Onun söylemediği sözleri ona isnad etmekten, sözleri ve fiillerinde ona iftira etmekten Allah'a sığınarak deriz ki:
Hallacın asıl adı, Hüseyin b. Mansur b. Muhamma el-Hallac'dır. Künyesi, Ebu Muğis'tir. Ebu Abdillah olduğu da söylenir. Dedesi, Fars'ın Beyda kentinden Muhamma adında Mecusi bir kimsedir. Vasıfta yetişti. Tüster'de yetiştiği de söylenir. Ama daha sonra Bağdat'a geldi. Mekke'ye gidip geldi, yazın ve kışın orada mescidin ortasında mücavir olarak yaşadı. Çeşitli senelerde bu halde yaşayışını sürdürdü. Nefsiyls mücahede edip zahmetlere katlanırdı. Mescid-i Haram'ın ortasında gök kubbenin altında otururdu. Tam bir sene boyunca iftar vakitlerinde bir parça ekmek yeyip azıcık su içerek gıdasını temin ederdi. Yazın şiddetli sıcaklarda Ebu Kubeys dağında bir kayanın üzerine otururdu. Cüneyd b. Muhammed, Amr b. Osman el-Mekkî ve Ebu Hüseyin en-Nurî gibi, sofilerin önde gelen simalarıyla arkadaşlık etti.
Hatib Bağdadî dedi ki: «Sofiler, onun hakkında farklı görüşler ileri sürerek ihtilafa düşmüşlerdir. Çokları Hallac'm kendilerinden olduğunu kabul etmemişlerdir; ama önde gelenleri Ebü'l-Abbas b. Atâ el-Bağdadî, Muhammed b. Hafif eş-Şirazî ve İbrahim b. Muhamihed en-Nasrabazî en-Nisaburî gibi bazı sofiler ise onu kendilerinden saymışlardır. Durumunu makbul görmüşler, sözlerini bir araya getirin derlemişlerdir. Hatta İbn Hafif demiş ki: "Hüseyin b. Mansur el-Hal-lac, Rabbani bir âlimdi."»
Asıl adı Muhammed b. Hüseyin olan Ebu Abdirrahman es-Sülemî ise şöyle demiştir: «Ruhla ilgili olarak Hallac'm bir sözünü nakleden ve bu sözü nedeniyle onu kınayan bir adama, İbrahim b. Muhammed en-Nasrabazî'nin şöyle dediğini işittim: "Eğer peygamberlerden ve sıddıklardan sonra tevhid ehli bir kişi varsa o da Hallac'dır."»
Ebu Abdirrahman, Mansur b. Abdullah'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Şiblî'nin şöyle dediğini duydum: "Ben ve Hüseyin b. Mansur aynı şeydik. Yalnız o açığa vurdu, bense gizledim." Başka bir rivayette anlatıldığına göre Hallac'm idam edildiğini gören Şiblî, onun cesedine hitaben: "Ben seni âlemlerden nehyetmemiş miydim?" demiştir.»
Hatib Bağdadî dedi ki: "Onu kendilerinden saymayan sofiler, onu -yaptığı bazı işlerdegözbağcılığına ve inancı hususunda da zındıklığa nisbet etmişlerdir. Onun şu ana kadar yaşayan bazı arkadaşları vardır ki, onu mübalağalı bir şekilde yüksek bir adam olarak göstermekte ve yapmadığı bazı işleri ona nisbet etmektedirler. Aslında Hallaç, tatlı konuşan biri idi, tarikata meyilli şiirleri vardı."
Ben derim ki: Öldürülüşünden bu yana insanlar Hallac'm durumu hakkında çeşitli fikirler ileri sürmüşlerdir. Fıkıhçıların birçoğu, âlimler ve imamların onu öldürmek gerektiği ve onun kafir olarak Öldürüldüğü, yalancı, hakkı batıl gösteren, gözbağcılık yapan biri olduğu hususunda icma ettiklerini bildirmişlerdir. Sofilerin çoğu da bu görüştedirler. Ama yukarıda da anlatıldığı gibi sofilerin bir kısmı onun hakkında güzel sözler söylemişlerdir. Ne var ki, dış görünümü onları aldatmıştır. Onun iç kısmına ve sözünün gerçek anlamına vakıf olamamışlardır. Hallaç, ilk zamanlarda kendini ibadete veren Rabbani bir kimse idi. Ama ilimden nasibi yoktu, kendi durumunu ve yaşantısını Allah'ın rızasına ve takvaya dayandırmamış ti. Bu nedenledir ki, ıslah ettiğinden çok ifsad ettiği gerçektir.
Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Bozulan âlimlerimizde Yahudilere benzerlik vardır. Bozulan âbidlerimizde de Hristiyanlara benzerlik vardır. Bu nedenledir ki Hallac'm kafasına hulul (yani ilahın insanının içine girmesi) ve ilah ile insanın birleşmesi (vahdet-i vücud) inancı girmişti. Bu nedenle çözüntüye uğrayan sapık kimselerden biri oldu.
Başka yollardan gelen bir rivayette anlatıldığına göre Hallac'ın durucu altüst olmuş, çeşitli şehirlere seyahatlerde bulunmuş, bütün bu seyahatlerinde halka, kendisinin Aziz ve Celil olan Allah'a davet eden biri olduğunu göstermişti.
Sahih bir rivayette anlatıldığına göre o, Hindistan'a gitmiş ve rada büyücülüğü öğrenmiştir. "Ben, büyü ile insanları Allah'a davet diyorum." demişti. Hindistanlılar ona mektup yazarlarken, Muğis diye hitap ediyorlardı. Muğis, insanın imdadına koşan zat demektir. Serkisanlılar ise ona mektup yazarlarken Mukit, adıyla hitap ediyorlardı. Mukit; her canlıya azığını veren zat demektir. Horasanlılar onunla mektuplaşırken kendisine Mümeyyiz adıyla hitap ediyorlardı. Farshlar onunla mektuplaşırlarken kendisine Abdullah ez-Zahid lakabıyla hitap ediyorlardı. Huzistanlılar onunla mektuplaşırlarken kendisine Ebu Abdillah ez-Zahid Hallacu'l-Esrar diye hitab ediyorlardı. Bazı Bağdatlılar, yanlarında bulunduğu esnada kendisine Musta-lim (kesici) diyorlardı. Basralılar ise, ona Muhayyir diye hitab ediyorlardı. Muhayyir, insanı şaşkına çeviren demektir. Ahvazlıların ona Hallaç adını takmalarının sebebi, onun kalblerindeki düşünceleri keşfetmesi idi ya da şu sebepten ötürü ona Hallaç adını takmışlardı: Bir defasında o, pamuk diden bir halaca giderek şöyle demişti: - Şu işimi görmek için falan yere gider misin?
- Gördüğün gibi ben burada pamuk ditmekle meşgulüm.
- Sen işimi görmeye git de, ben senin yerine pamukları diderim. Adam Hallacın işini görmeye gitmişti, ama çabucak geri döndüğünde ambardaki bütün pamukların didilmiş olduğunu gördü!
Anlatıldığına göre Hallaç, elindeki sopa ile pamuklara işaret etmiş ve pamuklar kozalarından ayıklanmıştı.
Bu hikayenin doğruluğu ve Hallac'a nisbeti hususunda şüphe vardır. Her ne kadar o böyle şeyleri yapmışsa da bu hikayenin ona ait olduğu şüphelidir. Çünkü şeytanlar kendi adamlarına yardım eder, onların hizmetlerini görürler. Başka bir rivayette anlatıldığına göre, babası da hallaçlık yapmış olduğundan ötürü Hallaç Mansur, o pamukları kısa bir sürede ditmişti.
Onun, işin başlangıcında hulul itikadına sahip olduğunu gösteren birçok deliller vardır. Bu delillerden bazıları onun şu şiirleridir:
"Yumuşak ve hoş misk kokusu ile anberin birleştirilerek yaratı-hşları gibi senin ruhun da benim ruhumla birleştirilerek yaratıldı.
Sana bir şey dokunursa bana da dokunur, ben de onu hissederim, sen ve ben diye ayrılamayız."
"Senin ruhun, şarabın berrak suyla karıştırılışı gibi benim ruhumla karıştırıldı.
Sana birşey dokunursa bana da dokunur, her halde ben ve sen aynıyız." etti.
"Seni kendi içinde kendi sırrında tahkik ettim, lisanım sana hitab
Bazı manalarda birleştik, bazı manalarda ayrıldık. Saygınlığın seni gözlerin görmesinden perdelemişse de; Sana olan aşkım seni iç organlarıma kadar yaklaştırmıştır."
Hallac'm şu şiirim İbn Atâ'ya okumuşlardı:
"Ben seni istiyorum ama sevap için değil
Ben seni azap için istiyorum.
Ben bütün maksatlarıma kavuştum.
Sadece azaptan duyacağım lezzetli vecdi elde edemedim."
Bu şiiri dinledikten sonra İbn Atâ şöyle demişti: "İşte bununla aşkın acısı, külfetlerin ağırlığı, esefin yangım artar. Bu netleşip hakkın tatlı aşk şarabına ulaşınca işte o zaman gözden devamlı surette yaşlar akar."
Hallac'ın şu şiiri Ebu Abdillah b. Hafife okunmuştu:
"Maddi âlemlerini izhar eden Allah, noksanlıklardan münezzeh ve yücedir.
Onun lahutî sırrı yükseldi ve parlak ışıklar saçıp âlemi deldi.
Sonra halkı ve yaratıkları içinde zahiren göründü, tıpkı yiyen ve içen insanlar suretinde göründü.
Öyle ki, yaratıkları onu gözleriyle gördüler, kaş göz arasında bir anda görünür gibi oldu."
Bu şiiri dinledikten sonra Ebu Abdillah b. Hafif dedi ki: "Böyle diyen kimseye Allah lanet etsin!" Kendisine bunun Hallac'a ait bir şiir olduğu söylenince o: "Hayır, bu ona nisbet edilmiş bir şiir olmalıdır." dedi.
Şu şiir de ona nisbet edilmiştir: .
"Yakında benden hal hatır soracaksın, senden sonra karşılaştığım keder ve hüzünleri öğreneceksin. Ben ne halde olduğumu biliyorsam eğer, yok olayım. Nasıl olmadığımı da biliyorsam yine yok olayım."
İbn Hallikan dedi ki: "Bu şiirin Hallac'a değil de Semnun'a ait olduğu rivayet edilir."
Şu şiir de Hallac'a aittir:
"Gözlerim senden başkasının aşkına uykusuz kalır veya ağlarsa; O zaman gözlerime umduğu ve ümid ettiği şeyler verilmesin. Eğer kalbimde senden başkasının aşkı gizliyse nefsim temizlenmesin. Arzu ve emellerin bahçesi senin yanaklarında parıldamakta ve
görünmektedir."
Şu aşağıdaki şiir de Hallac'a aittir:
"Dünya beni aldatıyor, sanki onun halini bilmiyormuşum gibi. Hükümdar kendi sınırlarına yaklaşılmasını yasakladı. Ben de onun helal kıldığı, serbest bıraktığı yerlere yaklaşmaz oldum. Onun muhtaç olduğunu gördüm, lezzetini ona bağışladım."
Hallaç, çeşitli elbiseler giyerdi; bazen sofi elbisesi, bazan pejmürde elbiseler, bazan asker elbisesi giyerdi. Zenginlerin, hükümdarların ve askerlerin çocuklarıyla arkadaşlık ederdi. Arkadaşlarından biri onu bir defa eski püskü elbiseler içinde görmüştü. Elinde bir baston ve bir de su tulumu vardı. Seyahate çıkmaktaydı. Arkadaşı ona: "Ey Hallaç, bu ne hal?!" diye sorunca, Hallaç şu şiiri okumaya başlamıştı:
"Dün yoksulların elbisesini giyinerek akşamlamıştım, ama o elbiseler hür ve cömert bir kimsenin üzerinde çürüyüp gittiler.
Bir hali eski haline göre değişmiş olarak görürsen sakın aldan-mayasm.
Benim helak olan ya da yükselen bir nefsim vardır, senin ömrüne yemin ederim ki, ben çok büyük bir işe doğru gitmekteyim."
Şimdi de Hallac'm güzel sözlerinden bazı örnekler verelim:
Adamın birisi gelerek, Allah kendisine fayda versin diye ondan bir tavsiyede bulunmasını istemişti. Hallaç da ona şu tavsiyede bulunmuştu:
"Nefsine dikkat et, eğer sen onu hak ile meşgul etmezsen o seni haktan alıkoyup oyalar."
Adamın biri de ona şöyle demişti:
- Bana Öğüt ver.
- Vacip kıldığının hükmü ile, hakla beraber ol."
Hatib Bağdadî'nin rivayetine göre Hallaç şöyle demiştir:
"Öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri şu dört cümleye dayanır:
1- Yüce Allah'ı sevmek,
2- Az şeyi sevmemek,
3- Allah katından indirilen Kur'ân'a tabi olmak,
4- İyi halden kötü hale döndürülmekten korkmak."
Ben derim ki: Hallaç, bunlardan üçüncü ve dördüncü makamlarda sapmıştır. Çünkü o Kur'ân'a tabi olmamış ve istikamet üzerede olmamıştır. Aksine o, iyi halden sapıp eğriliğe, bid'ata ve sapıklığa yönelmiştir. Allah'tan afiyet diliyoruz.
Ebu Abdurrahman es-Sülemî, Amr b. Osman el-Mekkî'nin şöyle dediğim rivayet etmiştir:
«Mekke sokaklarından birinde Hallaçla beraber yürümekte ve Kur'ân okumaktaydım. O, benim okuyuşumu duyunca: "Ben de buna benzer sözler söyleyebilirim!" dedi. Bunu duyunca hemen kendisinden ayrılıp gittim.»
Hatib Bağdadî, Ebu Zür'a et-Taberî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "İnsanlar Hüseyin b. Mansur eî-Hallac hakkında iki kısma ayrılmışlardır. Kimi onu kabul etmiş, kimi de reddetmiştir. Ama Muhammed b. Yahya er-Razî'nin şöyle dediğini işittim: "Ben, Amr b. Osman'ın Hallac'ı lanetlediğim ve: "Eğer gücüm yetseydi onu ellerimle öldürürdüm!" dediğini işittim. Kendisine: "Ey şeyh, sen Hallac'ın aleyhinde bir delile rastladın mı?" diye sorduğumda o şöyle cevap verdi: "Ben Allah'ın kitabından bir ayet okudum. Bunu duyan Hallaç: "Ben de bunun gibi bir telifte bulunabilir ve bunun gibi sözler söyleyebilirim!" dedi.»
Ebu Zür'a et-Taberî, Ebu Yakub el-Akta'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Kızımı Hüseyin elHallac'la evlendirdim. Çünkü Hallac'ın iyi yolda olup kendini ibadete veren bir kimse olduğunu zannetmiştim. Ama biraz zaman geçtikten sonra onun hilekar, büyücü, murdar ve kafir biri olduğunu anladım!»
Ben derim ki: Ebu Yakub el-Akta, kızını Mekke'de Hallaç ile ev-lendirmişti. Kızı Ümmü Hüseyin binti Ebi Yakub el-Akta'dır. Hal-lac'la evlenen kızı Ahmed adında bir çocuk dünyaya getirdi.
Ebul-Kasım el-Kuşeyrî, "er-Risale" isimli eserinde, "Meşayihin Kalplerinin Hıfzı" adlı babda şöyle demiştir:
«Amr b. Osman, Mekke'de iken Hallac'ın yanına gitmişti. Hallaç elindeki bir kağıda bir şeyler yazmaktaydı. Amr kendisine: "Ne yazıyorsun?" diye sorduğunda Hallaç: "İşte Kur'ân'a karşı bir şeyler yazıyorum." demiş, Amr da ona beddua etmişti. Hallaç, ondan sonra iflah olmamıştı. Amr, kızını Hallaçla evlendirdiğinden ötürü Ebu Yakub el-Akta'ı kınamış ve protesto etmişti. Memleketin birçok yerlerine mektuplar yazarak Hallac'ı lanetlemiş ve insanları ondan sakınmaya çağırmıştı. Hallaç, İslâm ülkesinin çeşitli beldelerine başıboş bir hal-je gitmiş, serserice dolaşmış, sağı ve solu fesada vermişti. Kendisinin, insanları Allah'a davet eden bir kimse olduğu izlenimini vermiş e çeşitli hilelere başvurmuştu. Bu yaramaz tavrını devam ettirmiş, nihayet Cenâb-ı Allah, suçlular topluluğunun üzerinden geri çevrile-meyen azabını onun tepesine indirmişti. Ancak bir zmdıkm omuzları araşma inen şeriat kılıcı ile öldürülmüştü. Cenâb-ı Allah bu şeriat kılıcını sıddık bir kimseye musallat etmeyecek kadar adildir. Kaldı ki Hallaç, Kur'ân-ı Azim'e saldırmış, Beled-i Haram'da Cebrail (a.s.)'in onu inzal ettiği yerde yani Mekke'de Kur'ân'a muarazada bulunmak istemişti. Oysa Cenâb-ı Allah bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
"Ve orada (Mescid-i Haram'da) zulnı ile yanlış yola saptırmak isteyeni, can yakıcı bir azaba uğratırız." (el-Hac, 25.)
Tabii ki onun yaptığından büyük bir saptırma düşünülemez.
Hallaç, inatçılığı hususunda Kureyş kafirlerine benzetilmiştir. Nitekim yüce Allah, Kureyş kafirlerinden bahsederken şöyle buyurmuştur:
«Ayetlerimiz kendilerine okunduğu zaman onlar: "İşittik, işittik! İstesek biz de aynını söyleyebiliriz; bu sadece eskilerin masallarıdır" derlerdi.» (el-Enfâl, 3i.).»

