Celalü'd-Din ve'd-Devle Ebü'1-Feth Melikşah b. Ebu Şüca Alparslan b. Davud b. Mikail b. Selçuk Dukak et-Türkî. Babasının vefatından sonra tahta geçti. Memleketinin sınırları Türk illerinin uç kısmından Ye-men'in uç kısmına kadar uzadı. Diğer ülkelerin hükümdarları onunla mektuplaştılar. Hatta Rum, Hazar, Vellan ülkelerinin hükümdarları da onunla mektuplaşmışlardı. Güçlü bir devleti vardı. Zamanında yollar güvenli idi. Azametine rağmen düşkün zayıf kimselerle kadınlar için yolda durup ihtiyaçlarını dinlerdi ve isteklerini karşılardı. Muazzam binalar yaptırdı. Köprüler inşâ ettirdi. Yol bacını, vergileri kaldırdı. Büyük nehir yataklarını açtırdı. Ebu Hanife ve Suk (çarşı) medreselerini yaptırdı. Bağdat'ta Sultan Camiini, avlanma esnasında Kufe'de Kurun minaresini yaptırdı. Maveraünnehir'de de bunlar gibi büyük eserler inşâ ettirdi. Av partilerinde bizzat kendi avladıklarım hesapladı ve on-binlerce av hayvanım avladığı tesbit edildi. 10.000 dirhem sadaka verdi ve şöyle dedi: «Bir hayvanın canını, yemek amacı dışında almış olduğumdan ötürü Allah'tan korkuyorum.» Güzel fiilleri, salih amelleri ve davranışları vardı. Mesela bir defasında çiftçinin biri yanma gelerek sultanın kölelerinin kendisine ait bir yük karpuzu alıp götürdüklerini söyleyip şikâyetçi oldu. Yapılan araştırmada hacibinin çadırında bir karpuz görüldü. Karpuzu alıp Sultan Melikşah'm huzuruna getirdiler Sonra o da hacib'i çağırttı ve ona sordu:
- Şu karpuzu nereden buldun?
- Köleler bana getirdiler.
- Köleleri buraya getir.
Hacib gidip köleleri sultanın huzuruna gönderdi. Kölelere kaçıp gitmelerini söyledi. Sonra Hacib'i huzura getirtip karpuzların sahibi çiftçiye teslim etti ve ona şöyle dedi: «Şunun elinden tut. Bu, benim ve babamın kölesidir. Sakın elinden kaçırmayasm» dedikten sonra karpuz yükünü de çiftçiye geri verdi. Çiftçi, hacibin elinden tutmuş vaziyette huzurdan çıkıp gitti. Hacib 300 dinar vererek kendini çiftçiden kurtardı.
Sultan Melikşah, kardeşi Tutuşla savaşmak üzere sefere çıkmış iken Tus şehrine yaklaştığında şehire Ali b. Musa er-Rıza'mn mezarını ziyaret etmek amacıyla girdi. Beraberinde Nizamülmülk de vardı. Şehirden çıktıklarında Nizamülmülk'e şöyle dedi:
- Allah'a dua ederken neler söyledin?
- Seni kardeşine muzaffer kılması için Allah'a dua ettim.
- Ama ben dua ederken şöyle demiştim: Allah'ım eğer kardeşim
nıüslümanlar için daha faydalı ise onu bana muzaffer kıl, ama ben onlar için daha faydalı isem beni kardeşime muzaffer kıl.»
Askerleri ile birlikte İsfahan'dan Antakya'ya doğru yürüdü. Askerleri ikiyüz b. kadar oldukları halde reayadan hiç kimseye haksızlık etmediler.
Bir defasında bir Türkmen gelip ona şöyle bir şikâyette bulundu:
- Adamın biri kızımın bekâretini giderdi. Onu öldürmeni istiyorum.
- Ey adam eğer kızının da gönlü olmasaydı o adam kızının bekâretini gideremezdi ama mutlaka o adamı öldürmek istiyorsan onunla birlikte kızını da öldürmelisin.
- Ama istersen bundan daha hayırlı bir iş var, onu yapmaz mısın?
- Nedir o iş?
- Kızının bekâreti zaten giderilmiş durumdadır. Bari onu o adamla evlendir. Ben de ikisine yetecek kadar parayı beytülmalden mehir olarak kızma vereceğim.
Adam bu teklifi kabul etti.
Vaizlerden biri, Sultan Melikşah'a şöyle bir hikâye anlatmıştı:
Kisrâ, seferlerinden birinde bir köyün yakınından geçmekteydi. Askerlerinden uzaktaydı. Bir kapıya geldi. Kapıyı vurdu ve karşısına çıkan ev sahibesinden içecek bir şey istedi. Cariye ona karlı şeker kamışı şerbeti getirdi. İçti çok hoşuna gitti ve «bu şerbeti nasıl yapıyorsunuz?» diye sordu. Cariye de «Bunu elimizle sıkmamız çok kolay» dedi. Bir daha getirmesini istedi. Cariye şerbet ezmek için içeriye gidince kisra o mekânı sahiplerinin elinden alıp başkalarına vermeyi kafasında planladı. Ne var ki cariye şerbeti getirmekte gecikti. Bir süre sonra elinde Şerbet olmadan geldi. Kisra «Neyin var? Niçin getirmedin?» diye sorunca cariye «öyle sanıyorum ki kisramızm bize karşı niyeti değişti. Onun için şerbet ezmek zorlaştı» dedi. Karşısında duranın kisra olduğunu bilmiyordu. Kisra, «haydi git. Şimdi sen şerbet ezebilirsin» dedi ve kafasında kurduğu kötü planlardan vazgeçti. Cariye de gidip çabucak şerbet ezerek getirdi. Kisra içip yoluna devam etti.
Sultan Melikşah bu hikâyeyi anlatan vaize «Bu bana yarar, ancak sranın bir başka hikayesi de var. Onu da halka anlat» dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:
«Kisra bir bahçenin yanından geçmekteyken kendisim safra tuttu. Susadı bekçiden bir salkım koruk istedi. Bekçi ona «sultan bu bahçedeki hakkını henüz almamıştır. Sana buradan birşey veremem» diye cevap verdi.
İnsanlar, Sultan Melikşah'ın zekasını ve önceki hikayeye karşı hemen böyle bir hikaye ile mukabelede bulunmasını takdirle karşıladılar.
İki çiftçi Sultan Melikşah'a gelip Humartekin'den şikayetçi oldular. Emir Humartekin'in kendilerinden bol miktarda parayı zorla aldığım ve dişlerini kırdığını söylediler ve «alemde senin adaletli bir kimse olduğunu duyduk. Allah'ın sana emrettiği şekilde bizim hakkımızı ondan alırsan ne ala. Aksi takdirde kıyamet gününde seni Allah'a şikâyet ederiz.» Böyle dediler ve üzengisine yapıştılar. O da atından inip onlara «Yenimden tutun ve beni Nizamülmülk'ün evine kadar sürükleyin.» dedi. Çiftçiler bunu yapmaktan korktular. Ama mutlaka böyle yapmalarını ısrarla emredince onlar da emre uydular. Nizamülnıülk, Sultan Melikşah'ın gelmekte olduğunu duyunca acelece konaktan çıkıp onu karşılamaya gitti. Sultan ona «Ben seni mazlumun hakkını zalimden alman için vezirliğe tayin ettim» dedi ve hemen bir ferman yazarak Humarte-kin'i görevden azletti. İkta' arazilerini elinden aldı. Bu çiftçilerin mallarının geri verilmesini, şayet beyyine ile ispatlanırsa onun da ön dişlerinin çekilmesini, bu iki çiftçiye de kendi hazinesinden yüz dinar verilmesini emretti. Bir defasında bir vergiyi kaldırmıştı. Vergi tahsildarlarından biri ona şöyle demişti:
- Ey Sultan-ı alem! Şu kaldırdığın vergi 600.000 dinar veya daha fazla paradır. Bunu nasıl kaldırırsın?
- Yazıklar olsun sana. Mal, Allah'ın malıdır. Kullar, Allah'ın kullandır. Beldeler, Allah'ın beldesidir. Allah katında benim için bir sevap olsun diye böyle yaptım. Bu hususta benimle tartışanın boynunu vururum.
Bir defasında güzel bir kadın onun yanında şarkı okudu. Neşelendi. Kendinden geçti. O kadınla beraber olmak istedi. Onunla kâm almak isteyince kadın ona «Ey hükümdar şu güzel yüzünün Cehennem ateşinde yanmasına gönlüm razı gelmiyor. Helal ile haram arasında sadece bir kelime vardır ki (o da nikâhtır)» deyince Sultan Melikşah kadıyı çağırdı ve o kadınla evlendi.
Îbnü'l-Cevzî'nin İbn Ukayl'den naklen anlattığına göre Sultan Melikşah bazı hatmilerle oturup kalktığından ötürü akidesi bozulmuştu, ama bilahare bu akideden vazgeçip hakka dönmüştü. Yine İbn Ukayl'm anlattığına göre kendisi, yaratıcının isbatına dair Sultan Melikşah'a bir risale yazmıştır. Önceki kısımlarda da anlattığımız gibi Sultan Melikşah, Bağdat'a son gelişinde halifeye, oradan çıkmasını bildirmiş, halife de ondan on günlük bir süre istemiş, ancak bu on günlük süre dolmadan hastalanıp vefat etmişti. Sultan Melikşah bu senenin şevval ayının ortasında cuma gecesi otuzyedi yaşından beş ay almış olduğu halde vefat etti. Ömrünün ondokuz sene ve birkaç aylık kısmım saltanatta geçirdi. Vefat edince Şo-nizi mezarlığına defnedildi. İşi gizli tutmak için kimse cenaze namazını kılmadı. Humma hastalığına yakalanmıştı. Zehirlenerek öldüğü de söylenmiştir. Doğrusunu Allah bilir.

