Zeyd b. Hasan b. Zeyd b. Hasan b. Saîd b. İsmet. Alim ve imam bir kimseydi. Zamanında ilimde tek şahsiyetti. Lakabı Tacüddin, künyesi de Ebü'1-Yümn el-Kindî'dir. Bağdat'ta doğdu. Orada yetişti. İlim tahsil etti. Sonra Dımaşk'a gelip orada ikamet etti. Zamanında lügat, nahiv ve diğer ilimlerde, doğuda ve batıdaki bütün insanların fevkine çıktı. Dayanağı yüksek, yolu güzel, yaşantısı hoş, akidesi sağlam bir kimseydi. Zamanındaki alimler ondan yararlandılar. Onu övdüler ve ona boyun eğip, teslim oldular. Önceleri Hanbelî idi, sonra Hanefî mezhebine geçti. Hicretin 520. senesinin şaban ayının yirmibeşinde doğdu. On yaşındayken Kur'an'ı çeşitli rivayetlere göre okudu. Güvenilir alimlerden, yüksek senetli hadisleri çokça dinledi. Hadis ilmiyle ilgilendi. Arapçayıve lügati öğrendi, bu alanda meşhur oldu. Sonra hicretin 563. senesinde Şam'a geldi. Bir süre sonra Mısır'a gidip oraya yerleşti. Kadı Fadıl'la görüştü. Sonra tekrar Dımaşk'a göçtü. Dârü'1-Acem denen semte yerleşti. Hükümdarlar, vezirler ve emirler katında itibar sahibi oldu. Alimler, hükümdarlar ve hükümdarların çocukları yanına gelirlerdi. Dımaşk valisi Efdal b. Selahaddin bizzat onun evine gider, gelirdi. Aynı şekilde
Selahaddin'in kardeşi Muhsin ve Muazzam da Dımaşk valisi olduğu zamanlarda evine giderlerdi. Evi Darbü'1-Acem denen semtteydi. Orada Zemahşerî'nin el-Mufassal adlı kitabını okuturdu. Muazzam, bu kitabı ezberleyenlere ödül olarak otuz dinar verirdi. Darbül-Acem'deki evine camiden çıkan herkes uğrar, meclisinde otururlardı. Örneğin Şeyh Ale-müddin es-Sehavî, lügatçı Yahya b. Mutî el-Vecih, Fahir et-Türkî ve diğerleri hep yanına uğrarlardı. Kadı Fadıl onu överdi.
Sehavî onun için: «Başkalarında bulunmayan ilimler onun yanında vardı.» demiştir.
Sibeveyhî, onun kitabını şerhetmiştir. Sibeveyhî'nin asıl adı Amr, kendisinin ki ise Zeyd idi. Ben de bu hususta şöyle bir şiir yazdım:
«Amr'ın zamanında bir benzeri yoktu.
Asrın sonunda Kindî'nin de bir benzeri yoktur.
Bunlardan birinin adı Zeyd, diğerinin ki Amr'dır.
Zaten nahiv ilmi de, Zeyd ve Amr'ın üzerinde kurulmuştur.»
Ebu Şame dedi ki: Bu durum aynen hicretin 592. senesinde Ibn Dehhan'm şu şiirinde söylediklerine benzemektedir:
«Ey Zeyd! Rabbim sana bağışlarını fazl al aştırsın. Emellerin algılıyamacağı kadar bol nimetler versin. Alimler arasında nahiv ilminde otorite sensin. Zaten bu ilimde senin adınla örnek verilmiyor mu?»
Sehavî de Zeyd b. Hasan'ı güzel bir kasideyle övmüştür. Ebü'l-Mu-zaffer Sibt İbn Cevzî de onu övenler arasında olup şöyle demiştir: «Onun yanında ders okudum. Akidesi güzel, ahlâkı zarif bir kimseydi. İnsan onun meclisinde oturmaktan bıkmazdı. Onun güzel ve ders verici nükteleri, yüksek manalar içeren şiirleri vardı. Güzel yazı yazardı. Büyük bir şiir divanı vardı. Bu sene şevval ayının altısında pazartesi günü, doksa-nüç sene, bir ay, onyedi günlük ömrünü noktaladı. Cenaze namazı Dımaşk Camii'nde kılındı. Sonra Salihiye mezarlığına götürülüp defnedildi. 761. ciltten oluşan kıymetli kitaplarım, kendisini azad eden Necibüd-din Yakut'a vakfetmişti. Hadis, fikıh, lügat ve diğer ilimlerde payı bulunan alimlerin de bu kütüphaneden yararlanmalarını şart koşmuştu. Bu kitapları Ali b. Zeynelabidin türbesine bitişik Maksûret-ü İbn Sinan el-Halebiye'deki büyük bir anbara konuldu. Sonra bu kitaplar dağıldı. Çoğu satıldı. Ambarda ancak dağılıp porsumuş az miktarda kitap kaldı. Daha önce Maksuretü'l-Halebiye'ye Maksuret-ü İbn Sinan denilmekteydi.
Zeyd b. Hasan vefat edince geride bol miktarda para, mal ve mülk ile bir çok güzel Türk köle de bıraktı. Kalbi yufka, ahlâkı güzel bir kimseydi. Öğrencilerine güzel muamelede bulunur, onları görünce ayağa kalkar, saygı gösterirdi. Yaşlanınca ayağa kalkmayı terketti ve onlara şu şiiri okudu: «Dostlarım ziyaretime geldiklerinde artık onlar için ayağa kalkamıyorum.
Tek suçum, Ömrümün uzamasıdır.
Eğer onlar da yüz yaşının yarısına varacak olurlarsa,
Kendilerine karşı ayağa kalkmayışımın sebebini anlarlar.
Şarkıcıların vuslatı ateş gibi çabucak alevlendi.
Yaklaşma ve yakın olma çağı daha parlak ve daha güzel oldu.
Gecelerim de ömür en güzel şefaatçi idi. Ancak o da yüz çevirip gidiyor.
Oyun ve eğlenceye dalmak, en açık ve belirgin yol oldu.
Saçlar ağardı, ihtiyarlık göründü, aşk tamahına yöneldi.
Akim önceleri güzel bulduğu şeyler, bana çirkin göründü.
Yolculuk azığıyla dönüp gitti. Sanki ben hiç orada değildim.
Orada nimetlerin yüzünü çitle kapatıp uzaklaştırdı.
Gençlik abasını giyip de hiç yerden sürümedim sanki eteklerimi
Bu gençliğe ve abaya bakıp gururlanmadım ve salınıp dolaşmadım sanki.
Omuzlan yumuşak sevgili, sana bir çocuğu emaneten bıraktı.
Salınarak yürüdü, ağzından bal akan siyah gözlü sevgili.
Gecelerini güzel kokular saçarak tüketti.
Gecelerden geri kaldığı için sanki karanlıklar alınıp götürüldü.
Dün, kalbi üzgün ve sıkıntılıydı.
Aşk incisinden bir yol aramakta ve çabalamaktadır.
Biricik sevgili, kaldı ki ben üstünlüğüme rağmen horlanmış ve yerilmişim.
Fazilet düşmanlarından ötürü ürküp rahatsızlanmışım.
Ey Rabbim! Ben dinimi memnun ettim, o da beni memnun etti.
Dinimi salih amellerle süsleyip güzelleştirdim
Ey Rabbim! Ben bir mecliste şerefli bir kimseyle karşılaştım.
Onun dualarını dinledim, kelimeleri tekrarlıyordu ama anlaşılmıyordu.
Üstünlüğümle onun noksanlığım giderdim ve yanından ayrıldım
Kalbinde üzüntü, boğazında düğüm vardı.
Sanki benim övgülerim, hasedlerimin kulaklarındadır.
Manaların en bakir olanlarını kucaklayıp bağrına bastı.
Takiyyüddin'in kılıcı bütün dinsizlerin üzerindedir.
Onları kahramanca yeryüzünde önüne katıp sürüklemektedir.»
Zeyd b. Hasan, Melik Muzaffer'in kardeşi Muizzüddin Ferruhşah
b. Şahinşah b. Eyyûb'u da şöyle övmüştü:
«Sen, göz yaşlarını akıtan şaşkın kimseye acımıyor musun?
Aşıka, düştüğü zaafiyetten ötürü aman vermeyecek misin?
Katil, süngüsünü kalbe sapladığı halde maktulüne acıyabilir, ama süngüsü geri çekilmez. Ben bu aşka düşeli ve bu aşk hastalığına yakalanalı beri kendime gelmiş değilim.
Ben, bakışlarıyla insanı büyüleyen yumuşak tenliye aşık olmakla müptela oldum.
Onun güzelliği karşısında parmaklarımın ucu tiril tiril titrer.
Bu şaşkınlığıma şifa arıyorum.
Nazlı sevgili, ne zaman bu şaşkın aşıka acıyacak.
Ona aşık olduğumdan ötürü nice ahü figanlar edip inledim.
Ama bu ahların bana bir faydası yok sanıyorum.
Ona kavuşma amacım vardır.
Eğer bu amacım gerçekleşirse, onun gülümsemesi anında arzularım kabarır.
Ey güzellikte eşsiz olan sevgili, sen güzellikte son noktaya ulaşmışsın.
Tıpkı aşkta benim son noktaya ulaşmam gibi.
Sana aşık olduğumdan ötürü niceleri beni kınadılar.
Bu aşka son vereyim de hayatı seveyim.
Oysa sen işte O'sun; aşıkımm yanında ağlıyorum.
Bir heyecan ve hıçkırık hissettiğimde,
Göz ucuyla ona bakıyorum.
Ey güzellikleri çok olan,
Ey kendisine hayran olduğum,
Seni bazan düşünüyorum, bazan da inkâr ediyorum.
Bu iki şey, aynı kelimelerde birleşen zıt şeylerdir.
Bunlar anlam bakımından beni sevgiliye yönelten şeylerdir.
Sen fazilet ve üstünlüklerin sahibi değil misin? * Ki bu fazilet ve üstünlüklerin en azına sahip olan benden başkası, yükselip gelişir.»
Kafir ve mülhidlerin Sultan Selahaddin'i öldürmeğe ve Fatımî devletini yeniden kurmağa yöneldikleri zaman ortaya çıkan ve hicretin 599. senesinde idam edilenlerle birlikte idam edilen Ammare el-Yümnî hakkında Taceddın el-Kindî'nin (Zeyd b. Hasan'ın) okuduğu şiirlerden biri şudur:
«Ammare, islâm tarihinde hainliğini ortaya koydu.
Bu dönemde o, haça ve kiliseye bağlanıp onlarla ittifak kurdu.
Hz. Ahmed'e düşmanlık hususunda şirke ortak oldu. Haçı sevme nedeniyle de idam edildi. Mülteka tabibi idi. Şayet onu imtihan edecek olursan,
Münafıklıkta onun kuvvetli bir dal olduğunu görürsün.»
Şu şiir de Zeyd b. Hasan'a aittir:
«Felekle hoşça bir gün geçirdik, onunla arkadaş olduk.
O güzel günlerde lezzetlere dalıp yüzdük.
Ama felek ardını dönüp gittikten sonra,
Sanki ben onun yokluğunda rüya görmüş gibi oldum.
İhtiyarlık beni çöktürdü. Artık üzerimden kalkıp gitmiyor.
Her ne kadar ihtiyarlığı kınayıp ayıplasam bile beni terketmiypr.
Yaşlılık öyle bir konuk ki, işi hep ağırdan alıyor.
Beni günbe gün çukura sevkediyor.
Daha önce ömrümü sene sene sayıyordum.
Artık gün gün saymağa başladım.»

