El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Hicretin Yediyüzaltmışikinci Senesi

Bu sene başında Mısır, Şam, Haremeyn-i Şerifeyn ve buralara bağlı mıntıkalarda İslâm'ın ve Müslümanların sultanı, Melikü'n-Nasır Hasan Kalavun es-Salihî idi. Sultanın Mısır diyarında naibi yoktu. Mısır'daki kadıları, …

Bu sene başında Mısır, Şam, Haremeyn-i Şerifeyn ve buralara bağlı mıntıkalarda İslâm'ın ve Müslümanların sultanı, Melikü'n-Nasır

Hasan Kalavun es-Salihî idi. Sultanın Mısır diyarında naibi yoktu. Mısır'daki kadıları, önceki senede adları anılan kimselerdi. Veziri Kadı İbn Hatip; Şam naibi Emir Seyfeddin Baydemir elHarezmî; Dımaşk'm kadıları, hatibi, diğer eşrafı, ordu nazırı ve muhtesibi ise önceki senede adları anılan kimselerdi. Vezir İbn Kazvin'î, Sır katibi Kadı Eminüddin b. Kalanisî, Beytü'1-mal vekili ise Kadı Selahaddin es-Suğdî idi. Bu zat meclisteki dört üyeden biriydi. Vakıflar idaresinin başkanı Emir Nasi-rüddin b. Fadlullah; baş hacib de Yusufî idi. Bu zat, Cinhar emiri olarak üzere Mısır diyarına gitmişti. Dımaşk şehrinin mütevellisi Nasirüddin; Nakibü'n-Nükabası ise İbn Şücaî idi.

Muharrem ayının altısında pazartesi günü sabahleyin Hama naibi Emir Ali, Mısır'a giderken Dımaşk'a uğradı. Ablak Sarayına indi. Sonra Düveydarı olan Yelboğa'nm konağına uğradı. Kassain'de bulunan bu konağın bazı odaları tamir edilip yenilenmişti. İnsanlar buradayken yanına gidip ziyaret ettiler. Kendisine selam verdiler. O da muharrem ayının dokuzuna, perşembe sabahına kadar orada kaldı. Sonra Mısır diyarına gitti.

Muharrem ayının ondokuzunda pazar günü, Şagor mahallesinden Hasan b. Hayyat, zindandan alınarak Maliki kadısının huzuruna getirildi. Firavun'dan taraf olduğuna dair iddialarda bulunuldu. Kendisi de bunu önce itiraf etti. Sonra ikinci kez, üçüncü kez tartışıp münazara yaparak bunu doğruladı. Kendisi okur yazar olmayan avam tabakasından cahil bir ihtiyardı. Bazı naslardan bahsediyordu, ama delilini güzelce ileri süremiyordu. Sadece muhayyilesinde bir şüphe meydana gelmişti. Boğulmak üzere iken Allah'ın azabını gördüğü ve ilâhî ceza ile kuşatıldığı esnada Firavun'un durumunu haber veren şu ayet-i kerimeyi delil olarak ileri sürüyordu:

"İsrail oğullarının inandığından başka Tanrı olmadığına inandım. Artık ben O'na teslim olanlardanım."

Cenâb-ı Allah da Firavun'a o zaman şöyle karşılık vermişti:

"Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin. Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için bu gün sadece senin cesedini çıkarıp (sahile) atacağız" dedik." (Yunus, 90-92).

Bu cahil adam Firavun'un o esnadaki imanının kendisine fayda vereceğine inanmıştı. Oysa Yüce Allah bir âyet-i kerimede bunun doğru olmadığını şöyle beyan buyurmuştur:

"Şiddetli azabımızı gördüklerinde: "Yalnız Allah'a inandık; O'na koştuğumuz eşleri inkar ettik" dediler. Ama, bizim şiddetli azabımızı görüp de Öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında Öteden beri yürürlükte olan yasasıdır. İşte inkarcılar o zaman hüsranda kaldılar." (Gafîr, 84-85).

"Doğrusu Rabbinin söz verdiği azabı hak edenler, can yakıcı azabı görene kadar kendilerine her türlü belge gelse bile inanmazlar." (Yunus,96-97).

Sonra başka bir günde kadının meclisine getirildiğinde sapıklığında yine ısrar ediyordu. Bunun üzerine kendisi kırbaçlandı. Tevbe ettiğini söyledi. Tekrar zincire vurularak zindana iade edildi. Üçüncü günde yine getirildiğinde zahiren tevbe ettiğini söylüyordu. Şehirde dolaştırılıp durumu ilan edildi. Sonra salıverildi.

Muharrem ayının ondördünde salı gecesi ay tutulmuş olarak, ama bulutların altında olduğu halde doğdu. Yatsı vakti gelince yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Ancak hatip yatsıdan önce küsuf namazını kıldırdı. Birinci rek'atte Ankebut sûresini, ikincisinde ise Yasin sûresini okudu. Sonra minbere çıkıp hutbe irâd etti. Yatsıdan sonra minberden indi.

Hacıların mektupları Dımaşk'a geldiğinde bu mektuplardan Hicaz taraflarında bolluk ve güvenliğin bulunduğunu öğrendik. Zilhicce ayının başından, hatta ondan birkaç gün öncesinden itibaren bu ayın yani muharremin sonlarına kadar sular artmaya devam etti. Durum yine eskiden olduğu gibiydi. Yaşlıların çoğunluğunun anlattıklarına göre böyle bir olay daha önceleri görülmüş değildi. Bunun sebebi de suyun bazı dağlardan gelip nehir yoluna kanalize olmasıydı.

Muharrem ayının yirmibirinde sah günü sultanın tahtırevanı öğleden önce Dımaşk'a girdi. Mekke'de mukim olan Emir Hacı Şerek Timur el-Mardanî tutuklandı. Dımaşk'in devriye askerleri hacılarla birlikte Dımaşk'a döndüklerinde hemen o esnada Emir Kara Sungur komutasındaki devriyeler, Emir Hacı Şerek Timur'u zincire vurup posta vasıtasıyla Mısır diyarına gönderdiler. Bize ulaşan habere göre Mekke emiri Emir Sind, sultanın Kara Sungur komutasındaki askerlerine oyun oynamış, onlara baskın yaparak bir kısmını Öldürmüş, atlarını da zapte-mişti. Neticede bunlar üzerlerinde hiçbir eşyaları kalmaksızın soyulmuş olarak Mısır diyarına döndüler. innâ lillâh ve innâ ileyhi râciun (Doğrusu biz Allah'a aidiz ve O'na dönücüleriz.)

Şevval ayının başında Mısır'daki Nil nehrinin sulan, alışılagelmişin dışında taşmış ve çok miktarda su göleti meydana gelmişti. Buna bağlı olarak hava bozmuş, fırtına kopmuş, bu yüzden ölümler çoğalmıştı. Her gün 2.000'den fazla insanının Öldüğü, hastalıkların çoğaldığı, çalışacak kimselerin azalması nedeniyle fiyatların yükseldiği, şekerin, suların, meyvelerin aşırı şekilde pahalılaştığı haberi bize ulaşmıştı. Sultan, şehir dışına çıkmış ve bu durumdan çok tedirgin olmuş, hastalanmış, sonra Allah'a hamd olsun ki afiyet bulmuştu.

Rebiyülâhir ayının üçünde Mısır diyarından Irak sahibinin elçisi İbn Haccaf, sultanın kızını istemek amacıyla Dımaşk'a geldi. Kendisine mehir olarak Bağdat memleketini vermesi, ayrıca sultana bir istihkak ödemesi şartıyla sultanın kızının kendisine verilebileceği ifade edildi. Elci beraberinde sultan ailesine çok miktarda armağan, hil'at ve mal da götürmüştü. Elçiye Beytü'l-mal'dan bir köyü satın alıp Dımaşk'ta Tava-vis yakınında yaptırmak istediği hankaha vakfetmesi emredildi. Elçiyi karşılamaya naib vekili olan Hacibü'l-Hüccap ile devlet erkânı ve ayan tabakasına mensup kimseler çıkmışlardı.

Rebiyülâhir ayında Mısır'da Sultaniye Medresesi için yaptırılan minarenin çöktüğünü duyduk. Bu minare cidden garip bir şekilde yapılmış muazzam bir eserdi. Burada medresenin kapısının kemeri üzerinde tek temel üzerine kurulmuş iki minare vardı. Minare çökünce medresedeki sanatkarlar, oradan gelip geçenler medresenin mektebinde okuyan çocukların çocuğu öldüler. Anlatıldığına göre oradaki çocuklardan sadece altısı kurtulabilmişti. Minarenin çökmesi nedeniyle yaklaşık 300 yahut daha fazla veya daha az sayıda insan Ölmüştü. İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciun, (Doğrusu biz Allah'a aidiz ve O'na dönücüleriz.)

Rebiyülâhir ayının yirmi dokuzunda pazartesi günü saltanat naibi Emir Seyfeddin Baydemir, ormanlığı ıslah etmek, orada insanlara ezâ veren ağaçları sökmek, gereken yerlerini budamak için şehirden çıkıp ormanlığa gitti. Beraberinde emirler ve arkadaşları ve muhafız askerleri de vardı. Ormanlıkta kendileri, köleleri ve çocuklarıyla hep birlikte çalıştılar. Merc ve Gota gibi mahallelerde bulunan çiftçiler de onlara yardımcı olmak üzere ormanlığa getirildiler. Saltanat naibi müteakip aym onbeşinde cumartesi günü Dımaşk'a döndü. Ormanlığı çerden, çöpten, lüzumsuz dallardan temizleyip anndırmışlardı.

Yine bu ayda bazı dilenciler arasında garip bir olay meydana gelmişti. Şöyle ki: Fecirden Önce Melikü'l-Ümera Tengiz'in hanımının Ba-bü'l-Havvasin'deki türbesinin yanında sadaka olarak dağıtılmakta olan ekmekleri alabilmek için dilenciler orada toplanmışlar ve kendi aralarında kavgaya tutuşmuşlardı. Sonra bir adama hücum ederek boğazını sıkmışlar, sonra da içinde biraz altınla 3.000 dirhem bulunan bir kesesini alıp götürmüşlerdi. Sonra da kargaşadan yararlanarak sıvışıp gitmişlerdi. Adam, yediği dayağın tesirinden ötürü bayılmıştı. Bir süre sonra ayıhnca orada kimseyi bulamamış, durumunu gidip şehrin mütevellisine şikayet etmişti. Ama bu soygunu yapanlar şu ana kadar ele geçirilememişlerdi. Bu para kesesini kendisinden gasbedip götürenlerden birinin bana anlattığına göre kendileri, bu 3.000 dirhemi nıüdarebe yapmak amacıyla kendisinden almışlardı. Bunlardan 1.000 dirhemi Bendakî dirhemi idi. İki dinarın ağırlığı ise üç dinara denk gelmekteydi.

Cemaziyelevvel ayının beşinde cumartesi günü sabahleyin Kadil-kudat Şerefüddin el-Hanefî, Şeyh Ali b. Benna'yı huzuruna çağırdı. Şeyh Ali b. Benna, Emevi Camii'nde halka vaaz verirdi. Bir vaazında söz arasında merhum Ebu Hanife'ye sataşmıştı. Bu sebeple Hanefî Kadil-kudatı Şerefüddin, onu huzuruna çağırmış ve tevbe etmesini istemişti, Sonra da halka vaaz vermesini yasaklamış, onu zindana atmış, aynı günde zindandan salıvermişti. Adı geçen Şeyh Ali b. Benna, zahid ve iffetli bir kimse olup Mısırlıydı. Hadis dinler ve okurdu. Vaaz türünden sözler sarfeder, inceliklerden ve ata sözlerinden bahsederdi. Halkın büyük bir çoğunluğu ona yönelmiş ve sözünü tatlı bulmuşlardı. Konuşmaları onların anlayış seviyesine uygun düşüyordu. Bazan vaazlarında halkı güldürürdü. Bir defasında ben de vaazını dinledim, gerçekten de sözleri kolay anlaşılır türdendi. Konuşmaları uzatırken kendisinin anlatmasının uygun olmayacağı şeyleri de işaret etmişti. İnsanı başarıya ancak yüce Allah' ulaştırır. Sonra cemaziyelevvel ayının sekizinde salı günü insanlara vaaz vermek için yerine gelip oturduğunda eski adetine göre konuşmaya başladı. Bu nedenle mezkur kadı da onu tekrar huzuruna çağırdı.