El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Cünüp Kimsenin Tevrat'a El Süremeyeceği

Hanefi fıkıhçılarına göre cünüp olan kimse, gusletme dikçe, Tevrat'a el süremez. El sürmesi, caiz olmaz. Hanati de fetvalarında, Şafii'nin arkadaşlarından bazılarının bu görüşte olduklarını nakletmiştir ki, bu, gerçekten …

Hanefi fıkıhçılarına göre cünüp olan kimse, gusletme dikçe, Tevrat'a el süremez. El sürmesi, caiz olmaz. Hanati de fetvalarında, Şafii'nin arkadaşlarından bazılarının bu görüşte olduklarını nakletmiştir ki, bu, gerçekten tuhaf ve gariptir. Diğer bazı alimler, Tevrat'a el sürmenin cünüp kimse için caiz olacağı veya olmayacağı görüşleri arasında orta bir yol tutmuşlardır. Bu orta yolu tutanlardan biri de şeyhimiz Allâme Ebu'l-Abbas b. Teymiyye'dir. Tevrat'ın baştan sona tamamının değiştirilmiş olduğuna ve değiştirilmedik bir harfinin dahi kalmadığına dair görüş ileri sürenlere gelince, bunların görüşleri de doğruluktan tamamen uzaktır. Aynı şekilde Tevrat'ın hiçbir kelimesinin değiştirilmemiş olduğunu söyleyenlerin görüşleri de doğruluktan uzaktır. Doğru olan şudur ki, Tevrat'ın bazı kısımları değiştirilmiş ve bazı lafızlarına eklemeler yapılmış,bazı lafızları da çıkarılıp atılmıştır.

Yahudiler, ayrıca Tevrat ayetlerinin manalarına da müdahale etmişlerdir. Tevrat'ı okuyup üzerinde düşünen kimseler, bu gerçeğe vakıf olacaklardır. Bunu başka bir bölümde detaylı olarak anlatacağız. Doğrusunu Allah bilir. Mesela, Yahudiler, Hz. İbrahim'in hangi oğlunun boğazlanmak üzere yere yatırıldığı hususunda da Tevrat'ta değişiklikler yapmışlardır. Tevrat'ın bir nüshasında Cenâb-ı Allah'ın, Hz. İbrahim'e hitaben: «Biricik oğlunu boğazla.» dediği yazılı iken başka bir nüshada: «İlk oğlun İshak'ı boğazla.» dediği yazılıdır. İshak kelimesinin, Tevrat'a, Yahudiler tarafından eklendiği, kuşku götürmez bir gerçektir. Çünkü Hz. İbrahim'in İlk oğlu İsmail'dir. İsmail, îshak'tan on dört sene önce doğmuştur. Şu halde İshak nasıl olur da İbrahim peygamberin ilk oğlu olur? Yahudiler, Arapları çekemediklerinden onların atası olan İsmail'in bu şerefe nail olmasını istememişler, Arapların İsmail peygamber vasıtasıyla bu üstünlüğe ve fazilete sahip olmalarım kıskanmışlar, bu yüzden Allah'ın kitabında tahrifat yapıp İshak kelimesini eklemişlerdir.

Böyle yapmakla Allah'a ve peygamberine karşı da iftirada bulunmuşlardır. Selef ve halef ulemasından çoğu da bu iftiraya aldanarak boğazlanmak üzere yere yatırılmış olan şahsın İshak olduğu hususunda Yahudilere muvafakat etmiş, onlarla aynı görüşü paylaşmışlardır. Oysa gerçek olan husus şudur ki, önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi boğazlanmak üzere yere yatırılmış olan şahıs, İsmail (a.s.)'dir. Doğrusunu Allah bilir. Sanıira Tevrat'ındaki on kelimede de tahrifat yapılarak namaz esnasında Tur dağına yönelme emri eklenmiştir. Oysa gerçek böyle değildir. Böyle bir emir, Yahudi ve Hristiyanların yanında bulunan diğer nüshalarda görülmemektedir.

Davud peygamberden gelen Zebur'da da bir çok ihtilaflı sözler ve eklemeler vardır. Oysa bu ihtilaflı sözlerle eklemeler, Zebur'un aslında mevcut değildir. Doğrusunu Allah bilir.

Ben derim ki: Yahudilerin ellerinde bulunan Arapçalaştırılmış Tevrat nüshalarında da bir çok değişiklik ve tahrifatın yapıldığına, kıssaların ve kelimelerin değiştirildiğine, bazı yerlere ekleme yapılıp bazı yerlerden eksiltme yapıldığına akıllı olan herkes şüphe etmeksizin inanır. Bu Tevrat nüshalarında açık yalanlar ve fahiş hatalar vardır. Ellerinde bulunan ve kendi dilleriyle yazılmış olan Tevrat nüshalarına gelince, biz bunda yanlışlık veya tahrifat olduğunun farkında değiliz. Ama öyle sanıyoruz ki onlar, yalancı ve hain kimselerdirler. Allah'a, peygamberine ve kitaplarına iftira eden kimselerdirler. Bu işi çokça yaparlar.

Hristiyanlara gelince, bunların ellerinde bulunan Matta, Luka, Yuhanna ve Markos yoluyla gelen dört İncil'de de Tevrat'a nisbetle daha çok fazlalıklar, eksiklikler ve ihtilaflar vardır. Hristiyanlar, Tevrat ve İncil'in bir çok ahkâmına muhalefet etmişlerdir. Kendi kafalarından hükümler uydurmuşlardır. Nitekim dört İncil nüshasının hiçbirinde mevcut olmadığı halde doğuya yönelerek iıamaz kılma hükmünü koymuşlardır. Kiliselerini resimlerle donatmaları, sünnet olmayı terk etmeleri, oruçlarını bahar mevsimine nakletmeleri, orucu elli güne çıkarmaları, domuz eti yemeleri, ibadet etmek isteyen kimselerin evlenmekten vaz geçmeleri, rahiplik ihdas etmeleri, 318 piskoposun koymuş olduğu kanunlara uymaları, bu iftira ve tahriflere örnek olarak gösterilebilir. Bu piskoposlar, İstanbul şehrinin kurucusu Kostantin b.

Kostan zamanında, yani milattan 300 sene sonra yukarıda sözünü ettiğimiz kanunları koymuşlardır. Kostan, Kostantin'in annesi Heyla-ne ile bir av gezisi esnasında Harran şehirlerinden birinde evlenmişti. Heylane (Helene?), Hristiyan bir kadın olup eski devir rahiplerinin yolunda idi. Doğurduğu oğlu Kostantin yetişti, felsefe öğrenimi gördü, felsefî ilimlerde derinleşti ve annesinin bağlı olduğu Hristiyanhk dinine eğilimi arttı, Hristiyan dindarlarını tazim ederek saygı gösterdi. Felsefeye kuvvetli bir inançla bağlıydı. Babası vefat edip kendisi yalnız başına tahta oturunca, halkına adaletle hükmetti. Halk onu sevdi, gönüllerine hakim oldu. Cezireyle birlikte Şam mıntıkasının mülküne sahip olup şanı yüceldi, namı yükseldi. Böylece o, kayserlerin ilki oldu.

Onun zamanında Hristiyanlar arasında ihtilaf baş gösterdi. İskenderiye, patriği Aksandros ile Abdullah b. Aryos adındaki din âlimi arasında anlaşmazlık çıktı. Aksandros, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu iddia etti. Abdullah b. Aryos ise Hz. İsa'nın, Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu savundu. Hristiyanlarm bir kısmı, Abdullah b. Aryos'a tabi oldu. Çoğunluk olup aslında sapıklığa düşmüş ve hakikati kaybetmiş olan Hristiyanlarsa, patriğin sözüne uydular. Abdullah b. Aryos da bu yüzden kiliseye sokulmadı. Arkadaşlarının kiliselere gir- ' meşine engel olundu. Abdullah b. Aryos da Kral Kostantin'e gidip Aksandros ve arkadaşlarım şikâyet etti. Kral da Abdullah'a görüşünü sordu. Abdullah, Hz. İsa hakkındaki görüşlerini ona arzederek Hz. İsa'nın, Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu söyledi. Buna,ilişkin delillerim ortaya koydu.

Kral Kostantin de onun bu delillerini kabul edip görüşünü benimsedi. Yanında bulunan adamları da: "Böyle yapıyorsun ama Abdullah'ın hasmına haber gönderip yanma çağırtman, onun görüşlerini de öğrenmen ve sözlerini dinlemen gerekir." dediler. Kral da onu çağırttı. Ayrıca ülkenin her tarafındaki piskoposları ve Hristiyanhk dinini bilen âlimleri, Kudüs, Antakya, Rumiye ve İskenderiye patriklerini toplantıya çağırdı. Bunlar gelip toplantı yaptılar. Toplantıları bir yıl iki ay sürdü. Toplantıya katılanların sayısı 2000'i aşmıştı. Bu, Hristiyanlarm meşhur üç konsülünün ilkini teşkil ediyordu. Onlar, bu konsülde gerçekten çok zıt görüşler ileri sürdüler. Çeşitli gruplara ayrıldılar. Hiç bir grup, diğerinin görüşüne itibar etmiyordu. Bir tarafta elli kişilik bir grub, diğer tarafla seksen kişilik bir grub, başka bir tarafta on kişilik bir grub, beri yanda kırk kişilik bir grub, öbür yanda 100 kişilik bir grub, diğer yanda 200 kişilik bir grub, Abdullah b.

Aryos'un görüşünü benimseyen bir grub, başka bir görüşü benimseyen bir grub, başka bir görüşü benimseyen diğer grub şeklinde parçalandılar. İşleri zorlaşıp ihtilafları yaygın hale gelince Kral Kostantin, onlara ne yapacağına karar veremedi, şaşırıp kaldı. Kendisi, ataları Yunanlıların dini olan Sabilikten (yıldızperestlikten) başka dinlere karşı sıcak bakmadığı halde bu konsülde en büyük grubu teşkil edenlerin görüşlerine yöneldi. Bu grubta 318 piskopos vardı ki bunlar, Aksand-ros'un görüşü etrafında toplanmışlar ve söylediklerini benimsemişlerdi. Kral Kostantin de: "Bunlara destek vermem gerekir. Çünkü bunların grubu Diğerlerinkinden daha kalabalıktır." dedi. Ve onlarla özel bir toplantı yaptı. Kılıcını ve mührünü onlara bırakıp: "Sizi, diğer toplulukların en büyüğü ve kalabalığı gördüm. Ve görüşlerinize katıldım.

Size yardımcı olacağım. Görüşlerinizin hakim olmasına katkıda bulunacağım." dedi. Onlar da kendisine secde ettiler. Kral Kostantin de onlardan, ahkâmla ilgili bir kitap hazırlamalarını, parlak yıldızların doğuş yeri olduğu için namazın doğuya yönelinerek kılınmasını hüküm haline getirmelerini, kiliselerinde heykel bulundurmalarını istedi. Onlar da kiliselerini heykelle değil de resimle donatmak hususunda onunla anlaştılar. Aralarında anlaşma sağlandıktan sonra Kral onlara yardım etmeye, görüşlerini ilan etmeye, onlara muhalif olanları sürgün etmeye, muhaliflerin görüşlerini zayıflatıp çürütmeye başladı. Bu grupta olanların hakimiyeti, kral sayesinde sağlandı. Muhaliflerini ezdiler. Onlara karşı üstünlük elde ettiler.

Kral, kendi mezhepleri olan Melekî mezhebine göre ibadet edilecek kiliseler yapılmasını emretti.

Kral Kostantin zamanında Şam'da ve diğer şehirlerle kasabalarda 12.000'den fazla kilise inşa edildi. Kral, Hz. İsa'nın doğduğu yerde Beyt-i Lahm'ın yapılması için gerekli talimatı verdi. Kendisi de bizzat bu hususla ilgilendi. Anası Heylane de Beyt-i Makdis alanında yani Hristiyan ve Yahudilerin cahillikleri ve kıt bilgileri nedeniyle Hz. İsa'nın çarmıha gerildiğini iddia ettikleri yerde bir kilise inşa etti. Bilindiği gibi orada çarmıha gerilmiş olan kişi, Hz. İsa değil, onun benzeri olan bir şahıstı. Kral Kostantin, görüşlerini benimsediği grubun düşmanlarım öldürttü. Onlar için hendekler kazıp içinde ateşler yaktı ve onları bu ateşlere atıp işkenceye tabi tuttu ve yaktı. Nitekim biz bunu elBurûc sûresinin tefsirini yaparken anlattık.

Kral, Hristiyanlık dinini yüceltti. Hristiyanlık, Kral Kostantin'in desteğiyle gerçekten kuvvet bulup güçlendi. Ancak kurtuluşu imkansız, ıslahı mümkün olmayan bozulduk ve fesatlar da meydana getirdi. Büyüklerinin her birine atfen düzenlenen bayramlar çoğaldı. Kiliseleri de âbid kimselerin adlarına inşa edildi. Böylece çok sayıda kilise inşa edilmiş oldu. Kafirlikleri de şiddetlendi. Başlarına gelen musibet, kat kat arttı. Sapıklıkları sürekli oldu. Veballeri büyüdü. Allah, onların kalplerine hidayet vermedi. Durumlarını düzeltmedi. Aksine onların kalplerini haktan uzaklaştırdı. Doğruluktan saptırdı. Bundan sonra onlar, Nasturilik ve Yakubilik meselesi üzerinde durdular. Bu grublar-dan her biri, diğerini tekfir ediyor ve ebediyyen Cehennem'de kalacağını kabul ediyordu. Bunlar aynı kilisede ve mabette bir araya gelmezlerdi.

Hepsi de teslis inancına inanıyorlardı. Ama Hulul ve Lahut âlemi ile Na-sut âlemi arasında birlik bulunup bulunmadığı hususunda ihtilaf ediyorlardı. Anlaşmazlıkları şiddetlendi. Bu sebeple küfre gittiler. Hepsi de bâtıl yola saplandılar. Ancak Abdullah b. Aryos ve arkadaşları, Hz. İsa'nın, Allah'ın kulu ve elçisi, aynı zamanda Allah'ın cariyesi (mahluku, yaratığı) olan Meryem'in oğlu olduğunu söylüyorlardı. Kurtuluşa eren bu grub, Hz. İsa'nın, Allah tarafından Meryem'e bırakılan bir kelime ve ruh olduğu fikrini ileri sürdüler. Nitekim Müslümanlar da aynı görüşe sahiptirler. Abdullah b. Aryos ve arkadaşları, bu görüş üzerinde karar kılınca diğer üç grub kendilerine musallat oldular. Onları, memleketlerinden sürüp sayılarını azalttılar. Bugün Aryosilerden bilinen bir kimse olduğunu zannetmiyorum.

Doğrusunu Allah bilir.