Bu senede Franklar Kudüs'ü zaptettiler. Hicri 492. senenin şaban ayının bitimine yedi gün kala cuma günü kuşluk vakti olunca Franklar
Allah onlara lanet etsin- Kudüs'ü, -Allah orayı şereflendirsin- zaptettiler. İ.000.000 kadar Frank savaşçısı Kudüs'e girdi. Şehrin ortasında 60.000'den fazla Müslüman öldürdüler. «Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar. Ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.» (ei-isra, 5-7).
Îbnü'l-Cevzî dedi ki: Kudüs'teki kutsal kayanın (Sahre'nin) çevresinde bulunan kırkiki gümüş kandili aldılar. Bu kandillerden her birinin ağırlığı 3.600 dirhemdi. Franklar ayrıca orada bulunan ve ağırlığı kırk şami rıth olan gümüş bir tandın da aldılar. Yirmiüç altın kandili de ele geçirmişlerdi. Kudüslüler Şam'dan Irak'a kaçtılar. Frankların zulmünden korkup halife ve sultandan yardım dilediler. Kaçanlar arasında kadı Ebu Sa'd el-Herevî de bulunuyordu. Bağdat halkı bu feci durumdan haberdar olunca korkup ağlaşmaya başladılar. Ebu Sa'd el-Herevî bir manzume yazdı. Bu manzumesi divanda ve minberde okundu. Halk yüksek sesle ağlaşmaya başladı. Halife de şehir şehir dolaşıp hükümdarları cihada teşvik etmeleri için fakihlere çağrıda bulundu. İbn Akil ve diğer bazı meşhur fakihler bu amaçla dolaşmaya başladılar. Ancak bunun bir yararı olmadı. İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciun (Doğrusu biz Allah'a aidiz ve O'na dönücüleriz).
Ebu'l-Muzaffer el-Ebyordî bu konuda şöyle bir şiir yazmıştı:
«Göz yaşlarımıza kan kattık. Artık taşlanacak yerimiz kalmadı. Savaş ateşi keskin kılıçlarla alevlendiğinde, İnsanın en kötü silahı akıttığı gözyaşıdır. Ey İslâm evladlan! Arkanızda bazı olaylar vardır. Bunlar develerin tabanlarıyla insanları zirvelere ulaştırırlar. Her uykudaki kişiyi uyandıran yardım çağrıları yapılmaktayken, Kişi nasıl gözlerini uykuya verip uyur? Şam'daki kardeşlerinizin boyunları vurulmakta, Davar sırtı veya kartal karnı gibi darbeler yemektedirler, Sizlerse barışçı insanlar gibi zillet ve alçaklık eteğini yerden sürüklemektesiniz»
Ebu'l-Muzaffer el-Ebyordî şu şiiri de yazmıştı:
«Kılıç ve mızrak darbelerinin süratle vuruluşu esnasında bir duraksama vardır ki,
O duraksama esnasında küçük çocukların dahi saçları ağarıp yaşlanırlar.
Bunlar öyle savaşlardır ki, bunların hengamesinden uzakta olan-
Barışı elde etmek için kaçanlar.
Pişmanlık mızrağının darbesine maruz kalırlar.
Müşriklerin elleriyle kınlarından çıkarılan keskin kılıçlar.
Böğürlere ve enselere vurulurlar.
Tibe mıntıkasında bu kılıçlar karşısında aman dileyenler,
Olanca sesleriyle "Ey Haşim ailesi!" diye bağırırlar.
Görüyorum ki, ümmetim düşmanlara karşı hücuma geçmiyor,
Mızrakları ve dini desteksiz gevşek bırakıyorlar.
Vartaya yuvarlanmaktan korktukları için ateşten uzak duruyorlar,
Oysa düşmanın vuracağı ağır darbenin utanç sebebi olacağını hesaba katmıyorlar.
Arapların önde gelen bahadırları eza ve cefaya razı mı oluyorlar?
Acemlerin kumandan ve yiğitleri her zillete boyun mu eğiyorlar?
Irzlarını
korumadıkları,
dinlerini
savunmadıkları
takdirde
namusları
için
de
gayrete gelmeyeceklerdir.
Savaş ateşi alevlendiğinde sevap kazanmaya rağbet etmeseler bile
Bari ganimet elde etmek için düşmana hücum etselerdi.»
Bu senede Sultan Muhammed b. Melikşah'm hakimiyeti güçlendi. Bu, Sultan Sencer'in özkardeşiydi. Kuvveti arttı. Nihayet bu senenin zilhicce ayında Bağdat'ta onun adına hutbe okundu. Yine bu senede Rey şehrine gitti. Kardeşi Berkyaruk'm annesi Zü-beyde Hatun'u orada buldu ve boğulmasını emretti. Zübeyde Hatun o esnada kırk iki yaşındaydı. Sultan Muhammed'le Berkyaruk beş kez savaşmışlardı.
Bu senede Bağdat'ta fiyatlar aşın derecede yükseldi. Kıtlık meydana gedi. İnsanların çoğu açlıktan öldü. Şiddetli bir vebaya maruz kaldılar. Öyle ki ölülerin çokluğundan dolayı cenazeleri defnetmekten aciz kaldılar.

