Bu sene başında Sultan Selahaddin Akkâ kalesini kuşatma altında tutmaktaydı. Haçlılara da her vakit
deniz
yoluyla
takviye
gelmekteydi.
Hatta
Haçlı
kadınları
savaşmak
niyetiyle memleketlerinden ayrılıp bu savaşa gelmişlerdi. Kimi de cephedeki garip askerleri moral bakımından güçlendirmek ve gurbette onlarla nikahlanmak amacıyla gelmişlerdi ki, gurbetteki askerler böylece rahatlasınlar. Şehvetlerini tatmin etsinler ve kadınlar tarafından kendilerine hizmet edilsin. İçinde bu amaçla 300 güzel Haçlı kadın taşıyan bir gemi, cepheye geldi. Haçlılar bu kadınları görünce savaşa ve gurbete dayanma gücü bulup sebat ettiler. Hatta Müslümanlardan da birçok fasık kimseler bu kadınlara ulaşmak amacıyla o tarafa yöneldiler. Bu haber her tarafa yayıldı. Müslümanlarla Haçlılar arasında Alman hükümdarının 300.000 savayçıyla Kostantiniye tarafından gelmekte olduğu, Şam'ı ele geçirip Şamlıları öldürmek amacını güttüğü haberi yayıldı. Alman hükümdarı Kudüs'ün intikamını almak istiyordu. Bu haberi duyan Sultan Selahaddin ve Müslümanlar büyük bir düşünceye kapıldılar. Son derece korktular. Ayrıca bu dehşetli kuşatma da onları meşgul etmekteydi. Ama öte yandan Haçlıların morali yükseldi. Savaşa ve kuşatmağa daha bir şevkle giriştiler. Şiddet gösterdiler. Ama Cenâb-ı Allah lütfedip Alman askerlerinin çoğunu yollarda açlık, soğuk, yolu kaybetme gibi sebeplerle telef etti. Nitekim bu husus ileride de açıklanacaktır.
Haçlıların savaşmak amacıyla ülkelerinden ayrılıp sefere çıkmala-nnın ve alarm çalmalarının sebebi, el-Kâmü adlı eserinde İbnü'l-Esir'in anlattığına göre şöyledir:
Kudüs ve diğer Hristiyan beldelerinde bulunan bazı rahip ve keşişler Sur şehrinde dört gemiye binerek deniz kıyısındaki Hristiyan şehirlerini ve kasabalarını dolaştılar. Hristiyanları Kudüs'ün intikamını almaya teşvik ettiler. Kudüslülerin başına gelen felaketleri ve sahillerde yaşayan bir kısmının öldürülüp bir kısmının esir alındığını ve evlerinin yıkıldığını anlatmaya başladılar. Hz. İsa'nın ve bir de onu dövmekte, ona eziyet etmekte olan bir Arabm resmini yaptılar. Hristiyanlar bu keşiş ve rahiplere Hz. İsa'yı dövmekte olan bu Arab'ın kim olduğunu sorduklarında onlar «Bu, Hz. İsa'yı döven, Arap peygamberidir. İşte Hz. İsa'yı yaralamış ve o da bu yüzden vefat etmiştir» diyorlardı. Hristiyanlar da bundan rahatsız oluyorlar, kızıp gayrete geliyorlar, ağlayıp hüzünleniyorlardı. İşte bunun üzerine kendi dinlerinin, peygamberlerinin ve hac yerleri olan Kudüs'ün yardımına koşmak üzere yola çıktılar. Çünkü hac yerleri olan Kudüs, zor şartlara maruz kalmış, esaret altına düşmüştü. Bu amaçla gurbetteki askerlerin şehvetlerim tatmin etmek üzere zinakâr kadınlar da cepheye gelmişlerdi. Çünkü dinleri, peygamberleri ve hac yerleri onlar nazarında en kıymetli varlıklarıydı.
Bu senenin rebiyülevvel ayının ortasında Sultan Selahaddin, eman vererek Şaif Arbon'u teslim aldı. Onun arkadaşı son derece zillet ve hakaret altında kalıp esir düşmüştü. Şaif Arbon, Haçlıların en dahilerinden ve tarihi en iyi bilenlerindendi. Hadis ve tefsir kitaplarını da okumuşluğu vardı, ama buna rağmen İslâm'a karşı son derece sert, katı kalpli, nefsi kâfir bir kimseydi.
Kış mevsimi sona erip bahar mevsimi gelince İslâm hükümdarları atlıları, piyadeleri, atları ve bahadırlarıyla kendi beldelerinden çıkıp geldiler. Halife de Sultan Selahaddin'e neft, mızrak, lağımcı ve lav atıcı askerleri gönderdi ki, bunlardan her biri kendi sanatında son derece maharetli birer ustaydı. Maaşları da 20.000dinardı.
Deniz yolu açıldı. Her adadan Haçlı gemileri kendi taraftarlarına yardım etmek için peşpeşe geldiler. Kuvvet ve erzak getirdiler. Haçlılar, tahtadan ve demirden üç burç yaptırdılar. Neft atıldığı zaman yanmasın diye sirke ile ıslatılmış deriler çektiler. Bunlardan birinde 500 savaşçı vardı ki, bu, şehirin en yüksek burcuydu. Bir teker üzerine kurulmuştu. Onu böylece diledikleri yöne çevirebiliyorlardı. Her burcun üzerinde de büyük bir mancınık vardı. Müslümanlar bunu görünce paniğe kapılıp, oradaki müslümanlarm kurtarılamayacağından korktular. Büyük bir sıkıntıya düştüler. Sultan Selahaddin bu burçları yakmak için kafasını zorladı. Düşünmeye başladı. Neftçileri yanma çağırdı. Bu burçları yakacak olurlarsa kendilerine bol miktarda para vereceğini söyledi. Dımaşkh ve bakırcıların dernek başkanının oğlu Ali diye bilinen genç bir bakırcı bu burçları yakmayı teahhüd etti.
Beyaz neft alıp kendi kafasına göre bildiği bazı ecza ile karıştırdı. Bu karışımı bakırdan yapılmış üç kazanda kaynattı. Sonra bu karışım alevli bir ateş haline geldi. Her burca, Akka şehrindeki mancınıklar vasıtasıyla bir miktar savurdu. Böylece üç burç da yanmaya başladı. Nihayet Allah'ın izniyle o burçlar alev alev yanan bir ateş haline geldi. Alevler göğe yükselen birer dil gibi yala-buklanmaya başladılar. Burçların içindeki askerler de yandılar. Müslümanlar o esnada hep birlikte tekbir almaya başladılar. Bu burçlardan her birinde yetmiş kâfir yandı. O gün kâfirler için zorlu bir gün olmuştu. Günlerden de bu senenin rebiyülevvel ayının yirmiikisi olan pazartesi günüydü. Haçlılar o burçları yapmak için yedi ay çalışmışlardı. Ama bir günde yanıp kül oldular.
«Yaptıkları her işi ele alır, onu toz-duman ederiz.» (el-Furkân, 23). Bundan sonra Sultan Selahaddin o genç bakırcıya kıymetli armağanlar ve bol para verilmesini, görevlilere emretti, ama o bu armağanları ve paraları kabule yanaşmayıp şöyle dedi:
«Ben, bunu Allah rızasını kazanmak ve O'nun katındaki mükafatları elde etmek umudu ve amacıyla yaptım, sizden ne mükâfat ne de teşekkür istiyorum.»
Mısır donanması şehir halkına doğru geldi. İçinde bol miktarda gıda maddesi vardı. Haçlılar da, İslâm donanmasıyla savaşmak için kendi donanmalarını tabiiye edip harekete geçirdiler. Ancak onları bundan alıkoymak için Sultan Selahaddin, askerlerini harekete geçirdi. Ayrıca şehir halkı da onlarla savaştılar. İki donanma denizde savaşmağa baş-ladılalr. O gün çok zorlu bir gündü. Karada ve denizde savaşılmış ti. Haç-, hlar İslâm donanmasının bir gemisini ele geçirdiler. Diğerlerim Cenâb-ı Allah onlardan kurtardı ve bu donanma, if indeki gıda maddeleriyle birlikte şehre ulaştı. Müslümanlar o donanmadaki erzaka hatta bir kısmına bile çok muhtaçtılar.
Önceki sayfalarda adı geçen Alman hükümdarına gelince o çok sayıda asker ve teçhizatla Akkâ'ya geldi. Mayietindeki savaşçılar 300.000 kadardı. Amacı, İslâm ülkesini tahrip etmek ve Müslümanları öldürüp Kudüs'ün öcünü almaktı. Ülkeleri, beldeleri peşpeşe zaptetmek, hatta Mekke ve Medine'yi ele geçirmek niyetindeydi, ama Cenâb-ı Allah'ın kuvveti ve yardımıyla amacına ulaşamadı. Aksine Aziz ve Celil olan Allah onları her mekânda ve zamanda helak etti. Hayvan yakalanır gibi yakalandılar. Nihayet hükümdarları, akıntısı şiddetli bir nehirin kıyısına geldi. Nefsi onu yüzerek karşıya geçmeye teşvik etti. Nehire dalınca da su onu bir ağaca doğru sürükledi. Başı yarıldı. Nefesi kesildi. Allah kullan ve memleketleri ondan kurtarıp rahata kavuşturdu. Ama yerine küçük oğlu tahta geçti. Almanların düzeni bozuldu.
Azıkları azaldı. Sonra yollarına devam ettiler. Uğradıkları her beldede öldürülüyorlardı. Akkâ'da bulunan adamlarının yanma ancak 1.000 süvari ile ulaşabildiler ama Akkâ'dakiler başlarını kaldırıp onlara bakmadılar. Onlara kıymet vermediler. Kendi milletlerinin ve başkalarının yanında değerleri kalmadı. Yüce Allah'ın nurunu söndürmek, İslâm dinini alçaltmak isteyenin durumu işte böyle olur! Kâtip İmad'ın anlattığına göre Almanlar ancak 5.000 kişiyle Akkâ'ya ulaştılar. Bütün Frank emirleri ve komutanları oraya gelişlerinden rahatsız oldular. Çünkü Alman hükümdarının zorbalığından korkuyorlardı. Onun yüzünden devletlerinin zeval bulmasından endişe ediyorlardı. Onların gelişine sadece Sur valisi Mer-kis sevinmişti. Zaten bu fitneyi çıkaran ve bu mihneti meydana getiren de oydu. Sadece Merkis onların gelişiyle ve de kendi taktiğiyle güç bulup kuvvetlendi.
Çünkü o, savaşlar konusunda uzmandı. Çok miktarda savaş aleti getirmişti. Bu aletler hiç kimsenin hatırından dahi geçmiyordu. Debbabeler kurdu ki, dağlan andırıyorlardı. Bu debbabeler, tekerlekli arabalar üzerine kurulmuşlardı. Demirden okları vardı. Sur'u adeta boynuzluyor ve deliyordu. Sur'un her bir yanında gedikler meydana getiriyordu. Ama Cenâb-ı Allah bu debbabeleri yaktırarak Müslümanlara lütufta bulundu. Böylece onları bu debbabelerin şerrinden koruyup rahata kavuşturdu. Alman hükümdarı, Frank askerlerini harekete geçirdi. Müslümanlarla çarpışmaya başladı. İslâm askerleri topluca üzerine yürüdüler. Kâfirlerden çok sayıda asker öldürdüler. Haçlılar bir defasında aniden Sultan Selahaddin'in otağına hücum ederek bazı eşyaları yağmaladılar. Sağ cenah komutanı Melikü'1-Adil Ebu Bekir, hemen adamlarıyla birlikte harekete geçti.
Haçlılara bir süre göz yumdu ki, çadırların arasına iyice girsinler. Sonra üzerlerine kılıç ve mızraklarla hamle yaptı. Haçlılar önlerinden kaçıp gittiler, ama Melikü'1-Adil Ebu Bekir onları gruplar ve nrkalar halinde öldürmeğe başladı. Öyleki savaş alanına vücudları serip yeri doldurdu. Elbiseleriyle adeta çiçekli bir bahçe görüntüsü meydana geldi. Bu durum insanlara yumuşak yanakların güzelliğinden daha hoş bir manzara arz ediyordu. En azından onlardan 5.000 kişiyi öldürdü. Kâtip İmad'ın ifadesine göre öğle ve ikindi vakitleri arasında Haçlılardan 10.000 kişi öldürülmüştü. Doğrusunu Allah bilir.
Sol cenahın durumuna gelince, onlar olup bitenlerden habersizdiler. Aksine öğle vaktinde istirahate çekilip çadırlarında uyumaktaydılar. Peşlerinden götürmekte oldukları askerlerin sayısı ise 1.000'den azdı. Müslümanlardan sadece on kişi veya daha az sayıda asker öldürülmüştü ki, bu da büyük bir nimettir. Haçlı askerleri güçlerini kaybedip zayıflamışlardı. Sulh istiyorlardı. Artık Akkâ'yı bırakıp dönmek üzereydiler. O esnada deniz yoluyla Herri komutasında onlara büyük bir takviye geldi. Herri, onlara bol miktarda mal ve para da getirmişti. Onlara bolca para ve erzak dağıttı. Müslümanlarla savaşmalarını istedi. Akkâ'ya yönelik iki mancınık kurdu ki, bunlardan her biri için 1.500 dinar sarfetmişti. Ama şehir içindeki Müslümanlar bu mancınıkları yaktılar.
Bu arada Bizans imparatoru Kostantiniye'den bir mektup göndererek Alman hükümdarının yaptığı kötülüklerden ötürü Sultan Sela-haddin'den özür diliyor ve onun kendi rızası olmaksızın ülkesinden geçtiğini, askerlerinin çokluğu sebebiyle ona karşı koyamadığım bildiriyordu. Ama Cenâb-ı Allah'ın, Almanları her mekânda helak edeceğini sultana müjdeliyordu. Sultan Selahaddin de Kostantiniye'de bulunan Bizans imparatoruna haber göndererek orada cuma günleri Müslümanlar için cuma namazı kıldırılmasma ve hutbe okutulmasına imkân tanımasını istedi. Sultan, elçileriyle birlikte Kostantiniye'de bir hatip ve bir de minber gönderdi. Elçilerin, hatibin ve minberin Kostantini-ye'ye girdikleri gün görülmeye değer muazzam ve övgüye layık bir gün-dv. Artık Kostantiniye'de hutbe okunmağa başladı. Abbasi halifesi için orada dua edildi. Kostantiniye'de bulunan Müslüman tüccar, esir ve yolcular da hutbe okunan camide toplanıp ibadetlerini ifâ ettiler. Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun.

