Antakya, verimli arazileri bol olan büyük bir şehirdir. Anlatıldığına göre şehrin surlarının çevre uzunluğu oniki mildir. Burçları 136 altı, surlardaki balkonları ise 24.000 tanedir. Sultan Melikü'zZahir, bu sene ramazan ayı başında Antakya'ya gitti. Antakyalılar çıkıp kendisinden eman dilediler. Bazı şartlarla kendisiyle anlaşabileceklerini söylediler. Ancak o bunların isteklerini kabul etmedi. Onları ziyan içinde geri çevirdi. Şehri kuşatmağa karar verdi ve ramazan ayının ondördünde cumartesi günü Allah'ın gücü, kuvveti, zaferi ve yardımı ile şehri fethetti. Çokça ganimet ele geçirdi. Emirlere bol miktarda para ve mal verdi. Orada Halep'li birçok Müslüman esir vardı. Bütün bu olup bitenler, dört günlük bir süre zarfında olmuştu. Oranın ve Trablus'un sahibi Ağris, Müslümanlara karşı en şiddetli eziyeti yapanlardandı.
Tatarlar Haleb'i ele geçirdiklerinde ve insanlar oradan kaçtıklarında bu kişi, Müslümanlara çok zarar vermişti. Yüce Allah, haçı ezip kıran ve İslâm'a yardımcı olan sultanı ortaya koyarak ondan intikam aldı. Hamd ve minnet Allah'adır. Bu haber ulaklar vasıtasıyla ülkeye ulaştı. Mansure kalesinde müjde davulları çalındı. Buğraz halkı da Sultan Melikü'z-Zahir'in üzerlerine gelmekte olduğunu duyunca, şehri teslim etmek için kendilerine yetkili bir kişi göndermesini istediler. O da kendilerine şehri teslim almak üzere ramazan ayının onüçünde saray üstadı Emir Aksungur el-Farikanî'yi gönderdi. Müslümanlar böylece birçok kale ve şehri ele geçirdiler. Sultan Melikü'z-Zahir de güçlenmiş ve muzaffer olarak geri döndü. Ramazan ayının yirmiyedisinde büyük bir debdebe ve saltanatla Dımaşk'a girdi. Şehir onun için süslenmişti.
İslâm'ın zorba kafirlere karşı zaferi sebebiyle müjde ve sevinç davulları çalındı. O burada Dı-maşk meliklerinin ellerinde bulunan birçok köy, bahçe ve arazileri de almak istiyordu. Tatarların oraları daha önce istila ettiklerini, sonra buraların geri alındığını iddia ediyordu. Bazı Hanefî fakiVıleri, kâfirlerin, Müslüman mallarından ele geçirdiklerine malik olabileceklerine ve bunların onlardan geri alındığı takdirde devletin olup asıl sahiplerine iade edilmeyeceğine dair fetva verdiler. Bu mesele meşhur bir mesele olup, insanların bu hususta iki görüşü vardır. Aslolan cumhurun kavlidir ki; buna göre mezkur mülklerin aslî sahiplerine iade edilmesi vaciptir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.)'ın devesi Adbâ müşrikler tarafından zap-tediimişti. Fakat bilahare Rasûlullah (s.a.v.) bunu onlardan geri almıştı.
İşte Cumhur-u ulema bu hadisi ve benzerlerini Ebu Hanife'ye karşı bir delil olarak ileri sürmüşlerdi. Alimlerden bazıları da şöyle demişlerdir:
Kâfirler, Müslümanların mallarını zaptettiklerinde ve bu mallar ellerinde iken Müslüman olduklarında bunlar, onların mülkü olarak kalır. Buna delil olarak da Peygamber (s.a.v.) efendimizin, «Akil bizim için bir ev mi bırakmıştı ki?!» mealindeki hadisini gösterirler: Müslümanlar, Medine'ye hicret ettiklerinde Akü onların mülklerine el koymuştu. Fakat daha sonra bu mülkler, kendisinin elindeyken İslâm'a girmiş ve bu mülkler elinden alınmamıştı. Kâfirler, İslâm'a girmeden önce Müslümanların mallarına ve mülklerine el koyduklarında ve bu mal ve mülkler, İslâm devletince ellerinden alınacak olursa, o zaman asıl sahiplerine iade edilir. Çünkü yukarıda zikrettiğimiz Adbâ adlı deveyle ilgili hadis, bunun vacip olduğunu ifade eden bir delildir. Kısaca demek istediğimiz şudur: Sultan Melik Zahir bu konuyu görüşmek için kadıları, fakihleri ve her mezhebe mensup alimleri bir mecliste topladı ve bu mesele görüşüldü.
Sultan Melik Zahir, elindeki fetvalara dayanarak kararım verdi. İnsanlar bu kararın sonucundan korktular. Sahip Fahred-din b. Vezir Bahaeddin b. Hanna, onlara aracılık etti. Çünkü o, İbn bin-tü'1-Eazz'dan sonra Şafiîlerin medresesinde müderrislik yapmıştı. Sul-tan'a şöyle dedi: «Ey Hakan! Belde ahalisi bütün bu mal ve mülke karşılık 1.000.000 dirhem ödeyerek seninle anlaşma yapmak istiyorlar. Ancak bu parayı senelik 200.000 dirhemlik taksitler halinde Ödeyeceklerini söylüyorlar.» Sultan Melik Zahir ise bu paranın bir kaç gün içindeibn"kesîr peşin olarak Ödenmemesi durumunda teklifi kabul etmeyeceğini bildirdi ve şehirden çıkıp Mısır'a yöneldi. Fakat giderken mezkur paranın taksitler halinde ödenmesini kabul edeceğini de zikretti. Sonra bu müjde halka ulaştırıldı. Paranın 400.000 dirhemlik bölümünün peşin olarak ödenmesi kararlaştırıldı.
Hasat mevsimi zamanında ürünlere el konulması ve bu gelirin de sultana iade edilmesi kabul edildi. Bu, insanların sultana karşı insanların gönüllerinin yumuşamasına neden oldu. Abakahan, Tatarlar üzerinde hakimiyetini sağlamlaştırınca veziri Nasirüddin et-Tusî'nin görevde kalmasını kararlaştırdı. Anadolu'da, naib olarak Pervane'yi görevlendirdi. Pervane'nin onun yanında kadri, kıymeti arttı. Anadolu'da yalnız başına bağımsız bir hükümdar gibi oldu. Orada sânı yüceldi.
Bu sene Yemen hükümdarı, Melik Zahir'e mektup yazarak kendisine itaat edeceğini, sultandan yana olduğunu, Yemen'de Melik Zahir adına hutbe okutacağını bildirdi ve sultana birçok hediye ve armağanlar gönderdi. Sultan Melik Zahir de bilmukabele ona hediyeler, hil'atler, sancaklar ve beratlar gönderdi.
Bu sene Ziyaeddin b. Fikaî, Sahip Bahaeddin b. Hanna'yı Melik Zahir'e şikâyet etti. Onun huzurunda onunla murafaa yaptı. İbn Hanna onu mağlup etti. Bunun üzerine Sultan Melik Zahir, Ziyaeddin'i Sahip Bahaeddin'e teslim etti. Sahip de Ziyaeddin'e tokmaklarla vurdu, mallarını elinden aldı, ölünceye kadar ona eziyet etti, Bir rivayette anlatıldığına göre Sahip Bahaeddin, Ziyaeddin'i ölmeden önce 717.000 kez tokmaklatmış tır. Doğrusunu Allah bilir.
Bu sene büyük vezir Pervane Konya hükümdarı Melik Alaeddin'i öldürttü, yerine on yaşındaki oğlu Giyaseddin'i oturttu. Böylece Pervane, ülkeye ve insanlara hakim oldu. Anadolu askerleri, onun itaati altına girdi.
Bu sene Sahip Alaeddin Bağdat'ta divan sahibi îbn Haşkerî en-Numanî adındaki şairi öldürttü. İbn Haşkerî'nin büyük günahlar işlediği her tarafta duyulmuştu. O, kendi söylediği şiirlerin Kur'an-ı Azimüş-şan'dan daha üstün olduğunu iddia ediyordu! Sahip Alaeddin, bir defasında Vasıt'a gitmişti. Numaniye'de iken İbn Haşkerî yanına geldi, ona bir kaside okudu. Kasideyi okurken müezzin de o anda ezan okumaya başlamıştı. Sahip Alaeddin ona susmasını söyleyince İbn Haşkerî; «Ey efendimiz! Sen yeni bir şeyi dinle, üzerinden seneler geçmiş bu şeyi bırak!» dedi. Böylece Sahip Alaeddin onun hakkında duyduğu şeylerin gerçek olduğunu anladı. Sonra onunla latife tarzında konuştu. Kendisinde söylediklerini reddetmediği intibaı uyandı. Amacı onun niyetini daha iyi anlamaktı. Sonunda onun tam bir zındık olduğu anlaşıldı. Yola koyulurken beraberindeki bir adama, «Şu İbn Haşkerî'yi yolda bir tarafa çek ve öldür!» diye emir verdi. Adamı İbn Haşkerî'yle beraber yürüdü.
Nihayet
onu
insanlardan
uzaklaştırdı.
Yanındaki
arkadaşlarına
da,
«Onu
kendisiyle sakalaşıyormuşsunuz gibi atından indirin» dedi. Atından indirilen İbn Haşkerî, onlara sövüyor ve lanet okuyordu. Sahip Alaeddin, «Elbiselerini üzerinden çıkarın!» buyruğunu verdi. Elbiselerini çıkardılar. Sonra Sahip Alaeddin, «Boynunu vurun!» diye emretti. Adamlarından biri öne geçti ve bir kılıç darbesiyle başını gövdesinden ayırdı.

