Bu sene Kadı Fadıl'dan îbn Zekî'ye şöyle bir mektup geldi: «Cemaziyelâhir ayının dokuzunda cuma gecesi öyle bir musibetle karşılaştık ki, bu musibette kesif karanlıklar, yıldırımlar, çakan şimşekler, esen fırtınalar vardı. Bu nedenle hava sertleşti. Esinti şiddetlendi. Bağlı yularlar çözüldü. Gürültüler yükseldi. Duvarlar sarsılıp birbirine çarpıldı. Aralannda uzak mesafeler olduğu halde binalar birbirine sarılıp kucaklaştılar. Yer gök, toz bulutlan içinde kaldı. Hatta denildiki, gök ile yer birbirine kavuştu. Bu durum ancak bir Cehennem vadisinin aktığı veya oradan bir esinti geldiği anlamına gelir. Fırtına estikçe esti. Nihayet yıldızların ışığı söndü. Gök kubbe parçalandı. Üzerindeki nakışlar yok oldu. Bizler tıpkı şu ayeti kerimenin tasviri kapsamına girdik: «Bir kısmı da, karanlıklarda, gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sağanağa tutulup, yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzer.» (ei-Bakara, 19).
Şimşeklerin parıltısı karşısında ellerimizi gözlerimizin üzerine kapatıyorduk. Çünkü şimşeklerin parıltısı karşısında gözlerimizi başka türlü koruyamıyorduk. Bu bela ve musibet karşısında sadece mağfiret dileme sığmağı vardı. Kadınlar, erkekler, çocuklar hülasa herkes kaçışmağa başladı. Ama bir çare bulamadılar. Gidecek bir yolu keşfedemediler. Neticede büyük camilere sığındılar. Bu musibet karşısında boyunlarını büktüler. Yüzlerini Allah'a yönelttiler. Mallar ve canlardaki ruhlar akıp gidiyordu. Adeta göz altından etrafa bakıyorlar ve akibetlerinin nice olacağını bekliyorlardı. Hayatla bağlantıları kopmuş, kurtuluş yolunu göremez olmuşlardı. Başlarına gelen musibet üzerinde düşünüyorlardı. Namaz kılmağa başladılar. Keşke hep namazda olsalardı. Nihayet ortalığın sakinleştiği duyuruldu. Dinlenip uyumak isteyenler, yataklarına çekilip dinlenmeye ve uyumağa başladılar.
Her Müslüman, kendi arkadaşını selamete kavuştuğu için tebrik etti. Herkes Ölümden sonra diriliş anını yaşadığını, İsrafil'in sura üfürülüşünden ve bayılıp yere düştükten sonra ayıldığını, Cenâb-ı Allah'ın onları ikinci bir hayata döndürdüğünü zannetti. Ölümle yüzyüze geldikten sonra hayat buldular. Sonra denizdeki gemilerin kırılıp parçalandığına, çöllerdeki ağaçların köklerinden söküldüğüne, yollardaki yolculardan çoğunun telef olduğuna, kiminin kaçtığı halde kaçışının kendisine yarar sağlamadığına dair haberler geldi. Bu mektubumun okunduğu mecliste hazır bulunanlar bilerek yalnışlıklar yaptığımı, bilgiden nasibim olmadığını zannetmesinler. Çünkü karşılaştığımız felaket çok büyük bir felaketti.
Ama Cenâb-ı Allah bizleri korudu. Umarız ki Cenâb-ı Allah, içinde bulunduğumuz gafletten bizi uyarmış ve bize öğüt vermiştir. Daldığımız oyun ve gafletten dolayı bizleri ikaz etmiştir. O'nun bu felaketle karşılaşan bütün kulları, kıyameti ayan beyan görmüşlerdir. Artık bundan sonra bir delil aramağa gerek yoktur. Şehir halkımıza gelince öncekiler, kendilerine böyle bir olaydan bahsetmemişlerdir. Daha önceleri böyle bir müşkilatla karşılaşılmamıştır. Allah'a hamd olsun ki, bizleri bu olay hakkında haber veren kimseler kılmıştır da, bizleri helak ederek başkalarına bizim durumumuzu anlatacak hale getirmemiştir. Yüce Allah'tan dilediğimiz şudur ki, hırs ve gurur belasını üzerimizden kaldırsın ve bizleri helak ve ölüm ehli kimselerden kılmasın.»
Bu sene Mısır'da bulunan Kadı Fadıl, Dımaşk'ta bulunan Melik Âdil'e, Haçlılarla savaşması için mektup yazdı. Onu Haçlılarla savaşmağa teşvik etti. Onlarla daha önce yapmış olduğu savaşlarda gösterdiği kahramanlıklardan ve İslâm sınırlarını koruduğundan ötürü şükranlarını sundu. Ona daha başka mektuplar da göndermişti. Gönderdiği mektuplardan birinde şöyle demişti:
«Bu vakitlerde sizler imarın damatlarısınız. Şenliğin kahramanlarısınız. Elinizde sarfedilen bu nafakalar da, Cennet'te size verilecek olan hurilerin mehirleridir. Cenâb-ı Allah'ın kendisine böyle nimetler bahşettiği kimse, ne mutludur. İşte bunlar Allah'ın ona bahşettiği nimetler ve başarılardır ki her isteyen bunları elde edemez. Bu gibi yerlerde siyah toz bulutlarını yerden göğe yükselten kimselerin amel defterleri günah yazılarıyla karalanmaz. Bu savaş alanlarında kahramanlık gösterenlere ne mutlu. Bu gidiş gelişler insanı itmi'nane ve gönül huzuruna ne kadar da alıştırıyor.» Bir başka mektubunda da şöyle demişti:
«Cenâb-ı Allah bu ismi (Melik Âdil'in ismini kasdediyor) minberlere ve kitaplara yazdırsın ve oralarda ebedî kılsın. Onu dünya ve dünyadaki cesetlerle nefisler için yaşatsın. Köleleri de müşahedenin gerektirdiği durumu bilsinler. Sultanımız sevinç ve afiyet içinde hayatım sürdürsün.
"Görmez misin ki kişinin sağ eli kangren olunca diğeri de kangren olmasın diye sağ elini bilerek keserler," özdeyişi gereğince kendi hastalığını daha da fazlalaştırmasın. Şayet bu hastalık için bir tedbir olsaydı efendimiz o tedbiri daha önceden alacaktı. Parmak ucundaki tırnağı kesen kişi böyle yapmakla vücuduna fayda sağlamış ve zararı da uzaklaş-tırmış olur. Hoşlanılmadan zor bir duruma girişmede eğer övgüye layık bir fayda elde edilecekse bunun zararı olmaz. Sultanımızın son seneleri bile gazvelerin başlangıcı olmalıdır. Sultanımız ve efendimiz sınırlarda nöbet tutmaktan ve cihad etmekten, zorluklara girişmekten ve ağır yüklerin altına girmekten bıkıp usanmasın. O yüzünü bir tek tarafa yönelttiğinde o tarafta da Allah'ın rızası vardır ki, bütün yüzler oraya yönelirler.
«Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz iyi davrananla beraberdir.» (e!-Ankebût, 69).
Bu sene Sultan Selahaddin'in Haçlılarla yapmış olduğu ateşkesin süresi doldu. Bunun üzerine Haçlılar, silahları ve askerleriyle Müslümanların üzerine hücum ettiler. Melik Adil, Merc-i Akka'da onlann karşısına çıktı. Onları bozguna uğrattı. Mallarını ganimet edindi. Yafa'yı da güç kullanarak fethetti. Hamd ve minnet Allah'adır.
Bu arada Haçlılar Alman kralına mektup yazarak Kudüs'ü fethetme işinde kendilerine yardım etmesini istediler. Ama Cenâb-ı Allah onu da çabucak helak etti. Haçlılar bu senede Beyrut şehrini, naibi İzzeddin Şâme'nın elinden savaşmaksızm aldılar. Bu nedenle şairin biri emir Şâme hakkında şöyle bir şiir yazmıştı:
«Kaleyi teslim et bakalım... Hiç kınanmayacaksın öyle mi?!
Tabii, barışı isteyen kişi kınanmaz.
Kaleler savaşmaksızm verilir mi hiç?!
Bu öyle bir âdettir ki, Şâme bunu Beyrut'ta icâd etti!»
Bu senede Haçlı kontu Herri yüksek bir yerden düşerek öldü. Haçlılar çobansız sürüye döndüler. Nihayet başlarına Kıbrıs valisi hükümdar olarak geçti ve onu Herri'nin karısı ile evlendirdiler. Haçlılarla Melik Âdil arasında çok olaylar geçti. Bütün bu çarpışmalarda Melik Âdil onları mağlup ediyor ve şövalyelerinden çoğunu öldürüyordu. Nihayet Melik Âdü'den ateşkes ve barış talebinde bulundular. O da bir sene sonra onlarla antlaşma yaptı.

