Muizzü'd-Devle Bağdat'a gelip Müstekfi'yi tutukladığında ve gözlerine mil çektirdiğinde Muktedir Billah'ın oğlu Ebü'l-Kasım el-Fadl'ı yanına çağırttı. Ebü'l-Kasım, Müstekfi'den kaçıp gizlenmişti. Müstekfi onu aratıyor ve yakalatmak istiyordu, ancak onu ele geçirmeyi başaramamıştı.
Anlatıldığına göre Ebü'l-Kasım el-Fadl, gizlice Muizzü'd-Devle ile görüşmüş ve onu Müstekfi'ye karşı kışkırtmış, neticede iş kendisinin halifeliğe geçmesi ile sona ermişti. Müstekfi'nin gözlerine mil çekildikten sonra Muizzü'd-Devle, Ebü'l-Kasım el-Fadl'ı yanına çağırmış ona hilafet bey'atını sunmuş ve Muti Lillah lakabını takmıştı. Sonra emirler, ayan ve halk da bey'atlarını sundular.
Hilafet otoritesi cidden zayıflamış, artık halifenin emir verme ve yasaklama yetkisi kalmamıştı. Veziri dahi yoktu, sadece ikta arazilerinin işleri ile ilgilenen bir kâtibi vardı. Devlet ve memleket işleri gelir ve giderler hep Muizzü'd-Devle'nin kontrolünde idi.
Çünkü Büveyh oğulları ve beraberlerindeki Deylemliler, son derece zalim idiler. Abbasilerin yönetimi, Alevilerden gasbettiğine inanıyorlardı. Hatta Muizzü'd-Devle, halifeliği Abbasilerden alıp Alevile-re intikal ettirmeye niyetlenmişti. Bu hususta arkadaşları ile istişareler yapmıştı. Hepsi de onun bu fikrini desteklemişlerdi. Ancak bir adam -ki bu onlar arasında görüşü en doğru olandı- ona: "Bunu yapmanı uygun görmüyorum." deyince Muizzü'd-Devle: "Neden?" diye sormuş, adam da şu cevabı vermişti:
"Çünkü bu, senin ve taraftarlarının sahih bir şekilde başa geçtiğine inanmadığınız bir halifedir. Böyle olunca, eğer sen adamlarına bunu öldürmelerini emredecek olursan öldürürler. Ama Alevilerden bir adamı halifeliğe geçirecek olursan, sen ve adamların onun halifeliğinin sahih olduğuna inanırsınız. Şayet adamlarına o Alevi halifeyi Öldürmelerini emredecek olursan senin bu emrine itaat etmezler. Buna karşılık o halife senin öldürülmeni emredecek olursa adamların seni öldürürler!"
Muizzü'd-Devle, bu işin inceliğini anlayınca ilk kararından vazgeçti ve halife Muti Lillah'ı hal1 edip halifeliği Alevilere intikal ettirmekten Allah için değil de dünyalık için vazgeçti.
Sonra Nasirü'd-Devle b. Hamdan ile Muizzü'd-Devle b. Büveyh arasında savaş meydana geldi. Nasirü'd-Devle, Muizzü'd-Devle ile halifenin Akbera'ya gitmelerinden sonra gelip Bağdat'a girdi. Şehrin önce doğu yakasını, sonra da batı yakasını ele geçirdi. Muizzü'd-Devle ile beraberindeki Deylemlilerin durumu cidden zayıfladı. Sonra ftluizzü'd-Devle, Nasirü'd-Devle'ye bir tuzak kurup onu mağlub etti, adamlarını da hezimete uğrattı. Bağdat şehrini yağmaladı. Şehirde tüccarlara ve diğerlerine ait malları ele geçirdi. Gasbettiği malların kıymeti yaklaşık 10.000.000 dinar tutarında idi. Bunun arkasından Nasirü'd-Devle ile Muizzü'd-Devle arasında barış anlaşması yapıldı. Nasirü'dDevle İbn Hamdan, kendi şehri olan Musul'a döndü.
Muizzü'd-Devle, Bağdat'ta otoritesini kurdu. Sonra haberlerini kardeşi Rüknü d-D evle'ye ulaştırmak için postalar kullanmaya başladı. Halk bu işe kendini iyiden iyiye verdi ve çocuklarını postacılık sanatını öğrenme hususunda teşvik ettiler. Hatta bazı kimseler bir günde otuz küsur fersahlık mesafeyi katediyordu. Yarışçılar, pehlivan ve dövüşçüler buna şaşıyorlardı. Diğer mürüvveti bozuk, aklı kıt olan kimselerden başkasının yarar göremediği bu tür bazı sanat erbabı da buna hayret ettiler. Halk, çocuklarına yüzme ve benzeri spor dallarını da öğretmeye başladı. Muizzü'd-Devle'nin huzurunda davullar çalınıyor, pehlivanlar güreşiyordu. Kendisinin bulunduğu ikametgahın çevresinde bu çeşit eğlenceler sürekli olarak tertipleniyordu. Bütün bunlar cahillik, akılsızlık ve laubalilikten başka bir şey değildi. Bir zaman sonra Muizzü'd-Devle, askerlerin erzakım temin etmede sıkıntılarla karşılaştı. Onlara maaş yerine bazı arazileri ikta olarak verdi ki, bu da ülkenin harab olmasına ve ihya edilmemesine yol açtı. Sadece bazı itibarlı kimselerin ellerindeki bir kısım araziler mamur halde kalmıştı.
Bu senede Bağdat'ta şiddetli bir kıtlık meydana geldi. Öyle ki, insanlar leşleri, kedi ve köpekleri yer oldular. Bazı kimseler çocukları Çalıp boğazlıyor, pişirip etlerini yiyorlardı. Bu nedenle de halk arasında salgın hastalıklar çoğaldı. Kimse kimseyi defnedemez oldu. Ölüler yollarda bırakılıyor, çoklarını köpekler yiyorlardı. Evler ve akarlar ekmek karşılığında satılıyordu. İnsanlar Bağdat'ı bırakıp Basra'ya göçtüler. Bunların kimisi yolda öldü, kimisi de Basra'ya ulaştıktan kısa bir süre sonra öldü.
Bu senede Kaim b. Emrillah Ebü'l-Kasım Muhammed b. Abdullah el-Mehdi vefat etti. Kendisinden sonra yerine oğlu Mansur İsmail geçti. Mansur İsmail; akıllı, fikri sağlam, cesaretli bir kimse idi. Nitekim, önceki sene hadiselerinden bahsederken söz etmiştik. O, bu Se nenin şevval ayında vefat etti. Sahih rivayet budur.
Bu senede Mısır ve Şanı valisi İhşid Muhammed b. Toğaç, altmış küsur yaşında Dımışk'ta vefat etti. Yerine oğlu Ebü'l-Kasım Ebu Cür geçti. Ancak yaşı küçük olduğundan Kâfur İhşid'i atabek, yaptı. Ata bek bütün memleketin idaresini, bütün işleri kontrolünde tutuyordu Mısır'a doğru gitti. Seyfü'dDevle b. Hamdan ise, ardından Dımışk'a hücum etti ve orayı İhşid'in adamlarının elinden aldı. Buna çok sevindi. Dımışk'ta bulunan Türk feylesofu Muhammed b. Muhammed b. Nasr el-Farabî ile görüştü.
Seyfü'd-Devle, bir gün Şerif el-Ukaylî ile birlikte Dımışk'ın çevresinde dolaşıyordu. Dımışk'ın Gota mıntıkasına baktı ve: "Bütün buraların sultan divanına ait olması gerekir." dedi. Böyle demekle sanki o buraları sahiplerinin elinden alacağını ima etmiş oldu. Bu söz, Ukay-lî'nin kalbinde bir öfke meydana getirdi ve gidip bunları Dımışklılara iletti. Onlar da Kâfur el-İhşid'e mektup yazarak yardım istediler. Kâfur İhşid, büyük bir ordu ile oraya geldi. Seyfü'd-Devle'yi Dımışk'tan sonra da Halep'ten kovdu. Kendi yerine Halep'te bir naib bırakarak Dımışk'a döndü. Orada da Bedr el-İhşid'i naib bıraktı. Kâfur el-İhşid, Mısır'a döndüğünde Seyfü'd-Devle tekrar Halep'e hücum ederek orayı ele geçirdi, ama Dımışk'ta onun tamahlanacağı bir şey kalmadığı için Dımışk'a hücum etmedi. Sözünü ettiğimiz Kâfur el-îhşid'i, Mütenebbî hem hicvetmiş, hem de medhetmişti.

