Kasyun dağı eteğinde Kur'an okuyan yoksullar için yaptırılan medresenin banisidir. Allah rahmet etsin. Asıl adı Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Kudame Şeyh Salih Ebu Ömer elMakdisi'dir. Kur'an-ı Azimüşşânm okunduğu Kasyun dağı eteğindeki medresenin kurucusudur. Şeyh Muvaffaküddin Abdullah b. Ahmed b. Muhammed b. Kuda-me'nin kardeşidir. Ancak Ebu Ömer, Şeyh Muvaffaküddin'den yaşça daha büyüktü. Çünkü kendisi hicretin 528. senesinde Sava köyünde, başka bir rivayete göre ise Cemail'de doğmuştu. Şeyh Ebu Ömer, Şeyh Muvaffaküddîn'i büyütmüş, ona iyilik ve ihsanda bulunmuş, onu evlendirmiş, işlerini ve idaresini yürütmüştü. Mukaddes diyardan geldiklerinde Dımaşk'taki Mescid-i Ebu Salih'e yerleştiler. Burası Babü'ş-Şarkî haricindedir. Sonra buradan ayrılıp Kasyun dağı eteğine (Sefha) taşındılar. Orada Deyr-i Havranı denen kiliseden başka bir yapı yoktu. Kendisi demiştir ki: «Bize, kendimiz salih olduğumuzdan ötürü değil de Mescid-i Ebu Salih'de kaldığımızdan ötürü Salihiyyûn denilmiştir ve taşındığımız bu son mahalle de bize nisbet edilerek Salihiye mahallesi adını almıştır.»
Şeyh Ebu Ömer, Kur'ân-ı Kerim'i Ebu Amr'ın rivayetine göre okudu. Fıkıha dair Muhtesârü'lHerakî adlı eseri ezberledi. Sonra kardeşi Muvaffak da bu eseri şerh etti ve şerhini kendi eliyle yazdı. Tefsir-i Begavî'yi, Ebu Nuaym'ın el-Hilye'sini, îbn Battan'm el-îbâne'sini ve birçok mushafi hem ailesi, hem de başkaları için ücretsiz olarak yazdı. Çok ibadet eden, teheccüt namazı kılan zahid bir kimseydi. Sene boyunca oruç tutardı. Sürekli gülümserdi. Her gün öğle ile ikindi arasında yedi cüz Kur'an okur, kuşluk namazım sekiz rek'at olarak kılar ve bu namazda ihlas sûresini bin defa okurdu. Her pazartesi ve perşembe günü Ma-ğaratü'd-Dem'i ziyaret ederdi. Yolda Yavşan otu toplar, bu otları dullara ve düşkünlere verirdi. Kendisine gelen armağanları ailesine ve düşkünlere vermeyi tercih ederdi. Az elbiseyle yetinirdi.
Üzerinden uzun bir zaman geçtiği halde şalvar ve gömlek giymezdi. Sarığının bir parçasını keserek ya sadaka olarak verir ya da bir ölünün kefenini tamamlardı. Kendisi, kardeşi, dayılarının oğlu Hafız Abdülganî ile onun kardeşi Şeyhü'l-İmad, Sultan Selahaddin'in Haçlılara karşı yapmış olduğu bütün gazalara katılmışlar, onun hiçbir gazasından geri kalmamışlardır. Kudüs ve Şam sahillerinin fethinde de onun yanında yer almışlardır. Melik Âdil bir gün Ebu Ömer'in ziyaretine gelmişti. Ebu Ömer o esnada namaz kılmaktaydı. Namazını kesmediği gibi kısaltmadı da. Sultan Âdil oturup onu beklemeğe başladı. Ebu Ömer namazını kılmağa devam etti. Ona hiç dönüp bakmadı. Nihayet namazını tamamladı. Sultan Âdille görüştü. Allah rahmet etsin.
Şeyh Ebu Ömer, büyük camiyi Famiyeli bir adamın parasıyla yapmağa başlamıştı. Ancak duvarlar bir adam boyu yükselince para tükenmişti. Bunun üzerine Erbil hükümdarı Melik Muzaffer Kevkerî ona bir miktar para gönderdi. Bu parayla caminin inşaatım tamamladı. Bu caminin hatipliğini Şeyh Ebu Ömer yaptı. Hutbe irâd ederken üzerinde zayıf ve eski giysiler vardı. Ama kendisinde Allah'tan korkup sakınma ve takva nurları vardı. Misk kokusu gizlense de, o mutlaka açığa çıkar. O gün yaptırmış olduğu minberin dört basamağı vardı. Dördüncüsünün üzerinde otururdu. Nitekim Peygamber Efendimizin minberi de dört basamaklıydı.
Ebül-Muzaffer'in anlattığına göre kendisi bir cuma günü Şeyh Ebu Ömer'in hutbesini dinlemişti. Şeyh Abdullah el-Botanî de o gün cumaya gelmişti. Şeyh Ebu Ömer hutbenin sonunda sultana dua ederken, «Allah'ım kulun Melik Âdil Seyfeddin Ebu Bekir b. Eyyûb'u ıslah et» deyince Şeyh Abdullah el-Botanî kalkıp ayakkabılarım almış, cuma namazını bırakarak camiden çıkıp gitmiştir. Namazı kıldıktan sonra Botanfnin yanına gidip kendisine, «Neden Şeyh Ebu Ömer'e kızdın?» diye sordum. O da, «Şu zalim hükümdara Âdil demesine kızdım ve bu nedenle arkasında namaz kılmadım» diye cevap verdi. Biz, Botanî ile konuşmaktayken Şeyh Ebu Ömer yanımıza geldi. Elinde bir parça ekmek ve iki tane salatalık vardı. Ekmeği kırıp «haydi namaza» dedi. Sonra da sözünü şöyle sürdürdü: Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: «Ben Melik Âdil Kisrâ'nm zamanında peygamber olarak geldim.»
Şeyh Ebu Ömer'in böyle demesi üzerine Şeyh Abdullah el-Botanî gülümsedi, elini uzatıp ekmekten bir parça alıp yedi. Yedikten sonra da Şeyh Ebu Ömer kalkıp gitti. O gidince Botanî bana dedi ki: «Bu adam mutlaka salih bir adamdır.»
Ebu Şame dedi ki: Botanî büyük ve salih insanlardandı. Onu bir kaç defa görmüştüm. Ebu Ömer'den on sene sonra vefat etti. Şeyh Botanî, takvalı olmasına rağmen Melik Âdü'e maslahat gereği hoş sözler söylemesine müsamahayla bakmadı. Onun için camiden ayrıldı. Belki de o misafirdi. Misafire ise cuma farz değildir. Şeyh Ebu Ömer Melik Ebu Bekir'e Âdil lakabıyla hitap etmenin, bir nevi lakab olarak Âdil, Kamil, Eşref ve benzeri isimler cümlesinden olarak caiz olduğunu söyleyip kendini savunmuştur. Nitekim tam zıt nitelikler taşıdıkları halde başkalarına da Salim, Ganim, Mes'ûd, Mahmud gibi lakablar takılmıştır. Aslında ve hakikatte onlar ne Salim, ne Ganim, ne Mes'ud ne de Mah-mud'durlar. Bu gibi lakablar hükümdarlara, tüccarlara ve diğer adamlara da takılmaktadır. Nitekim ters vasıflara sahip olduğu halde bazı kimselere Şemseddin, Bedreddin, İzzeddin, Taceddin gibi isimler takılmaktadır. İlk mezhep imamları gibi zâhidlik, âbidlik ve benzeri üstün hasletlere sahip olmadıkları halde bazı kimselere de Şafiî, Hanbelî ve benzeri, unvanlar takılmaktadır. İşte Melik Ebu Bekir'e de Âdil lakabıyla hitap etmek, diğer hükümdarlara müştereken verilen iakablara benzemektedir ve o lakabların kapsamına girmektedir.
Yukarıda geçen ve Şeyh Ebu Ömer'in Şeyh Botanî'ye karşı, delil olarak ileri sürdüğü hadisin aslı yoktur. Meşhur kitaplarda böyle bir hadise rastlanmamaktadır. Ona, Ebu Muzaffer'e, sonra da Ebu Şame'ye böyle bir sözü hadis olarak kabul ettiklerinden ve delil saydıklarından ötürü hayret ediyorum. Doğrusunu Allah bilir.
Sonra Ebü'l-Muzaffer, Ebu Ömer'in faziletlerini, menkıbelerini, kerametlerini ve onda gördüğü salih halleri anlatmağa başlayarak şöyle demiştir: «Şeyh Ebu Ömer, davranış ve hâl bakımından Selef-i Salihîn'in yolundaydı. Akidesi güzel olup kitaba, sünnete, nakledilen eserlere sarılırdı. Rivayet edilen hadislere, olduğu gibi bağlanırdı. Din adamlarına ve İslâm ulemasına dil uzatmazdı. İnsanları bid'atçılarla oturup kalkmaktan men'ederdi. Seyyidü'l-Mürselîn ve Hatemü'n-Nebiyyîn'in sünnetine bağlı olan kimselerle arkadaşlık kurmayı emrederdi. Çok defalar kendi nefsini kastederek bana şu şiiri okumuştur:
«Kur'an hakkında hak ve işini muhkem yapan kimselerin sözünü söylemenizi size tavsiye ederim.
Kur'an mahluk değildir. Fani hiç değildir.
Lakin o hükümdar ve melik olan Allah'ın kelamıdır.
Onun ayetlerinin manaları parlaktır, ışık saçıcıdır.
Allah rızası için dil ile okunandır.
Göğüslerde ve kalplerde mahfuzdur.
Sayfalar üzerinde parmaklarla yazılıdır.
Sıfatlar hakkında ey kardeşlerim söylenecek söz,
Zât ve ilim sıfatları hakkında beyan iledir, açıktır.
Bunları inkâr etmeksizin kabullenmek gerekir.
Hiç bir şeye benzetmemek ve manasını dumura uğratmamak icap eder.»
Şeyh Ebu Ömer yine kendi nefsini kastederek bana şu şiiri okumuştur:
«Boşuna ömrümü tüketmiş değil miyim ki, eğlencelere dalmış değil miyim ki;
Basımdaki saç ağardı. Zayıfladım. Hastalandım.
Başıma öyle bir hal geldi ki, hayatım boyunca onun için ağlasaydım yeridir.Ki gözlerimden yaşlar aksaydı da, bu hal başıma gelmeseydi. Ağla-saydım bile incinmezdim.»
Şeyh Ebu Ömer hastalandı. Hastalığı birkaç gün sürdü ve bu sene rebiyülevvel ayının yirmidokuzunda salı gecesi seher vakti vefat etti Hastalığı esnasında devam ettirdiği virdlerini terk etmedi. Deyr-i Havram de yıkanıp büyük bir kalabalık tarafından mezarlığa götürüldü. Cenazesine katılan cemaatın sayısını ancak Aziz ve Celil olan yüce Allah bilir. Cenaze merasimine devlet erkânından, ulemadan, ümeradan, kadılardan ve diğer büyüklerden katılmayan kalmadı. O gün görülmeğe değer muazzam bir gündü. Hava çok sıcaktı. İnsanların üzerinde âdeta bir sıcaklık tabakası vardı ve sıcaktan ötürü bu sıcaklık tabakasından tıpkı arı vızıltısı gibi bir ses hissediliyordu. İnsanlar onun kefenini adeta kaçırıp yağmaladılar. Bunu teberrüken yapmışlardı. Elbiseleri çok pahalıya satıldı. Şairler onun için güzel mersiyeler yazdılar. Vefatından sonra onunla ilgili çok güzel ve salihane rüyalar görüldü. Allah rahmet etsin. Geride üç erkek çocuğu bırakmıştı:
1- Ömer. Kendisi Ömer'in adıyla künyelenerek Ebu Ömer künyesini taşıyordu.
2- Şeref Abdullah. Bu, babasının vefatından sonra katiplik görevine atandı ki İzz Ahmed'in babasıdır.
3- Abdurrahman.
Şeref Abdullah da vefat edince hatiplik görevi kardeşi Şemseddin Abdurrahman b. Ebi Ömer'e kaldı. Bunlar Şeyh Ebu Ömer'in erkek çocuklarıydılar. Şeyh Ebu Ömer'in kız çocukları da vardı. Nitekim yüce Allah buyurdu:
«Kendini Allah'a veren, inanan, boyun eğen, tevbe eden, kulluk eden, oruç tutan dul ve bakireler.» (et-Tahrîm,5). Şeyh Ebu Ömer'in mezarı Deyri'l-Havranî karşısındaki sokakta bulunan Mağaratulcu yolu üzerindedir. Allah, ona da bize de rahmet etsin.

