Ahmed b. Hüseyin b. Abdüssamed Ebü't-Tîb el-Cu'fî. Mütenebbî adıyla tanınan meşhur şairdir. Babası îdanüssaka adıyla tanınırdı. Babası Mekkelilere kendi devesi üzerinde su taşırdı. Yaşlı bir adamdı. İbn Makula ve Hatib'e göre babasının adı İdan'dır. Ama başka bir rivayete göre ise Aydan'dır. Doğrusunu Allah bilir.
Mütenebbî, 306. hicri senede Kûfe'de doğdu. Şam'ın Badiye mıntıkasında büyüdü. Edebiyat öğrendi. Edebiyatta kendi çağdaşlarının fevkine çıktı. Seyfü'd-Devle b. Hamdan'm yanma gitti. Onu övdü, onun yanında değeri yükseldi. Sonra Mısır'a gitti, İhşid'i övdü. Sonra da onu yerip yanından kaçtı. Bağdat'a geldi. Bazı Bağdatlıları övdü. Sonra Küfeye geldi, İbnü'l-Amid'i övdü. İbnu 1-Amid ona 30.000 dinar armağan verdi. Sonra Mütenebbî Fars ülkesine gitti. Adüdü'd-Devle b. Büveyh'i övdü. Adüdü'd-Devle de ona 200.000 dinara yakın armağan verdi. Başka bir rivayetle anlatıldığına göre Adüdü'd-Devle ona 30.000 dinar kadar armağan vermiş, sonra ona şöyle bir tuzak kurmuştu: "Adüdü'd-Devle b. Büveyh'in mi, yoksa Seyfü'd-Devle b. Ham-dan'ın mı armağanları daha güzeldir?" diye kendisine bir soru soruldu. O da şu cevabı verdi: "Adüdü'd-Devle'nin armağanı daha çoktur, ama o bu armağanı verirken kendini zorlayıp yapmacık hareketler yapıyor. Fakat Seyfu dDevle'ninki her ne kadar daha az ise de o gönül hoşluğuyla veriyor. O, armağan verme tabiatına sahiptir. Fakat bu, yapmacıklık içinde armağan veriyor, bununkisi sunidir."
Bu cevabı Adüdu d-Devle'ye aktarıldığında öfkelendi. Ona bedevilerden bir grubu musallat etti. Onlar da kendisi Bağdat'a dönmekte iken yolda karşısına çıktılar.
Başka bir rivayette anlatıldığına göre Mütenebbî, karşısına çıkan bedevilerin lideri îbn Fatik elEsedî'yi hicvetmişti. O bedeviler yol ke-sicilik yapıyorlardı. Bu nedenle Adüdü'd-Devle onlara, Mütenebbî'nin yolunu kesmelerini, onu öldürmelerini ve beraberindeki mallarını almalarını tenbihlemişti. Onlar da bu senenin ramazan ayının bitimine Üç gün kala çarşamba günü, başka bir rivayete göre ramazımn bitimine beş gün kala çarşamba günü, diğer bir rivayete göre şaban ayında altmış süvari ile yoluna çıktılar. Kendisi bir armut ağacının altında mola verip dinlenmekteydi. Yemek için sofrasını kurmuştu. Yanında oğlu Muhsin ile onbeş kölesi de vardı. Baskıncıları görünce onlara: "Ey Arapların eşrafı, buyurun yemeğe!" dedi. Kendisiyle konuşmadıklarını görünce kötülük yapacaklarım hissetti. Silahına ve atma koştu. Atına binip silahını eline aldı. Bir saat kadar çarpıştılar. Çarpışma esnasında oğlu Muhsin ve bazı köleleri Öldürüldü. Kendisi kaçmak isteyince kölelerinden biri ona şöyle çıkıştı:
- Nereye gidiyorsun? Oysa bir zamanlar sen şöyle demiştin: "At, gece ve sahra beni tanır. Vurmak, darbe atmak, kağıt ve kalem de beni tanır."
- Yazıklar olsun sana. Sen beni öldürdün (ölümüme sebebiyet veriyorsun).
Böyle dedikten sonra geri döndü. Ancak baskıncıların lideri boynuna bir mızrak fırlatıp onu öldürdü. Sonra baskıncılar üzerine geldiler ve onu canı çıkıncaya kadar mızrakladılar. Sonra da beraberindeki mal ve eşyaları alıp götürdüler. Bu hadise, Numaniye'ye yakın bir yerde cereyan etmişti. Mütenebbî o zaman Bağdat'a dönmekteydi. Numaniye'ye defnedildi. Ölümünde kırksekiz yaşındaydı.
İbn Asakir'in anlattığına göre Mütenebbî öldürüldüğü konaktan bir konak önceki mevkide iken, bedevilerden bazıları kendilerine elli dirhem verdiği takdirde kendisini gizleyeceklerini söylemişler; ancak cimriliği, kibri ve yiğitlik iddiasında bulunuşu bu parayı onlara vermesine mani olmuştu.
Mütenebbî'nin nesebi Cu'fî idi, onların sulbünden geliyordu. Ama Semave'ye Humus'a yakın bir yerde Beni Kelb kabilesinin yanmday-ken Alevi olduğunu iddia etmiş. Daha sonra kendisine vahiy indirilen bir peygamber olduğu iddiasında bulunmuş, o kabilenin cahillerinden ve aşağı tabakasından bir topluluk ona tabi olmuştu. Kendisine Kur'-ân nazil olduğunu ileri sürmüş ve şu örneği onlara göstermişti:
"Gezen yıldıza, dolaşan feleğe, geceye ve gündüze yemin ederim ki kâfir ziyandadır. Sen kendi yoluna devam et ve senden Önceki Rasûllerin izini takib et. Çünkü Cenâb-ı Allah, kendi dininden çıkan kimselerin kökünü senin vasıtanla kazıyacaktır. Onun yolundan şa-şanları senin aracılığınla yok edecektir."
Bu da onun saçmalıklarının, ziyanının ve kaybının çokluğuna bir örnektir. Eğer bir kafiyeye bağlı kalsaydı münafık onu nifakla; hicivci de onu yalancılık ve bahtsızlıkla överdi ve kendisi de şairlerin en büyüğü, fasihlerin en fasihi olurdu. Ama o cahilliği ve kıt aklı ile hareket ederek âlemlerin Rabbinin sözüne benzer sözler söylemeye yeltendi. Oysa cinler, insanlar ve bütün yaratıklar âlemlerin Rabbinin kitabındaki sûrelerden en kısasının benzerini ortaya koymaya çalışsalar bile bunu beceremezler.
Onun Semave'de ortaya çıktığına ve bazı geri zekâlıların onun etrafında toplandıklarına dair haber etrafa yayılınca, İhşid oğulları tarafından atanan Humur valisi Lü'lü' -Allah onun yüzünü ak etsinkarşısına çıktı ve onunla savaştı, topluluğunu dağıttı. Onu horlanmış ve kovulmuş olarak esir aldı. Uzun bir süre zindanda tuttu. Bu yüzden Mütenebbî zindanda hastalandı. Neredeyse helak olacaktı. O zaman vali onu huzuruna çağırdı ve tevbe etmesini istedi. İddia ettiği peygamberliğinin asılsızlığını itiraf ettiğine, bütün bunlardan ötürü tevbe edip İslâm dinine döndüğüne dair bir yazı yazdırdı. İmzasını aldı. Bundan sonra onu serbest bıraktı.
Daha sonraları bu durumlar kendisine hatırlatıldığında, imkânı varsa bunu inkâr ediyor, yoksa Özür dileyip mahçub oluyordu. Kendisi, yalancılığına ve ortaya attığı iddiaların iftira ve bühtan olduğuna delalet eden "Mütenebbî" (yalancı peygamber) adıyla meşhur olmuştu. Bu da onun yalancılığını gösteren en büyük delildi. Hamd ve minnet Allah'adır.
Şairin biri onu hicvederek şöyle demiştir:
"Sabah akşam insanlardan fazilet taleb eden bir şair için daha nasıl bir fazilet olsun ki,
Bir zamanlar Kûfe'de su satarak yaşadı, bir zamanlar da yüz suyunu satarak yaşadı."
Mütenebbî'nin meşhur bir divanı vardır. Bu divanında parlak ve manalı şiirler vardır ki, daha önce bunların benzerleri görülmemiştir. Bunlar gerçekten orijinal ve şahika eserlerdir. Mütenebbî, zamanımız şairleri arasında tıpkı eski şairler arasındaki İmrü'ül-Kays gibidir. Anlatıldığı gibi o benim nazarımda bu işten, yani şiirden iyi anlayan uzman bir kişidir.
Ebul-Ferec İbnul-Cevzî, "el-Muntazam" adlı eserinde Müteneb-bî'ye ait güzel bulduğu bazı şiirleri nakletmiştir. Kendi mıntıkasının şeyhi Hafız İbn Asakir de onun güzel bulduğu bazı şiirlerini nakletmiştir. Meselâ Îbnü'l-Cevzî, onun şu şiirini çok güzel bulmuştur:
"Hastalığı kin ve düşmanlık olan aziz kişi hastalığına esir düştü. Öyle bir hastalık ki, o yüzden daha önceleri aşıklar da öldüler. Bakmak isteyen bana baksın. Benim görüntüm aşkın kolay olduğunu sananlar için bir uyarıcıdır.
Onun aşkı benim damarlarımda kan gibi dolaştı.
Ve beni hiçbir şeyle ilgilenmez hale getirdi.
Hastalık benim cesedimde hiçbir tüy bırakmadı ki,
O tüyün üzerinde mutlaka hastalığı gösteren bir fiil vardır.
Sanki senden taraf bir gözetici benim kulaklarımı tıkadı.
Ve kınamaların sesi kulaklarıma asla girmez.
Sffhki gecenin uykusuzluğu benim gözlerimi aşık kılıyor.
İkisinin arasında her ayrılıkta bizim için vuslat vardır."
"Onun şiirinden üç öreği çözdüm.
Geceleyin bana gecelerimi dört olarak gösterdi.
Semadaki aya yüzüyle baktı.
Sanki aynı zamanda bir arada bulunan iki ayı bana gösterdi."
"Bütün cahüiye devri insanları,
Benim şiirime ulaşamadılar ve Babil benim sinirimi duymadı.
Nakıs bir insan senin yanında beni yerecek olursa;
Bilesin ki onun bu yermesi, benim olgun bir insan olduğuma tanıklıktır.
Konuşmayı iyi beceremediği halde fasih biri kabul ettikleri kimsenin çağındaki bu insanlar, beni ve şiirimi nasıl anlayacaklar?!"
"Hür kimsenin, dostluğu ve sadakati zorunlu olan kimseyi kendisi için düşman olarak görmesi, dünyanın belâsındandır."
"Nefisler büyüklük taslayacak olurlarsa,
Bedenler onların maksadını anlamakta zorluk çeker ve yorulurlar."
"Bir kimse dünya ile uzun süre arkadaşlık ederse gözleri eşyayı ters görmeye başlar,
Öyle ki, dünyanın doğrusunu yalan görür,"
"Gördüğünü al ama duyduğunu bırak.
Çünkü güneşin doğması, seni bulutlardan müstağni kılar."
Mütenebbî, hükümdarlardan birin överken şöyle demişti: yor
"Yıldızlar geçip gidiyor; gözler de onlara bakıp faltaşı gibi açıh-
O yıldızlar uğurlu hükümdara doğru uçup gidiyor.
Tacında ay, zırhında aslan bulunan bir beşer için hüzünlendiler o yıldızlar. Hükümdarın zırhmdaki aslanın tırnaklarında kan vardır.
Huyu tatlıdır gerçekleri katıdır.
Yeryüzünüdeki çakıl taneleri sayılabilir belki, ama onun iyilikleri sayılamaz."
"Ey ümid ettiğim şeyler hususunda kendisine sığındığım ve korktuğum şeylerden de kendisine iltica ettiğim hükümdar! Senin kırdığın bir kemiği insanlar onaramazlar Senin onardığın bir kemiği de insanlar kıramazlar."
Duyduğuma göre şeyhimiz allame Şeyhülislâm Ahmed b. Tey-miye -Allah ona rahmet etsinMütenebbî'nin bir mahluk için bu kadar abartılı ifadeler kullanmasını hoş görmez ve şöyle dermiş: "Bu gibi ifadeler ancak noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah için kullanılabilir."
Allame Şemsü'd-Din b. Kayyim -Allah ona rahmet etsin- Takiy-yü'd-Din'in şöyle dediğini duyduğunu bana haber verdi: "Ben bu iki beyiti bazan secdede okudum ve bunların içerdikleri zillet ve teslimiyet manaları ile Allah'a yalvarıp niyazda bulundum."
İbn Asakir, Mütenebbî'nin biyografisinden bahsederken onun şu şiirlerini nakletmiştir:
"Beni sana muhtaç biriymişim gibi mi gördün ki, Beni horladm ve can alacak yerimden vurdun beni. Sen kınanacak değilsin, kınanan benim. Çünkü ben emellerimi yaratıcıdan başkasına arzettim."
İbn Hallikan dedi ki: "Bu iki beyit Mütenebbî'nin divanında mevcut değildir. Hafız el-Kindî, bunları sahih bir senedle ona nisbet etmiştir."
Şu şiirler de Mütenebbî'ye aittir:
"Başkaları tarafından elde edilmek istenilen bir şerefe sahip olduğunda;
Yıldızların mertebesindeki bir şereften daha aşağı bir şerefe kanaat etme.
Basit bir iş için de yüksek bir iş için de ölümün tadı aynıdır."
"Ben aşk için rüşvet taleb eden biri değilim.
Çirkin bir aşk için de mükâfat ümid edilir.
Ben senin sevgine kavuşacak olursam artık herşey benim için kolaydır.
Çünkü toprağın üzerinde bulunan her şey eninde sonunda toprak olacaktır."
Önceki kısımlarda da anlatıldığı gibi Mütenebbî, hicretin 306. senesinde Kûfe'de doğmuş ve 354. senesinin ramazan ayında öldürülmüştür.
İbn Haîlikan dedi ki: "Mütenebbî, hicretin 354. senesinde Seyfü'd-Devle b. Hamdan'm yanından ayrıldı. Çünkü İbn Haleveyh elindeki bir anahtarla onun yüzüne vurmuş ve yüzünü kanatmıştı. Kâfur İh-şid'i övmüş ve yanında dört sene müddetle kalmıştı. Mütenebbî, kendi kölelerinden bir toplulukla birlikte kafile halinde bineğine binip dolaşırdı. Kâfur onun kendisine bir suikast yapmasından vehimlendi. Mütenebbî de bu yüzden korkup Mısır'dan kaçtı. Kâfur onu yakalatmak istedi ama bunu başaramadı. Kâfur'a: "Bu kimdir ki, kendisinden korkuyorsun?" denildiğinde şu cevabı vermişti: "Mütenebbî, Mu-hammed (s.a.v.)'den sonra peygamber olmak isteyen bir adamdır. Bu kimsenin kalkıp Mısır diyarının hükümdarı olmayı arzulamayacağı ne malum? Çünkü hükümdarlık peygamberlikten daha aşağı ve daha küçük bir mertebedir."
Bundan sonra Mütenebbî, Adüdü'd-Devle'nin yanına gitti. Onu övdü. Adüdü'd-Devle de ona bol miktarda para ve mal verdi. Daha sonra onun yanından ayrılıp gitti. Yolda Fatik b. Ebi Cehl el-Esedî karşısına çıktı. Onu, oğlu Muhsin'i, kölesi Münih'i bu senenin ramazan ayının bitimine altı gece kala (başka bir rivayete göre ise iki gece kala) çarşamba günü Bağdat sevadında öldürdü. Şairler onun için ağıt yaktılar. Alimler onun şiir divanım ve lügatim ele alarak üzerine altmış tane veciz ve kolay şerhler yaptılar.

