El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Amr B. Mürre El-Cühenî'nîn Kıssası

Taberani, Yasir b. Süyevd'in Anır b. Mürre el-Cühenî'den bahsederken, onun şöyle dediğini rivayet eder: Cahiliye döneminde kavmimden bir kaç kişiyle birlikte hacca gittik. Ben, Mekke'de uyumakta iken rüyada Ka'be'den …

Taberani, Yasir b. Süyevd'in Anır b. Mürre el-Cühenî'den bahsederken, onun şöyle dediğini rivayet eder: Cahiliye döneminde kavmimden bir kaç kişiyle birlikte hacca gittik. Ben, Mekke'de uyumakta iken rüyada Ka'be'den parlak bir nurun çıktığım, o nurun Medine'ye ve Cüheyne dağına ulaştığını gördüm. O nurun içinde bir ses duydum. Sesin sahibi şöyle diyordu: "Karanlık açıldı, ışık parladı, son peygamber gönderildi."

Daha sonra tekrar bir ışık ortaya çıktı. Hire köşklerine ve kisramn saraylarına baktım. O ışığın içinden bir ses geliyordu. Sesin sahibi şöyle diyordu: "İslâm zuhur etti. Putlar kırıldı. Akrabalık bağları birleştirildi!"

Korkarak uykudan uyandım ve arkadaşlarıma: "Vallahi, Kureyş'in şu kabilesinin başına birşeyler gelecektir." diyerek rüyada gördüklerimi anlattım. Memleketimize döndüğümüzde bana haber geldi ki, Ah-med adında bir kişi, peygamberlikle görevlendirilmiş. Bu haberi alınca Resûlullah'm yanına geldim. Durumu ve rüyada gördüklerimi kendisine anlattım. Bana dedi M: "Ey Amr b. Mürre! Ben, Allah'ın bütün kullarına gönderilen bir peygamberim. Onları İslâm'a davet ediyorum. Kan akıtmamalarını,

akrabalık

bağlarını

birleştirmelerini,

Allah'a

ibadet

etmelerini,

putları reddetmelerini, beyti haccetmelerini, on iki aydan biri olan ramazan ayım oruçla geçirmelerini kendilerine emrediyorum. Bu emrime icabet edene Cennet vardır. Bu emrime karşı gelene de ateş vardır. Ey Amr, iman et ki, Allah seni Cehennem korkularından emin eylesin."

Ben de kendisine dedim ki: "Allah'tan başka ilah bulunmadığına, senin de Allah'ın Rasûlü olduğuna şahadet ederim. Getirdiğin helal ve harama iman ettim. Bu, birçok kavmin hoşuna gitmese de-ben iman ettim." Sonra kendisine bazı beyitler okudum.

Bizim bir putumuz vardı. Babam, onun hizmetkarlığını yapardı. Varıp o putu kırdım. Sonra Peygamber (s.a.v.)'in yanma döndüm. Dönerken de şöyle bir şiir okudum:

"Şahadet ederim ki Allah haktır,

Ve ben de taştan yapılan tanrıları, terkedenlerin ilkiyim.

Paçalarımı sıvayıp hicret ettim.

Sarp yolları ve çölleri katedip sana geldim.

İnsanların içinde hem babası, hem kendisi, en hayırlı olan Rasûl,

Ey gök yollarının üzerindeki hükümdar!

Sana arkadaşlık etmeye geldim."

Bu şiirimi dinledikten sonra Peygamber (s.a.vr) bana: "Merhaba ey Amr b. Mürre!» dedi. Ben de: "Ey Allah'ın Rasûlü! Beni kavmime gönder. Belki senin vasıtanla Allah bize lütfettiği gibi, benim vasıtamla da onlara lütfedör." dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber, beni kavmime gönderdi. Gönderirken de şu öğütleri verdi: "Merhametli ve doğru sözlü ol. Katı, mütekebbir ve kıskanç olma."

Ravi diyor ki: Amr b. Mürre kavmine gitti. Onları, Rasûlullah'ın davet ettiği şeye davet etti. Bir adam dışında, kavminin tamamı Müslüman oldu. Onları yanma alıp heyet halinde Rasûlullah'm yanına getirdi. Rasûlullah onlara, "hoş geldiniz" deyip Müslümanlıklarından ötürü kutladı ve onlara şöyle bir mektup yazarak verdi:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu, Allah tarafından Rasûlullah'm dili üzerine size verilen doğru sözlü ve gerçeği konuşan bir emannamedir. Amr b. Mürre el-Cüheynî ile Cüheyne b. Zeyd kabüesine-dir.

Bilesiniz ki yerin altı, ovalan ve yüksek yerleri ile sırtları sizedir. Ekinlerini eker, sularını içersiniz. Buna karşı beşte bir verip, beş vakit namazı kılarsınız. Sığır ve deve sürüleriniz olduğunda, iki koyun verirsiniz. Ayrı ayrı bulunduklarında birer koyun verirsiniz. Kendisi için azık depo edenin, zekat vermesine gerek yoktur. Alımlı, doru renkli atlar içinde zekat yoktur." Bu emanname üzerine, Hz. Peygamberin yanında bulunan Müslümanlar da şahid olmuşlardı.

Yüce Allah buyurdu ki:

«Hani biz, peygamberlerden söz almıştık. Senden de, Nuh'tan da, İbrahim'den de, Musa'dan da, Meryem oğlu İsa'dan da sağlam bir misak

almıştık.» (el-Ahzâb, 7.)

Seleften birçokları derler ki: Cenâb-ı Allah, ademoğullarından bezm-i elestte söz aldığı zaman, peygamberlerden de özel bir söz almıştır. Birincisi Nuh, sonuncusu da peygamberimiz olan "Ûlu'1azm" beş peygamberle de bu sözü pekiştirmişti. Ki onlar büyük şeriat sahibi peygamberlerdir.

Ebu Nuaym, "Delailü'n-Nübüvve" adlı kitap da Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: Peygamber (s.a.v.)'e "Peygamberlik sana ne zaman vacip oldu?" diye sorulduğunda şu cevabı verdi: "Adem'in yaratılışı ile bedenine ruh üflenmesi arasında peygamberlik bana vacip oldu."

Yine Ebu Nuaym, Sünabihî'nin şöyle dediğim rivayet eder: "Ömer (r.a.): "Ya Rasûlallah, ne zaman peygamber oldun?" diye sorduğunda, şu cevabı verdi:

"Adem, çamurdan bir gövde olarak yerde uzanmış iken..." İbn-i Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilir: Denildi ki; 'ya Rasûlallah! Ne zaman peygamber oldun?" Peygamber Efendimiz, bu soruya şöyle cevap verdi:

"Adem, ruh ile ceset arasında iken..."

Adem'in kıssasıyla ilgili olarak naklettiğimiz hadiste de anlatıldığı gibi Cenâb-ı Allah, Adem'in zürriyetini sulbünden çıkardığında peygamberlere has olarak gözleri arasında bir nur yaratmıştı. Bilindiği gibi bu nur, onların Allah katındaki makam ve rütbeleri ile orantılı idi. Durum böyle olunca Hz. Muhammed'in nuru, diğer peygamberlerinkinden daha muazzam idi. Bu da, onun şerefinin yüce, kadrinin âh olduğunu gösteren ve bu bakımdan dikkatleri çeken büyük bir tenbih ve uyandır. Ahmed b. Hanbel 'in rivayet ettiği hadis de bu manaya delâlet etmektedir. Onun rivayetine göre İrbad b. Sariye, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Doğrusu Adem, çamur olarak yerde yatmaktayken ben, Allah katında peygamberlerin sonuncusu (olarak yaratılmış) idim. Bu davetin evvelini size haber vereceğim: Benim (rasûl olarak gönderilmem) için atam İbrahim dua etmiş, geleceğimi İsa (a.s.) müjdelemişti. Anam da bununla ilgili bir rüya görmüştü. Aynı şekilde mü'minlerin anneleri de böyle bir rüya görmüşlerdir."

Bu hadisi, Leys've İbn-i Vehb, Abdurrahman b. Mehdî'den rivayet etmişlerdir. Abdullah b. Salih de Muaviye b. Salih'ten bunu rivayet ederek şöyle bir ilavede bulunmuştur.

"Hz. Peygamber (s.a.v.)'in annesi, onu doğururken bir nur görmüştü. O nur, ona Şam saraylarını aydınlatarak göstermişti."

Ahmed b. Hanbel, Meyseretü'l-Fecr'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ya Rasûlallah, sen ne zaman peygamber oldun?" diye sorduğunda bana şu cevabı verdi:

"Adem, ruh ile ceset arasında iken..."

Bu hadisin senedi de güzeldir.

Ebu Nuaym, "Delailü'n-Nübüvve" adlı kitabında der ki:

"Hani peygamberlerden misaklarını almıştık." ayetiyle ilgili olarak Ebu Hüreyre Hazretleri, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

"Ben, yaratılışta peygamberlerin ilki, bisette de sonuncuları oldum."

Bu hadis, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in mele-i âlâda anıldığını ve oradaki yaratıklar tarafından da son peygamber olarak tanındığını bildirmektedir. O zamanlar Adem'e henüz ruh üflenmemişti. Göklerle yerlerin yaratılmasından önce Cenâb-ı Allah, onun son peygamber olacağını takdir etmişti. Bizim burada yaptığımız şey, onun mele-i âla da bilinmiş ve anılmış olmasıdır. Doğrusunu Allah bilir.

Ebu Nuaym, üzerinde Buharı ve Müslim'in ittifak ettikleri şöyle bir hadisi, Ebu Hüreyre'den rivayet eder:

"Biz, son ümmetiz. Ama kıyamet gününde öne geçeceğiz. Diğer yaratıklardan önce bizim hesabımız görülecektir. Ancak onlara, bizden önce kitap verilmiştir. Bize, onlardan sonra verilmiştir."

Ebu Nuaym, bu hadisin sonuna şu ifadeyi de ekler: "Hz. Peygamber (s.a.v.), bisette diğer peygamberlerden sonra gelmiştir. Peygamberlik silsilesi, onunla sona ermiştir. Ama kıyamet gününde o öne geçecektir. Çünkü nübüvvet ve ahid hususunda ilk yazılan odur." Bu ilaveyi yaptıktan sonra Ebu Nuaym şöyle demektedir: "Bu hadiste Hz. Peygamber için fazilet ve üstünlük vardır. Çünkü Cenâb-ı Allah, Adem'in yaratılışını tamamlamadan önce, ona peygamberliği vacip kılmıştır. Bu vaciplik sebebiyle Cenâb-ı Allah'ın, ezeli ilim ve yargısında meleklere, Peygamber Efendimiz'i ahir zamanda risaletle görevlendireceğini bildirmiş olması muhtemeldir." Bu sözler,bizim anlattıklarımıza da uygun düşmektedir. Hamd, Allah'a mahsustur.

"Müstedrek" adlı eserinde Hakim, Hattab oğlu Ömer'in şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Adem, günah işlediği zaman: "Ey Rabbim, senden Muhammed hakkı için beni bağışlamanı diliyorum." dedi. Allah buyurdu ki: "Ey Adem! Henüz kendisini yaratmış olmadığım halde Muhammed'i nasıl tanıyıp bildin!" Adem dedi ki: "Ey Rabbim! Beni elinle yarattığında ve ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırıp baktım ve Arşın sütunları üzerinde "Lâ ilahe illallah, Muhammedün Rasûlullah" yazılı olduğunu gördüm. Ve öğrendim ki yaratıkların içinde sadece en çok sevdiğin kişinin adını kendi adına eklersin." "Cenâb-ı Allah buyurdu ki: "Doğru söyledin ey Adem! Şüphesiz ki yaratıklar içinde en çok sevdiğim odur. Onun yüzü suyu hürmetine benden dilekte bulunduğun için ben de seni bağışladım., Muhammed olmasaydı, zaten seni de yaratmazdım."

Beyhakî dedi ki: Bu hadisi, yalnız Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem rivayet etmiştir. Bu zayıf bir rivayettir. Doğrusunu Allah bilir.

Cenâb-ı Allah buyurdu ki:

"Hani Allah, peygamberlerden söz almış; "Andolsun ki, size kitabı, hikmeti verdim. Yanında olanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde mutlaka ona inanacak ve yardım edeceksiniz. İkrar edip de ahdi kabul ettiniz mi?" demişti. Onlar da ikrar ettik, demişlerdi. Allah: "Şahid olun, ben de sizinle beraber şahidlerdenim." demişti.

Artık Mm, bunlardan sonra dönerse işte onlar, fasıklann ta kendilelidîr." (Âl-iîmrSn, 81-82.)

Hz. Ali ile Abdullah b. Abbas Hazretleri: «Allah, gönderdiği her peygamberden; "Eğer Muhamnıed, peygamber olarak gönderilir ve kendileri de hayatta olurlarsa ona iman edip yardıma olacaklarına dair kendilerinden söz almıştır." dediler.»

Cenâb-ı Allah, gönderdiği her peygambere şu emri vermişti: "Mu-hammed, peygamber olarak gönderilir de kendileri hayatta olurlarsa mutlaka ona iman edip yardımcı olacaklarına dair ümmetinden söz ve teminat al."

Bütün bunlar, diğer dinlerde ve peygamberlerinin dillerinde Rasûlullah'm şerefinin ve kadrinin yüceliğine dikkatleri çekmektedir. Onun, ahir zamanda peygamber olarak gönderileceği, bütün peygamberlerin sonuncusu ve kıymetlileri olduğuna dair bir delildir. Aynı zamanda onlar tarafından da bildirilen bir gerçektir. Onun durumunu açıklayıp haberini keşfeden, sırrını açığa vuran, şerefini yücelten, doğum yerini ve beldesini yücelten Hz. İbrahim'dir. O, Ka'be'nin inşaatını tamamladıktan sonra bu manada Rabbine dua ederek şöyle demişti:

"Ey Rabbimiz! Onların arasında, kendilerine senin ayetlerini okuyacak, kitabı, hikmeti öğretecek ve onları tezkiye edecek bir peygamber gönder. Şüphesiz Aziz, Halcim olan sensin." {cl-Bakara, 129.) Hz. Peygamber'in durumunu halk arasında açıkça beyan eden, İbrahim peygamber olmuştur. O, Allah'ın peygamberlerinin en şereflisi-dir. Muhammed (s.a.v.)'den sonra en kıymetli ve en yüce peygamberdir. Allah'ın salat-ü selâmı, bu ikisinin ve diğer peygamberlerin üzerine olsun. Bu sebepledir ki İmam Ahmed b. Hanbel, Lokman b. Amirin şöyle dediğini rivayet eder: Ebu Ümame'nin şöyle dediğini işittim: Dedim ki: "Ey Allah'ın Peygamberi! Senin durumunun başlangıcı nedir?" Buyurdu ki:

"Atam İbrahim'in duasıjsa'nm da müjdesiyim. Annem, kendisinden bir nur çıktığını ve o nurun da kendisine Şam saraylarım aydınlatarak gösterdiğini görmüştü."

Bu hadisi, Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir. Ancak Kütüb-ü Sitte sahiplerinden herhangi biri bunu nakletmemiştir.

Ebu Bekir b. Ebi Asım, "Mevlid" kitabında şöyle bir rivayette bulunmaktadır: Araplardan birisi dedi ki: "Ya Rasûlallah! Senin peygamberliğinin başlangıcı nedir?"

Peygamber (s.a.v.), şöyle cevap verdi:

"Diğer peygamberlerden aldığı gibi Cenâb-ı Allah, benden de söz aldı. Anam da rüyasında ayaklan arasından bir kandil çıktığını ve o kandilin de kendisine Şam saraylarını aydınlatarak gösterdiğini görmüştü."

Muhammed b. îshak b. Yesar, Halid b. Madan'dan rivayet ederek sahabelerin Hz. Peygamber'e şöyle dediklerini nakleder: Dediler ki; "Ya Rasûlallah! Bize kendinden bahset."

O da buyurdu ki: "Ben atam, İbrahim'in duası, İsa'nın da müjdesiyim. Bana hamile kaldığında anam, kendisinden bir nur çıktığını ve o nurun, kendisine Şam diyanndaki Busra şehrini aydınlatarak gösterdiğini görmüştü.» Bu rivayetin senedi sağlamdır.

Bu rivayette, (mıntıkamız olan) Busra topraklarında yaşayan kimseler için müjde vardır. Bundan da anlaşılıyor ki, nübüvvet nuru, ilk olarak bu diyara ulaşmıştır. Allah'a hamd ve minnetimiz vardır. Bu sebepledir ki, Şam topraklarında fethedilen ilk şehir, Busra olmuştur. Hz. Ebu Bekir'in halifeliği döneminde, barış yoluyla ele geçirilmiştir. Rasûlullah, amcası Ebu Talib'le birlikte on iki yaşında iken buraya gelmişti. O esnada -önceki sayfalarda da açıkladığımız gibi- rahip Bahira ile karşılaşmıştır. İkinci seferinde de Hatice'nin kölesi Meysere'yle birlikte Hatice'nin mallarını satmak için gelmişti. Orada Peygamber Efen-dimiz'in devesinin çöktüğü yer vardır. Deve oraya çökmüş ve iz bırakmıştı. Ve o izin üzerine de bir mescid inşa edilmişti. O mescid, bugün bilinen meşhur mescidlerdendir. O şehir ki, Hz. Peyamber'in verdiği habere uygun olarak 654 senesinde Hicaz topraklarında meydana gelen bir ateşin ışığı ile içindeki develerin boyunları ışıklanıp aydınlanmıştır. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.), bunu şu hadisinde bildirmişti:

"Hicaz toprağından bir ateş çıkacaktır ki, bu ateşle Busra'daki develerin boyunları aydınlanıp görülecektir."

Yüce Allah buyurdu ki:

"Onlar ki yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları okuma, yazma bilmeyen (ümmî). nebi olan rasûle tabi olurlar. O, kendilerine marufu (iyilikleri) emreder, münkerden nehyeder. Onlara temiz şeyleri helal kılıp, murdar şeyleri de haram eder. Onların ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağları, zincirleri indirir. İşte ona iman edenler, onu tazim edenler, ona yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nura tabi olanlar, işte onlar, felaha erenlerin kendileridir." (el-AVâf, 157.)

Ahmed b. Hanbel, Ebu Sahr el-Ukaylî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Bedevilerden biri bana dedi ki: Rasûlullah'ın sağlığında Medine'ye bir deve yükü eşya getirdim. Satış işlemimi tamamladıktan sonra dedim ki, şu adamın yanma gide ondanrek ondan birşeyler dinliyeyim. Bir de baktım ki, o (Rasûlullah), Ebu Bekir ile Ömer'in arasında birlikte yürüyorlar. Peşlerine düştüm. Bir Yahudi'nin yanına vardılar. Yahudi, Tevrat'ı açmış okuyordu. Çünkü yakışıklı, güzel endamlı oğlu can çekişiyordu. Bunun için Tevrat'ı okuyarak kendine teselli arıyordu. Rasûlullah (s.a.v.) ona dedi ki: "Tevrat'ı indiren Allah aşkına söyle. Benim niteliklerimi ve peygamber olarak çıkacağımı onda görüyor musun?" Yahudi, hayır dercesine başım salladı. Oğlu ise şöyle dedi: "Evet..

Tevrat'ı indirene yemin olsun ki, senin niteliğini ve peygamber olarak ortaya çıkacağını kitabımızda görmekteyiz. Ve ben şahadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur, sen de Allah'ın Rasûlüsün." O gencin böyle demesi üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.); "Şu Yahudi'yi, Müslüman kardeşinizin yanından kaldırıp uzaklaştırın." dedi. Sonra vefat eden o gencin kefenleme işini üstlendi, namazını da kıldı."

Bu rivayetin senedi sağlamdır. Buharî'nin sahihinde Enes b. Ma-lik'in ifadeleri ile de doğrulanmaktadır.

Ebu'l-Kasım el-Beğavî, Saltan b. Asım'dan rivayet etti ki; Saltan, dayısının şöyle dediğini nakletmişti: Ben, Peygamber (s.a.v.)'in yanında oturmakta idim. Gözü, bir adama takıldı. Bir de baktı ki, bir Yahudi, üzerinde gömlek, pantolon ve ayağında da iki ayakkabı var. Peygamber (s.a.v.), onunla konuşmaya başladı. Hz. Peygamber: "Benim, Allah'ın Rasûlü olduğuma şahadet ediyor musun?" diye sorunca o, hayır, diye cevap verdi. Hz. Peygamber (s.a.v.): "Sen, Tevrat'ı okuyor musun?" diye sorunca o, evet, diye cevap verdi. Peygamber (s.a.v.): "Sen, İncil'i okuyor musun?" diye sorunca o, evet, diye cevap verdi. Peygamber (s.a.v.): "Ya Kur'ân'ı?" diye sorunca o, hayır, ama sen istersen okurum, diye cevap verdi.

Hz. Peygamber (s.a.v.): "Tevrat ve İncil'i nasıl okuyorsun, orada beni peygamber olarak görmüyor musun?" diye sorunca o, şu cevabı verdi: "Senin evsafını ve peygamber olarak ortaya çıkacağını kitaplarımızda gördük. Sen, peygamber olarak ortaya çıktığında bizden biri olacağını ümit ettik. Ama seni görünce anladık ki, o adam sen değilsin."

Peygamber (s.a.v.): "Niçin ey Yahudi?" diye sorunca o, şu cevabı verdi: "Biz kitaplarımızda şunu gördük: O Peygamber'in ümmetinden 70.000 kişi hesapsız olarak Cennet'e girecektir. Ama senin yanında ve seninle birlikte olan çok küçük bir topluluk görüyoruz."

Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "Benim ümmetim 70.000.000'dan daha fazladır."

Bu hadis, bu bakımdan gariptir. Kütüb-ü Sitte sahipleri, bunu kitaplarında nakle tmemişlerdir.

Muhammed b. İshak, Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.), Yahudilerin yanına gelerek: "En bilgin olanınızı karşıma çıkarın." dedi. Onlar da: "En bilgin olanımız Abdullah b. Sûri-ya'dır.» deyip onu getirdiler. Rasûlullah (s.a.v.), onunla başbaşa kaldı. Ona şöyle dedi: "Dinin hatırı, Allah'ın sana bahşettiği nimetlerin hatırı, onun sana yedirdiği kudret helvasıyla bıldırcın hatırı, üzerinize sürdüğü gölge hatırı için söyle bakalım: Benîm Allah Rasûlü olduğumu bilmiyor musun?" Abdullah şu cevabı verdi: "Allah için evet... Kavmim de benim bildiklerimi biliyor, senin özellik ve evsafın Tevrat'ta açıklanmıştır. Şu kadar var ki, onlar seni çekemiyorlar." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) "Bana iman etmeni engelleyen nedir?" diye sordu. O, şu cevabı verdi: "Kavmimin aksine hareket etmekten hoşlanmam. Belki onlar sana tâbi olup Müslüman olurlar, ben de o zaman Müslüman olurum."

Seleme b. Fadl, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.), Hayber Yahudilerine şu mealde bir mektup yazdı:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Musa'nın ve kardeşinin arkadaşı, Musa'nın getirdiği dinin tasdikçisi, Rasûlullah Muhammed'den... Bilesiniz ki, ey Yahudi topluluğu ve Tevrat ehli kimseler, Allah size demiştir ve siz de kitabınızda şunları yazılı görmektesiniz: "Muhammed, Allah'ın Rasûlüdür. Onunla birlikte olanlar da, kafirlere karşı zorlu, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû edenler, secde edenler olarak görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Onlar, yüzlerindeki secde izinden tanınırlar, işte onların Tevrat'taki vasıfları budur. İncil'de de şöyle vasıflandırılmışlardır: Onlar, filizini yarıp çı-, karmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki; bu, ekicilerin hoşuna gider. Allah, böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle, kafirleri öfkelendirir. Allah, iman edip salih amel işleyenlere hem mağfiret, hem de büyük bir mükafat vadetmiştir. (ei-Fetih, 29.)

Şimdi size Tevrat'ı indiren, geçmişte atalarınıza ve onların torunlarına kudret helvası ile bıldırcın yediren, atalarınız için denizde kupkuru yollar açarak milletinizi Firavun ve yaptığı işlerden kurtaran Allah aşkına söyleyin; Allah'ın size indirdiği kitapta, Muhammed'e iman etmenizi emreden bir husus varsa bunu bana mutlaka bildirin. Şayet kitabınızda böyle birşey görmüyorsanız, sizi zorlayacak değilim. Doğruluk, sapıklıktan ayrılmıştır. Ben, sizi Allah'a ve peygamberine davet ediyorum."

Muhammed b. îshak b. ,Yesar, "Mübtede" adlı kitabta Kabü'l-Ahbar'm şöyle dediğini rivayet etmiştir. (Başkaları ise bunu Vehb b. Münebbih'den rivayet etmişlerdir): Buhtü'n-Nasr, Kudüs'ü tahrip edip yedi sene süreyle İsrail oğullarını esareti altına alıp zulmettikten sonra bir gece uykuda kendisini korkutan korkunç bir rüya görmüştü. Kahin, yorumcu ve tahmincilerini toplayarak onlara bu rüyanın yorumunu sordu. Onlar da: "Hükümdarımız rüyayı anlatsın ki tabirini yapabilelim." dediler. Bunun üzerine Buhtü'n-Nasr şöyle dedi: "Ben rüyayı unuttum. Evet, üç güne kadar bunun yorumunu bana bildirmezseniz baştan sona hepinizi öldürürüm!"

Onun bu şekildeki tehdidi üzerine korkmuş ve paniğe kapılmış olarak dağılıp gittiler. Ancak hükümdarın rüya gördüğünü, zindandaki Danyal (a.s.) duymuştu. Zindancıya: "Hükümdara git ve de ki: Zindanda bir adam var. Senin rüyanı tevil edecek bilgiye sahiptir." dedi. Zindancı, hükümdarın yanma gitti ve rüyasını tevil edecek bir adamın zindanda

bulunduğunu bildirdi. Hükümdar da tevilcinin getirilmesini emretti. Danyal (a.s.), hükümdarın huzuruna girdiğinde temenna secdesinde bulunmadı. Hükümdar: "Bana secde etmenden seni meneden nedir?" dîye sorunca Danyal (a.s.):"Allah, bana bir ilim verdi ve başkasına secde etmememi emretti." deyince hükümdar şöyle karşılık verdi: "Ben, Rab-lerine verdikleri sözü yerine getiren kimseleri severim. Şimdi sen, gördüğüm rüyayı bana anlat."

Danyal (a.s.), şöyle konuştu: "Sen, rüyada büyük bir put gördün. Ayakları yerde, başı semada idi. Üst tarafı altından, ortası gümüşten, altı tunçtan, bacakları demirden, ayakları kiremitten idi. Sen, onu seyretmekte iken güzelliği ve yapısının sağlamlığı hoşuna gitmişti. Allah, gökten bir taş bırakarak, o putun tepesinin tam ortasına düşürdü. Put paramparça oldu. Altın, gümüş, tunç, bakır ve kiremit birbirine karıştı. Cinlerle insanların tamamının bir araya gelip o putun altınını, gümüşünü, tuncunu, demir ve kiremitini birbirinden ayıracaklarını düşünür oldun. Gökten düşen taşa baktığında, onun gittikçe büyüyüp etrafa yayıldığını, nihayet bütün yeryüzünü doldurduğunu gördün. Çevrene baktığında o taştan ve semadan başka birşeyi göremez oldun..."

Buhtü'n-Nasr, ona: "Doğru söyledin. Uykuda gördüğüm rüya bu idi. Şimdi sen, bunun tevilini söyle bakalım." deyince Danyal (a.s.) şöyle konuştu:

"Rüyada gördüğün put, zamanın evvelinde,ortasında ve sonundaki muhtelif ümmetlerdir. Gökten üzerine bırakılan taş ise, Allah'ın ahir zamanda üzerine hakim kılacağı bir dindir. Cenâb-ı Allah, Araplardan okur yazar olmayan (ümmî) bir peygamber gönderecek, o peygamber vasıtasıyla diğer ümmetleri ve dinleri yok edecektir. Tıpkı o taşın, putu ve bölümlerini ezip parçaladığı gibi, o din de diğer dinlerin ve ümmetlerin üzerine hükümran olacaktır. O din sayesinde Cenâb-ı Allah, hakkı ortaya koyacak, onunla batılı giderecek, sapıklıktaki insanlara hidayet verecek, okur yazar olmayan kimseleri bilgili kılacak, zayıfları güçlendirecek, alçalmışları yüceltecek, horlanmış kimselere de yardım edecektir." Bu kıssanın kalan kısmını, Danyal peygamber vesilesiyle Buhtü'n-Nasr'm İsrail oğullarını serbest bırakmasından bahsederken anlatacağız.

Vakidî, Muğire b. Şubenin Mukavkis'e giden heyet ile aralarında meydana gelen konuşma ve Mukavkis'in ona, Rasûlullah (s.a.v.)'m evsafı hakkında bazı sorular yönelttiğini rivayet eder. Ki bu sorular, He-rakliyus'un, Ebu Süfyan Sahr b. Harb'e sorduğu sorulara yakın sorular idi. Yine Vakidî'nin

anlattığına

göre

İskenderiye

hükümdarı

Mukavkis,

kiliselerdeki

Hristiyan piskoposlarından da Hz. Peygamber (s.a.v.)'in evsafını sormuş, onlar da onunla ilgili vasıfları kendisine anlatmışlardı. Bu, Ebu Nuaym'm, "Delailü'n-Nübüvve" adlı eserde anlattığı uzunca bir kıssadır.

Sahih hadiste belirtildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.), Yahudi medreselerine uğrayarak onlara şöyle demiştir:

"Ey Yahudi topluluğu! Müslüman olun. Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a andolsun ki siz, benim sıfat ve özelliklerimi kitaplarınızda görmektesiniz."

Ahmed b. Hanbel, Ata b. Yesar'm şöyle dediğini rivayet eder: Abdullah b. Amr b. As'a rastladığımda:" Rasûlullah (s.a.v.Tın Tevrat'taki vasıflarını bana söyle." dedim. O da dedi ki: "Evet, vallahi o, Kur'ân'daki bazı sıfatlarıyla Tevrat'ta da şöyle nitelenmektedir: Ey peygamber! Doğrusu biz seni şahid, müjdeleyici, uyana ve ümmi kimseler içinde koruyucu olarak gönderdik. Sen benim kulum ve ekimsin. Seni, Mütevekkil adıyla adlandırdım. Kaba ve katı olmayıp, sokaklarda bağırıp çağıran bir kimse değilsin.

O, kötülüğe kötülükle karşılık veren bir kimse değildir. Aksine o, affedip bağışlayandır. Cenâb-ı Allah, onun vasıtasıyla eğri bir milleti doğ-rultuncaya kadar canını almayacaktır. O eğri millet, "Lâ ilahe illallah" deyinceye kadar o hayatta kalacaktır. Onun vasıtasıyla kör gözler ve sağır kulaklarla kilitli kalpler açılacaktır."

Bu hadisi, Buharı rivayet etmiştir.

Hafız Ebu Bekir el-Beyhakî, İbn Selam'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Biz, Rasûlullah (s.a.v.)'in sıfatlarım Tevrat'ta görmüştük. Şöyle deniyordu: "Doğrusu biz seni şahid, müjdeleyici, uyarıcı ve ümmiler içinde koruyucu olarak gönderdik. Sen, benim kulum ve elçimsin. O peygamber, Mütevekkil adı ile adlandırılmıştır. Kaba ve katı değildir. Sokaklarda bağırıp çağıran biri de değildir. Kötülüğü kötülükle defetmez. Aksine o, bağışlayıp müsamaha gösterir. Allah'tan başka ilah bulunmadığına şahadet ederek onun vasıtasıyla eğri bir millet doğruluncaya kadar, Cenâb-ı Allah onun canını almayacaktır. Onun vasıtasıyla kör gözler, sağır kulaklar ve kilitli kalpler açılacaktır."

Abdullah b. Amr'dan da bu konuda birçok rivayetler varid olmuştur. Bununla birlikte Yermük savaşında EhM Kitabın iki deve yükü kitapları arasında da bu sıfatlardan bahseden birçok kısımlar görülmüştür. Şunu bilmek gerekirki, selef-i salihinden bir çoğu Ehl-i Kitabın kitabları derken bununla Tevrat'ı kasdetmişlerdir. Ehl~i Kitaba göre Tevrat kelimesi, Cenâb-ı Allah'ın Musa'ya indirdiği vahyi daha kapsamlı bir şekilde ifade etmektedir. Bu kelime, daha genel bir anlam ifade eder. Buna dair hadiste birçok deliller vardır.

Yunus; Muhammed b. İshak'm, Ümmü Derda'dan şöyle bir rivayette bulunduğunu söylemiştir: Ümmü Derda, Kabü'l-Ahbar'a şöyle bir soru yöneltmiş: "Siz, Rasûlullah'ın Tevrat'taki sıfatlarını nasıl buluyorsunuz?" Kabü'l-Ahbar da ona şu cevabı vermiş: Tevrat'ta onun vasıflarını şöyle görmekteyiz: "Muhammed, Allah'ın Rasûlüdür, Adı Mütevekkildir. Kaba ve katı değildir. Sokaklarda bağırıp çağırmaz. Ona anahtarlar verilmiştir. Onun vasıtasıyla Cenâb-ı Allah; görmeyen gözlere gördürür, işitmeyen kulaklara işittirir, konuşamayan dilleri konuşturur. Nihayet bu, onların Allah'tan başka ilah olmadığına, bir ve ortaksız olduğuna şahadet etmelerine kadar devam eder. Onun vasıtasıyla Cenâb-ı Allah, mazluma yardım eder ve zalime karşı korur."

Beyhakî, Ebu Hüreyre'nin: "Çağrıda bulunduğumuz zaman ya Muhammed, sen Tur'un yanında değildin." ayetiyle ilgili olarak şöyle dediğini rivayet etmiştir: O zaman şöyle bir nidada bulunulmuştu: "Ey Muhammed Ümmeti! Siz bana dua etmeden önce, ben size icabet ettim. Siz benden istemeden önce, ben size verdim."

Vehb b. Münebbih, Cenâb-ı Allah'ın, Zebur'da Davud'a şöyle vah-yet-tiğini ifade etmiştir: "Ey Davud! Senden sonra adı Ahmed ve Muhammed olan bir peygamber gelecektir. Doğru sözlüdür. Efendidir. Ona asla kızmayacağım. O da beni asla kızdırmayacaktır. O bana asi olmadan önce ben, onun geçmiş ve gelecek günahlarım bağışladım. Onun ümmeti, rahmetime mazhar olmuştur. Peygamberlere verdiğim nafileleri, onlara da verdim. Peygambere farz kıldığım farizaları, onlara da farz kıldım. Nihayet onlar, kıyamet gününde peygamberin nuru gibi bir nura sahip olarak bana geleceklerdir... Ey Davud! Ben, Muhammed'i ve ümmetini bütün ümmetlere üstün kıldım."

Hz. Peygamber'in evsafının, Ehl-i Kitabın kitaplarında mevcud olduğunu bilmek, zarûrat-ı diniyeden sayılan ilimlerdendir. Kutsal kitabımız olan Ku/ân-ı Kerîm de buna birçok ayetler de delâlet etmektedir ki, yeri geldiğinde bu ayetlerden söz etmiştik. Allah'a hamd olsun. O ayetlerden bazıları şunlardır:

"Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz de buna inanırlar. Onlara okunduğu zaman derler ki: Ona inandık, doğrusu o Rabbimizden gelen gerçektir. Şüphesiz biz, ondan önce de Müslümanlar olmuştuk." (ei-

Kasas, 52-53.)

"Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu öz oğullarım tanıdıkları gibi tanırlar. Öyle iken içlerinden bir grup, bildikleri halde yine de hakkı gizlerler." (el-Bakara, 146.)

"Muhakkak ki bundan önce kendilerine bilgi verilenlere, bu Kur'ân okunduğu zaman, yüzleri üstü secdeye kapanırlar. Ve derler ki: Rabbi-mizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi, şüphesiz yerine gelmiş olacaktır."

(el-Isrâ, 107-108.)

Yani Muhammed'in varlığına ve peygamber olarak gönderileceğine dair Rabbimizin bize verdiği söz, mutlaka yerine gelecektir. Dilediği işi yapmaya kadir olan ve hiçbirşey tarafından aciz bırakılamayan Allah, yücedir, noksanlıklardan münezzehtir.Keşiş ve rahiplerden haber verirken de yüce Allah, şöyle buyurmuştur:

"Peygambere indirileni işittiklerinde, hakkı tanıdıklarından dolayı gözleri yaşla dolup taşar da derler ki: Rabbimiz, biz iman ettik, bizi de şahidlerle beraber yaz." (el-Mâide, 83.)

Necaşî, Selman-ı Farisî, Abdullah b. Selam ve diğerlerinin kıssalarından bahsederken bu konuya değinmiştik. Nitekim ileride bu manada birçok delil ve şahid gelecektir. Hamd ve minnet Allah'adır. Peygamberlerin

kıssalarından

ve

Rasûlullah

(s.a.v.)'ın

peygamber

olarak

gönderilişini anlatmalarından, onun evsafını »beldesini, doğum yerini, hicret edeceği yeri, annesinin evsafını bildirmelerinden, Musa, Yuşa, Ermiya, Danyal ve diğer peygamberler bölümünde söz etmiştik.

Cenâb-ı Allah, İsrail oğullarının son peygamberi Meryem oğlu İsa'dan haber verirken onun, İsrailoğüllan arasında ayağa kalkıp kendilerine hitabede bulunurken şöyle dediğini de nakletmektedir.

"Ey İsrail oğulları! Muhakkak ki ben, size Allah'ın peygamberiyim. Benden Önceki Tevrat'ı doğrulayan ve benden sonra gelecek, adı Ahmed olacak bir peygamberi de müjdeleyenim." (es-Saff, 6.)

İncil'de, Faraklit adında bir peygamberin geleceği müjdelenmekte-dir ki o da Muhammed (s.a.v.)'dir.

Beyhakî, Hz. Aişe'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İncil'de yazılı ki, kaba ve katı değildir. Sokaklarda bağırıp çağırmaz, kötülüğe kötülükle karşıhk vermez, aksine affedip bağışlar."

Yakup b. Süfyan, Mukatil b. Hayyan'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Cenâb-ı Allah, Meryem oğlu İsa'ya şöyle vahyetti: Benim işimde gayret gösterip ciddi ol. Emrimi dinle ve itaat et, ey temiz, bakire ve iffetli kadının oğlu. Ben, seni babasız yarattım ve âlemlere kudretimin bir göstergesi (nişanesi) kıldım. Sadece bana ibadet et. Şuran ehline, Sür-yanice açıkla. Karşında bulunanlara da benim hak, zatı ile kaim, ezeli ve ebedi olduğumu tebliğ et. Deve, zırh, sarık (ki o da taçtır.), iki ayakkabı, değnek sahibi, Arap, ümmî, kıvırcık saçlı, açık alınlı, kaşları bitişik, bir peygamberi tasdik etsinler. Gözleri iri, kirpikleri uzun, gözlerinin siyahı tam siyah, burnu kalkık, yanakları açık, sakalı da sıktır. Yüzündeki teri, inci gibidir. Ondan misk kokusu gelir. Boynunda gümüş bir ibriği andırır.

Omuzları arasından sanki altın akar. Göğsünden göbeğine kadar tüy vardır. Tıpkı şerit gibi akar, karnı üstünde ondan başka tüy yoktur. El parmakları ile ayak parmakları kalındır. İnsanlarla birlikte yürüdüğünde onlardan uzun görünür, yürürken sanki bir kayalıktan ve tepeden sökülüp iner gibidir. Nesli azdır. Sanki o, sulbünden erkekler istemiştir." Beyhakî de "Delailü'n-Nübüvve," adlı eserde Yakup b. Süfyan kanalıyla böyle bir rivayette bulunmuştur.Beyhakî, Osman b. Hakem b. Rafi b. Sinan'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Babamın ve bazı amcalarımın anlattıklarına göre cahiliye devrinden kendilerine miras olarak gelen bazı yazı demetleri yanlarında varmış. Nihayet Cenâb-ı Allah, İslâm dinini göndermiş, bu yazı demetleri hâlâ yanlarında imiş. Rasûlullah (s.a.v.), Medine'ye geldiğinde bu demetlerinden ona söz etmişler ve yanına da getirmişler.

Açıp baktıklarında o demetlerde şöyle bir yazı varmış:

"Allah'ın adıyla, Allah'ın sözü gerçektir. Zalimlerin sözü hüsrandadır. Bu ifade bir ümmete mahsustur İd, o ümmet, ahir zamanda gelecektir. Onlar bedenlerini yıkar, örtünürler. Sırtlarına da peştemal bağlarlar. Düşmanlarına karşı denizlere dalarlar, onlarda namaz ibadeti vardır. Eğer o ibadet, Nuh kavminde bulunsaydı, tufan yüzünden helak olmazlardı. Eğer o namaz, Ad kavminde olsaydı, onlar kasırga ile helak olmazlardı. Eğer o namaz, Semud kavminde bulunsaydı, onlar çığlıkla helak edilmezlerdi. Allah'ın adıyla. Onun sözü gerçektir. Zalimlerin sözü hüsrandadır."

Sonra ravi, başka bir kıssadan söz ederek şöyle diyor: Rasûlullah (s.a.v.), kendisine okuduğum bu kıssadan ötürü hayrette kaldı.

el-A'râf süresindeki «Onlar ki; yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı bulacakları; okuma, yazma bilmeyen ve nebi olan rasûle tabi olurlar." 157'ci ayetinden söz ederken, Hişam b. As el-Ümevî'nin kıssasından da bahsetmiştik. Hz. Ebu Bekir, onu bir seriyeyle birlikte Allah'a imana davet etmesi için Herakliyus'a göndermişti. Hişam'ın anlattığına göre Herakliyus, kendilerine Adem peygamberden Hz. Muhammed'e kadar cümle peygamberlerin resimlerini içeren bir bohça çıkarmış, resimleri tıpkı evsaflarına uygunmuş, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in resmini çıkarıp kendilerine gösterdiğinde Herakliyus, ikram ve tazim için ayağa kalkmış, sonra oturmuş ve resme bakmaya başlamış, inceden inceye de düşünmüş. Hişam kendisine, bu resimleri nereden getirdiğini sorunca, Herakliyus şû cevabı vermiş: "Adem, kendi zürriyetinden gelecek cümle peygamberleri kendisine göstermesini Rabbinden dilemişti. Bu resimler, Adem peygamberin güneşin battığı yerdeki hazinesinde idi. Zülkarneyn, bunu oradan çıkarıp Danyal'a verdi. Allah'a andolsun ki ben, bu hükümdarlığı bırakmak ve en kötü adamınızın kölesi olmak, ölünceye kadar da onun köleliğinde kalmak isterim."

Böyle dedikten sonra güzel mükafatlar vererek bizi uğurladı. Hz. Ebu Bekir'in yanına geldiğimizde gördüklerimizi ve onun bize yaptığı ikramları anlattık. Söylediği sözleri de naklettik. Bundan sonra Hz. Ebu Bekir, ağlamaya başladı ve şöyle dedi: "Miskin adam, yazık. Eğer Allah ona bir hayır vermek dileseydi verirdi. Rasûlullah (s.a.v.), Hristiyanlar-la Yahudilerin, kendisinin evsafını kitaplarında bulduklarını bize haber verdi."

el-Ümevî, Amr b. Ümeyye'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Necaşî'nin yanından Medine'ye geldim. Yanımda onun bana hediye ettiği bazı köleler vardı. Köleler, bana şöyle demişlerdi: "Rasûlullah'ı görürsek sen, bize söylemeden biz onu tanıyabiliriz." Ebu Bekir yanımızdan geçerken, peygamber bu mudur? diye sorduğumda hayır, bu değildir, dediler. Ömer yanımızdan geçerken, bu o mudur? diye sorduğumda hayır, bu da değildir, dediler. İçeriye girdiğimizde Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz yanımızdan geçerken köleler bana seslendiler: "Ey Amr! İşte Rasûlullah budur." dediler. Gerçekten onun Rasûlullah olduğunu hiç kimse kendilerine söylememişti. Ancak kitaplarında onun vasıflarına dair okudukları şeylere dayanarak onu tanımışlardı.

Sebe'in kendi kavmini uyarması ve Rasûlullah (s.a.v.)'m peygamber olarak geleceğini kendilerine müjdelemesine dair bir şiir, daha önceki sayfalarda geçmişti. Onu burada tekrarlamaya gerek yoktur. İki Yahudi âlimin Medine'yi kuşatan yemen hükümdarı Tubban'a, Medine'den vazgeçmesini, çünkü oraya ahir zamanda bir peygamberin hicret ederek geleceğini söylediklerini, onun da bu yüzden Medine'den vazgeçtiğini ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e selamı içeren bir şiir nazmetti-ğini de önceki sayfalarda anlatmıştık.