Şeceresi şöyledir: Abdullah b. Cüd'an b. Amr b. Ka'b b. Sa'd b. Teym b. Mürre. Abdullah b. Cüd'an, Teym kabilesinin reisi ve Hz. Ebu Bekr'in babasının amcazadesidir. Cahiliye döneminde isim yapmış, herkese ikramda bulunmuş meşhur cömertlerden biridir. Kıtlık zamanlarında insanlara yiyecek dağıtırmış. Önceleri çok yoksul ve miskin, bir o kadar da kötü ve şirretmiş. Çok ta suç işlermiş. O kadar ki kavmi, aşireti, ailesi ve babası bile onun bu haline kızarlarmış.
Günlerden bir gün işsiz, güçsüz ve şaşkın vaziyette Mekke sokaklarında dolaşırken, dağın bir tarafında bir mağara görmüş. Oradan kendisine bir zarar gelebileceğini düşünmüş. Oraya girip ölmek ve içinde bulunduğu serserice hayattan kurtulmak için mağaraya yönelmiş. Mağaranın yanına varınca, oradan bir ejderha çıkıp Abdullah'ın üzerine atılmış; Abdullah sağa sola geriye kaçmak istemişse de bunu becerememiş. Ejderha, yakınma gelince onun gövdesinin altından, gözlerinin de yakuttan olduğunu görmüş. Onu kırıp almış. Sonra da mağaraya girmiş, orada Cürhümlü emirlerin mezarlarını, bu cümleden olarak uzun zamandan beri kayıp olan ve nereye gittiği bilinmeyen Cürhüm Emiri Haris b. Mudad'm mezarını bulmuş. Mezarların baş kısmında vefat tarihlerinin ve ne kadar süreyle emirlik yaptıklarının yazılı olduğu altından levhalar varmış. Ayrıca oralarda çok miktarda altın, gümüş, inci ve diğer mücevherler de varmış. Kendini yetecek kadarını alıp mağaradan çıkmış ve onun yerini ve kapısını iyice belleyip hafızasına nakşetmiştir. Daha sonra kavmine giderek, kendisini sevip memnun olacakları miktarda onlara mücevher, altın, gümüş ve inci vermiş. Halka yemek ziyafeti çekmiş, Elindeki altınlar azaldıkça o mağaraya gider, yeterince altın alıp dönermiş...
Bu kıssayı anlatanlardan biri de Abdülmelik b. Hişam'dır. "et-Tican li Marifeti Mülûki'z-Zaman" adlı kitapta bu kıssayı anlatmaktadır.
Ahmed b. Ammar da "Reyyü'l- Atiş ve Unsu'l-Vahiş" adlı kitapta bu kıssayı anlatmaktadır.
Anlatıldığına göre Abdullah b. Cüd'an'm o kadar yüksek ve büyük bir yemek kabı varmış ki, süvari olan bir kişi, atından inmeden elini uzatıp o kaptan yemek yiyebiliyormuş. Buna karşılık küçük bir çocuk içine düşünce boğulurmuş!.. İbn Kutebye ile diğerlerinin anlattıklarına gire Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Abdullah b. Cüd'an'm kabı o kadar büyük ve yüksekti ki, öğle vakti onun duldasında (gölgesinde) gölgelenirdim!"
Ebu Cehilın öldürülmesi esnasında Rasûlullah (s.a.v.) ashabına şu buyruğu vermişti: "Ölüler arasında onun cesedini arayın. Dizindeki bir yara ile onu tanıyabilirsiniz. (Bir zamanlar) Abdullah b. Cüd'an'm yemek kabı üzerinde onunla kavga etmiş, onu itmiştim. O da düşmüş, dizi parçalanmıştı. O yaranın izi, hala dizi üzerindedir." Ashab, ölüler arasında Ebu Cehü'in cesedini bulduklarında bakmışlar ve o yara izini dizinde görmüşlerdi.
Anlatıldığına göre o, halka hurma ve kavrulmuş un (sevik) yedirir, süt içirirmiş. Bu yemek çeşidini vermeye, Ümeyye b. Ebi's-Salt'ın şu sözünü duyuncaya kadar devam etmiş:
"Cömertleri ve cömertliklerini gördüm, Deyyan oğulları, cömertlerin en üstünüdür. Onlar, Cüd'an oğulları gibi bizi avutmazlar. Onu balla karıştırarak bize yedirirler."
Ümeyye'nin bu sözünü işitince, Şam'dan yağ, bal ve buğday getirmeleri için 2000 deve yola çıkardı. Bu malzemeler getirildikten sonra her gece Ka'be'nin damına tellal çıkartıp; "İbn Cüd'an'm büyük sofrasına gelin!.." diye ilan ettirmeye başladı.
Bu ilanlardan haberdar olan Ümeyye bu defa şöyle dedi: "Onun, Mekke'de hızlı bir tellalı var. Diğer tellalı da Ka'be damında ünler. Unla karıştırılmış bulamaca çağırır. Büyük sofraya ve tahta kaşığa çağırır."
Bütün bu cömertliğini ve mertliğini bir tarafa bırakalım da Sahih-i Müslim'deki şu hadise bakalım: Hz. Aişe demiş ki: lrYa Rasûlallah! îbn Cüd'an yemek yedirirdi, misafir ağırlardı. Bu iyiliği, kıyamet gününde kendisine fayda verir mi?" Rasûlullah buyurdu ki: "Hayır.. O hiç bir gün 'Rabbim, kıyamet gününde benim günahımı bağışla.' dememiştir."

