Ebu Nuaym, "Delail" adlı eserde, Sair b. Sevade el-Amirî'nin şöyle dediğim rivayet eder: "Ben, mahallenin kadınlarından birine aşıktım. Onun için zor ve kolay bütün yollara giderdim (Her türlü zorluğa katlanırdım). Ümid ettiğim bir kazancın peşine gider, şehirleri dolaşır, mutlaka o kazana sağlayıp getirirdim. Şam'dan ekin ve eşya yükü ile döndüm. Arapların mevsimine ve kalabalığına ulaşmak istiyordum. Karanlık bir gecede Mekke'ye ulaştım. Sabahleyin şehirde şunları gördüm: Aynı seviyedeki sıradağlar gibi kurulu Taif çadırları var. Develer kesilmiş, bir kısmı öne sürülmüş, o kesilen develerin pişirilen etlerini yemek için toplananlar şöyle diyorlar: "Haydi acele edin, haydi acele edin." Yüksekçe bir yerde bir adamın şöyle seslendiğini duydum: "Ey Allah'ın misafirleri, haydi yemeğe gelin!" Yolda bulunan genç bir kız da şöyle diyordu: "Ey Allah'ın misafirleri! Yemeğini yiyen yatsıya gitsin."
Bu durum, beni korkutmuştu. O topluluk liderinin yanma gitmek üzere yola çıktım. Tanıdığım bir adam bana, onun ileride olduğunu söyledi. Yanma vardığımda baktım ki yaşlı bir adam; yanaklarında sanki beyaz renkli, kırmızı başlı kurtçuklar var. Şira yıldızının da alnında parlar gibi olduğunu gördüm. Başına siyah bir sarık sarmıştı. Sarığın katları arasından saçının bir yumağı dışarı sarkmıştı. Saçları sanki susam bitkisinin dalını andırıyordu."
Bazı rivayetlerde ise şöyle denmektedir:
"Onun altında, susam bitkisi ile örülmüş bir kürsü vardı. O kürsünün altında da kadife sergi vardı. Elinde bir dal vardı. Dalı, böğrüne dayamıştı. Etrafında çeneleri göğüslerine değecek şekilde başlarını öne eğmiş ihtiyar heyeti vardı. Onlardan hiçbiri konuşmuyor, ağızlarından bir tek kelime dahi çıkmıyordu. Şam haberlerinden bana anlatıldığına göre o ümmi peygamberin yıldızının doğması zamanı gelmişti. O ihtiyarı görünce beklediğim peygamberin o olduğunu zannettim ve ona; "Esselâmü aleyke ya Rasûlallah." dedim. O da bana; 'Yavaş ol, yavaş ol, ben değilim ama vakti yaklaştı. Keşke o beklediğin peygamber ben olsaydım." dedi. Ben de; "Bu ihtiyar kimdir?" diye sorduğumda bana; "Bu, Ebu Nadle'dir. Haşim b. Abdümenaf dır." dediler. Ben de şöyle diyerek dönüp gittim: Allah'a andolsun ki bu şeref, Şam'daki Gassan ve Arap emirlerine aittir. Onlara, Cefne (büyük yemek kablannın sahipleri) denir." Gelen misafirlere yemek verme görevine Arapça'da rifade denir. Bu görevi, Haşim üstlenmişti.
Ebu Nuaym, Ebu Talib'in, Abdülmuttalib'ten bahsederken şöyle dediğini rivayet eder: Abdülmuttalib dedi ki: Bir ara Hicir'de uyumakta iken beni ürküten bir rüya gördüm. Büyük bir korkuya kapıldım. Kureyş'ten kahin bir kadının yanma gittim. Omuzumda ibrişim bir aba vardı. Saçlarım, omuzlarıma kadar uzamıştı. Kahin kadın, bana bakınca yüzümdeki değişikliği farketti. O gün ben, kavmimin efendisi idim. Kahin kadın, bana dedi ki: "Efendimize ne olmuş, değişik bir yüzle önümüze gelmiş? Hoşuna gitmeyen bir musibetle mi karşılaşmış?" Ben de ona, evet, dedim. Sağ elini öpmeden hiç kimse, o kahin kadınla konuşamazdı. Elini öptükten sonra bir elini, kadının başı üzerine koyarak derdini anlatırdı. Ben, öyle birşey yapmadım. Çünkü kavmimin büyüğü idim. Önüne oturup şöyle dedim: "Bu gece Hicir'de uyuyordum.
Rüyamda başı göklere ulaşan, dalları da doğu ve batı ufuklarına kadar uzanan bir ağacın yerden bittiğini gördüm. Ondan öyle bir ışık çıktı ki, şimdiye kadar onun gibi parlak bir ışık görmüş değilim. Güneş ışığından yetmiş kat daha parlaktı. Araplarla Acemlerin ona secde ettiklerini, ışığının gittikçe fazlalastiğini, boyunun yükseldiğini, gördüm. Işığı bir an sönüyor, bir an parlıyordu. Kureyşten bir aşiretin de o ağacın dallarına asıldıklarını, diğer bir aşiretin ise onu dibinden kesmeye çalıştığım gördüm. Ağaca yaklaştıklarında da onları bir genç geri itiyordu. Onun kadar güzel yüzlü, onun kadar güzel kokulu bir kimse görmüş değilim. Onların bellerim kırıyor, gözlerini çıkarıyordu. Ağaçtan birşeyler koparabilmek için elimi uzattığımda o genç beni geri itti. Ben de; "Peki, bu pay kimindir?" diye sorduğumda bana şöyle dedi: "Bu pay, senden önce bu ağaca tutunanlarındır." Bunun üzerine ben de paniğe kapılmış ve korkmuş olarak uykudan
uyandım."
Bunları anlattığımda kahin kadının yüzünün değiştiğini gördüm. Sonra dedi ki: "Eğer rüyan gerçekleşirse, senin neslinden bir adam gelecek. O, batı ve doğuya hakim olacak, bütün insanlar ona boyun eğip dinine girecekler."
Abdülmuttalib, Ebu Talib'e, belki de doğacak olan o kişi sensin, demişti. Ebu Talib, gerek Hz. Peygamber'in doğumundan sonra, gerekse risaletle görevlendirilmesinden sonra^Abdülmuttalib'in bu sözlerini anlatır, sonra da şöyle derdi: "Allah bilir ya, Abdülmuttalib'in rüyasında gördüğü ağaç, emin olan Ebü'l-Kasım'dır. Yani Muhammed (s.a.v.)'dir." Kendisine: "Sen ona iman etmiyecek misin?" diye sorulduğunda, şöyle cevap verirdi: "Ona iman ettiğim takdirde başkalarının bana küfretmelerinden ve bu yüzden utanmaktan çekmiyorum!"
Ebu Nuaym, İbn-i Abbas'tan rivayet etti İd, Abbas (r.a.) şöyle demiştir: "Bir ticaret kafîlesiyle birlikte Yemen'e doğru yola çıktık. Kafilede Süfyan b. Harp de vardı. Yemen'e geldik. Bir gün yemek yapıyordum, Ebu Süfyan ile diğerleri geride duruyorlardı. Bir gün de Ebu Süfyan yemek yapıyordu. Ben de diğerleri ile birlikte geride duruyordum, yemek yaptığım bir günde Ebu Süfyan, bana: "Ey Ebu Fadl, benim evime yemeğini getirip benimle beraber yiyebilir misin?" dedi: Ben de evet, deyip diğer arkadaşlarla birlikte evine gittim. Yemeği oraya getirttik. Yemeği yedikten sonra arkadaşlar kalktılar. Ebu Süfyan, beni yamnda alıkoydu. Arkadaşlar gittikten sonra bana dedi ki: "Ya Eba Fadl! Biliyor musun, kardeşin oğlu, Allah'ın Rasûlü olduğunu iddia ediyor." Ben de, hangi kardeşimin oğlu? diye sorunca, Ebu Süfyan şöyle dedi: "Benden mi saklıyorsun?
Hangi kardeşinin oğlunun bu iddiada bulunması gerekir? Bunu, sadece biri yapabilir!" Ben de, hangisi bu iddiada bulunuyor? diye tekrar sorunca, o, "Abdullah oğlu Muhammed." dedi. Ben de, "O böyle mi yapıyor?" diye sordum. Ebu Süfyan; "Evet, o böyle yapıyor." dedi. Böyle dedikten sonra oğlu Hanzele'den kendisine gelen bir mektubu çıkardı. Mektub'ta şunlar yazılıydı: "Sana bildireyim ki Muhammed, Mekke'de ortaya çıkıp, ben peygamberim! Sizi Aziz olan Allah'a davet ediyorum, demektedir." Ben de Ebu Süfyan'a: "Ey Hanzele'nin babası, ben Muhammed'i doğru bir insan olarak görüyorum." dedim. O da bana şu karşılığı verdi: "Yavaş ol, ey Eba Fadl! Allah'a andolsun ki Muham-med'in böyle konuşmasından hoşlanmıyorum. Ey Abdülmuttalib oğulları, korkarım ki onun bu sözleri beni size düşman eder. Bana karşı haksızlık olur.
Allah'a yemin ederim ki, Kureyşliler, sizin şu şu kötülükleriniz bulunduğunu iddia etmektedirler. Bunlardan her birinin bir gayesi vardır. Allah için söyle ya Eba Fadl, sen, bunu duydun mu?" Ben de: "Evet, duydum." deyince o; "Allah'a andolsun ki, işte bu sizin için bir uğursuzluktur." dedi. Ben de dedim ki: "Belki de bu bizim uğrumuzdur."
Aradan bir kaç gece geçtikten sonra Abdullah b. Huzafe iman etmiş bir kişi olarak Mekke'den haber getirdi. Rasûlullah'ın peygamberlikle görevlendirildiğini duyurdu. Bu haber, Yemen meclislerine yayıldı. Ebu Süfyan, Yemen meclislerinden birinde oturmakta ve Yahudi bilginle-riyle sohbet etmekteydi. Yahudi'nin biri ona; "Bu ne haberdir? Duyduğuma göre bu adamın amcası birşeyler söylemiş, bunun aslı nedir?" diye sordu.
Ebu Süfyan dedi ki: "Doğru söylemişler, ben onun amcasıyım."
Yahudi dedi ki: "Yani onun babasının kardeşimisin? Ebu Süfyan, evet, deyince Yahudi, öyleyse bana ondan söz et, dedi. Ebu Süfyan, şu cevabı verdi : Bunu, bana sorma. Bu işten asla söz edilmesini istemiyorum. Onu ayıplamak ve başkalarım kendisinden daha hayırlı olduklarını ifade etmekten hoşlanmıyorum.
Yahudi, Ebu Süfyan'ın, Muhammed hakkında konuşmak istemediğini ve onu ayıplamaktan hoşlanmadığını görünce dedi ki: "Ondan, Yahudilere bir zarar gelmeyecektir. Bu hususta Musa'nın Tevrat'ına da herhangi bir zarar gelecek değildir."
Abbas (r.a.), sözüne devamla şöyle der: Yahudi bilgini, beni davet etti. Ben de ertesi günü kalkıp meclislerine gittim. Orada Ebu Süfyan b. Harp ile Yahudi âlimi vardı. Alime dedim ki: "Duyduğuma göre amcam oğluna; Allah'ın elçisi olduğunu iddia eden bir adamımız hakkında sorular sormuşsun. Amcam oğlu da o adamın amcası olduğunu sana söylemiş. Ancak amcam oğlu, o adamın amcası değildir. Amcası oğludur. O adamın amcası benim. Babasının kardeşiyim." Yahudi âlimi; "Babasının kardeşi mi dedin?" diye sordu. Ben de; "Evet, babasının kardeşiyim." dedim. Bunun üzerine Yahudi âlimi, Ebu Süfyan'a dönerek: "Doğru mu söyledi?" diye sorunca Ebu Süfyan: "Evet doğru söyledi." dedi. Ben de dedim ki: "Bana sor, eğer yalan söylersem, Ebu Süfyan doğruyu söylesin."
Yahudi âlimi, bana dönüp şöyle dedi: "Allah aşkına söyle, kardeşin oğlunda çocukluk işaretleri veya beyinsizlik var mıdır?"
"Hayır, Abdülmuttalib'in tanrısına yemin olsun ki, onda böyle birşey yoktur. O ne yalan söylemiş, ne de hainlik etmiştir. Kureyşliler nezdinde onun adı, el-Emin'dir." dedim.
Yahudi, "Kardeşin oğlu, hiç yazı yazmış mıdır?" diye sorunca ben yazı yazmış olmasının onun için daha hayırlı olacağım zannederek yazar bir kimse olduğunu söylemek istedim. Ama sonra Ebu Süfyan'ın orada bulunduğunu ve yalan söylerken sözümü reddedeceğini düşündüm ve: "Hayır, yazı yazmaz." dedim. Bunun üzerine Yahudi âlimi yerinden fir-ladı, abası omuzundan sıyrılıp yere düştü ve: "Yahudiler öldü, Yahudiler öldürüldü!" dedi.
Konaklarımıza döndüğümüzde Ebu Süfyan, bana: "Ya Eba Fadl! Doğrusu Yahudiler, senin kardeşin oğlundan korkuyorlar," dedi. Ben de şu cevabı verdim: "Olanları sen de gördün ey Ebu Süfyan, var mısın ona iman etmeye? Eğer peygamberliği gerçekse, başkalarından önce ona sen iman etmiş olursun. Eğer peygamberliği asılsızsa, seninle birlikte ona iman etmiş olan emsallerin de vardır. Bundan Ötürü kınanmazsm." Ebu Süfyan: "Mekke'deki Keda tepesinde atları görünceye dek ona ima-netmeyeceğim." dedi. Ben de: "Sen ne diyorsun?" diye sorunca o: "Bir kelimedir, ağzımdan çıktı. Ancak şunu kesinlikle biliyorum ki Cenâb-ı Allah, Keda tepesine kadar atların gelmesine müsaade etmeyecektir!" diye karşılık verdi.
Rasûlullah (s.a.v.), Mekke'yi fethettiğinde atların Keda tepesinden göründüklerini müşahede edince Ebu Süfyan'a: "O söylediğin kelimeyi hatırlıyor musun?" diye sordum. O da: "Evet, vallahi o kelimeyi hatırlıyorum! Beni, İslâm'a girmeye muvaffak kılan Allah'a hamd olsun." dedi. Bu çok güzel, kıymetli, nurlu, doğru bir ifadedir. Her ne kadar senedinde, haklarında tartışılacak adamlar varsa da bu çok güzel bir anlatımdır.
Daha önceleri Ebu Süfyan ile Ümeyye b. Efei's-Salt arasında geçen ve buna benzer bir hadiseden bahsetmiştik. O da garip haberler ve güzel anlatımlarla dolu nurlu bir rivayet idi. İleriki sayfalarda da Ebu Süfyan ile Bizans İmparatoru Heraklius arasında geçen ve Rasûlullah'ın sıfatlarıyla hallerini konu edinen bir konuşmadan bahsedeceğiz. Heraklius, Ebu Süfyan'ın cevaplarına dayanarak Hz. Peygamberin doğru sözlü olduğuna, Allah'ın gönderdiği bir rasûl oluşuna dair deliller elde etmişti. Sonra da Ebu Süfyan'a şöyle demişti: "Onun bir peygamber olarak ortaya çıkacağını biliyordum. Ama aranızdan çıkacağını sanmamıştım. Eğer ona ulaşabileceğimi bilsem, mutlaka yanma varmak için zahmetlere katlanırım. Onun yanında olsaydım, ayaklarına su döküp yıkardım. Eğer söylediklerin gerçek ise o, benim şu iki ayağımın bastığı yerlere de hakim olacaktır!" Allah'a hamdolsun ki, Hz. Peygamber'in ümmeti, Heraklius'un iki ayağının bastığı yerlere de hakim olmuştur.

