Bu senenin rebiyülevvel ayında Bağdat'a çok miktarda ekin ve ürünün felaketine sebep olan dolu yağdı. Bu yüzden bir çok insan ve hayvan
ölmüştü.
İbnül-Cevzî dedi ki: «Anlatıldığına göre dolu tanelerinden her biri yaklaşık 920 gr. veya daha fazla idi. Vasıt'a yağan doluların tanesi de bir kaç rıtl ağırhğmdaydı. Bağdat'a düşen dolu tanelerinden her biri yumurta iriliğindeydi.» Bu senenin rebiyülahir ayında Türk köleler halifeye müracaat ederek kendilerine hakarette bulunan ve zamanında da yönetimin bozulmasına sebep olan ahlaksız Ebu Kâlicar'ı başlarından almasını, komutanlığa Celalü'd-Devle'yi atamasını istediler. Zaten Celalü'dDevle daha önce de onların komutanlığını yapmakta iken halife tarafından azledilmişti. Halife onların bu isteklerini geciktirdi. Ebu Kâlicar'a tedbir alması için mektup yazdı ki, çabucak Bağdat'a gelsin ve firsat kaçırılmış olmasın. Fakat Türk köleler halifeye İsrar ederek Cela-lü'd-Devle'yi başlarına atamasını istediler ve Celalü'd-Devle adına Bağdat'ta hutbe okuttular.
İş artık önü alınamaz hale gelmiş, düzen bozulmuştu. Bu senede Mahmud b. Sebüktekin'den halife'ye bir mektup geldi. Bu mektupta şunlar anlatılıyordu: Mahmud b. Sebüktekin yine Hindistan'a gazaya gitmiş, orada Somanat adındaki büyük putu kırmıştı. Hintliler her uzak mıntıkadan oraya ziyarete geliyorlarmış. Tıpkı hacıların Ka'be-i Muazzama'ya gelip ziyaret edişleri gibi, hatta daha fazla saygı gösteriyorlarmış o putlarına. Putun yanında infakta bulunuyor, çok miktarda sadakalar veriyorlardı ki bunun evsafi ve miktarı bilinemez. Ayrıca o puta 10.000 köy ve bir meşhur şehir vakıf olarak verilmişti. Hazineleri mal ve parayla dolmuştu. Kendisine hizmet eden 1.000 kişi vardı. Ayrıca o putu ziyarete gelen hacıların başlarını traş eden 300 berber, ayrıca kapısında davul ve borazan çalındığında oynayan 300 oyuncu vardı.
Orada putun evkafindan elde edilen gelirleri yiyen ve geçimlerini böylece sağlayan binlerce mücavir vardı. Puttan uzaklarda bulunan Hintlilerin tek arzusu bir gün firsat bulsa da gelip o putu ziyaret etmekti. Ama uzun mesafeler, çöller, bir çok afetler ve manialar onları engelliyordu. Sonra Sultan Mahmud b. Sebüktekin bu putun haberini ve insanların ona ibadet ettiklerini, bir çok Hintlinin onu ziyaret yoluna koyulduklarını duyunca oraya gitmek hususunda Allah'a istiharede bulundu. Tehlikeli çölleri, insanı belaya sürükleyen mıntıkaları düşündü.
Sonunda askerleriyle oraya yönelmeye, o korkunç mesafeleri katetme-ye azmetti. Askerlerine çağrıda bulundu. 30.000 savaşçı bu çağrıya icabet etti. Gönüllüler de vardı. Cenâb-ı Allah onları tehlikelerden korudu. Nihayet o putun bulunduğu yere ulaştılar. Ona ibadet eden insanların bulunduğu sahaya konakladılar. Orasının büyük bir şehir genişliğinde olduğunu gördüler, orayı çabucak ele geçirdiler ve o mıntıkada yaşayanlardan 50.000 kişiyi öldürdüler. Putu yerinden söktüler. Altında ateş yaktılar. Hintlilerden bir çoğu bu büyük putu kırmayıp kendilerine bırakması karşılığında Sultan Mahmud b. Sebüktekin'e büyük paralar teklif ettiler. Bazı komutanları Sultan Mahmud'a bu putu bırakıp teklif edilen parayı almasını önerdiler; ancak Sultan Mahmud «Aziz ve Celil olan Allah'a istihare yapmadan bu hususta karar veremem»
dedi. Sabah olunca da şöyle bir açıklamada bulundu: «Bu işi düşündüm. Sonunda şu karara vardım: Kıyamet günü olduğunda putları kıran Mahmud nerede? diye çağırılması benim için dünyalığa kavuşmak uğruna put kırmayıp öylece bırakan adam denilmesinden daha hoşuma gider» Böyle dedikten sonra azmetti ve o putu kırdı. Allah rahmet etsin. Kırdıktan sonra putun içinde o kadar çok mücevher, inci, altın buldular ki, bunların değeri putu kırmaması durumunda kendisine teklif edilen paralardan kat kat fazlaydı. Cenâb-ı Allah'tan ahirette bir daniki dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlı olan bol sevabı diliyoruz. Mahmud b. Sebüktekin bunu yapmakla birlikte dünyada yâd-ı cemil sahibi oldu. Allah ona rahmet etsin, makamım âli kılsın.
Bu senenin ramazan ayının üçünde cumartesi günü Celalü'd-Devle Bağdad'a geldi. Halife onu Diclede bir gemide karşıladı. Beraberinde ekâbir ve ümera da vardı. Celalü'd-Devle, halifenin huzuruna vardığında yeri defalarca öptü. Sonra hükümet konağına gitti. Halife de kendi sarayına döndü. Celalü'd-Devle namaz vakitlerinin üçünde tıpkı Adü-dü'd-Devle, Samsamü'd-Devle, Şerefü'd-Devle ve Bahaü'd-Devle zamanlarında olduğu gibi davul çalınmasını emretti. Halife ise beş vakit namazda kendisi için davul çalınmasını emrediyordu. Celalü'd-Devle de bu üç vakit davul çaldırmayı kendisi için de beş vakite çıkartmak istedi, ancak kendisine «böyle yapman halife ile eşitlik iddiasında bulunduğun anlamına yorumlanabilir» dediler. Sonra o, beş vakitte de kendisi için davul çaldırmaya karar verdi.
İbnü'l-Cevzî dedi ki: «Bu senede şiddetli dolu yağdı öyle ki sular, ne-biz, bineklerin sidiği ve büyük su kaynaklan dondu. Dicle kıyısı da donmuştu. Bu senede Irak'tan kimse hacca gidemedi.»

