Bu sene Tatarlar, Bağdat'ı zaptettiler. Başta halife olmak üzere halkın çoğunu öldürdüler. Böylece Abbasîler'in devleti yıkıldı, hakimiyetleri sona erdi.
Bu sene başında Tatarlar, sultanları Hülaguhan'm öncü birliklerinin başında bulunan iki komutanın maiyetinde Bağdat'a gelmişlerdi. Musul valisinin onlara gönderdiği takviye askerler, erzak, hediye ve armağanlar da Bağdat'a ulaşmıştı. Musul valisi Bağdatlılara karşı Ta-tarlar'a yardım ediyordu. Bütün bunları Tatarların kendisine zarar vermesinden korktuğu ve onlara yaltaklandığı için yapıyordu. Yüce Allah onları kahretsin. Bağdat, Tatarlar tarafından istila edildi. Oraya yüce Allah'ın takdirini geri çeviremeyecek savunma aletleri, mancınık, arra-de ve diğer silahlar kuruldu. Nitekim bir hadis-i şerifte, «Tedbir kaderi geri çevirmez» denilmiştir. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:
«Doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılamaz.» (Nuh, 4). «Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir milletin fenalığını dileyince artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah'tan başka hami de bulunmaz.» (er-Ra'd; ıi).
Tatarlar, hilafet sarayım çembere aldılar. Oraya her taraftan ok yağdırdılar. O sırada Halifenin Önünde oynayan ve onu güldüren Arefe adındaki bir cariyeye atılan bu oklardan biri pencereden geçerek isabet etti. Bu cariye halifenin gözdelerindendi. Halifeye bir çocuk da doğurmuştu. Halife buna çok üzüldü, şiddetli bir paniğe kapıldı. Cariyeye isabet eden oku eline alıp baktı. Okun üzerinde şunlar yazılıydı:
«Allah, yargı ve kaderini infaz etmek istediğinde akıl sahiplerinin akıllarını giderir!» Bunun üzerine halife tedbirlerin arttırılmasını emretti. Hilafet sarayının pencerelerindeki perdeler çoğaltıldı. Hülaguhan bu sene muharrem ayının onikisinde 200.000 savaşçisıyla Bağdat'a geldi. Halifeye karşı son derece öfkeliydi. Çünkü halife, Cenâb-ı Allah'ın takdir edip hükmettiği buyrukları infaz edip gerçekleştirmişti. Şöyle ki: Hülaguhan, Hemedan'dan Irak'a ilk yöneldiği zaman Vezir Müeyyedüddin Muhammed b. Alkamî halifeye, ülkelerine hücum etmesini engellemek ve aralarının yumuşamasını sağlamak için Hülaguhan'a kıymetli hediyeler göndermesini önermişti. Fakat halifenin küçük mabeyincisi Aybek ile diğerleri bu öneriyi kabul etmeyerek halifeye, «Vezir böyle yapmakla Tatar hanının kendisine gönderdiği hediyelere karşı ona yaltaklanmak istiyor»
dediler ve Hülaguhan'a az miktarda hediye gönderilmesini tavsiye ettiler. Halife de ona az miktarda hediye gönderdi ve Hülaguhan bunları küçümsedi, azımsadı ve halifeye, mezkur mabeyincisini ve Süleymanşah'ı kendisine göndermesi için haber saldı. Ancak halife bu ikisini ona göndermedi. Hülaguhan'a aldırış etmedi. Nihayet Hülaguhan'ın Bağdat'a gelişi yaklaştı. Kâfir, facir, zalim ve zorba savaşçıları ile Bağdat'a ulaştı. Sayılan çok olan bu savaşçılar, Allah'a ve ahiret gününe inanmıyorlardı. Doğu ve batı taraflarından Bağdat'ı çembere aldılar. Bağdat askerleri ise son derece az ve bir o kadar da zelil idiler. Sayıları 10.000 süvariyi dahi bulmuyordu. Süvariler ve diğer askerler ikta' arazilerinin başından ayrılıp Bağdat'a geldikleri için sokaklarda, mescit kapılarında dilenmek mecburiyetinde kalmışlardı.
Şairler onlara mersiyeler yazmışlar, Müslümanların ve İslâmiyet'in bu haline üzülmüşlerdi. Bütün bu haller Vezir Ibn Alkamî denen Rafızî'nin tavsiyesi üzerine meydana gelmişti. Çünkü geçen senede Ehl-i Sünnet ile Rafizîler arasında büyük bir savaş meydana gelmiş, bu savaşta Kerh mıntıkası ile Rafızî mahallesi yağmalanmış, hatta vezirin yakınlarının evleri bile talan edilmişti. Bu yüzden Müslümanlara öfkesi gittikçe şiddetlenmiş, Bağdat'ta bu zamana kadar tarihin yazmadığı, içinde Müslümanlara ve İslâm'a karşı feci sonuçlar doğuracak unsurlar bulunan bir plan kurmaya teşebbüs etmişti. Bunun gereği olarak adamları, ailesi, hizmetçisi ve mabeyncileri ile birlikte yola çıktı. Hülaguhan'la buluştu. Allah ona lanet etsin. Sonra Bağdat'a döndü. Halifeye, barış için Irak'ın haracını Hülaguhan'la yarı yarıya paylaşarak barış yapmak üzere Hülaguhan'ın huzuruna gitmesini tavsiye etti.
Bunun üzerine halife de kadı, fakih, sofi, devlet erkânı, ayan ve emirlerden oluşan 700 kişilik bir heyetle Hülaguhan'ın yanma gitmek mecburiyetinde kaldı. Hülaguhan'ın menziline yaklaştığında etrafındaki adamlar dağıldılar. Yanında sadece onyedi kişi kaldı. Bunlar da bineklerinden indirilerek baştan sona öldürüldüler. Halife, Hülaguhan'ın huzuruna çıktı. Hülaguhan ona birçok şeyler sordu. Anlatıldığına göre halifenin, gördüğü hakaret ve zorbalıktan ötürü konuşurken dili titremişti. Sonra Hoca Nası-rüddin et-Tusî, Vezir İbn Alkamî ve diğerleriyle birlikte Bağdat'a döndü. Halife burada koruma altına alınmış, malına da el konulmuştu. Hilafet sarayından altın, ziynet, takı, mücevher ve kıymetli eşyalar alındı. Rafîzîler ve münafıklar topluluğu Hülaguhan'a, halifeyle barış yapmamasını önermişlerdi.
Vezir; «Irak haracı yarı yarıya paylaşılarak barış yapılacak olursa, bu barış bir veya iki sene ancak devam edebilir. Sonra durum yine eski haline döner» demişti. Böylece halifeyi öldürme işini Hülaguhan'a hoş göstermişlerdi. Halife, Hülaguhan'ın yanma döndüğünde Hülaguhan onun öldürülmesini emretti. Anlatıldığına göre onu öldürmesi için Hülaguhan'a tavsiyede bulunan kişi, Vezir İbn Alkamî ile Mevla Nasireddin et-Tusî imiş. Nasireddin, Hülaguhan'm yanında bulunuyordu. Hülaguhan, daha önce onu hizmetinde çalıştırmıştı. O, Alamut kalelerinin alınmasında hayli yararlılık göstermiş ve bu kaleleri îsmailîler'in elinden almıştı. Nasireddin, Şemsü'ş-Şümus'un ve babasının, daha önce de Alaeddin b. Ceialeddin'in vezirliğini yapmıştı. Bunlar Nizar b. Müstansır el-Ubeydî'ye mensup idiler. Hülaguhan, danışman bir vezir olarak Nasireddin'i hizmetine almıştı.
Hülaguhan, halifeyi öldürmekten çekindiğinde vezir ona bu işi kolay göstermiş ve kanı yere dökülmesin diye halifeyi bir çuval içinde tekmeleyip ezerek öldürmüşlerdi. Çünkü kendilerine anlatıldığına göre halifenin öcünün kendilerinden alınmasından korkmuşlardı. Başka bir rivayete göre ise halife boğazı sıkılarak yahut suda boğularak öldürülmüştür. Doğrusunu Allah bilir.
Halifenin ve maiyetindeki alimlerin, kadıların, devlet büyüklerinin, reislerin, emirlerin, ehl-i hail ve'1-akd'ın günahlarına girdiler. Halifenin biyografisi, bu sene ölen meşhur şahsiyetlerden bahsedilirken anlatılacaktır. Tatarlar, Bağdat şehrine dağıldılar. Ele geçirebildikleri erkek, kadın, çocuk, yaşlı, ihtiyar, genç herkesi öldürdüler. İnsanlar korkularından kuyulara, ot ambarlarına, çöplüklere girip oralarda günlerce gizlendiler. Ortaya çıkmadılar. Bazı insan toplulukları da hanlara girip toplanıyorlar, kapılan üzerlerine kilitliyorlardı. Tatarlar, bu kapıları kırarak, ya da yakarak içeri giriyorlar, içerideki insanlar binaların damına kaçıyorlar, Tatarlar onları orada yakalayıp öldürüyorlardı. Öyle ki bu damların oluklarından sokaklara kanlar akıyordu. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun (doğrusu biz Allah'a aidiz ve O'na dönücüleriz.) Mescitlerde, camilerde ve hankâhlarda aynı hal cereyan ediyordu.
Tatarların elinden sadece zımmî olan Yahudi ve Hristiyanlar ile onlara ve Vezir İbn Alkamî denen Rafîzî'nin evine sığınan ve kendilerinden aman alan tüccar topluluğundan başkası kurtulamamıştı. Tüccarlar da kendi canlarını ve mallarını korumak için Tatarlara bol miktarda haraç vermişlerdi. Babed şehri, şehirlerin en şen ve en mamuru iken harabeye dönmüş, orada az sayıda insan kalmıştı, onlar da korku, açlık ve zillet içindeydiler. Bu hadiseden önce Vezir İbn Alkamî, askerleri dağıtmak, isimlerini divandan düşürmek için epey uğraşmıştı. Müstansır'm son zamanlarında askerlerinin sayısı 100.000 kadardı. Bunların bazı komutanları, kisralan andıran büyük hükümdarlar gibi bir tavır içine girmişlerdi. Vezir İbn Alkamî bunların sayısını azaltmış, sadece 10.000 asker bırakmıştı. Sonra Tatarlarla mektuplaştı ve onları ülkeyi ele geçirmeğe tamahlandırdı.
Bu işin kolay olacağını söyledi. İşin hakikatini kendilerine anlattı. Adamlarının zayıflığını açıkladı. Bütün bunları, Rasûlullâh'ın sünnetini külliyen yok etmek, Rafizîler'in bid'atmı ortaya koymak, Fatımîler'den bir halifeyi tahta geçirmek, alimleri ve müftüleri helak etmek arzusuyla yapmıştı. Oysa Allah kendi işinin hakimidir. Tuzağım başına geçirdi. Sarsılmaz bir izzetten sonra onu zelil kıldı. Halifenin veziri iken onu Tatarların uşağı haline getirdi ve o, Bağdat'ta öldürülen erkek, kadın ve çocukların günahına girdi. Hüküm, göklerle yerin Rabbi olan yüce Allah'ındır.
Bağdatlıların başına gelen bu felakete yakın bir felaket de Kudüs'teki İsrail oğullarının başına gelmişti. Yüce Allah bu hadiseyi şöyle beyan buyuruyor:
«Biz, Kitap'ta İsrailoğullan'na: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik. Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu yerine getirilmiş bir vaad'idi.» (ei-isrâ, 4-5).
İsrail oğullarından bir grup salih insan öldürüldü. Peygamber çocuklarından bir cemaat de esir alındı. Daha önceleri abid, zahid, din alimi ve peygamberlerle şen ve mamur olan Beyt-i Makdis tahrip edildi; binaları çöktü, ıssız hale geldi.
İnsanlar bu hadisede Bağdat'ta öldürülen Müslümanların sayısının ne kadar olduğunu değişik rakamlarla ifade etmişlerdir. Kimi 800.000, kimi 1.800.000, kimi de 2.000.000 Müslümanm Öldürüldüğünü söylemişlerdir. înna lillahi ve inna ileyhi raciun (doğrusu biz Allah'a aidiz ve O'na dönücüleriz.) Güç ve kuvvet, ancak yüce Allah'ındır.
Tatarlar, muharrem ayının sonlarında Bağdat'a girmişler, kılıçları kırk gün müddetle adam öldürmüşlerdi. Mü'minlerin emiri halife Muştasını Billah da bu sene safer ayının ondördünde çarşamba günü Öldürülmüş, mezarının izi kaybedilmişti. Öldürüldüğünde kırkyedi yaşından dört ay almıştı. Onbeş sene, sekiz ay ve birkaç gün süreyle halifelik yaptı. Kendisiyle birlikte büyük oğlu Ebü'l-Abbas Ahmed de öldürülmüştü. Ebü'l-Abbas o zaman yirmibeş yaşındaydı. Daha sonra yirmiüç yaşında olan ortanca oğlu Ebü'1-Fadl Abdurrahman öldürüldü. Küçük oğlu Mübarek ile kızkardeşleri Fatıma, Hatice ve Meryem esir alındılar. Anlatıldığına göre hilafet sarayından 1.000'e yakın da bakire esir alınmıştır. Doğrusunu Allah bilir, inna lillahi ve inna ileyhi raciun (doğrusu biz Allah'a aidiz ve O'na dönücüleriz).
Hilafet sarayının üstadı Şeyh Muhiddin Yusuf b. Şeyh Ebü'l-Ferec b. Cevzî de öldürüldü. Bu zat vezirin düşmanıydı. Oğulları Abdullah, Abdurrahman ve Abdülkerim de Öldürülmüşlerdi. Bu arada devlet erkânı da peşpeşe öldürülmüştü. Öldürülenler arasında küçük mabeyinci Mücahidüddin Aybek ile Şihabüddin Süleymanşah ve ehl-i sünnet emirlerinden ve beldenin büyüklerinden bir topluluk da vardı. Abbas oğullarından öldürülecek bir kişi hilafet sarayından çağırılıyor, o da çoluk çocuğunu, kadınlarını alıp saraydan çıkarak Hallal mezarlığına gidiyordu. Burası sarayın balkonunun karşısında bulunuyordu. Sonra orada koyun boğazlanır gibi boğazlanıyordu. Tatarlar, seçtikleri kızları ve cariyeleri ise öldürmeyip, esir alıyorlardı. Halifenin eğitmeni Şey-hü'ş-Şüyûh Sadreddin Ali b. Neyar, hatipler, imamlar ve Kur'an hafızları da öldürüldüler. Bu yüzden Bağdat'taki mescitler birkaç ay kapalı kaldı. Cemaat camilerde toplanıp cuma namazlarını dahi kılamadılar. Vezir îbn Alkamî -Allah ona lanet etsin ve onu kahretsin- Bağdat'taki mescitleri, medreseleri ve hankâhlan kapatmak istedi. Meşhedlerin ve Rafizî mahallelerinin ise açık kalmasını, Rafizîler için de muazzam bir medrese yapılmasını arzu etti. Burada ilimlerini yaymayı ve bayraklannı damına dikmeyi diliyordu. Ancak Cenâb-ı Allah bunu ona nasib etmedi. Aksine nimetini elinden aldı. Ömrünü kısalttı. Bu hadiseden birkaç ay sonra öldü. Peşi sıra oğlu da öldü. Allah bilir ya ikisi cehennemindip çukurunda bir araya gelmişlerdir.
Mukadder olan bu iş tamamlanıp Bağdat'da kırk günlük felaket sona erince şehrin altı üstüne gelmişti. Orada tek tük insandan başkası kalmamıştı. Yollarda ölü yığınları tepecikler meydana getirmiş, yağmur yağınca suretler değişmişti. Bu ölülerden ötürü şehir kokuşmuş, hava bozulmuş, bundan dolayı şiddetli bir veba salgını meydana gelmişti. Bu salgın hava zerrecikleri vasıtasıyla Şam ülkesine de sirayet etmiş, havanın bozulması ve kokunun pis oluşu nedeniyle bir çok insan ölmüştü. İnsanlar kıtlık, veba, ölüm ve taun belalarına maruz kalmışlardı. İn-na lillah ve inna ileyhi raciun (doğrusu biz Allah'a aidiz ve O'na dönücüleriz.)
Artık şehirde güven hasıl olduğu ilan edilince Bağdat'ın yer altındaki bodrumlarında, mezarlarda ve dehlizlerde gizlenmiş olan kimseler sanki mezarlarından çıkmış ölüler gibi ortaya çıktılar. Birbirlerini tanıyamadılar. Baba oğlunu, kardeş kardeşini tanıyamıyordu. Şiddetli bir vebaya yakalandılar. Hepsi öldüler. Kendilerinden önce ahirete göçenlerin peşine takılıp onlara kavuştular. Gizliyi, gizlinin de gizlisini bilen zatın emri ile toprak altında bir araya geldiler. En güzel isimlere sahip olan Allah'tan başka bir ilah yoktur. Bağdat'a musallat olan Hülagu-han, bu sene cenıaziyelevvel ayında Bağdat'tan ayrılıp ülkesinin başkentine döndü. Bağdat idaresini Emir Ali Bahadır ile Vezir İbn Alkamî'ye bıraktı. Emir Ali Bahadır şahnelik (emniyet müdürlüğü) yapacaktı. Ancak Cenâb-ı Allah, Vezir İbn Alkamî'ye nrsat vermedi. O, bu sene cemaziyelahir ayının başında altmışüç yaşında öldü. Vezir İbn Alkamî inşâ ve edebiyatta ileri derecelere ulaşmış, katıksız bir Şiî ve pis bir Rafızî idi. Yorgunluktan, kederden, hüzünden ve pişmanlıktan ötürü ölmüştü. Ölümün kendisini götüreceği yere kadar gitti. Kendisinden sonra vezirliğe oğlu İzzeddin b. Fadl Muhammed geçti. Allah onu da bu sene sonunda babasına kavuşturdu. Hamd ve minnet Allah'adır.
Ebu Şâme, şeyhimiz Ebu Abdillah ez-Zehebî ve Kutbeddin el-Yonî'nin anlattıklarına göre bu sene Şam'da insanlara şiddetli bir veba musallat olmuştu. Bunun sebebi de Irak'taki ölülerin çokluğundan Ötürü havanın bozulması idi. Bu nedenle hastalık Şam mıntıkasına da sirayet etmişti. Doğrusunu Allah bilir.
Bu sene Mısırlılar, Kerek sahibi Melik Muğis Ömer b. Adil el-Kebîr ile savaştılar. Melik Muğis'in zindanında deniz komutanlarından bir topluluk mahpus bulunuyordu. Mahpuslar arasında Rükneddin Bay-bars el-Bendakdarî de vardı. Mısırlılar, Melik Muğis'i ve askerlerini bozguna uğrattılar. Beraberlerindeki malları ve eşyaları yağmaladılar. Komutanlarının büyüklerinden bir grubu esir alıp, elleri kolları bağlı vaziyette öldürdüler. Bundan sonra Melik Muğis ve askerleri, çok feci ve perişan bir halde Kerek'e döndüler. Yollarda fesat çıkarıp, ülkeyi bozguna sürüklediler. Dımaşk valisi Nasır, onlara karşı çıktı. Ona aldırış etmediler. Askerler Rükneddin Baybars'm işareti üzerine içinde oturmakta olduğu otağın iplerini, kopardılar. Aralarında, anlatımı burada uzun sürecek savaşlar ve vak'alar cereyan eti. Yardımına başvurulacak olan zât, yüce Allah'tır.

