Evet.
Halife askerlerinin hepsini ona gösterdi. Askerlerden üçünü tanıdı. Halife de bu üç askerin zincire vurulup hapsedilmelerini emretti. Sabah olunca askerler, üç kişinin yol ortasında asılı olduklarını gördü. Ordudaki herkes bu durumu kınadı ve ayıpladı. Halifenin böyle yapmaması gerektiğini söylediler. Hıyar aldıkları için şu üç kişi öldürülür mü? diye itirazda bulunmaya başladılar. Kısa bir süre sonra halife Mutedid, gece sohbetlerinde bulunan Havas'a, bu durumu emirlerin hazır bulundukları esnada nazik bir lisanla kınamasını em-retti. Havas, bu emir üzerine gece vakti halifenin huzuruna girdi. Ümera, mecliste toplantı halindeydi. Halife, Havas'm ne demek istediğini anlamıştı, ona şöyle dedi:
- Ey Havas, söylemek istediğin şeylerin ne olduğunu biliyorum. .__Ey müminlerin emiri, bana eman ver ki konuşayım.
- Sen emandasm.
- İnsanlar kan akıtma hususunda senin çok çabuk karar verdiğini söyleyerek seni kınıyorlar.
- Vallahi, ben halifeliğe geçtiğimden beri haksız yere asla kan
akıtmadım.
- Senin hizmetçin olan ve hainliği asla görülmeyen Ahmed b.
Tayyib'i niçin öldürdün?
- Yazıklar olsun sana! O beni, ikimiz başbaşa bulunduğumuz bir sırada dinsizliğe ve Allah'ı inkara davet etti. Bana bu daveti yaparken kendisine: "Ey adam, ben bu şeriatın sahibinin amcası oğluyum ve ben onun hilafet makamında bulunuyorum. Eğer kafir olursam onun kabilesinin dışına çıkarım!" dedim ve kafirliği, zındıklığı nedeniyle onu öldürdüm.
- Peki tarladan hıyar çaldıkları için o üç kişiyi ne diye Öldürdün?
- Vallahi Öldürdüğüm o üç kişi, hıyar hırsızlığı yapanlar değildi. Öldürdüğüm üç kişi hırsızdılar. Adam öldürmüşler, başkalarının mallarını gasbetmişlerdi. Ölümü haketmişlerdi. Ben de bu yüzden zindancıya emir gönderdim, onları zindandan getirtip öldürdüm. Ama başkalarının tarlalarına zarar vermesinler, halka tecavüzde bulunmasınlar, eziyet vermekten sakınsınlar diye askerleri korkutmak için öldürdüğüm üç kişinin hıyar hırsızı oldukları izlenimini verdim.
Bu karşılıklı konuşmadan sonra halife Mutedid, hıyar hırsızlığı yapan o üç kişinin zindandan çıkarılmasını emretti. Tevbe ettirdikten, kendilerine kaftan giydirdikten, erzaklarını tekrar kendilerine verdikten sonra onları serbest bıraktı.
Ibnü'l-Cevzî dedi ki: Mutedid bir gün sefere çıktı. Babü'ş-Şemma-Sıye de ordugah kurdu. Askerlere, halkın bahçelerinden herhangi bir-Şey almamalarını sıkı sıkıya tenbihledi. O esnada siyahi bir adam bir s&lkım hurma çaldığı gerekçesiyle huzuruna getirildi. Mutedid uzun uzadıya düşündükten sonra siyahi adamın boynunun vurulmasını
diretti. Sonra oradaki ümeraya dönüp şöyle dedi: «Halk benim bu yaptığımı kınıyor ve diyorlar ki: Rasûlullah (s.a.v), "Meyve ve hurma lrsızhğı yapma nedeniyle el kesme cezası yoktur." demiş. Evet, Rasûlullah (s.a.v) bu hırsızlığı yapanların ellerini kesmekle yetinmemiş, aksine onları Öldürmüştür. Ben bu adamı hırsızlık yaptığı nedeniyle Öldürmedim. Aksine bu, zencilerden biri olup babamın sağlığın» da eman almış biri idi. Müslümanlardan biriyle ağız münakaşası yapmış, sonra vurup Müslümanın elini kesmiş ve o adam da bu yüzden ölmüştü. Ama babam, zencileri bizlere ısındırmak, gönülllerini kazanmak için, ölen o Müslümanın kanım talep etmemişti. İşte ben de eğer iktidara gelirsem bu adamı mutlaka öldürmeye yemin etmiştim. Bunu ancak şu anda ele geçirebildim ve ölen Müslümanın kanına bedel olarak bunu öldürdüm.»
Ebu Bekir el-Hatib, Kadı İsmail b. İshak'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Mutedid'in yanına gittim. Yanıbaşmda parlak yüzlü Rum gençleri vardı. Onlara baktım. Mutedid onlara baktığımı gördü. Yanından kalkmak istediğimde oturmamı işaret etti. Bir süre daha oturdum. Etrafında kimse kalmayınca bana şöyle dedi: "Ey Kadı! Allah'a yemin ederim ki, uçkurumu asla harama açmadım."»
Beyhakî, Kadı İsmail b. İshak'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Bir gün Mutedid'in yanma gittim. Bana bir kitap verdi. Kitabı okuduğumda içinde bir adamın derlediği ruhsatların bulunduğunu göldüm. Bu ruhsatlar, âlimlerin hataen vermiş oldukları ruhsatlardı.
Kendisine dedim ki:
- Ey mü'minlerin emiri, bu derlemeyi ancak zındık bir kimse yapmıştır.
- Nasıl?
- Mut'a nikahını mubah kılan kişi, şarkı okumayı mubah kılma-mıştır. Şarkı okumayı mubah kılan kişi de bu şarkının çalgı aletleri eşliğinde okunmaması şartım koşmuştur. Alimlerin hatalarını derleyip toparlayan sonra bunlara göre amel eden kimsenin dini^gider.
Benim böyle demem üzerine halife Mutedid o kitabın yakılmasını emretti.
Hatib Bağdadî, hadim Safi el-Ceremî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Mutedid'le birlikte, ben önde, o arkada yürüyerek dağınık ve düzensiz bir eve gittik. O evde Mutedid'in oğlu Muktedir Cafer oturuyordu. Etrafında da on kadar cariye ve kendi yaşıtı olan arkadaşları vardı. Önünde de içinde bir salkım üzüm bulunan gümüş bir tabak vardı. Üzüm o zaman az bulunduğu için çok kıymetliydi. Salkımdan bir tane koparıp yiyor, sonra etrafındaki arkadaşlarına da birer tane verip yediriyordu. Mutedid, onu orada bıraktı. Evin bir tarafına çekilip kederli bir şekilde oturdu. Kendisine dedim ki:
- Neyin var ey mü'minlerin emiri?
- Allah'a yemin ederim ki, utanmak ve cehennem ateşi olmasaydı ben bu çocuğu öldürürdüm. Çünkü bunun öldürülmesinde ümmetin çıkarı vardır.
- Allah korusun ey mü'minlerin emiri, sakın böyle birşey yapma-
Yazıklar olsun sanşe'ey Safî! Şu çocuk gördüğüm kadarıyla di-g.er çocuklara cömert davranıyor. Çocukların karakterinde cimrilik vardır, cömertliğe yanaşmazlar, oysa bu son derece cömert davranıyor. İnsanlar benden sonra başlarına benim çocuklarımı geçireceklerdir. Benden sonra hilafete oğlum Müktefı geçecek. Onun, hastalıklı olması sebebiyle hilafetteki günleri uzun sürmeyecektir. Onda domuz hastalığı vardır, kısa bir süre sonra ölecek, yerine işte şu oğlum Cafer geçecektir. Bu ise hilafete geçince, beytülmaldaki paraların tümünü, kendilerine tutkun olduğundan ötürü gözdelere ve yaşıtları olduğu için arkadaşlarına dağıtacak. Müslümanların işleri zayi olacak. Sınırlar muhafizsız kalacak. Fitne, anarşi, kötülük ve serler; bir de Hariciler çoğalacaktır!»
Safi dedi ki: "Vallahi, ben Mutedid'in bu söylediklerini harfi harfine müşahede ettim."
İbnü'l-Cevzî, Mutedid'in hizmetçilerinden birinin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Mutedid bir gün öğle vakti uyumaktaydı, biz de tahtının çevresinde oturuyorduk. Aniden panik içinde uyandı, sonra bize seslendi. Hemen yanına gittik.
Bize dedi ki: "Yazıklar olsun size! Haydi, Dicle kıyısına gidin,1 orada bekleyin. Size doğru gelen ilk boş tekneyi durdurun, kaptanını alıp yanıma getirin ve tekneyi de koruma altında tutun."
Hemen Dicle kıyısına gittik, küçük bir teknenin bize doğru geldiğini ve boş olduğunu gördük. Kaptanım tutuklayıp halifenin huzuruna getirdik. Kaptan, halifeyi görünce neredeyse ölecek gibi oldu. Halife ona bağırınca canı çıkacak gibi oldu. Halife ona dedi ki:
"Yazıklar olsun sana ey mel'un! Bugün öldürdüğün kadınla ararş-da geçeni bana doğruca anlat. Yoksa boynunu vururum!"
Kaptan biraz tereddüt geçirdikten sonra şöyle dedi:
"Evet, ey mü'minlerin emiri, bugün seher vakti sıralarında, teknemde iken bir kadın yanıma geldi. Onun gibi güzel bir kadın görme-mıştim. Üzerinde çok kıymetli elbiseler, bol miktarda mücevher ve zi-netler vardı. Ona meylettim, üzerine çullandım, ağzını kapattım ve °nu suda boğdum. Üzerindeki bütün zinetleri ve kumaşları aldım. akat yağmaladığım eşyaları evime götürmekten korktum. Zira gö-ürdüğüm takdirde kadının durumunun açığa çıkacağını düşündüm. Şyaları Vasıt'a götürmek istedim. İşte o esnada bu hizmetçin karşıma çıktı. Arkadaşlarıyla birlikte beni yakaladı."
Mutedid: "Kadının zinetleri nerede?" diye sorunca kaptan: "Teknenin göğsündeki kamış hasırın altında." dedi.
Halife bize, gidip zinetleri getirmemizi emretti. Zinetleri getirdik Gerçekten büyük paralara tekabül eden bol miktarda zinetler vardı Halife, kadını boğduğu yerde kaptanın boğulmasını emretti. Kadının ailesine de gelip mallarını teslim almaları için duyuru yaptırdı. Bağ-dat caddelerinde ve sokaklarında üç gün süreyle bu hususta duyuru yapıldı. Bu üc günden sonra kadının ailesi geldi. Kadının zinetleri ve paralan kendilerine eksiksiz olarak teslim edildi.
Sonra hizmetçileri, halife Mutedid'e: "Ey mü'minlerin emiri, sen bu durumu nasıl bildin?" diye sordular. O da şu cevabı verdi:
"Şurada uyumakta iken rüyamda beyaz saçlı, beyaz sakallı ve beyaz giysili yaşlı bir adamın şöyle seslendiğini duydum: "Ey Ahnıed, ey Ahmed! Bu saatte Dicle kıyısında bu tarafa gelmekte olan ilk teknenin kaptanını yakala ve ona; bugün öldürdüğü ve üzerindeki eşyaları yağmaladığı kadının durumunu sor ve kendisine haddi tatbik et." İşte bu gördüğünüz hadise, bu rüya üzerine cereyan etti ve siz de olanları gördünüz."»
Mutedid'in hacibi Semerkandh Cuayf dedi ki: "Bir av partisinde efendim Mutedid'Je beraberdim. Askerlerden uzaklaşmıştı, yanında benden başka kimse yoktu. O esnada bir arslan karşımıza çıktı. Bizim tarafa yöneldi. Mutedid bana dedi ki:
- Ey Cuayf, bugün bir yararlılık gösterebilecek misin? -- Hayır, vallahi gösteremem.
- Öyleyse atımı tut da ineyim.
- Olur.
Ben böyle dedikten sonra atını tuttum. O da indi eteğinin ucunu kemerine soktu. Kılıcım çekti. Kınını aslanın tarafına fırlattı. Aslan, kının üzerine atıldı. Mutedid ona bir kılıç darbesi vurarak ön ayaklarından birini uçurdu. Aslan, ayağının acısıyla uğraşırken Mutedid onun kafasına ikinci bir kılıç darbesi vurdu. Kafasını yardı. Arslan yere düşüp öldü. Mutedid aslanın leşine yaklaştı, kılıcının kınını aslanın tüyleriyle sildi. Sonra bana doğru geldi. Kılıcını kınına soktu. Atma bindi. Birlikte askerlerin yanma döndük. Vefatına kadar beraberinde bulundum. Bu olayı hiçbir kimseye anlattığını duymadım. Onun hangi Özelliğine hayran kalacağımı bilemiyorum. Şecaatma mı, yoksa bu yaptığı cesaretli işe aldırmayışma mı ve bunu hiç kimseye anlatmayışına mı, yoksa o gün kendisinin yerine aslana karşı çıkmayıp korkaklık gösterdiğime mi şaşayım? Ben o gün canımın kıymetini düşünerek korkaklık gösterdim ama, vallahi o bu yüzden beni hiçbir zaman kınamadı."
İbn Asakir'in rivayetine göre, Ebu Hüseyin en-Nevrî bir tekneye binmiş? teknede içki varmış. Kaptana: "Bu nedir ve kimindir?" diye sorunca kaptan: "Bu Mutedid'in içkisidir." demiş. Ebü'lHüseyin kalkıp içki küplerini elindeki değnekle kırmaya başlamış, hepsini kır-mış, sadece bir küpü sağlam bırakmış. Kaptan, "İmdat!" diye feryad etmiş, askerler yardıma gelip Ebü'l-Hüseyin'i tutuklamışlar ve Mutedid'in huzuruna götürmüşler.
Mutedid ona şöyle sorar:
- Sen kimsin, necisin?
- Ben muhtesibim (emniyet müdürüyüm). __Seni bu göreve kim atadı?
- Ey mü'minlerin emiri, seni halifeliğe atayan beni bu göreve
atadı!
Halife Mutedid başını önüne eğer, sonra kaldırıp şöyle der:
- Seni bu işi yapmaya sevkeden sebep neydi?
- Sana zarar gelmesini istemediğim ve sana acıdığım için böyle
yaptım.
Mutedid başını önüne eğer, sonra kaldırıp şöyle der:
- Peki bütün küpleri kırdın da ne diye birini kırmadın?
- Önceki küplerin hepsini yüce Allah'ın şanını yüceltmek ve emirlerine saygı göstermek için cesaret
gösterip kırdım ve bu hususta hiç kimseye de aldırış etmedim. Sonuncu küpü kırmaya geldiğimde,
içime bir kendimi beğenmişlik duygusu girdi. Senin gibi bir hükümdara karşı koyduğumu
düşünerek böbürlenmeye başladım. İşte o yüzden sonuncu küpü kırmadım. - Haydi git, seni serbest bıraktım. Bundan sonra dilediğin çirkinliği menetme hakkına ve yetkisine
sahip kıldım seni.
- İşte şu andan itibaren kötülükleri değiştirme azmim gevşedi.
- Neden?
- Çünkü daha önce ben sırf Allah rızası için kötülükleri değiştirip engellemeye çalışıyordum. Şimdi
ise artık bir nevi görevli kılındığım için kötülükleri değiştirmek ve engellemekle kendimi yükümlü
görüyorum.
- İhtiyacını söyle.
- Beni buradan salimen çıkar ve gitmek istediğim yere gönder.. Halife Mutedid görevlilere emir
verdi. Onu Basra'ya gönderdi.
Fakat Basra'da, halkın, Mutedid'in nezdinde ihtiyaçları olduğu zaman kendisini ortaya
koymalarından korktuğu için gizlendi. Mutedid vefat edince Bağdat'a döndü.
Kadı Ebü'l-Hasan Muhammed b. Abdülvahid el-Haşimî, yaşlı bir tüccarın şöyle dediğini
nakletmişti:
«Emirlerden birinde alacağım vardı. Hakkımı ödemeyi geciktirdi.
Vermek istemedi. Her istediğimde de karşıma çıkmıyor, kölelerine emir veriyor, bana eziyet
ettiriyordu. Kendisini vezire şikayet ettim. Onlar da hakkımı kendisinden alamadılar. Daha fazla
inkar etti ve ödemekten kaçındı. Ben de kendisindeki alacağımdan ümidimi kestim. Bu yüzden
üzüldüm. Onu kime şikayet edeceğimi şaşkın halde düşünmekte iken, adamın biri bana dedi ki: "Şu
mescidin imamı olan falan terziye gitsen o senin hakkını tahsil eder." (Mescidin imamı, imamlığının
yanısıra terzilik de yapıyormuş.) Kendisine dedim ki: "Şu terzi adam. şu zalime karşı ne yapabilir!
Devlet ricali bile ondan hakkını alamadıktan sonra şu terzi mi alacak?" Adam bana dedi ki: "O terzi,
borçlunu kendilerine şikayet ettiğin bütün devlet ricalinden daha fazla onun nazarında korkulu ve
kesin hüküm sahibi biridir. Haydi sen o terziye git. Belki o seni bu sıkıntıdan kurtarır."
Ben terziyi önemsemedim, ama yine de yanma gittim; durumumu, ihtiyacımı ve o zalim borçludan
gördüğüm haksızlığı kendisine anlattım. Terzi benimle birlikte borçlunun yanma geldi. Borçlu emir
onu görünce ayağa kalktı. Ona saygı gösterip ikramda bulundu ve alacağım parayı hemen gidip
getirdi, eksiksizce ödedi. Terzi ona hiç baskı yapmamıştı. Yalnız ona şöyle demişti: "Bu adamın
hakkını öde, yoksa ezan okurum!" Terzinin böyle demesi üzerine, borçlu emirin yüzünün rengi
değişti ve hakkımı bana hemen ödedi.
Ben ö terzinin eski püskü elbiseler giymiş olmasına, bünyesinin zayıflığına rağmen borçlu emirin kendisine nasıl itaat gösterdiğine şaştım. Alacağımı tahsil ettikten sonra kendisine bir miktar para vermeyi te'klif ettim, ama kabul etmedi ve şöyle dedi: "Eğer ben bunu isteseydim sayılamayacak kadar malım ve param olurdu." Kendisine durumunu sordum ve beğendiğimi söyledim. Durumunu anlatması için ısrar ettim, o da şöyle dedi:
"Benim bu kadar tesirli oluşumun sebebi şuydu: Bu çevrede komşumuz olan ve devletin yüksek makamlarından birinde görev yapan yakışıklı genç bir Türk emir vardı. Bir gün evinin önünden hamamdan' çıkmış, kıymetli ve güzel elbiseler giyinmiş güzel bir kadın geçti. Kalkıp kadını yakalamak istedi. Sarhoştu, kadının peşine düştü. Onunla muradına ermek için kadını zorla evine sokmak istedi, ama kadın onun isteğine olumlu cevap vermedi. Aksine olanca sesiyle bağırıp şöyle dedi: "Ey Müslümanlar! Ben evli bir kadınım, bu adam da beni zorla evine sokup benimle yatmak istiyor. Oysa kocam, kendisinin evinden başka bir evde geceyi geçirmem halinde beni boşamaya yemin etmiştir. Eğer ben burada geceleyecek olursam kocamdan boşanırım ve bu nedenle de günlerin, zamanın temizleyemeyeceği, gözyaşlarının yıkayamayacağı bir utanç lekesi bana bulaşır!" İşte ben de hemen gidip o Türk emirinin yanına vardım. Kadını onun elinden kurtarmak istedim. Elindeki bir debbusla başıma vurdu ve kafamı kırdı, kadını eline geçirip zorla evine soktu. Ben de eve döndüm, basımdaki kanları yıkadım ve yaramı sardım. Cemaata yatsı namazını kıldırdım, sonra onlara dedim ki: "Bu adam, bildiğiniz kötü işi işledi. Haydi benimle gelin de kendisini bu yaptığı kötülükten vazgeçirelim. Kadını da elinden kurtaralım."
Cemaat benimle birlikte kalkıp o Türk emirinüv evine geldi. Evine hücum ettik. Bir grup kölesi, ellerindeki değnek ve debbuslarla üzerimize hücum ettiler. Cemaatı dövmeye başladılar. Kendisi de kölelerinin arasından çıkıp üzerime geldi. Beni şiddetle dövdü, vücudumdan kanlar akıttı. Biz son derece horlanmış, ezilmiş olarak evinden çıktık.
Evime döndüm. Vücudumdaki ağrıların şiddetinden, akan kanların çokluğundan ötürü yolu bulamayacak hale gelmiştim. Nihayet eve girip yatağıma uzandım, ama bir türlü uyuyamadım. Kadıncağızı geceleyin onun elinden kurtarıp evine göndermek ve kocasının evinde geceyi geçirmesini sağlamak, boşanmasına engel olmak için ne yapabileceğimi düşündüm. Ama şaşkın haldeydim. O esnada emirin fecrin doğduğunu zannetmesi, böylece evinden çıkıp gitmesi, kadının da fırsattan istifade oradan ayrılıp kocasının evine gitmesini temin etmek için hemen kalkıp -vakti gelmediği halde- sabah ezanını okumayı düşündüm. Minareye çıktım. Hem Türk emirinin kapısına bakıyor, hem de ezan Öncesi âdetime göre konuşuyordum. Kadının o evden çıkıp çıkmadığını görmek istiyordum. Sonra ezan okumaya başladım. Ka-dın dışarı çıkmadı. Sonra eğer kadın bu ezam duyup da dışan çıkmasa bile sabahın kesinlikle girdiği zannetmeleri için namaza durmaya karar verdim.
O esnada etrafıma bakınmakta ve kadının çıkıp çıkmadığını gözlemekte iken caminin yanındaki yolun süvarilerle dolduğunu, piyade askerlerin geldiğini gördüm. Askerler: "Bu saatta*. ezan okuyan adam nerede?" diye soruyorlardı. Ben: "İşte, ben buradayım!" dedim. O zalim emire karşı bana yardımcı olmalarını istiyordum. Bana: "İn" dediler, ben de minareden indim. "Mü'minlerin emirinin huzuruna gel!" dediler. Beni yakalayıp halifenin huzuruna götürdüler. Kendimi savunamadım, nihayet alıp beni huzura soktular. Halifenin hilafet makamında oturduğunu görünce korkudan sarsıldım ve şiddetli bir paniğe kapıldım. Halife: "Yaklaş!" dedi, yaklaştım. Bana: Korkuların dinsin, kalbin sakinleşsin." dedi. Çok lütufkar davrandı. Nihayet sakinleştim, korkularım gitti. Sonra şöyle sordu:
- Şu saatte ezan okuyan sen misin?
- Evet, ey mü'minlerin emiri.
- Şu saatte ezan okumaya seni sevkeden sebep neydi? Oysa ge-eenın daha yarıdan azı bile geçmemiş. Senin bu saatte ezan okumandan ötürü oruçlular, misafirler, namaz kılanlar ve diğerleri vakti şaşırırlar.
- Ey mü'minlerin emiri, eğer bana eman verecek olursan durumumu anlatırım.
- Sen güvendesin, sana eman verdim.
Ben de ona durumumu anlattım. Anlattıktan sonra halife şiddetlice gazaplandı ve o Türk emiri ile evinde alıkoyduğu kadının hemen her ne halde olurlarsa olsunlar huzura getirilmelerini emretti. İkisi çarçabuk huzura getirildiler. Kadını güvendiği kadınlarına ve muhafızlarına teslim ederek evine gönderdi ve kocasına, kadını affedip bağışlamasını, ona iyi davranmasını, kadının zorlanarak başkasının evinde alıkonulduğunun kendisine bildirilmesini emretti. Sonra o genç Türk emirine dönüp şöyle dedi:
- Senin ne kadar erzakın var, yanında ne kadar para var, ne kadar cariyelerin ve zevcelerin var?
Türk emiri de büyük rakamlar verdi. Sonra Mutedid ona şöyle sordu:
- Yazıklar olsun sana! Allah'ın sana bahşettiği nimetler sana yetmiyor muydu ki Allah'ın yasakladığı şeylere riayet etmedin? Hududunu aştın. Sultana karşı cür'etkar davrandm. Yine bütün bunlar sana yetmiyor muydu ki, seni kötülükten meneden ve sana ijâliği tavsiye eden'bir terziye kötü davrandm, onu dövdün, horladın, vücudundan kanlar akıttın?!
Türk emir, verecek cevap bulamadı. Halife, onun ayaklarının zincire vurulmasını, boynuna pranga takılmasını, sonra da çuvala konulmasını emretti ve huzurunda şiddetlice debbus darbeleri ile dövdürdü. Öyle ki onun öleceğinden korktum. Sonra onu bu halde Dicle nehrine atmalarını emretti. Bu artık onun hayatının sonu oldu.
Daha sonra halife, muhafız kuvvetleri komutanı Bedr'e, o Türk emirinin evindeki malların, paraların alınıp beytü'1-mala konulmasını emretti ve o terziye de şöyle dedi: "Bundan böyle büyük küçük her ne kötülük görürsen şu adam (Böyle derken muhafız kuvvetleri komutanını gösterdi.) işlese bile bütün kötülükleri bana bildireceksin, tabi eğer fırsat bulup benimle görüşme imkanın olursa bana bildirirsin, ama görüşme imkanını bulamazsan seninle aramızdaki işaret ezan olsun. Şu andaki gibi olsa bile, dilediğin anda ezan oku."
Terzi diyor ki: "İşte bu nedenledir ki, ben devlet ricalinden herhangi birine ne emir verirsem mutlaka enirimi yerine getirirler, onlara neyi yasaklarsam mutlaka -Mutedid'in korkusundan ötürüo yasağa uyarlar. Fakat o zamandan şu ana kadar öyle bir saatte ezan okumaya ihti\ aç duymadım."» Vezir Ubeydullah b. Süleyman b. Vehb dedi ki: "Bir gün Mutedidin yanındaydım, hizmetçilerden biri onun yanıbaşında durmuş, elindeki yelpaze ile onu serinletiyor, sinekleri kovuyordu. Fakat bir ara yelpaze, halifenin takkesine değdi, takke başından yere düştü, gen bu durumdan cidden korktum, ama halife buna aldırış etmedi, ^sine takkesini alıp başına koydu. Sonra oradaki görevlilerden birine dedi ki: "Şu zavallıya deyin, gidip istirahat etsin. Çünkü uyuklamaya başlamış. Ayrıca, yelpaze ile beni serinletip sinekleri kovacak olan görevlilerin sayısını da arttırın."
Vezir, bu olay üzerine dedi ki: "Yumuşak huyluhığu nedeniyle halifeyi övdük ve kendisine şükranlarımızı sunduk, ama o şöyle dedi: "Bu zavallı kasıtlı olarak yelpazeyi takkeme vrrmadı ki, bu uyukla-nııştı. Ancak kasıtlı davranan kimse kınanıp cezalandırılır, yanılan ve dalgınlığa düşen kimse kınanmaz ve cezalandırılmaz."
Semerkandlı hacib Cuayf dedi ki: "Halife Mutedid'e, veziri Ubeydullah b. Süleyman'ın ölüm haberi gelince secdeye kapandı ve uzun bir süre secde halinde kaldı. Kendisine: "Ey mü'minlerin emiri, vezirin Ubeydullah sana hizmet eder, samimi olarak sana yardımcı olurdu. Ölüm haberini duyunca neden secdeye kapandın?" diye sordular. O da şu cevabı verdi:
"Onu vezirlikten azletmediğim ve kendisine eziyette bulunmadığımdan ötürü şükür için Allah'a secde ettim."
Ubeydullah b. Süleyman; iyi görüşlü, kuvvetli bir zekaya sahip biri idi. Mutedid onun yerine Ahmed b. Muhammed b. Furat'ı vezir tayin etmek istedi. Ancak muhafız kuvvetleri komutanı Bedr onu bu kararından vazgeçirdi. Yerine oğlu Kasım b. Ubeydullah'ı tayin çtme-sini tavsiye etti. Bu tavsiyesinde ısrar edince, Mutedid, Kasım'ı vezirliğe tayin etti. Tayin haberini göndermekle birlikte babasının ölümü nedeniyle onu teselli etti. Başsağlığı diledi ve yeni görevi oian vezirliğini kutladı. Kasım b. Ubeydullah, vezirlik makamına geçti. Aradan rok geçmeden Müktefî, babası Mutedid'den sonra halifelik makamına geçti. Bedr'i öldürdü. Mutedid, bu ikisi arasındaki düşmanlığı ince bir perde gerisinden seyrediyordu. Bu da onun kuvvetli bir feraseti ve büyük bir önsezisi idi.
Muhafız kuvvetleri komutanı Bedr, bir gün topluca masiyet işlemiş bir grubu halife Mutedid'in huzuruna getirdi. Mutedid bunlara nasıl bir ceza vereceği hususunda vezirine danıştı. Veziri de: "Bunların bir kısmının asılması, bir kısmının da yakılması gerekir." deyince Mutedid şöyle dedi: "Yazıklar olsun sana, bunlara karşı katılığını görünce gazabım soğudu. Bilmez misin ki halk, Allah tarafından sultana verilen bir emanettir, Allah bunların hakkım sultandan soracaktır?" Sonra bu kimselere vereceği ceza hakkında vezirin tavsiyesine uymadı.
Bu iyi niyetinden dolayıdır ki halife Mutedid, halifeliğe geçtiğinde beytü'lmalda bir kuruş para yoktu. Memleketin durumu bozulmuştu, Araplar her tarafta fesat çıkarıyorlardı. Ama o doğru görüşü ve iyi niyeti ile bu işleri düzene soktu. Beytü'1-mal para ile doldu memleketin her tarafında düzen sağlandı.
Halife Mutedid, vefat eden bir cariyesine çok üzüldüğü için şöyle bir şiir söylemişti:
"Ey sevgili,
Sen öyle bir sevgiliydin ki, artık senden sonra sevgilim olmayacaktır.
Gözümden uzaktasın ama kalbime yakınsın.
Senden sonra artık eğlencelerden hiç payım olmayacaktır.
Her ne kadar uzakta olsan da kalbimin sana olan duygusunu denetlemek için yine kalbim görevlendirilmiştir.
Kaybolduğundan beri hayatım,
Tatsız hale gelmiştir.
Senden sonra görmelisin beni, nasıl feryad edip ağıt yakıyorum.
Gönlümün içinde alevlenen bir hüzün yangını vardır.
Hayattayken her ne kadar hoş hale getirmiş idiysen de şimdi nefsimin rahat ve hoş olduğunu göremiyorum.
Bana isyan edecek gözyaşını kalmadı.
Emrime uyacak sabrım da kalmadı."
Yine aynı cariye için şöyle bir şiir daha söylemişti:
"Saray için ağlamıyorum ama bir defa bu sarayda ikamet etmiş ola& (sevgili) için ağlıyorum.
Onu kaybetmekle felek bana ihanet etti. Daha önce ben ona inanmıştım. . Sabrımla vedalaştım. Artık onunla beraber kalbim de göçüp gitti."
İbnü'l-Mutez, mezkûr cariyenin vefatı nedeniyle Mutedid'e bir teselli ve başsağlığı şiiri yazmıştı:
"Ey hidayet imamı, hayatın uzun olsun. Sağlıklı bir ömür yaşa.
Sen nimetlere şükretmeyi, musibetler anında teslimiyet göstermeyi bize öğretmiştin.
Geçip gidenlerden Ötürü teselli bul.
Daha önce sevinç kaynağı olan şey artık şimdi büyük bir sevaba dönüştü.
Kendimiz ölüp de senin yaşamana razıyız.
Ve bu hususta ben kendimi büyük bir şans sahibi görürüm.
Mevlasına itaat halinde iken ölen kimse,
Büyük bir kurtuluş elde etmiş ve şereflice ölmüştür."
Mutedid'in vefatı nedeniyle Ebü'l-Abbas Abdullah b. el-Mutez el-Abbasî şu güzel ağıdı yakmıştı:
"Ey felek yuh sana! Sen hiçbir dostu benim için hayatta bırakmadın.
Sen yavrusunu yiyen kötü bir annesin.
Allah'tan mağfiret diliyorum, bütün bunlar kaderdir.
Hiçbir şeye muhtaç olmayan, herşeyin kendisine muhtaç olduğu bir ve tek Rab olan Allah'a razı oldum.
Ey karanlık toprakta, diyardan uzakta ve Zahiriye mezarlığında yalnız başına kalan!
Daha önce bir araya getirip sevkettiğin ordular nerede?
Sayılamayacak kadar çok olan hazineler nerede?
Heybetinle doldurduğun ve görenlerin sarsıntıya kapıldığı saltanat tahtı nerede?
Sağlamca inşa ettiğin ve som altın sütunların parladığı, ışık saçtığı saraylar nerede?
O askerlerin ki; seri ve büyük yanaklarından köpük saçılan erkek develeri koştura koştura yormuşlardı.
Kuvvetlerini kırdığın düşmanlar nerede?
Zayıflattığın, onları bir deri bir kemiğe dönüştürdüğün aslanlar nerede?
Kapında bekleşen heyetler nerede?
O heyetler ki, kuşlar gibi kapma gelip dolaşırlar ve kovulurlardı.
Rütbelerine göre kapında duran adamların nerede?
Onlardan kimi çekip gitti, devesine atlayıp göçtü ve mutlu oldu.
Ayaklarını kana buladığın rahvan atlar nerede?
O atlar ki, senin erkek aslanlarını sırtlarında taşırlardı seferlere.
Kendilerine beyin yedirdiğin kargı ve mızraklar nerede?
Sen öldükten beri o mızraklar ne bir kalbe ne de bir ciğere saplandılar.
Fırlatılan kılıçlar ve oklar nerede?
Onlar ki yakın veya uzak, dilediğin kimselere isabet ederlerdi.
Sapasağlam ve güzel surları yıkan, yerle bir eden sel misali mancınıklar nerede?
İcat ettiğin o işler nerede?
Affın asla fayda vermediğini kabul etmezdin sen.
Nerede o bahçelerin ki, arklarında sular akar ve öten kuşlar o bahçelere gelirdi?
Ceylan gibi güzel kokular saçan o cariyeler nerede?
Yollarda akıp gider ve süslü püslü elbiselerle görünürlerdi.
Nerede eğlence meclisleri, nerede yakutu andıran gümüş işlemeli kaselerdeki içkiler?
Bozulduğunda Abbasoğullarının hükümranlığını düzeltmek üzere düşmanlara saldırmak nerede kaldı?
Düşmanları her defasında kahreder, zorba ve asileri ezip geçerdin.
Ama sonra yok olup gittin, artık geride izin dahi kalmadı. Kimse seni göremez oldu.
Sanki bu dünyada hiç yaşamamış gibi oldun.
Yapmış olduğun iyiliklerden başka hiçbir şey geride kalmadı.
İnsanoğlunun hakimiyeti devam etmez, ebedi kalmaz."
İbn Asakir'in tarihinde şöyle bir olay anlatılır:
«Bir gece Mutedid'in yanında nedimleri toplandılar. Eğlence sona erip Mutedid gözdelerinin yanına gittikten ve eğlenceye katılanlar uykuya daldıktan sonra hizmetçinin biri onları uykularından uyandırıp şöyle dedi: Mü'minlerin emiri size diyor ki, kendisi eğlence meclisi sona erdikten sonra uyuyamaz olmuş. Bir beyit yazmış ama ikincisini yazamamış, zorlanmış. Kim bu ikinci beyiti yazar ve birinciye uydu-rursa ona armağan verecek. Birinci beyit şudur:
"Sirayet eden hayal için uyandığımızda gördük ki, Orası çorak bir yerdir, mezar da uzaktadır."
Eğlence meclisine katılmış olup uykuya dalanlar kalkarak yataklarının üzerinde oturdular, ikinci beyiti ne şekilde yazacaklarını düşünmeye başladılar. Onlardan biri hemen ortaya atılıp şöyle dedi: "Gözüme dedim ki, uykuya alış ve yat; Belki geceleyin bir hayal sana dönüp gelir."
Hizmetçi bu beyiti alıp Mutedid'e götürdüğünde, bunun yerli yerinde yazılmış güzel bir beyit olduğunu gördü ve sahibine kıymetli armağan verilmesini emretti.»
Mutedid bir gün şairlerden birine, Basralı Hasan b. Münir el-Ma-zinî'nin şu şiirinin muazzam olduğunu söyledi:
"Uykuyu kaçırıp beni uyuyamaz hale getirene yanıyorum.
Kalbimin acılarına acı kattı.
Güneş sanki onun yanlarından doğup ortaya güzelce çıktı.
Ya da ay onun yenlerinden parlayıp çıktı.
Yüzünde bir maske var ki, kötülüğünü ve çirkinliğini yok ediyor.
Kalbler de itibar sahibi yapıyor onu, her nerede ortaya çıkarsa."
Bu senenin rebiyülevvel ayında Mutedid'in sancıları şiddetlendi. Hadim Yunus ve diğer büyük emirler, vezir Kasım b. Ubeydullah'm anında toplandılar. Halkın Mutedid Billah'ın oğlu Müktefı Billah'm halifeliğine bey'atlerini yenilemeleri hususunda istişare yaptılar ve bunu kararlaştırdılar. Sonra Müktefı Billah'a yapılan bey'at te'kid edildi, kesinleştirildi ve bunda da çok hayırlar oldu.
Mutedid can çekişirken kendi kendine şu şiiri okumuştu:
"Dünyadan istifade et, çünkü çekip gideceksin.
Neşeli ve hoş olduğu sürece onun bu taraflarını al ve gerisini bırak.
Sakın zamana da güvenme, çünkü ben ona güvenmiştim.
Zaman bende bir güç bırakmadığı gibi her türlü hakkımı da alıp götürdü.
Ben erkeklerin ileri gelenlerini öldürdüm.
Hiçbir düşmanı affetmeyip hiç kimsenin de isyanına göz yummadım.
Saltanat sarayını her türlü isyancıdan temizledim.
Onların bir kısmını doğuya, bir kısmını da batıya gönderdim ve dağıttım.
Belirli bir süre sonra izzet ve şerefe kavuştum.
Böylece halk tümüyle bana boyun eğip itaat etti.
Topladığım bütün bu mal mülk bana hiç yarar vermedi.
Şu mülk sahipleri ve hayatta kalanlar için hiç de güzel bir akibet görmüyorum.
Ölümünden sonra Rahman'ın nimetlerine mi kavuşacağım,
Yoksa O'nun ateşine mi atılacağım, işte bunu bilmiyorum."
Halife Mutedid, bu senenin rebiyülevvel ayının bitimine sekiz ü kala, pazartesi gecesi vefat etti. Henüz elli yaşına varmamıştı, z sene, dokuz ay, onüç gün süreyle halifelik yaptı. Ali el-MükteCafer el-Muktedir ve Harun adında üç erkek evlat ve onbir kız ev- bıraktı. Kızlarının sayısının onyedi olduğu da söylenir. Beytü'l-d 17.000.000 dinar bırakmıştı. Lüzumsuz yere para sarfetmezdi. nedenle bazıları onu cimri saymışlardı. Bazı kimselerse onu Cabir
b. Senıüre'nin rivayet ettiği hadiste geçen raşid halifelerden lardir. Doğrusunu Allah bilir.

