Rebiyülevvel ayının yirmisinde pazartesi günü Kadilkudat Taced-din eş-Şafiî İbn Kadilkudat Takiyyüddin es-Sübkî'ye yapılan bazı isnatîar nedeniyle Dârüssaâde Sarayında büyük bir oturum düzenlendi. Ben de oraya çağrıldım. Üç mezhebin kadıları ile dört mezhebe mensup bazı alimler, Şam naibi Seyfeddin Mengliboğa'nın huzurunda toplandılar. Kadilkudat Taceddin es-Sübkî, Mısır'a saltanat makamına gitmişti. Yalnız kendisi hakkında gerekli soruşturmanın yapılması ve bir oturum düzenlenmesi için saltanat naibine mektup yazmıştı. Sonra aleyhinde iki tutanak tutulmuştu. Bunların ikisi bir birine zıttı. Biri onun lehinde diğeri ise aleyhinde idi. Aleyhinde olan tukanakta, Maliki ve Hanbelî kadılarının ve bir grup kişinin yazıları vardı. Bu tutanakta ona çok ağır şeyler isnad ediliyordu. Diğer tutanakta ise çeşitli mezheplere mensup kimselerin yazıları vardı ki, bunlar onu övmüşlerdi.
Bu tutanakta benim de, "Ben, onda hayır ve iyilikten başka bir şey görmedim." mealinde yazım vardı. Çağrılanlar, toplantıya geldiklerinde saltanat naibi, Taceddin es-Sübkî'nin alehtarları ile aleyhtarlarının ayrı ayrı yerlerde oturmalarını emretti. Böylece iki taraf birbirinden ayrıldı. Karşı karşıya gelip oturdular. Yalnız Sübkî'nin naibleri olan Kadı Şem-seddin el-Guzzî ile Bedreddin b. Vehbe ve bir kısım kişi bu işte tarafsız olduklarını söyleyip bir kenara çekildiler. Ancak Hanbelî Kadilkudatı Cemaleddin, tutanakta onun hakkında yazmış olduğu şeylerin sabit olduğunu ifade edince, orada hazır bulunan bazı kimseler, onun bu sözlerinin geçerli olacağını ifade ettiler. Bunun üzerine kadı el-Guzzî, Hanbelî Kadilkudatı Cemaleddin'e, "Senin Kadilkudat Taceddin es-Sübkî'ye düşmanlığın sabittir!" diye çıkıştı.
Bunun üzerine sesler yükseldi, gürültü koptu, tartışmalar ve ileri geri karşılıklı konuşmalar çoğaldı. Malikî Kadilkudatı Cemaleddin de Hanbelî kadilkudatımn söylediklerine benzer şeyler söyledi. Ona da hemen hemen aynı cevaplar verildi. Meclisteki oturum uzadı ve bir karara varılamadan dağıldı. Ben kapıya vardığımda saltanat naibi, dönmemi emretti. Geri geldiğimde üç mezhebin kadılarının ve iki taraftan bazı kimselerin hala oturmakta olduklarını gördüm. Saltanat naibi, kendileri ile Kadilkudat Taceddin es-Sübkî arasında bir anlaşma yapılmasını önerdi ve iki kadının iddialarından vazgeçmelerini tavsiye etti. Şeyh Şerefüddin b. Kadil Cebel ile ben de aynı öneride bulunduk. Mâlikî kadilkudatı biraz yumuşadı. Ama Hanbelî kadilkudatı kesinlikte bunu yapmayacağını söyledi. Meclis yine bir karara varılamadan dağıldı.
Sonra cuma günü ikindiden sonra saltanat naibinin isteği üzerine huzurunda yeniden toplandık. Nihayet iki taraf barışa razı oldu. Saltanat naibiyle birlikte yapılan mütalâada Mısır'a nasıl cevap yazılacağı hususu görüşüldü ve bu durum posta vasıtasıyla Mısır'a bildirildi. Sonra rebiyülâhır ayının ondokuzunda cuma günü namazdan sonra Dârüssaâde Sarayında yeniden toplandık. Üç mezhebin kadısı ile diğer cemaatler de bu toplantıda hazır bulundular. Saltanat naibi, oradaki kadılarla Mısır'da bulunan Şafiî kadısı arasında barışın gerçekleştirilmesi için çaba sarfetti. Yine muhalefet meydana geldi. Uzunca konuşmalar cereyan etti. Nihayet bunların bir kısmı teskin edildi. Bu husus, müteakip aydaki hadiselerden bahsedilirken anlatılacaktır.
Rebiyülâhir ayı başında Dımaşk'ta ordu nazırlığı görevini sürdüren Muallim Davud, vefat etti. Vefatından önce divanların nazırlığı görevi de kendisine verilmişti. Ondan Önce hiç bir kimseye bu iki görev birlikte verilmemişti. Askeri işleri, askerlerin adlarını, iktalann yerlerini en iyi bilen kimselerdendi. Babası Yahudi idi. O da ordu nazırlarına naiblik yapmıştı. Muallim Davud ölmeden on sene önce Müslüman olmuştu. Zahiren iyi bir insandı. Ama kalbini ve iç âlemim yüce Allah daha iyi bilir, Muallim Davud, vefatından bir ay kadar önce hastalanmıştı. Nihayet rebiyülâhır ayı başında elli yaşında vefat etti. Cenaze namazı Emevî Camii'nde ikindiden sonra Nesir kubbesinin karşısında kılındı. Daha sonra Bahuş'taki bahçesinde hazırlatmış olduğu türbesine götürülüp defnedildi.
Bu ayın ilk günlerinde Mısır'dan Dımaşk'a ferman-ı şerif geldi. Bu fermanda daha önce Hristiyan kadınlarından tahsil edilen mal ve paraların kendilerine iadesi emrediliyordu.
Rebiyülâhir ayının onbeşinde pazartesi günü-Allah kendisine güç versin- saltanat naibi, Zimmîlerin bahçelerine baskın yapılmasını emretti. Yapılan baskınlar neticesinde bu bahçelerdeki kırbalarda ve tulumlarda hayli fazla sıkılmış şarap bulundu ve bunların hepsi de döküldü. Hamd ve minnet Allah'adır. Öyle ki sokaklarda ve caddelerde içki akmaya başladı. Tuza nehri şarapla dolup taştı. Yanlarında şarap tesbit edilen Zimmîler, haraç ödemenin yamsıra büyük para cezasına da çarptırıldılar. Bundan bir kaç gün sonra da Dımaşk şehrinde bir duyuru yaptırılarak Zimmî kadınların Müslüman kadınlarla birlikte aynı hamamlara girmemeleri, aksine kendilerine mahsus hamamlara girmeleri, Zimmî erkeklerin de Müslüman erkeklerle aynı hamamlara girmeleri durumunda ise Zimmîlerin boyunlarına çıngırak ve halka takmaları emredildi. Zimmî kadınların da giydikleri ayakkabıların renk bakımından bir birlerine muhalif olması, örneğin birinin beyaz olması durumunda diğerinin sarı veya başka bir renkten olması zorunlu kılındı.
Rebiyülâhir ayının ondokuzunda cuma günü üç mezhebin kadıları ile bir grup müftü, saltanat naibinin huzuruna çağrıldılar. Şafiîler tarafından iki naib Kadı Şemseddin el-Guzzî ile Kadı Bedreddin b. Vehbe, Şeyh Cemaleddin b. Kadı ez-Zebedanî, bu kitabın yazan Şeyh İmadüd-din b. Kesir, Şeyh Bedreddin Hasan ez-Zer'î, Şeyh Takiyyüddin el-Farukî; diğer taraftan ise Kadilkudat Cemaleddin el-Malikî ile Kadil-kudat Cemaleddin el-Hanbelî, Şeyh Şerefüddin b. Kadil Cebel elHanbelî, Şeyh Cemaleddin b. Şerişî, Şeyh İzzeddin b. Hamza b. Şeyhü's Sülâmiye el-Hanbelî, İmadüddin el-Hanaî saltanat naibinin huzurundaki toplantıya katıldılar. Dârüssaâde Sarayının baş tarafındaki salonda saltanat naibiyle görüştük. Saltanat naibi, salonun üst tarafında oturdu. Biz de çevresinde oturduk. Söze şöyle başladı:
"Biz Türkler, anlaşmazlığa düşüp birbirimize hasım olduğumuzda âlimlerin yanına gelirdik. Onlar da aramızı bulur, bizi banştırırlardı. Ama şimdi öyle bir hale gelmişiz ki, âlimler anlaşmazlığa düşüp birbirlerine hasım olmuşlar, bunlann arasım kim bulacak ve bunlan birbirleriyle kim barıştıracak?" Sonra Şafiî kadısının aleyhinde çirkin sözler söyleyen kimseleri kınamaya başladı. Bu durumun ancak düşmanlann işine yarayacağını ve onları sevindireceğini anlattı. Kadıların birbirleriyle barışmalarını önerdi. Bazıian buna karşı şiddetle direndiler, münakaşa ve tartışma cereyan etti. Sonra bazı konular üzerine konuşuldu. Neticede saltanat naibi şöyle dedi: «Sizler yüce Allah'ın, "Allah geçmiş-tekileri atfetmiştir" (Maide, 95) mealindeki kavlini duymadınız mı?» Onun bu sözü üzerine kalpler yumuşadı. Sır katibine de, bu mecliste konuşulanları bilgi için yazıp Mısır diyarına göndermesini emretti. Sonra bu halde meclisten ayrıldık.

