Lügatte Adid kelimesi kesici anlamına gelir. Nitekim bir hadiste «Harem'in ağaçları kesilmez» Duyurulmaktadır. Burada kesilmez anlamına gelen fiil (yudedü) fiilidir. Adid vefat edince Ubeydilerin Mısır'daki hakimiyetleri sona erdi. Adid'ın asıl adı Abdullah'tır. Künyesi Ebu Muhammed olup soy kütüğü şöyledir: Abdullah b. Yusuf el-Hafiz b. Müstansır b. Hakim b. Aziz b. Muiz b. Mansur el-Kahirî Ebü'l-Genaim b. Mehdi.
Adid, hicretin 546. senesinde doğdu. Yirmibir sene yaşadı. Yaşantısı kötüydü. Murdar bir Şii idi. İmkânı olsaydı bütün Ehl-i Sünneti öldürürdü. Selahaddin'in Mısır'da otoritesi kurulunca Nureddin'in fermanı üzerine Mısır'da Abbasiler adına hutbe okutmaya başladı. Çünkü halife, Melik Nureddin'e haber salarak vefatından önce onu kendi adına hutbe okutturmadığından dolayı kınamıştı. Müstencid de o zaman hasta idi. Vefat edince kendisinden sonra yerine oğlu geçti. Mısır'da hutbe onun adına okunmaya başladı. Sonra Adid hastalandı ve aşure gününde vefat etti. Melik Selahaddin cenazesine geldi. Taziyesinde hazır bulundu. Vefatı sebebiyle üzülüp ağladı. Çok hüzünlendiği belli oluyordu.
Hayatında emirlerine çok itaat ederdi. Adid cömert ve kerem sahibi bir kimseydi. Allah onu bağışlasın.
Vefat edince Selahaddin, saraydaki herşeye el koydu, Adid'in aile efradım oradan çıkarıp kendilerine tahsis ettiği bir konağa yerleştirdi. Onlara bolca harçlık, nafaka ve erzak verdi. Rahat bir yaşantıya kavuşturdu. Halife'nin vefatım onlara unutturmaya çalıştı. Selahaddin, Mısır'da Adid'in vefatından önce Abbasiler adına hutbe okutmaya başladığına pişman olmuştu. Keşke Adid'in vefatını bekleseydi. Ama bu, takdir edilmiş bir kaderdir. Katib İmad bu konuda şöyle bir şiir nazmetmiştir:
«Soysuz Adid öldü.
Artık bid'atçılar Mısır'da ağızlarını açamazlar.
Mısır Firavununun çağı sona erdi.
Artık Mısır'ın Yusuf u, işleri ele alacaktır.
Azgınların ateşi söndü.
Yanan şirk ateşleri küllendi.
Selahaddin'in işleri yoluna girdi.
Doğruluk cevherleri ipe dizildi.
Abbas oğullarının şiarları gerçek olarak ortaya çıktı. Batıl ise gizlendi.
Tevhidin davetçisi beklemekteydi.
Şimdi şirk davetçilerinden öc alacaktır.
Sapıklık ehli kimseler, karanlıklara daldılar.
Ahmaklık ve körlüklerinden ötürü böyle oldu.
Cahiller, alimlerin minberi aydınlandığında,
Karanlıklara dalıp geri döndüler.
Müstedi sayesinde hakkın binası yükseldi.
Oysa daha önce yıkıktı.
Ezilen ve horlanan devlet, yeniden ortaya çıktı.
Çiğnenen din, şimdi muzaffer oldu.
İslâm'ın omuzu, mehabetli bir şekilde harekete geçti. İslâm'ın ön dişleri göründü ve gülümsedi.
Hidayet yüzleri muştulanıp sevindiler.
Küfür ise pişmanlıktan ötürü ağzını yumruklasın.
Düşmanların harimi artık çiğnenecek
Zorbalar arasında paylaşılacak,
Konak ve saray sahiplerinin kâşaneleri yıkılacak,
Kemal hanesi onarılıp yükselecek,
Sakinleri sustuktan sonra konuşacak,
Dalalettekiler ise zilletten ötürü geberecek,
Burunları toprağa sürülecektir.»
Mısır'da ve bağlı yörelerde adına hutbe okutulmasından dolayı halife Müstedî'yi müjdelemek için Bağdat'ta söylenen şiirlerden biri de şudur:
«Ey mevlam (efendim)! Peşpeşe gelen fetihlerin sebebiyle seni kutlarım.
Süvarilerin dalışları hep senin içindir. Sana doğrudur.
Bu sayede Mısır'ı ele geçirdin. Orada şirke engel oldun.
Ümitsiz diller de artık hak dile getiriliyor.
İmamımızın adıyla Allah'a hamd olsun, Mısır tekrar ele geçti.
Bütün beldelere artık hakim oluyorsun sen.
Mısır, Yusuf a boyun eğmişse bunda tuhaf bir durum yoktur.
Yükseklerine doğru Mısır ziynetlenmektedir.
Bu Yusuf, Peygamber Yusuf a yaradılış huy ve iffet bakımından benzemektedir.
Rahmandan gelen şeylerin hepsi, yeryüzünde peşpeşe gelmektedirler.
Sen Haşimilere yapılan sövgüleri ortadan kaldırdın.
Bu utanç ancak senin kılıcın sayesinde giderilebilirdi.»
Ebu Şâme de bu şiiri er-Ravzateyn adlı eserinde nakletmiş, ancak onun naklettiği, bundan daha uzundur. Onun anlattığına göre vezir Ebü'l-Gezail Hüseyin b. Muhammed b. Berekât bunu gördüğü bir rüyadan sonra vefatından önce halifeye okumuştur. İkinci Yusuf, halife Müstencid'i kasdetmiştir. İbn Cevzî de böyle demiş ve «Bu şiir Müsten-cid'in sağlığında okunmuştu» demiştir. Müstencid'in adına değil de ancak onun oğlu Müstedî adına Mısır'da hutbe okundu. Bu haber Melik Nasır Selahaddin Yusuf b. Eyyub adına Bağdat'a ulaştırıldı. Halife de Melik Nureddin'e, Mısır'da kendisi adına hutbe okunduğu müjdesini vermiş olmasından dolayı büyük armağanlar gönderdi. Aynı şekilde Mısır diyarının meliki Selahaddin'e büyük armağanlar göndermişti. Armağanlarla birlikte bayraklar ve bizzat halife tarafından hazırlanmış nişanlı sancak da vardı. Bu siyah bayraklar, Şam ve Mısır'daki camilere dağıtıldı.
İbn Ebi Tay, kitabında şöyle demiştir: «Selahaddin, memleket işlerini yoluna koymaktan, hutbeyi okutmaktan ve taziye meclisini kurmaktan boşalınca iki saraydaki eşyalara el attı. Oralarda birçok eşya, alet, elbise, mefruşat ve kıymetli şeyler gördü. Bu eşyalar arasında 700 kıymetli cevher parçası, uzunluğu bir karıştan fazla, kalınlığı da başparmak kadar olan zümrütten bir sap, yakuttan bir ip, kıymetli taştan bir ibrik, kulunç ağrılarına yarayan bir tabla vardı. Bu tabla kuluncun-da şiddetli romatizma ve benzeri ağrılar bulunan bir kimsenin sırtına vurulduğunda makadından hastalık yeli çıkıp giderdi. Bu kişi artık bir daha kulunç ağrısına yakalanmazdı. Anlatıldığına göre Kürt emirlerinden biri bu tablayı eline almış, neye yaradığını bilememiş, sırtına vurunca yellenmişti. Bunun üzerine tablayı elinden düşürmüş, tabla kırılmış ve artık işe yaramaz olmuştu.
Zümrüt sapa gelince, Selehaddin bunu üç parçaya böldü. Büyük parçasını kadınlarına taksim etti. Diğer parçaları da emirlere dağıttı. Emirlerine dağıttığı şeyler arasında Belhoş taşları, yakut, altın, gümüş, ev eşyası ve emtialığı da vardı. Artanları da sattı. Tüccarların önde gelenlerini huzruna çağırtıp bu fazla mallan onlara sattı. Artan eşya ve emtianın satışı yaklaşık on sene kadar sürdü. Bu eşyalardan bazı kıymetli armağanlar Bağdat'ta bulunan halifeye ve ayrıca Melik Nureddin'e de gönderdi. Kendi şahsına bir şey ayırmadı. Aksine payına düşenleri çevresindeki emir ve komutanlara dağıttı. Nureddin'e gönderdiği hediyeler arasında biri otuzbir miskal, diğeri onsekiz miskal, üçüncüsü de on miskal ağırlığında olan üç belhoş taşı vardı. Rivayete göre Melik Nureddin'e gönderdiği hediyeler arasında bir çok inci parçalan, 60.000 dinar, misli duyulmamış ıtır, ve büyük bir fil ile de merkep vardı. Merkep hediyelerle birlikte halifeye de gönderilmişti.» İbn Ebi Tay dedi ki: «Ele geçirilen ganimetler arasında benzeri İslâm ülkesinde görülmemiş kütüphane de vardı ki, bu kütüphanede 2.000 cilt eser vardı. Bundan daha acaibi, bu kütüphanede Taberî Tarihi'nden 1.200 nüshanın mevcut oluşuydu.»
Kâtib İmad şöyle demiştir: «Kütüphanede yaklaşık 120.000 cilt eser vardı.»
İbnül-Esir dedi ki: «Bu kütüphanede orjinal el yazması 100.000 cilt kitap vardı ki, bunlan Kadı Fadıl teslim almıştı. Bunlardan seçip beğendiklerini kendine ayırmıştı. Selahaddin, şimalde bulunan sarayı emirlere taksim etmiş, onları oraya yerleştirmişti. Babası Necmeddin Ey-yub'u da Haliç'teki büyük bir saraya yerleştirmişti ki bu saraya Lü'lüe sarayı deniyordu. İçinde Kâfuri bostanı bulunuyordu.
Emirlerin çoğunu da Fatımîlere ait evlere yerleştirdi. Buralarda karşılaşılan Türklerin önde gelenlerinin elbiselerini üzerlerinden çekip çıkanyorlar, evlerini de yağmalıyorlardı. Neticede Türkler ülkenin çeşitli yerlerine dağılıp perişan hale gelmişlerdi.»
Fatımîler 280 küsur sene hüküm sürdüler. Neticede hakimiyetleri yıkıldı ve bu dünyada hiç hüküm sürmemiş gibi oldular. Yerlerinde yeller esti. «Sanki orada hiç yaşamamışlardı.» (Hûd, 95).
Fatımîlerin ilk hükümdan Mehdi'dir. Bu, Silmiyeli bir demirciydi. Asıl adı Ubeyd olup Yahudi idi. Mağrip ülkesine girdi ve orada Ubeydul-lah adını takındı. Alevî ve Fatımî bir şerif olduğunu iddia etti. Kendisinin de Mehdi olduğunu söyledi. Bu hadise, hicretin 400. senesinden sonra olmuştur ki, birçok alim ve tarih bilgini böyle demişlerdir. Biz bu hususu önceki kısımlarda teferruatıyla anlatmıştık. Kısaca demek istediğimiz şudur ki:
Bu yalancı ve iddiacı Mehdi'nin uydurması ve iftirası, Mağrip ve Mısır taraflarında revaç buldu. Bazı cahiller onu desteklediler. Böylece devlet ve hakimiyet sahibi oldu. Sonra kendine nisbet ettirerek Mehdiye adım verdiği bir şehir kurma imkânını buldu ve neticede emrine itaat edilen bir hükümdar oldu. Rafıziliğini ilan etti, ama halis ve katıksız küfrü kalbinde sakladı. Kendisinden sonra yerine oğlu Kaim Muham-med, Muhammed'den sonra diğer oğlu Mansur İsmail, İsmail'den sonra diğer oğlu Muiz Muid tahta geçti. Muiz Muid, Fatımîlerden Mısır'a giren ilk hükümdar olmuştur. Kahire tü'1-Muiziy e ve Kasran onun adına inşa edilmiştir. Muiz'den sonra oğlu Aziz Nizar tahta geçti, ondan sonra oğlu Hakim Mansur, ondan sonra oğlu Tahir Ali, ondan sonra oğlu Müs-tansır Muid, ondan sonra oğlu Müstali Ahmed, ondan sonra oğlu Amir Mansur, ondan sonra amcasının oğlu Hafız Abdülmecid, ondan sonra oğlu Zafir İsmail, ondan sonra Faiz İsa, ondan sonra amcasının oğlu Adid Abdullah, tahta geçti ki, Adid Abdullah, Fatimilerin son hükümdarıdır.
Toplam olarak ondört Fatımî hükümdarı hüküm sürmüştür ve bütün Fatımîlerin hakimiyeti 200 küsur sene sürmüştür. Emevilerin hükümdarlarının sayısı da ondörttür. Ama onların hakimiyet süresi sadece seksen küsur senedir. Abbas oğullarının Bağdat'taki hakimiyetlerinin hicri 656. senede yıkılışından bahsederken bunların adları ile onların adlarını recez bahrine uygun olarak nazmettim. Fatımî halifeleri en zengin, en zorba, en zalim, en kötü idareli, en murdar niyetli halifelerdi. Onların hakimiyetleri zamanında bid'atler ve çirkinlikler ortaya çıkmış, fesatçılar çoğalmış, yanlarında salih, alim ve abidler azalmıştı. O zamanlarda Şam diyarında Hristiyanlık ve Dür-zilik ile Haşşaşilik çoğalmıştı. Haçlılar da Şam sahillerinin tamamına hakim olmuşlar, nihayet Kudüs, Nablus, Aclun, Gur, Gazze, Askalan, Kerekü'ş-Şevik, Taberiye, Banyas, Sur, Akkâ, Sayda, Beyrut, Sıfd, Trablus, Antakya ve bu yörelere bağlı tüm beldeleri Ayaş ve Sis mıntıkalarını ele geçirmişlerdi.
Amid, Urfa, Re'sül-Ayn ve birçok beldeleri istila etmişler, sayılarını ancak Cenâb-ı Allah'ın bildiği miktarda Müslümanları öldürmüşler, sayısız Müslüman kadın ve çocukları esir almışlardı. Oysa bütün bu beldeleri sahabiler fethetmişler ve İslâm diyarı haline getirmişlerdi. Müslümanların haddi ve evsafı bilinmeyecek derecede çok ve kıymetli mallarını gasbettiler. Neredeyse Dımaşk'ı da istila edeceklerdi. Ama Cenâb-ı Allah orayı korudu. Devletleri yıkılıp hakimiyetleri sona erdiğinde Aziz ve Celil olan yüce Allah bütün bu beldeleri kendi kerem, rahmet, cömertlik, güç ve kuvveti ile tekrar Müslümanlara iade etti. Arkale adıyla meşhur şair bu hususta şöyle bir şiir okumuştur: «Ali ailesinden sonra hakimiyet, Sadi ailesinden olan hükümdarlarla parladı. Şark mıntıkası, millet için garp mıntıkasını kıskanır oldu.
Mısır, Bağdat'a karşı yükselip parladı. Orayı azim ve akıllılıkla, Kılıçların ciğerlere vurulması ile, Ele geçirmiş değildirler. Mısır'daki hatib ve üstad, Firavun ve Aziz gibi değildir.»
Ebu Şâme dedi ki:
«Yukarıdaki şiirde geçen üstad kelimesi ile Kâfur el-İhşidî, Ali ailesiyle de Fatımîler kastedilmiştir. Gerçi Fatımîler, Ali ailesinden değildirler, ama kendileri böyle bir iddiada bulunuyorlardı. Aslında onlar Ubeyd'e mensuptular. Ubeyd'in asıl adı ise Said olup Yahudi bir demirciydi ki Silmiyeli idi.» Böyle dedikten sonra Ebu Şame, Fatımîler hakkında imamların söyledikleri sözleri ve onların mezheplerine yöneltilen eleştirileri nak-letmiştir. er-Ravzateyn adlı eserde de bu konuyu ele alırken Fatımîlerin çirkinliklerini, bazı zamanlarda onların açıkça işledikleri küfür fiillerini anlatmıştır ki, onların biyografilerini anlatırken de önceki sayfalarda bazı örnekler sunmuştuk.
Ebu Şâme dedi ki: «Ben bu konuda müstakil bir kitap yazdım. Adını da; Ubeydilerin işledikleri küfür fiilleri, hileler, tuzaklar ve söyledikleri yalanların keşf edilişi koydum.»
Alimler de bu konuda birçok eserler tasnif etmişlerdir. Onların bu yaptıklarına reddiye olarak bir çok kitaplar yazılmıştır. Mesela Kadı Ebu Bekir el-Bakillanî de bu konuda Keşfü'l-Esrar ve Hetkü'lEstar diye bir eser yazmıştır.
Eyyubilerin, Mısır'da yaptıklarını meth eden şairlerden biri şöyle demiştir:
«Ubeyd oğullarının Mısır'daki küfür devletlerini yıktığınız,
Bu mutlaka faziletin ta kendisidir,
Onlar zındık, Şiî, Batınî ve Mecusî idiler.
Onların, salihler arasında asılları yoktur.
Kafirliği içlerinde gizlerler, ama Şiî olduklarını söylerlerdi.
Ki cahillik ve düşmanlıklarını gizlesinler.
Oysa cahillik onların tamamını istila etmişti.»
Bu senede Melik Selahaddin, Mısırlılar üzerindeki ağır vergileri kaldırdı. Buna dair ferman, safer ayının üçünde cuma günü namazdan sonra şahitler huzurunda okundu.
Bu senede Selahaddin'le Melik Nureddin arasında düşmanlık meydana geldi. Şöyle ki: Melik Nureddin bu senede sahildeki Haçlı beldelerine gaza yaptı. Onlara şiddetli darbeler vurdu. Haçlıları kendinden intikam almaya dair düşmanca duygulara sahip kıldı. Sonra da Kerek'i muhasara etmeye niyetlendi. Selahaddin'e mektup yazarak Mısır askerleriyle birlikte Kerek'e gelmesini ve kendisiyle buluşmasını istedi ki, orada kuvvetlerini birleştirsinler, Müslümanlara yararlı işler yapsınlar. Selahaddin, bundan şüphelendi. Bunu yaptığı, yani Kerek'e gittiği taktirde Mısır'daki hakimiyetinin yıkılmasından korktu, ama buna rağmen askerleriyle birlikte yola koyuldu ki, emre itaat etmiş olsun. Birkaç gün gittikten sonra binek azlığını bahane ederek geri döndü. Mısır'dan uzaklaştığı takdirde işlerin bozulmasından korktu, Melik Nu-reddin'e haber salarak özür diledi. Melik Nureddin de ondan şüphelendi. Ona şiddetle gazaplandı. Mısır'a girip orayı Selahaddin'in elinden alıp oraya başkasını tayin etmeyi kararlaştırdı. Bu haber Selahaddin'e ulaşınca Selahaddin sıkıntıya düştü. Durumu emirlerin ve önde gelen büyüklerin huzurunda anlattı. Kardeşinin oğlu Takiyyüddin Ömer ileri atılıp «Nureddin üzerimize gelecek olursa vallahi onunla savaşırız» dedi. Selahaddin'in babası Necmeddin Eyyub ona sövdü ve onu susturdu. Sonra da oğlu Selahaddin'e şöyle dedi:
«Sana diyeceklerimi dinle! Vallahi burada benden ve dayın Şeha-beddin el-Harimî'den sana daha çok acıyan ve seni düşünen başka bir kimse yoktur. Nureddin'in buraya geldiğini görecek olursak mutlaka koşup huzurunda yer öperiz. Diğer komutan ve askerler de böyle yaparlar. Seni bir seyisle boynuna bir ip bağlayarak kendisine göndermem için bana mektup yazacak olursa, mutlaka emrini yerine getiririm.» Bu konuşmayı yaptıktan sonra Necmeddin Eyyub oradakilerin meclisi ter-kedip gitmelerini emretti. Oğlu Selahaddin'le başbaşa kaldığında ona şöyle dedi:
«Senin hiç akim yok mu? Bu tür sözleri bu gibi adamların yanında söylüyorsun. Ömer de az önce söylediği sözleri sarfettiğinde sen onayladın. Bu durumda Nureddin'in tek düşüncesi buraya gelip seninle savaşmak, diyarımızı ve evlerimizi yıkmak olacaktır. Askerlerin tamamı Nu-reddin'i görecek olurlarsa hepsi onun yanına giderler. Hiçbiri senin yanında kalmaz. Ama sen Nureddin'e mektup yaz. Ondan merhamet dile, ona karşı boyun eğ ve de ki: Sultanımızın, efendimizin buraya benimle savsamaya gelmeye ne ihtiyacı var. Sen bana seyis gönder. Boynuma ip bağlasın, huzuruna geleyim.»
Nureddin, Selahaddin'in böyle dediğini duyunca ona karşı kalbi yumuşadı, üzerine gitmekten vazgeçti. Başka işlerle uğraştı. Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir.
Nureddin'in memleketinin sınırları genişlediği için bu senede he-vadi güvercinleri (posta) edindi. Çünkü Nube sınırından Hemedan sınırına kadar olan mıntıkalara sahip olmuştu. Arada sadece haçlı beldeleri vardı. Bütün bu yöreler onun hakimiyeti altında idi. Hakimiyeti altında olmayan yerlerin reisleri ve melikleri ise onunla sulh içindeydiler. Bu sebeple her kalede haberleri ve mektupları en kısa sürede hedefe ulaştıracak güvercinler bulundurdu. Kadı Fadıl "Güvercinler hükümdarların melekleridir» derken ne güzel demiş. Katip İmad da bu konuda uzun uzadıya sözler sarfetmiş, hayret verici, coşturucu ve garip ifadeler kullanmıştır.

