Bu sene Hicaz'da, muttefekün aleyh hadislerin de ifade ettikleri gibi Basra'daki develerin boyunlarım aydınlatan büyük bir ateş zuhur etmişti. İmam, allame, şeyh, hafız Şihabüddin Ebu Şâme el-Makdisî, ez-Zeyl adlı kitabında ve şerhinde bunu teferruatlı bir şekilde anlatmış, halk tarafından açıkça müşahede edilen bu ateşin evsafını, Hicaz'dan Dımaşk'a peşpeşe gelen bir çok mektupları göstererek anlatmış, ateşin, nasıl meydana geldiğini ve mahiyetini bildirmiştir. Bu husus Delaüü'rr-Nübüvve adlı siyer kitabının baş kısmında da detaylı olarak anlatılmıştır. Hamd ve minnet Allah'adır. Ebu Şâme, mezkur eserinde özetle şöyle demiştir:
«Selât-ü selamların en üstünü olsun, Medine-i Nebevî'den Dımaşk'a mektuplar geldi. Bu mektuplarda bu sene cemaziyelahir ayının beşinde Medine-i Münevvere'de bir ateşin zuhur ettiği anlatılıyordu. Mektuplar receb ayının beşinde yazılmış olduğu halde, cemaziyelahir ayının beşinde ortaya çıkmış olan ateş hala ortada durmaktaydı ve bu mektuplar şaban ayının onunda bize ulaşmıştı.»
Bundan sonra Ebu Şâme sözünü şöyle sürdürmüştür:
«Bismillahirrahmanirrahim,
Hicretin 654. senesinden şaban ayının başlarında Dımaşk şehrine Rasûlullah (s.a.v.)'in Medine'sinden birkaç mektup geldi. Bu mektuplarda, orada Buharı ve Müslim'in Sahih'lerinde yer alan, Ebu Hüreyre'nin rivayet etmiş olduğu hadisi doğrulayıcı mahiyette büyük bir olayın meydana geldiği anlatılıyor ve mezkur olayla ilgili açıklamalar veriliyordu. Sözü edilen hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştu:
«Hicaz'da ortaya çıkıp Basra'daki develerin boyunlarını aydınlatan bir ateş ortaya çıkmadığı sürece kıyamet kopmayacaktır!»
Bu ateşi gözüyle görenlerden kendisine güvendiğim bir kimsenin bana haber verdiğine göre kendisi, bu ateşin aydınlığında Teyma şehrinde geceleyin mektup yazıldığını dahi duymuştur. Yine o adam bana şöyle demişti: «O gecelerde bizler evlerimizde bulunuyorduk. Herbiri-nıizin evinde bir kandil vardı. Fakat bu büyük ateşin alevleri yüksek olmasına rağmen sıcaklığı yoktu. Bu, Aziz ve Celil olan Allah'ın mucizelerinden bir mucize idi.»
Ebu Şâme dedi ki: «Bu konuda gelen mektuplarda gördüğüm ifade* ler bunlardır. Başka bir mektupta da şöyle deniliyordu:
«Hicretin 654. senesinde cemaziyelahir ayının üçünde çarşamba gecesine girildiğinde Medine-i Nebeviye'de büyük bir gürültü duyuldu. Bunun ardı sıra büyük bir deprem meydana geldi. Bu yüzden yer, duvarlar, tavanlar, ahşap ve kapılar mezkur ayın beşi olan cuma gününe kadar saat ve saat sarsıldı. Daha sonra Harre mıntıkasında Kurayza'ya yakın bir yerde büyük bir ateş zuhur etti. Biz bunu Medine içindeki evlerimizde sanki yanımızdaymış gibi görüyorduk. Bu, çok büyük bir ateşti. Alevleri üç minare boyundan daha fazla yükseliyordu. Sel yatağı olan Seza vadisine kadar dere adeta ateşle doldu. Oradan da ileriye doğru ateş seli aktı. Allah'a yemin ederim ki biz bir cemaat bu ateşi seyrettik. Sanki dağlar ateş olmuş da sel gibi akıyordu. Harre'deki Irak hacılarının yolu ateşle dolmuş ve bu ateş akını yanımıza da gelir diye korkuya kapılmamızdan sonra dönüp doğu tarafına ilerledik. Ortasından, ateşleri yiyen ateş dağlan ve ovalan gibi manzaralar görünüyordu. Bu ateş tıpkı yüce Allah'ın kitabında haber verdiği örnekleri kapsıyordu:
«O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım, sanki birer san devedir. Konak gibi de büyüktür.» (el-Mürselat, 32-33).
Ve o ateş, yeri adeta yiyor gibiydi. Ben bu mektubu hicretin 654. senesinde receb ayının beşinde yazdım ve ateş, çıktığı günden bu zamana kadar vasfım değiştirmemiş, daha da artmıştı. Irak hacılannm yolunun geçtiği Kurayza'nın Hirar bölgesine ulaşmıştı. Harre mıntıkasının tümü ateşler altındaydı. Alevler yükseliyordu. Biz bunlan geceleyin Medine'de hacılann meş'alesi gibi seyrediyorduk. Ateşin ana kaynağına gelince, orası kızıl ateş dağlan gibiydi. Kurayza civanndaki bu ateş, adeta sel gibi etrafa yayılıyor, gittikçe artıyordu. İnsanlar bundan sonra işin nereye varacağını bilemiyorlardı. Allah, akibeti hayreyîesin, ben bu ateşin evsafını anlatacak gücü kendimde bulamıyorum.»
Ebu Şâme, konuyla ilgili başka bir mektupta da şöyle denildiğini zikretmektedir: «Hicretin 654. senesinde cemaziyelahir ayının ilk cuma günü namazdan sonra Medine-i Müşerrefe'nin doğusunda, Medine'ye yarım günlük mesafedeki bir yerde, yerden ateş fışkırmaya başladı. Dereyi dolduran bu ateş, sel gibi akıp gelerek Uhud dağının hizasına ulaştı. Sonra durdu ve bir saate kadar böyle devam etti. Ne yapacağımızı bilemedik. Ateşin çıktığı anda Medineliler Peygamberimiz (s.a.v.)'in ravzasma giderek tevbe ve istiğfar edip Rablerine yöneldiler. Bu, kıyamet alametlerinden biriydi.»
Başka bir mektupta da şöyle denilmektedir:
«Hicretin 654. senesinde cemaziyelahir ayının başında pazartesi günü Medine'de yıldırımı andıran bir ses, uzaklardan duyuldu. Bu ses aralıklarla devam etti. Bu hal iki gün sürdü. Cemaziyelahir ayının üçüne, çarşamba gecesine girildiğinde anılan sesin ardı sıra depremler hissedildi. Mezkur ayın beşine, cuma gününe girildiğinde Harre'de yer ayrıldı. Rasûlullah (s.a.v.)'in mescidinin büyüklüğünde bir ateş yerden çıktı. Bu, Medine'de gözle görünen bir şeydi. Seyrettiğimiz bu ateş konaklar iriliğince kıvılcımları etrafa saçıyordu. Tıpkı yüce Allah'ın Mür-selat suresinde buyurduğu gibiydi. Ecil'in mıntıkasında olan bu ateş, dört fersah uzunluğunda, dört mil genişliğinde, bir vadi doluşunca idi. Derinliği bir buçuk boy kadardı. Yeryüzünden akıp geliyordu. İçinden ateş dağları ve ovaları çıkıyordu. Eriyen bir kaya parçasını andırarak yer üzerinde ilerliyor, sonunda kurşun haline geliyordu. Donunca da siyahi bir renge bürünüyordu. Donmadan önce rengi kızıldı. Bu ateşin ortaya çıkışı nedeniyle insanlar günahları bırakıp tevbe ettiler. Taatler işleyerek yüce Allah'a yöneldiler. Medine emiri de halka yaptığı bir çok zulme son verdi.»
Şeyh Şihabüddin Ebu Şâme dedi ki: Medine kadısı Şemseddin b. Sinan b. Abdülvehhab b. Nümeyle el-Hüseynî, arkadaşlarından birine şöyle bir mektup yazmıştı:
«Cemaziyelahir ayının üçünde çarşamba gecesine girildiğinde Medine-i Münevvere'de gecenin son üçüncü diliminde bizi korkutan büyük bir deprem meydana geldi. Bu depremin sarsıntıları gece boyunca devam etti. Bir kaç gün ve gece süren bu deprem, on kez bizi sarstı. Allah'a yemin ederim ki, bizler Rasûlullah (s.a.v.)'m hücresinin civarında bulunduğumuz esnada yine Medine sarsıldı. Bu sarsıntı nedeniyle Rasûlullah (s.a.v.)'ın minberi de yerinden oynadı. Yıkılmasından korktuk. Çünkü minberin içindeki demirin sesini duyduk. Harem-i Şerifin kandilleri sağa sola sallanmaya başladılar. Cuma günü kuşluk vaktine kadar bu sarsıntı devam etti. Etrafı yıkan yıldırım gürültüsü gibi bir gürültüsü vardı. Sonra cuma günü Ecil'in taraflarında Harre yolunda Medine şehrinin büyüklüğünce büyük bir ateş ortaya çıktı ve bu ateş ancak cumartesi gecesi yanımızdan uzaklaştı. Ondan ürkmüş ve büyük bir korkuya kapılmıştık. Emirin huzuruna çıktım. Kendisiyle konuştum ve
ona dedim ki:
«Azap etrafımızı çevirdi. Yüce Allah'a dön.» Böyle demem üzerine bütün kölelerini azâd etti. Mallarına el koyduğu bir topluluğun mallarını da kendilerine iade etti. Bunu yapınca da kendisine, «Hemen şu anda sarayından inip bizimle birlikte Peygamber (s.a.v.)'ın huzuruna gel» dedim. Sarayından inip bizimle birlikte Peygamber (s.a.v.)'ın mezarının yanma geldi. Hepimiz, kadınlar ve çocuklarla birlikte cumartesi gecesini orada geçirdik. Hurmalıklarda, şehir içinde kim varsa oraya gelmiş, yanımızda yer almıştı. Bundan sonra ateş adeta bir nehir gibi aktı. Ecil'in vadisine doğru ilerledi. Yolu tıkadı sonra Bahretü'l-Hacc'a kadar vardı. Üzerinde ateş közleri vardı. Vadi, köz vadisine dönmüştü. Altından da ateş, adeta sel gibi akıyordu. Yüksekliği iki, üç boy kadardı. Allah'a yemin ederim ki, ey kardeşim, bu gün bizim yaşantımız kederlidir.
Medine halkının tümü günahlarından tevbe etmiştir. Artık şehirde re-bap ve def sesleri duyulmuyor, içki içilmiyor. Ateş seli akmağa devam etti. Nihayet hacıların yolunu ve Bahretü'l-Hacc'm bir kısmını doldurdu. Vadinin bir kısmı bize doğru aktı. Bize ulaşıp zarar vermesinden korktuk. İnsanlar bunun üzerine toplanıp* Peygamber (s.a.v.)'in mezarına gittiler. Cuma günü hepsi orada toplanıp tövbe ettiler. Ateşin bizim taraftaki dumanına gelince bu, yüce Allah'ın kudretiyle söndü. Ama ateşin kendisi hiç eksilmeden hala orada durmaktadır. Gürültüsünden ötürü uyuyamıyoruz. Yeyip içemiyoruz. Ben bu ateşin büyüklüğünü, korkunç hallerini sana anlatmaktan aciz kalıyorum. Yenbu halkı da bu ateşi görmüşler. Kadıları îbn Es'ad'm yanına giderek, gelip durumu keşfetmesini istemişler, o da büyüklüğünden ötürü bu ateşi vasfedeme-miştir.
Mektupların yazıldığı receb ayının beşinci gününde ateş hala eskisi gibi yerinde duruyordu. İnsanlar ondan çok korkuyorlardı. Bu ateşin ortaya çıktığı günden bu yana ay ve güneş aydınlık veremez bir halde ortaya çıkıyor. Allah'tan afiyet diliyoruz.» Ebu Şâme dedi ki: «O zaman Dımaşk'ta bizim yanımızda da güneşin ve ayın tutulduğu görülmüştü. Çünkü ayın ve güneşin ışıkları duvarlara zayıf bir şekilde ulaşıyor ve biz de hayretler içinde, «Bu nedendir, bu ne iştir?» diyorduk. Nihayet Medine'de çıkan ateşle ilgili haber bize ulaştı. O zaman durumu anladık.»
Ebu Şâme, ateşle ilgili mektupların Dımaşk'a gelişinden önce bu ateşin ne zaman çıktığını bildirmiş ve konuyla ilgili olarak kendisi şöyle demiştir: «Cemaziyelahir ayının onaltısmda pazartesi gecesi gecenin ilk saatlerinde ay tutuldu. Önceleri şiddetli derecede kızarıktı. Sonra rengi açıldı. Güneş de tutuldu. Ertesi sabah güneş doğarken de, batarken de çok fazla derecede kızardı. Ve bu hal günlerce devam etti. Güneşin rengi değişti. Işığı azaldı. Allah herşeye kadirdir. Böylece Şafiî hazretlerinin, «Ay tutulmasıyla bayram biraraya geldi» mealindeki sözü açıklık kazanmış oldu. Ancak müneccimler onun bu sözünün imkân harici olduğunu söylemişlerdir.»
Medine-i Münevvere'de ikamet eden Faşan oğullarından birinin konuyla ilgili olarak yazdığı mektubunda da şöyle denilmektedir:
«Cemaziyelahir ayında Irak'tan bir kaç kişi yanımıza geldiler. Bağdat'ın sular altında kaldığını söylediler. Bu yüzden birçok insanın boğulduğunu, suların şehir ortasındaki hilafet sarayına girdiğini, vezirin konağıyla birlikte 380 evin ve halife mahzeninin yıkıldığını, silah deposundaki bir çok eşyanın telef olduğunu, insanların ölümle yüz yüze geldiklerini, kayıkların şehir içine girdiklerim, Bağdat sokaklarında dolaştıklarım bildirdiler. Bize gelince, Medine-i Münevvere'de büyük bir olay meydana geldi. Şöyle ki: Cemaziyelahir ayının üçünde, çarşamba gecesi ve bundan iki gün önce insanlar yıldırımı andıran bir ses duydular. Hepsi bu yüzden paniğe kapıldılar. Yataklarından fırladılar. Yüce Allah'a tevbe etmeğe, yalvarıp yakarmağa başladılar. Mescid-i Nebevî'ye sığınıp orada namaz kıldılar.
Bunun ardı sıra sabaha kadar aralıklarla peşpeşe sarsıntılar meydana geldi. Çarşamba günü, perşembe günü ve gecesi boyunca bu hal devam etti. Nihayet cuma gecesine varıldı. Cuma sabahı yer kuvvetle sarsıldı. Öyle ki Mescid-i Nebevî'nin minareleri birbirine çarptı. Mescidin tavanında çatlaklar oluştu. Sesler duyuldu, insanlar, işlemiş oldukları günahlardan ötürü korktular. Bu sarsıntılar nihayet cuma günü öğle vakti durdu. Bunun ardı sıra Harre'de, Ku-rayza'nın gerisinde, Makaid'de, Sevarikiye yolunda sabahleyin yerden ateş fışkırmağa başladı ve etrafi dehşetli bir görünüm aldı. İnsanlar bunu görünce büyük bir korkuya kapıldılar. Bunun ardı sıra büyük bir duman kütlesi meydana geldi ve göklere yükselmeğe başladı. Gökte adeta beyaz bir bulut meydana getirdi. Bu hal cuma gününün gurup Öncesine kadar devam etti.
Sonra alevler yükseldi. Semada kale iriliğindeki bu alevler kıpkızıl bir şekilde yükselmekteydi. Ateş büyüdü. İnsanlar kaçıp Mescid-i Nebevî'ye sığındılar. Hücre-i Şerife'nin yanma vardılar ve çevresini kuşattılar. Orada aman dilediler. Saçlarım başlarını açtılar. Günahlarını itiraf ettiler. Yüce Allah'a yalvardılar. Peygamber (s.a.v.)'e sığındılar. Her mıntıkadan, her yoldan ve bütün hurmalıklardan insanlar kalkıp Mescid-i Nebevî'ye geldiler. Kadınlar ve çocuklar da evlerinden çıkıp oraya geldiler. Orada toplandılar. Halisane bir kalple Allah'a yöneldiler. Ateşin kızıllığı bütün semayı kapladı. İnsanlar sanki ay ışığı altında idiler. Sema, kırmızı bir et parçasına dönmüştü. İnsanlar öleceklerine, ya da azaba maruz kalacaklarına kesin olarak kanaat getirdiler ve o gece, kimi namaz kıldı, kimi Kur'an okudu, kimi rükûa, kimi sucuda gitti.
Aziz ve Celil olan Allah'a yalvarıp yakardılar. Günahlarından sıyrılıp tevbe istiğfar ettiler. Ateş yerinden ayrılmadı. Kat kat arttı.
Alevleri yükseldi. Kadı ile fakih, valinin huzuruna çıkarak ona öğüt vermeğe başladılar. O da haksız vergileri kaldırdı. Kölelerinin tümünü azad etti. El koymuş olduğu mallarımızı geri verdi. O ateş olduğu gibi kaldı. Alevleri göklere yükseliyordu. Yükseklik bakımından büyük bir dağ gibi, genişlik bakımından da Medine şehri gibi genişti. İçinden bazı çakıl taş'ları göğe fırlıyor, sonra yere düşüyordu. Büyük dağlar iriliğinde kıvılcımları etrafa saçıyor, bir yıldırımı andırıyordu. Bu hal günlerce böyle devam etti. Sonra Eril'in vadisine sel gibi aktı. Bahretü'l-Hacc'a kadar uzandı. Beraberinde taşları da sürükleyip götürüyordu. Harre-tü'1-Ariz'e kadar yaklaştı. Sonra durdu. Günlerce orada kaldı. Tekrar Önüne, ardına doğru taşlan fırlatmağa başladı. Orada iki dağ büyüklüğünce taş yığını meydana geldi. Bunların arasından ateşin alevleri sivri bir dil gibi yükseliyordu. Sonra daha da büyüdü. İyice yükselmeğe başladı. Çatır çatır yanıyordu. Her gün gecenin sonuna doğru büyük bir uğultu meydana geliyor ve bu hal, kuşluk vaktine kadar devam ediyordu. Bu ateşin bir çok acayiplikleri vardı. Bunları tümüyle sana açıklayacak güçte değilim. Ben bunun sadece bir kısmını anlattım. Bu da sana yeter. O günden beri şimdiye kadar ay ile güneş sanki tutulmuş gibidirler. Bu mektup yazıldığında ateşin çıkışı bir ayını doldurmuştu ve ateş hâla yerindeydi. Ne ilerliyor, ne de geriliyordu.» Şairin biri bu ateşle ilgili şu beyitleri yazmıştı:
«Ey sıkıntıları gideren yüce Allah, günahlarımı bağışla.
Ey Rabbimiz, sıkıntılar bizi çevreledi.
Karşı koyamayacağımız felaketleri sana şikâyet ediyoruz.
Gerçi biz bunlara müstahakız.
Sağır ve metanetli kimseleri dahi korkutan depremlerle karşılaştık.
Kibirli kimseler depremlere karşı nasıl dayanabilirler?
Bu hal yedi gün devam etti yer salsıldı ve çatladı.
Bu manzara karşısında güneşin gözü köreldi.
Bir ateş denizi ki, üzerinde gemiler seyrediyor.
Yağan ateş yağmurlarının üzerinde seyreden bu gemiler, yere demir atıyor.
Sanki bunun üzerinde dolaşan dağlar vardır.
Dalgaları, çok güzel ama tozludur.
Konaklar irüiğince kıvılcımları etrafa saçıyor.
Sanki bu, bulutlardan boşalan sağanak yağmurlar kadar çoktur.
Kükrediğinde korkusundan ötürü kayaların kalpleri bile yarılır.
Yıldırım çakıyor, alev gibi ışık saçıyor.
Bu ateşin gökteki dumanları yoğunlaştı.
Bu yüzden güneş adeta karardı, ışığı kesildi.
Bu ateş, dolunayın yüzünü siyaha bürüdü. Işıktan sonraki gece kararır, yedi dilli ateş, Toprak altında karşılaştığı suyla olan macerasını anlatır. Alevleri, burçları kuşattı. Neredeyse bu burçları yere çöktürecekti. Vay, demek ki bu ateş, Tam akıllı kimselerin de anlayacağı gibi, Rasûlullah (s.a.v.)'in mucizelerinden biridir. Gizli olan senin ism-i azâmin hakkı için ya Rab, Eğer günahlarımız büyükse de, kalbimiz kötülüklerden ötürü ka-rarmışsa da,
Yine de sen müsamaha göster, bizi bağışla, lütfet, günahlarımızı yok et, bizi affet, cömertlik göster. Bizi cezalandırmaktan vazgeç. Çünkü bütün günahkârlar aşırı derecede cahilliklerinden ötürü günah işlemişlerdir.
Yunus peygamberin kavmi iman ettiklerinde azab üzerlerinden giderildi ve umumi bir nimete mazhar oldular.
Bizse Hz. Muhammed Mustafa'nın ümmetiyiz.
Onun vasıtasıyla senin affını dileyip umuyor ve dua ediyoruz.
O öyle bir elçidir ki, eğer o olmasaydı Allah'ın yoluna hiç kimse koyulamazdı.
Merhamet eyle, minberler üzerinde güvercinler uçtuğu (dualar yapıldığı) sürece seçkin peygamberlerine rahmet et.»
Bu ateşle ilgili olarak nakledilen hadis, Buharı ve Müslim'in Sahih'lerinde yer almaktadır. Zührî tariki ile Said b. Müseyyeb'den, onun da tariki ile Ebu Hüreyre'den rivayet edilmiştir ki Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«Basra'daki develerin boyunlarını aydınlatan bir ateş, Hicaz diyarında ortaya çıkmayınca kıyamet kopmayacaktır.» Bu, Buharî'nin lafzıdır.
Bu sene, yani hicretin 654. senesinde bu ateş zuhur etmiştir. Dı-maşk'ta Kadilkudat Sadreddin Ali b. Ebül-Kasım et-Temimî el-Hanefî, müzakere esnasında bu durumu bana haber verdi. Bu hadis ve o ateşin ortaya çıkışıyla ilgili olarak da Kadilkudat Sadreddin şunu dedi: «Arabi-lerden bir adamın babama mezkur olayı anlatırken şöyle dediğini işittim: "O gecelerde biz Basra'da iken Hicaz diyarında ortaya çıkan ateşin ışığında develerin boyunlarını görürdük."»
Kadilkudat Sadreddin, hicretin 642. senesinde doğdu. Babası ve dedesi, Basra'da Hanefîlerin müderrisi idi. Kendisi de orada ders verdi. Sonra Dımaşk'a göçtü. Sadıriye ve Mademiye medreselerinde ders verdi. Daha sonra Hanefîlerin kadükudatlığma atandı. Hüküm verirken şükranla anılacak bir yöntem uygulardı. Hicaz'daki mezkur ateşin ortaya çıkışı esnasında kendisi oniki yaşındaydı. Onun yaşında olanlar duydukları haberleri sağlam bir şekilde hıfzedebilirler. Kendisinin anlattığına göre bir Arabi o gecelerde meydana gelen Hicaz ateşinin, Basra'daki develerin boyunlarını aydınlattığım gördüklerim babasına naklet-miştir. Allah'ın salat-ü selamı peygamberinin ve efendimiz Muham-med'in üzerine, onun aline ve ashabına olsun. Ona çokça selamlar olsun. Şairlerden biri Hicaz'da meydana gelen ateş ile Bağdat'ın sular altında kalışı hakkında şöyle bir şiir nazmetmişti:
«İradesi mahîukatta bir kader ile cari olan Allah, noksanlıklardan münezzeh ve yücedir.
Hicaz diyarım ateşle yaktığı gibi Bağdat'ı da sular altında bıraktı.»
Ebu Şâme dedi ki: Doğrusu şöyle denilseydi, daha iyi olurdu: «Bir senede Irak'ı sular altında bıraktı ve Hicaz'ı da ateşle yaktı.»
İbn Sâî, hicretin 654. senesinin olaylarından bahsederken şöyle demiştir:
«Bu sene receb ayının sekizinde cuma günü vezirin yanında oturmaktaydım. Medinetü'r-Rasûl (s.a.v.)'den, Kaymaz el-Alevî el-Hasenî el-Medenî adındaki bir ulak vasıtasıyla kendisine bir mektup geldi. Mektubu alıp okudu. Mektupta anlatıldığına göre bu sene cemaziyela-hir ayının ikisinde salı günü Medinetü'r-Rasûl (s.a.v.) sarsılmış, bu sarsıntı nedeniyle peygamber efendimizin kabri şerifi de sarsıntı geçirmiş ve mezarın çevresindeki demir şebekenin demirleri birbirine çarparak ses çıkarmış, zincirler sallanmıştı. Medine'ye dört fersahlık mesafede bir ateş çıkmıştı. Dağlar iriliğince köpük atan bu ateş, onbeş gün devam etmişti. Elçi; «Ben gelirken ateş henüz sönmemişti, aksine eski halini devam ettiriyordu» dedi. Vezir ona «Ateş hangi tarafa doğru ilerliyor?» diye sorunca mektubu getiren adam şöyle dedi: «Doğuya doğru ilerliyordu. Ben ve Yemen ulağı ateşin yanından geçtiğimizde içine bir hurma dalı attık, ama dal yanmadı. Fakat taşları eritip yakıyordu!»
Mektubu getiren Kaymaz, o ateşte yanan kaya parçalarından birini çıkarıp bize gösterdi. Renk ve hafiflik bakımından kömürü andırıyordu. Medine kadısının el yazısıyla yazılmış olan mektupta anlatıldığına göre Medineliler deprem başladığında Harem-i Şerife girmişler, başlarını açıp, istiğfarda bulunmaya başlamışlardı. Medine valisi de bütün kölelerini azâd etmiş ve bütün haksızlıklara son vermişti. Deprem di-ninceye kadar istiğfara devam etmişlerdi. Yalnız, ortaya çıkmış olan ateş henüz sönmemişti.
Mektubu getiren elçinin anlattığına göre ateş, çıktığı günden bu yana henüz sönmemişti ve onbeş günden beri cayır cayır yanıyordu.»
İbn Sâî dedi ki: Medine-i Nebevî hareminin şeyhi, adil insan Mah-mud b. Yusuf b. Em'anî'nin kendi el yazısıyla şöyle bir yazı yazmış olduğunu gördüm: «Hicaz'da ortaya çıkan bu ateş, büyük bir mucize olup kıyamet saatinin yaklaştığına delalet eden sahih bir işarettir. Mutlu insan, ölmeden önce firsatı değerlendiren ve canım vermeden Önce de kendisiyle yüce Allah arasındaki durumu ıslah ederek kendini kurtarandır. Bu ateş ağaçsız, bitkisiz, taşlık bir arazide ortaya çıkmış olup yiyecek bir şey bulamadığında taşlan yiyor, taşlan yakıp eritiyor, balçığa dönüştürüyor, sonra hava ile temas edince körükten çıkan demir tozuna dönüyor! Cenâb-ı Allah bunu Müslümanlara bir ibret, âlemlere de rahmet kılıyor. Allah Muhammed'e ve onun temiz âline rahmet eylesin.»
Ebu Şâme dedi ki: Ramazan ayının başında cuma gecesi Medine-i Münevvere'nin mescidi yandı. Burada yatmakta olan Allah'ın peygamberine salât-ü selamlann en üstünü olsun. Bu yangın, önce mescidin kuzeybatı köşesinde başladı. Halktan biri elindeki bir ateş ile ambara inmiş, bu ateş önce kapılara ilişmiş ve çabucak tavana ulaşmıştı. Sonra kıble tarafina sirayet etti. İnsanlar hemen bunun önünü almaya çalıştılar. Bir saat geçmeden mescidin bütün tavam yandı. Bazı sütunlan düştü. Kurşunlan eridi. Bütün bu olup, bitenler halkın uykuya dalmasından önce olmuştu. Hücre-i Nebevî'nin tavanı da yanmış ve o halde kalmıştı. Nihayet tavanın onanmına başlandı. İnsanlar sabah olunca namaz kılacak yer aradılar. Bu yangının çıkışı ve Mescid-i Nevebf nin yanışı, mucizeler kabilindendir. Bu, sanki müteakip senede meydana gelecek olaylar için bir uyarıydı.»
Bu sene ve müteakip senede meydana gelen hadiseleri Ebu Şâme şu şiiriyle anlatmıştır:
«Hicretin 654. senesinde Hicaz'da bir yangın çıktı.
Mescid-i Nebevî yandı, Bağdat sular altında kaldı.
Tatarlar sene başında Bağdat'ı zaptettiler. Bundan sonraki senede de aynı hal devam etti.
Bağdatlılara kimse yardım etmedi. Oysa onlara karşı kâfirlere yardım edenler çıktı. Vay İslâm'ın zayi oluşuna!
Bağdat'taki hilafet devleti çöktü.
Halife Müstasım'ın tutunacağı yer kalmadı.
Hicaz'ın haline eyvah ve Mısır'a yanıyorum.
Şâm ülkesine selam olsun.
Ya Rab, sen diğer şehirleri koru ve kullarına afiyet ver.
Ey azamet ve ikram sahibi Rabbim!»
Bu sene Dımaşk'ın Babü'l-Feradis dahilindeki Nasiriyetü'l-Cevva-niye medresesinin yapımı tamamlandı. Burada verilen ilk derste, medreseyi vakfeden Melik Nasır Selahaddin Yusuf b. Melikül-Aziz Muham-nıed b. Melik Zahir Gıyaseddin Gazi b. Nasır Selahaddin Yusuf b. Eyyub b. Şâdi (Kudüs fatihi) hazır bulundu. Buradaki ilk dersi şehrin kadısı Sadreddin b. Sinaü'd-Devle verdi. Bu derste ayrıca emirler, devlet erkânı, alimler ehl-i hail ve'1-akdm tamamı hazır bulundular.
Bu sene Kasyun eteklerindeki Naşiri hankâhımn onanmı için emir çıkartıldı.

