El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Ashab-I Kehf

Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'de buyurdu ki: «Ey Muhammed! Yoksa sen, mağara ve Rakım ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin?» Bir kaç genç mağaraya sığınmış: «Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu …

Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'de buyurdu ki:

«Ey Muhammed! Yoksa sen, mağara ve Rakım ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin?»

Bir kaç genç mağaraya sığınmış: «Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl.» demişlerdi. Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk, sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri müddeti iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.

Ey Muhammed! Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış bir kaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: «Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız. Yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna dair ap açık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?» Onlara: «Siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, bunun için mağaraya girin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık göstersin.» denildi.

Baksaydm, güneşin mağaralarının sağ tarafından doğup meylettiğim, sol tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mucizelerindendir. Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.

Mağara ehli uykuda iken sen onları uyanık sanırdın, biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpekleri, dirseklerini eşiğe uzatmıştı, onları görsen, için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.

Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri:

«Ne kadar kaldınız?» dedi.

«Bir gün veya biraz daha fazla müddet kaldık.» dediler. «Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin, en iyi yiyeceklere baksın ve size getirsin. Orada nazik davransın, sakın sizi kimseye duyurmasın.» dediler.

«Zira onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler

veya dinlerine döndürürler. Bu takdirdede asla kurtulamazsınız.»

Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilemiyeceğini bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağladık. Nitekim halk, bunların hakkında çekişip duruyor: «Onların mağaralarının çevresine bir bina kurun.» diyorlardı. Oysa Rableri onları çok iyi bilir. Tartışmayı kazananlar: «Onların mağaralarının çevresinde mutlaka bir mescid kuracağız.» dediler. «Karanlığa taş atar gibi, «Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir.» derler. Yahut, «Beştir, altıncıları köpekleridir.» derler. Yahut, «Yedidir, sekizincileri köpekleridir.» derler.

De ki: Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir. Önlan, pek az kimseden başkası bilmez.»

Bunun için ey Muhammed! Onlar hakkında, bu kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma ve onlar hakkında kimseden birşey sorma. Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: «Ben, yarın onu yapacağım.» deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: «Umulur ki Rabbim, beni doğruya daha yalan olana eriştirir.»

Onlar mağaralarında 309 yıl kaldılar, derler. De ki: «Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir! İnsanların O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığına ortak kılmaz.»

Ey Muhammed! Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku. O'nun sözlerini değiştirecek yoktur. O'ndan başka sığınılacak bir kimse bulamazsın.» (ci-Kchf, 9-27.)

Ashab-ı Kehf kıssasının nüzul sebebi ile Zülkarneyn haberine dair ayetlerin nüzul sebebi Muhammed b. İshak ve diğer siyer âlimleri tarafından "es-Sîre" adlı eserde anlatılmıştır. Bu eserde anlatıldığına göre Kureyşliler, Rasûlullah (s.a.v.)'ı imtihan edip köşeye sıkıştırmak amacıyle Yahudilere adamlarını göndermişler; onlardan zor cevaplı bazı sorular almışlardı. Yahudiler, yanlarına varan Kureyşlilere demişlerdi ki: Geçmiş zamanda giden ve ne yaptıkları bilinmeyen bir kavmi Muhammed'e sorun. Yeryüzünde dolaşan adam (Zülkarneyn'i) ile Ruh'un mahiyetini de sorun.

Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e Ruh, Zülkarneyn ve Ashab-ı Kehf le ilgili ayetleri inzal buyurdu:

«Ey Muhammed! Sana Ruh'un ne olduğunu soruyorlar...»

«Ey Muhammed! Sana Zülkarneyn'i sorarlar...»

«Yoksa sen, ey Muhammed! Mağara ve Rakım ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin?»

Yani bu meseleler, seni vakıf kıldığımız haberlere, göz alıcı mucizelere ve garip acaipliklere nisbetle çok hayret verici şeyler değildirler.

Ayet-i kerimede sözü edilen Kehf, dağdaki mağara demektir.

Şuayb el-Cübaî: «Ashab-ı Kehfin mağaralarının adı "Hayzem" idi.» demiştir.

Ayet-i kerimede geçen Rakım kelimesine gelince, İbn Abbas: «Bunun ne anlama geldiğini bilemiyorum.» demiştir. Bu kelimenin, kitabe anlamına geldiğini ve bu kitabede Ashab-ı Kehfin adlarının yazılı olduğunu, maceralarının da kendilerinden sonra bu kitabeye kayd edildiğini söyleyenler de vardır. İbn Cerir ile diğerleri, bu görüşü benimsemişlerdir. Bazıları ise Rakîm kelimesinin, mağaralarının bulunduğu dağın adı olduğunu söylemişlerdir. İbn Abbas ile Şuayb el Cübaî: "Mağaralarının bulunduğu dağın adı, Benaclus dağıdır." demişlerdir. Bazıları ise Benaclus'uıı, mağaraların yanındaki vadinin adı olduğunu söylemişlerdir. Benaclus un, oradaki bir köy adı olduğunu söyleyenler de vardır. Doğrusunu Allah bilir.

Şuayb el-Cübaî'nin ifadesine göre Ashab-ı Kehfin köpeklerinin adı, Himran'dır. Yahudilerin, onların haberleriyle ilgilenmeleri Ashab-ı Kehfin yaşadığı zamanın çok eski bir zaman olduğunu isbatlamak-tadır. Müfessirlerden bazıları bunların, Mesih'ten sonra yaşadıklarını ve Hristiyan olduklarını söylemektedirler. Ayetin zahirinden de anlaşılacağı gibi bunların kavimleri müşrik olup putlara taparlarmış. Bir çok tefsirci ve tarihçinin anlattığına göre Ashab-ı Kehf, Dakyanus adındaki hükümdarın zamanında yaşamış olup devlet kademesinde bulunan ekâbir çocuklarıdır. Bunların, hükümdar çocukları olduğu da söylenmiştir. Bunlar, bir bayram gününde halkı ile toplanmış iken milletlerinin putlara saygı gösterip secde ettiklerini basiret gözüyle görüp müşahede ettikleri zaman Cenâb-ı Allah kalplerindeki gaflet perdesini kaldırmış, onlara doğru yolu göstermiş, onlar da kavimlerinin sağlam bir din üzerinde olmadıklarını anlamışlardı. Bu sebeple milletlerinin mensüb oldukları dini bırakarak bir ve ortaksız olan Allah'a kulluk etmeye yöneldiler. Anlatıldığına göre bunlardan her birisi, Cenâb-ı Allah'ın tevhid inancına kalpleri mazhar olduğu zaman topluluğun içinden sıyrılıp bir yerde bir araya gelmişlerdi. Nitekim Buharî'nin sahihinde de nakledilen bir hadis-i şerifinde Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Ruhlar, çeşitli nevilerden bir araya getirilmiş yığınlardır. Evsaf ve ahlakta birbirleriyle uyum içinde olanlar anlaşırlar. Uyum içinde olma-yanlarsa ihtilaf ederler.»

Halkının arasından sıyrılıp çıkan Ashab-ı Kehf den her birisi, diğerinin durumunu ve halini sordu. O da içinde bulunduğu durumu ve hali anlattı. Böylece hep birlikte kavimlerinden ayrılıp uzaklaşmaya, dinlerini kurtarmak için firar etmeye karar verdiler. Fitne ve serlerin zuhuru esnasında yapılması meşru olan davranış da budur. Nitekim yüce Allah buyurdu ki:

«Ey Muhammedi Sana onların olayını gerçek olarak anlatıyoruz. Onlar, Rablerine inanmış bir kaç gençti. Onların hidayetlerini arttırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Durup şöyle demişlerdi: «Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız. Yoksa and olsun ki saçma sapan söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi?» Yani sahip oldukları ve üzerinde bulundukları durumun hakikat olduğunu ispatlayan apaçık bir delil getirmeleri icab etmez mi? «Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?» Onlara: «Siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız.»

Yani siz kavminizin sapık dininden ayrıldınız ve onların Allah'tan başka taptıkları tanrılardan uzak durdunuz. Çünkü onlar, Allah'la beraber başka tanrıları da Allah'a ortak koşuyorlardı. Nitekim İbrahim

Halil (a.s.) demiş ki:

«Beni yaratan hariç, sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni doğru yola eriştirecek olan, şüphesiz O'dur.» («-Zuhnıf, 27.)

İşte şu gençler birbirlerine şöyle dediler: Madem ki kavminizin dininden ayrıldınız, o halde bedenen de onlardan uzak durun ki kötülüklerinin size dokunmasından emin olasınız. «Bunun için mağaraya girin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık göstersin.» Yani Rabbiniz size perdelesin ve O'nun himayesi altına girin. Durumunuz da hayırla neticelensin. Nitekim bir hadiste şöyle buyuruimuş: «Allah'ım, bütün işlerde sonumuzu güzel eyle. Bizi dünyanın perişanlığından ve ahiretin azabından koru.»

Ashab-ı Kehfin içinde bulundukları mağara, Kur'ân'da şöyle tasvir ediliyor: Mağaranın kapısı kuzeye, dibi (arkası, derinliği) de kıbleye yönelikti. Bu durumdaki bir mekan, mekanların en faydahsıdır. Yani mekanın kendisi kıble, kapısı da kuzey cihetinde olursa, çok faydalı olur. Nitekim ayet-i kerimede de buyuruluyor ki: «Baksaydın, güneşin, mağaralarının sağ tarafindan doğup meylettiğini, sol taraûndan onlara dokunmadan battığını görürdün. » Yaz mevsiminde ve sıcak günlerde güneş doğarken mağaranın batı yanından içeriye vuruyordu. Azar azar güneş ışınları içeriye meylediyor, sağ taraftan içeri aydınlanıyordu. Böylelikle güneş yükseliyor, semanın ortasına geliyordu. Sonra yine batı tarafına yönelerek ışığı içerden kısılıyor, gurub vaktinde doğu tarafından içeriye azar azar güneş ışınları giriyordu.

Böyle bir konumda olan bir mağaraya giin^ş elbetteki böyle girerdi. Bazı zamanlarda güneşin mağaraya bu şekilde girmesinin hikmeti, hayasının bozulmaması içindi. «Onlarında mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mucizelerindendir.» Yani onların yemeksizin, içmeksizin, bedenen bir gıda almaksızın uzun bir müddet boyunca bu şekilde mağarada kalmaları, Allah'ın yüce kudretinin apaçık delil ve bürh anların dan dır. «Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırca artık onu, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın. Mağara ehli uykuda iken sen, onları uyanık sanırdın.» Onları uyanık sanırdın, çünkü bazıları demişler ki, gözleri açıktı. Gözlerinin açık olması, uzun süre uykuda kalmaları yüzünden bozulmaması içindi. «Biz onları sağa ve sola döndürürdük.»

Bir kavle göre onlar, senede bir sağdan sola veya soldan sağa döndürülürlerdi. Belki de daha fazla miktarda ve sayıda sağa ve sola döndürülmüşlerdir. Doğrusunu Allah bilir. «Köpekleri, dirseklerim eşiğe uzatmıştı.» Şuayb el-Cübaî, köpeklerinin adının Himran olduğunu söylemiştir. Demek istediğimiz şudur ki, beraberlerindeki köpekleri, kavimlerinden ayrılmaları esnasında yanlarında durmuş, ama sadece kapıda bekçilik yapmış, dirseklerini'eşiğe uzatmış, mağaranın içine girmemişti. Bu da onun edebindendir. Ve onlara yapılan ikramlar cümlesindendir. Zira melekler, içinde köpekler bulunan bir eve girmezler. Bu yüzden köpek, içeriye girmemiş, kapıda beklemişti. Bir kavme veya bir kişiye bağlılık, insana, hatta köpeğe tesir eder. Köpek, onların mağarada bulundukları sürece onlarla beraber durmuştu. Çünkü bir kavimle beraber olan, on-' larla beraber mutlu olur.

Bir köpek hakkında durum bu iken, hayır ehli kimselere tâbi olan bir insanın durumunu sen düşün! Böyle biri elbette-ki ikrama layık olur. Kıssacı ve tefsirdi erden çoğu, bu köpekle ilgili uzun uzadıya haberler nakletmişlerdir ki, bu haberlerin çoğu, israiliyattan alınma ve yalandır. Hiçbir fayda içermemektedir. Tıpkı köpeğin adı ve rengi hakkında yaptıkları ihtilaf gibi... O da yararsızdır ve yalandır.

Ashab-ı Kehf in içinde bulundukları mağaranın nerede olduğu hususunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Çokları, bu mağaranın Eyle diyarında olduğunu söylemişlerdir. Ninova diyarında olduğunu söyleyenler olduğu gibi Belka diyarında olduğunu söyleyenler de vardır. Rum beldelerinde olduğuna dair bir rivayet de vardır ki, bu doğruya daha yakındır. Doğrusunu Allah bilir. Yüce Allah, onların haberlerinin en faydalı olanlarım bizle bildirmiş, durumlarından bizim için Önemli olanları nakletmiş ve tasvir etmiştir. Öyle ki bu konudaki Kur'ân ayetlerini dinleyen bir kimse, onları ve durumlarım görür gibi olmaktadır. Bu hususta haber veren yüce Allah, onları, mağaralarının durumunu ve keyfiyetlerini müşahede etmiştir. Onların sağdan sola, soldan sağa döndürüldüklerini, köpeklerinin de eşikte dirseklerini uzatmış olduğunu görmüş ve müşahede etmiştir. Bu hususta yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

«Onları görsen, için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.» Bu da haber almanın gözle görmek gibi olmadığını ispatlamaktadır. Nitekim hadis-i şerifte de böyle denilmiştir. Çünkü haber verilen şey, meydana gelmiş demektir. Oysa bu ayette sözü edilen geri dönüp kaçma ve kork-, ma hususu meydana gelmiş değildir.

Cenâb-ı Allah, onları 309 sene uyuduktan sonra uyandırmış olduğunu, uyanınca da birbirlerine şöyle dediklerini anlatıyor: «İçlerinden biri: Ne kadar kaldınız?» dedi. «Birgün veya daha az bir müddet kaldık.» dediler. «Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin (yani beraberinizde bulunan şu paraları birine vererek Defsus şehrine gönderin), en iyi yiyeceklere baksın ve size getirsin.» Yani yiyeceğiniz taamları size getirsin. Bu da onların zahitlik ve verâlarmın bir göstergesidir. «Orada nazik davransın (şenire girerken nezaketli olsun), sakın sizi kimseye duyurmasın.» dediler. «Zira onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler ve ya dinlerine döndürürler. Bu takdirde asla kurtulamazsınız.» Çünkü Allah sizi o dinden kurtarmıştır. Ashab-ı Kehf, bir gün veya bir günden biraz fazla bir müddet uyuduklarını zannettikleri için böyle konuşmuşlardı.

Oysa devletleri, çeşitli aşamalar geçirmiş, beldeleri ve orada yaşayan insanlar değişmişler, çağlarında yaşamış olan insanlar geçip gitmişlerdi. Başka nesiller gelmişlerdi. Bu sebepledir ki onlardan biri - rivayete göre Tizosis- tanınmamak için kılık değiştirerek şehre girdiğinde orayı tanımamış, halkı başka bir halk olarak görmüştü. Şehirdeki ahali, onun şekil, evsaf ve parasını garipsemişlerdi. Anlatıldığına göre onu, durumundan korktukları ve casus zannettikleri yahut zarar verici bir saldırıda bulunacağı endişesiyle yakalayıp yöneticilerine götürmüşlerdi. Rivayete göre Tizosis, halkın elinden kaçmıştı. Başka bir rivayette anlatıldığına göre Tizosis, kendi durumunu ve arkadaşlarının durumunu, başlarına gelen hadiseyi onlara anlatmış, arkadaşlarını ve bulundukları yeri onlara göstermek için bazılarını da yanına katarak mağaraya dönmüştü.

Mağaraya yaklaştıklarında Tizosis, arkadaşlarının yanma girmiş ve başlarından geçen durumun iç yüzünü, ne kadar süreyle uyumuş olduklarını arkadaşlarına bildirmiş, onlar da bunun Allah tarafından takdir edilen bir iş olduğunu anlamışlardı. Denildiğine göre onlar yeniden uykuya dalmışlar, başka bir rivayete göre ise ölmüşlerdi.

Şehir halkına gelince denilir ki onlar, Ashab-ı Kehfin uyumakta oldukları mağarayı bulamadılar. Cenâb-ı Allah, burayı onlara göstermedi. Başka bir rivayete göre ise onlar, korktukları veya Ashab-ı Kehf ten çekindikleri için mağaraya girememişlerdir. Şehir halkı, Ashab-ı Kehf hususunda ihtilafa düştüler. Kimi: «Onların mağaralarının çevresine bir bina kurun.» diyorlardı ki, mağarada bulunanlar dışarıya çıkmasmlar ve kendilerine eziyet verecek şeyler yapmasınlar.

Tartışmayı kazananlar: «Onların mağaralarının çevresinde mutlaka bir mescid kuracağız.» dediler. Yani bu salih kimselere bitişik yerde bir mübarek mabed yapalım, dediler. Bu adet, bizden önceki ümmetlerde yaygındı. Bizim şeriatımıza gelince bu hususta Buharı ve Müslim'in sahihlerinde de sabit olduğu gibi Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Allah, Yahudilerle Hristiyanlara lanet etsin. Onlar, peygamberlerinin mezarlarını mescid edindiler.» Yani Peygamber (s.a.v.), bizleri onların yaptıkları işlerden sakındırmıştır.

Yüce Allah, bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: «Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilemiyeceğini bilmeleri için insanların onları bulmalarını sağladık.»

Tefsircilerden birçoğu dedi ki: Cenâb-ı Allah, insanları onların durumlarından ve yerlerinden haberdar etti. Bu sayede insanlar ahire-tin, kıyametin şüphesiz ve gerçek olduğunu bilsinler. Ashab-ı Kehfin,, 300 seneden fazla bir müddet uyudukları halde bedenlerinde bir değişiklik olmaksızın yeniden uyanıp ayağa kalktıklarını bildikten sonra bunları hayatta bırakan Allah'ın, ölüpte kurtlar tarafından yenilen bedenlere ruh verebileceğim insanlar anlasınlar. Bedenleri ve kemikleri ufalanıp çürüdükten sonra dahi Allah ölüleri diriltir. Mü'minlerin bunda şüphesi yoktur.

«Allah birşeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye «01» demektir, hemen olur.» (Yâsîn, 82.) «Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilemiyeceğini bilmeleri için....» ayet-i kerimesinde geçen bilmeleri fiili ile insanların bilmeleri ya da Ashab-ı Kehfin bilmeleri kastedilmiş olabilir. Veya hem Ashab-ı Kehfin hem de diğer insanların birlikte bilmeleri kasdedilmiş olabilir. Doğrusunu Allah bilir. Bundan sonra yüce Allah buyuruyor ki: «Karanlığa taş atar gibi, «Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir.» derler. Yahut, «Beştir, altıncıları köpekleridir.» derler. Yahut, «Yedidir, sekizincileri köpekleridir.» derler.»

Cenâb-ı Allah, Ashab-ı Kehfin sayıları hususunda insanların çeşitli görüşler ileri sürdüklerini beyan ediyor. Ve bu hususta üç kavil naklediyor ki bu kavillerin üçüncüsü, ilk ikisini zayıf kılıyor. Üçüncüde karar kılıyor. Bu da Ashab-ı Kehfin sayılarının yedi olduğunu, köpeklerinin de sekizinci olduğunu ispatlıyor. Eğer bundan başka bir kavil ileri sürülecek olsaydı, Cenâb-ı Allah onu da naklederdi. Eğer üçüncü kavil sahih olmasaydı Cenâb-ı Allah buna işaret ederdi. Bu gibi konularda çekişmek uygunsuzdur. Bu yüzden Cenâb-ı Allah bu konularda edepli olmayı, Peygamber (s.a.v.)'e tavsiye etmiştir. İnsanlar bu gibi durumlarda ihtilafa düştükleri zaman "Allah bilir" demeyi Peygamberine tavsiye etmiştir. Bu sebeple Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:

«De ki: «Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir. Onları pek az kimseden başkası bilmez. Bunun için, ey Muhammed! Onlar hakkında, bu kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma.»

Yani bu konuda yumaşak ol. Bu gibi durumlarda mücadele yollarına girişme. Ashab-ı Kehfin durumu hakkında herhangi bir kimseye birşey sorma. Bu sebepledir ki yüce Allah, kıssanın başında Ashab-ı . Kehfin sayısını kapalı bırakmış ve: «Onlar, Rablerine inanmış bir kaç gençti.» demiştir. Eğer onların sayısını belirlemede bir fayda olsaydı, görüleni ve görülmeyeni bilen Allah, elbetteki sayılarını bildirirdi. Yüce Allah buyuruyor ki:

«Herhangi birşey için, Allah'ın dilemesi dışında: «Ben yarın onu yapacağım.» deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: «Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir.»

Bu, Cenâb-ı Allah'ın peygamberine gösterdiği ve öğrettiği büyük bir edeptir. Mahlukatmı da bu edebe bağlı kalmaya teşvik etmiştir. Ayette tavsiye edilen edep kuralı şudur: İnsanlardan birisi, gelecekte yapacağı birşeyi söylerken inşaallah demelidir ki, bu onun azmini sağlamlaştirsin. Çünkü kul, yarın ne olacağını bilemez. Yapmaya niyetlendiği işin Allah tarafından takdir edilip edilmemiş olduğundan da haberi yoktur. "İnşaallah" demek, yapılacak işi şarta bağlamak değil, aslında azmin sağlamlığını gösterir. Bu sebeple İbn Abbas: «İnşaallah. yapacağım, sözü, bir seneye kadar geçerlidir.» demiştir. Bu sebeple Süleyman peygamberin kıssasında da geçtiği gibi o şöyle demiştir: «Bu gece yetmiş karıma uğrayacak, onlarla cinsel temasta bulunacağım ve her biri de Allah yolunda savaşacak olan birer erkek çocuk doğuracaktır.» Kendisine, "inşaallah de", denildiği zaman o, inşaallah dememiş ve karılarına uğrayıp hepsiyle cinsel ilişki kurduğu halde hiç biri çocuk doğurmamış, sadece biri yarı insan şeklinde bir yavru doğurmuştu. Bununla ilgili olarak Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Nefsim kudret elinde bulunan Zat'a yemin ederim ki eğer o (Süleyman peygamber) inşaallah demiş olsaydı, sözü yerine gelir ve istediği şeye kavuşurdu.»

«Unuttuğun zaman Rabbim an.» Çünkü unutmak bazan şeytandan olur. Allah'ı anmaksa şeytanı kalpten kovup uzaklaştırır. Bu durumda insan unuttuğu şeyi hatırlar.

«Ve şöyle de: «Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir.» Bir iş zorlaşıp bir hal içinden çıkılmaz olunca ve bir hususta insanların sözleri çeşitli olunca, sen Allah'a yönel ki, o işini kolaylaştırsm ve seni muvaffak kılsın.

«Onlar, mağaralarında 309 yıl kaldılar.» Ashab-ı Kehfin mağarada uzun süre kalmış olmalarını söylemekte büyük yarar olduğu için Canâb-ı Allah söylemiştir. 300 seneye dokuz sene eklenmesi meselesine gelince bu, kameri (ay takvimi hesabı ile) seneleri, şemsi (Güneş takvimi) senelerle eşitlemek içindir. Çünkü 300 şemsi seneye karşı kameri senelerin sayısının 309 olması gerekir. Çünkü her yüz şemsi seneye, yüz kameri seneyi eşitlemek için üç seneyi, kameri senelere eklemek gerekiyor.

«De ki: «Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir.» Sana bu hususta soru sorulacak olur da bu hususta senin yanında bir nakil yoksa, sen bunun cevabını Aziz ve Celil olan Allah'a havale et. «Göklerin ve yerin gaybı, O'na aittir.» Yani Allah, gaybı bilendir. Yaratıklarından O'nun dilediğinden başkası, gayıptan haberdar olamaz. «O ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir!» Cenâb-ı Allah, yaratıkları için her şeyi yerli yerince koyar ve yerleştirir. «İnsanların O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığına ortak kılmaz.» Yani Rabbin, yegane hükümdardır. Yalnız başına tasarrufta bulunur. O'nun ortağı yoktur.