Ahmed b. Muhammed b. İbrahim Sülfe el-Hafizü'1-Kebir Muammer Ebu Tahir es-Sülefî. İsfahanlı idi. Dedesi İbrahim yarık dudaklı olduğundan ötürü kendisine Sülefî denilmiştir. Bir dudağı yarık olduğundan ötürü sanki üç dudağı varmış gibiydi. Bu yüzden Acemler ona Sülfe adını vermişlerdi. Dedesine Sülfe adı verildiğinden kendisi de dedesine olan nisbeti Sülefî nisbetini almıştı.
İbn Hallikan dedi ki: Hafız Ebu Tahir'e Sadreddin lakabı takılmıştı. Şafiî mezhebine mensuptu. Bağdat'a geldi. Orada Keyya el-He-rasî'den ders aldı. Lügat ilmini Hatip Ebu ZekeriyaYahya b. Ali et-Tebrizî'den öğrendi. Çok miktarda hadis dinledi. Hadis toplamak amacıyla çeşitli beldelere seyahatlerde bulundu. Hicretin 511. senesinde İskenderiye'ye gelip yerleşti. Halife Zafir'in veziri Ali b. Salar onun için bir medrese yaptırdı.Ve o medresenin idaresini kendisine verdi. Burası, zamanımıza kadar bilinen bir medresedir. İbn Hallikan dedi ki: «Kitaplarına, tasniflerine ve taliklerine gelince, bunların sayısı cidden çoktur. Mısırlıların anlattıklarına göre hicretin 472. senesinde doğmuştur. Hafız Abdülgani'den nakledildiğine göre kendisi bizzat şöyle demiştir: «Hicretin 485. senesinde Bağdat'ta Nizamülmülk'ün öldürülmesini hatırlıyorum. O zaman ben yaklaşık on yaşında bir çocuktum.»
Ebü'l-Kasım es-Sefravîden rivayet olunduğuna göre Hafız Ebu Tahir şöyle demiştir: «Kesin olarak değil de tahminen doğum tarihim, hicretin 478. senesidir.»
Böyle olunca da onun ömrü doksansekiz senevi bulmaktadır. Çünkü o İskenderiye liman şehrinde hicretin 576. senesinin rebiyülahir ayının beşinde cuma gecesi vefat etmiştir. Doğrusunu Allah bilir. Vefat edince de Sale'ye defnedildi. O mezarlıkta salihlerden bir cemaat med-
fun bulunmaktadır.
İbn Hallikan, Sefravî'nin sözünü doğruya yakın bulmakta ve şöyle demektedir: «Hicretin 300. yılından bu yana Kadı Ebu Tayyib et-Taberî'den başkasının 100 yaşını geçtiğini duymuş değiliz.»
İbn Asâkir'de tarihinde -her ne kadar kendisinden beş sene önce vefat etmişse de- Hafiz Ebu Tahir es-Sülefî'nin biyografisini güzelce anlatmakta ve onun hadis toplamak amacıyla çeşitli beldelere, ülkelere seyahatlerde bulunduğunu, önceleri kendini tasavvufa verdiğim, sonra İskenderiye Liman şehrinde ikamete başladığını, orada varlıklı bir kadınla evlenip durumunun iyileştiğini, vefatından sonra da o karısının kendisi için orada bir medrese yaptırdığım söylemiş ve şiirlerinden bir kısmim nakletmiştir:
«Bir an dahi olsa nasıl olur da ölümün kasdmdan emin olursun. Yiğidin ölümden emin olması cahilliktir, zaman bunu haber vermiştir.
Zaman kendi dolaşımında en alt tabakadaki insanı da en üst tabakadaki insanı da bir tutar. Kimseye iltimas etmez.
Yoksa peygamber ve sahabileri ile zevceleri nasıl oldu da kökten ölüp gittiler. Fatımatü'z-Zehra da öldü.»
Şu şiir de Hafız Ebu Tahir'e aittir:
«Ey kendi dini için hadis ilmine yönelen kişi,
Sakın olaki hidayet yolundan düşünceni saptırmayasın.
Bildiğin gibi alimler çoktur.
En kıymetlisi de hadisi anlamak ve öğrenmektir.
Bir kimsede şiddetli bir uyanıklık olduğu halde hadisi talep ederse,
Onun yükseklerde payı olur.
Şayet hadis ve hadisçiler olmasaydı,
Peygamberin dini kıvamım bulmazdı.
Hükmü de bizden uzaklaşırdı.
Alimin bizim sözümüzde şüphesi varsa,
Bilsin ki yeryüzündeki bütün ilim onun ilmi ve anlayışı değildir.»

