Hafiz İbn Asakir dedi ki: Süleyman peygamber, İşa oğlu Davud'un oğludur. İşa, Abir oğlu Uveyd'in oğludur. Abir, Nahşan oğlu Salamon'un oğludur. Nahşon, İrem oğlu Aminâ Adab'm oğludur. İrem, Faris oğlu Hasron'un oğludur. Paris, Yakub oğlu Yahoza'mn oğludur. Ya'kub, İbrahim oğlu İshak'm oğludur. Yani peygamber oğlu peygamberdir.
Bazı eserlerde anlatıldığına göre o, Şam'a girmiştir. İbn Makule der ki, Davud'un dedelerinden biri de Faris'tir.
İbn Makule, îbn Asakir'in anlattığına yakın bir nesebi, Davud'a nis-bet etmiştir.
Cenâb-ı Allah buyurdu ki:
«Süleyman, Davud'a mirasçı oldu (Davud'un peygamberliği, ilmi ve mülkü Süleyman'a kaldı). Dedi ki: "Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi. Ve bize her şeyden (bolca bir pay) verildi. İşte bu, açık bir lütuftur.» (en-Neml, 16.) Yani Süleyman, peygamberlik ve hükümdarlık bakımından Davud'a mirasçı oldu. Buradaki mirasçıhktan kasıt, mal mirasçılığı değildir. Çünkü Davud'un, Süleyman'dan başka oğulları da vardı. Onun malı, sadece Süleyman'a miras olarak kalacak değildi. Ayrıca sahih ha-disde sabit olduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«Biz miras bırakmayız, terekemiz sadakadır».
Bir başka hadis-i şerifte de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Biz peygamberler topluluğu, miras bırakmayız.»
Doğru konuşan ve sözü tasdik edilen Efendimiz, peygamberlerin mallarının miras olarak bırakılmayacağını haber vermiştir. Bilakis onların bıraktıkları mallar, kendilerinden sonra yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine sadaka olarak verilir. Malları, sadece akrabalarına tahsis edilmez. Çünkü onlara göre dünya, pek basit ve değersizdir. Nitekim onları insanlara üstün kılıp seçerek peygamber olarak gönderen ve fazi-letlendiren Allah katında da dünya, pek basit ve değersizdir.
Süleyman peygamber halka şöyle demişti: "Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi ve bize her şeyden (bolca bir pay) verildi".
Yani Süleyman peygamber kuşların dillerini bilirdi. Onların ne demek istediklerini insanlara açılılardı. Hafiz Ebu Bekir el-Beyhakî, Ebu Malik'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Süleyman peygamber, yoldan geçerken erkek bir serçenin, dişi bir serçenin etrafında dolanmakta olduğunu gördü.. Yanında bulunanlara: "Bu erkek serçenin ne dediğini biliyor musunuz?" diye sorunca etrafındakiler de: "Ne diyor ey Allah'ın peygamberi?" diye karşılık verdiler. Süleyman peygamber şöyle dedi: "Erkek serçe, dişi serçeyi istiyor ve ona diyor ki: Benimle evlenirsen seni, Şam'ın dilediğin evine yerleştiririm!". Çünkü Şam'ın evleri güzel taşlarla inşa edilmiştir. Oralara herkes giremez. Ancak bir dişi ile evlenmek isteyen, her erkek, mutlaka yalan söyler.
Aynı şekilde Süleyman peygamber, diğer hayvanların ve yaratıkların dillerini de bilirdi. «Bize her şeyden (bolca bir pay) verildi.» ayet-i kerimesi de buna delâlet etmektedir. Yani bir hükümdarın ihtiyaç duyduğu teçhizat, âlet, asker, ordu, insi ve cinni topluluklar, kuşlar, canavarlar, gezip dolaşmakta olan şeytanlar, ilimler ve anlayışlar ile konuşan ve konuşmayan yaratıkların kalplerindeki duygularla düşünceler hakkında bilgi bize verildi. "Bu, apaçık bir lütuftur". Yani göklerle yeri yaratan Allah taraûndan bize bahşedilen bir lütuftur. Nitekim Cenâb-ı
Allah buyurdu ki:
«Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı. Hepsi bir arada düzenli olarak sevkediliyordu. Karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca: "Ey karıncalar, dedi. Yuvalarınıza girin ki Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler". (Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki: "Rabbim; bana, anama ve babama lütfettiğin nimete şükretmemi, senin beğeneceğin faydalı bir iş yapmamı gönlüme ilham et. Ve rahmetinle beni iyi kullarının arasına sok."» (en-Neml, 17-19.)
Yüce Allah, kulu ve peygamberi Davud oğlu Süleyman'ın bir gün erkanı ile birlikte bütün insanlar, cinler ve kuşlarla birlikte bineğine binip yola çıktığını haber veriyor. Maiyyetindeki insanlar, cinler ve kuşlar beraberinde seyrediyorlardı. Kuşlar kanatlarıyla onu sıcaktan koruyorlardı. İnsanlarla cinlerden ve kuşlardan müteşekkil ordu birliklerinin başlarında kumandanları vardı. Ordu, nizam ve intizam içinde yürüyordu. Kimse kimseyi geçmiyordu. Herkes yerini muhafaza ediyor ve hiç kimse geride kalmıyordu. Karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca: "Ey karıncalar, dedi. Yuvalarınıza girin ki Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler".
Ayet-i kerimede sözü edilen karınca, diğer karıncaları Süleyman ve askerlerinin, farkında olmayarak kendilerini ezmelerine karşı tedbir almak üzere uyardı. Vehb b. Münebbih'in anlattığına göre Süleyman peygamber, Taif vadisinde büyük bir tahtırevanın üzerinde oturmakta iken bu karınca onun yanın lan geçmiş, adı da Ceres'miş. Topal olan bu karınca, Şeysban oğullan kabilesine mensup olup bir kurt kadarmış. Bütün bunlar üzerinde ihtilaf vardır. Aksine bu ayet-i kerimeden de anlaşıldığı gibi o, süvari vaziyette iken karınca da omuzu üzerinde imiş. Bazılarının iddia ettikleri gibi bu tahtırevan üzerinde değilmiş. Eğer öyle olsa idi karıncaya ondan taraf bir eziyet gelmezdi. Karınca da ayaklar altında ezilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmazdı. Çünkü tahtırevanda, ihtiyaç duydukları askerler, atlar, develer, yükler, çadırlar, davarlar ve bütün bunların üzerinde kuşlar vardı. Nitekim Allah, izin verirse bunu ileride de açıklayacağız.
Özetle, Süleyman peygamber, ayet-i kerimede sözü edilen karıncanın, kendi topluluğuna doğru görüşü ve iyi akıbeti telkin edişini anlamış olduğundan dolayı sevinç ve ferah içinde tebessüm etmişti. Onun konuşmasını, Cenâb-ı Allah'ın sadece kendisine bildirmiş olmasından dolayı kıvanç duymuştu. Yoksa durum, bazı cahillerin iddia ettikleri gibi değildir. Güya hayvanlar, Süleyman peygamberden önce konuşurlar ve insanlara hitapta bulunurlarmış! Nihayet Süleyman peygamber, onlardan söz alarak ağızlarını kapatmış ve artık ondan sonra insanlarla konuşmaz olmuşlar.
a Böyle bir şeyi ancak bilgisiz kimseler iddia edebilirler. Eğer gerçek böyle olsaydı karıncanın konuşmasını anlaması nedeniyle Süleyman peygamberin, diğer insanlara karşı bir üstünlüğü söz konusu olmazdı. Çünkü daha önceden de bütün insanlar, hayvanların dillerini bu iddiaya göre bilirlermiş. Hayvanların kendisinden başka insanlarla konuşmayacaklarına dair ahidlerini almış olmasından Süleyman peygamberin elde edilebileceği bir fayda yoktur. Bu sebebledir İd Süleyman peygamber, Rabbine şöyle yalvarmıştı: "Rabbim, bana ve anama, babama lütfettiğin nimete şükretmemi, senin beğeneceğin faydalı bir iş yapmamı gönlüme ilham eyle. Ve rahmetinle beni iyi kullarının arasına sok".
Süleyman peygamber Cenâb-ı Allah'tan, kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere ve diğer insanlardan ayrı olarak kendisine lütfettiği meziyetlere karşı şükretmeyi ve salih amel işlemeyi, ayrıca vefat ettikten sonra da salih kullarla birlikte kendisini hasretmesini Cenâb-ı Al1 lah'dan diledi. Allah da bu dileğini yerine getirdi.
Ayet-i kerime'de geçen Süleyman peygamberin ana ve babasından kasıt, babası Davud ile anasıdır. Anası, Allah'a ibadet eden saliha kadınlardan biri idi. Nitekim Senid b. Davud, Cabir'den rivayet ederek Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Davud'un oğlu Süleyman'ın anası şöyle demişti: "Ey oğulcuğum! Geceleyin fazla uyuma. Çünkü geceleyin fazla uyumak, kulu kıyamet gününde fakir bırakır."» Abdurrezzak, Zührî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Davud oğlu Süleyman peygamber, arkadaşlarıyla birlikte yağmur duası için çöle çıktılar. Yolda bir karınca gördüler. Karınca ayaklarından birini kaldırarak Cenâb-ı Allah'a yağmur yağdırması için dua ediyordu. Süleyman, arkadaşlarına: "Geri dönelim; yağmur yağdınlacaktır. Çünkü bu karınca Cenâb-ı Allah'a yağmur yağdırması için dua ediyordu. Ve dileği de kabul edildi." dedi.
îbn Asakir'in rivayetine göre Ebu Hüreyre, Rasûlullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu işitmiş:
«Peygamberlerden biri, insanlarla birlikte yağmur duası için dışarı çıkmışlardı. Yolda iken bir karıncanın, ayaklarından birini semaya kaldırmış olduğunu gördüler. Peygamber (etrafında bulunanlara) şöyle dedi: "Geri dönün, şu karıncanın yüzü suyu hürmetine dileğimiz kabul edildi."»
Süddî dedi ki: Süleyman peygamber zamanında insanlara kıtlık geldi. Süleyman peygamber halka, yağmur duasına çıkmaları için emir verdi. Duaya çıktılar. Yolda iken bir karıncanın iki ayak üstüne dikilip ellerini açarak şöyle dua ettiğini gördüler: "Allah'ım, ben senin yaratıklarından biriyim. Biz senin lütfuna muhtacız".
Karıncanın bu duası üzerine Cenâb-ı Allah, üzerlerine sağanak halinde yağmur yağdırdı. Cenâb-ı Allah buyurdu ki:
«(Süleyman) kuşları, teftiş etti. (İçlerinde Hüdhüdu bulamadı) dedi ki: "Neden Hüdhüd'ü göremiyorum, yoksa kayıplardan mı oldu? Ona çetin bir azap edeceğim. Ya da onu keseceğim. Yahut da bana (mazeretini belirten) açık bir delil getirecek". Çok geçmeden (Hüdhüd) geldi: "Ben, dedi. Senin görmediğin birşey gördüm ve sana gerçek bir haber getirdim. Ben, onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum. Kendisine (kralların muhtaç olduğu) her şey verilmiş ve büyük bir tahtı var. Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onlara yaptıklarını süslemiş de onları doğru yoldan çevirmiş. Bu yüzden yola gelmiyorlar. Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran ve gizlediklerini ve açığa vurduklarım bilen Allah'a secde etmeleri gerekmez miy-.di? Allah ki ondan başka tanrı yoktur. Büyük Arşın sahibidir". (Süleyman): "Bakalım, dedi. Doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mısın? Bu mektubumu götür onlara at, sonra onlardan biraz çekil de bak, neye başvuruyorlar (ne yapacaklar)?"
(Hüdhüd mektubu götürüp attıktan sonra Saba melikesi Belkıs) müşavirlerine dedi M: "Ey ileri gelenler, bana çok önemli bir mektup bırakıldı. O, Süleyman'dan (geliyor) ve Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla (başlamakta)dır. "Bana karşı büyüklük taslamayın ve bana teslim olarak gelin (diye yazıyor)". "Ey ileri gelenler, dedi. Bu işimde bana bir fikir verin (bilirsiniz ki) ben siz olmadıkça hiçbir şeyi (kendi başıma) kesip atmam". Dediler ki: "Biz kuvvetliyiz, yaman savaşçılarız, ama emir senindir. Bak (düşün), neyi emredersen (onu yapalım)". Dedi ki: "Hükümdarlar bir ülkeye girdiler mi, orayı bozarlar, halkının şereflilerini zelil (ve perişan) ederler. (Evet) böyle yaparlar".
"Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de bakayım elçiler ne ile dönecekler".
(Elçi hediyelerle) Süleyman'a gelince (Süleyman) dedi ki: Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Hediyenizle siz sevinirsiniz (Ben değil) (Ey elçi), onlara dön (söyle): Onlara, kendilerinin asla karşı koyamayacakları ordularla gelirim ve onları hor ve hakir bir durumda (oradan sürer) çıkarırım."» (en-Neml, 20-37.)
Cenâb-ı Allah, Süleyman peygamberle Hüdhüd arasında geçenleri, yukarıdaki ayet-i kerimelerde anlatıyor: Kuşlar, bütün sınıfları ve türleriyle Hz. Süleyman'ın emrine ram olmuşlardı. Kendilerinden istediği her işi yerine getirirlerdi. Sırayla onun yanında nöbet tutarlardı. Tıpkı askerlerin, kumandanlarına ve hükümdarlarına yaptığı gibi davranırlardı. İbn Abbas ile diğerlerinin anlattıklarına göre sefer halinde Süleyman ve ordusu suya ihtiyaç duyduklarında Hüdhüd'ün vazifesi, onlar için su arayıp bulmaktı. Cenâb-ı Allah'ın kendisine verdiği bir kuvvet sayesinde o, yer altındaki suları dahi görüp keşfedebilir di. Hüdhüdun gösterdiği yeri kazıp su çıkarırlar ve ihtiyaçları için kullanırlardı. Günün birinde Süleyman peygamber orduyu teftiş ederken Hüdhüd'ü görev yerinde bulamadı ve: "Dedi ki, Hüdhüd'ü neden göremiyorum? Yoksa kayıplardan mı oldu?" Yani ne oldu? O burada değil midir? Yoksa gözümden mi kayboldu? Ben mi onu göremiyorum? "Ona çetin bir azap edeceğim. Yahut da onu keseceğim. Ya da bana (mazeretini belirten) açık bir delil getirecek". Yani onu bu vartadan kurtaracak kuvvetli bir belge ve hüccet getirirse,, onu affederim.
Cenâb-ı Allah buyurdu ki: «Çok geçmeden Hüdhüd geldi: "Ben" dedi, senin görmediğin birşey gördüm ve Saba'dan sana gerçek bir haber getirdim. Ben onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum. Kendisine (kralların muhtaç olduğu) her şey verilmiş ve büyük bir tahtı var".»
Hüdhüd, Yemen beldelerinden Saba mıntıkasının hükümdarını, Süleyman peygambere anlatıyor. Bu hükümdarın elindeki büyük memleketi, çok sayıdaki tebayı bildiriyor. O zaman Saba'da hüküm ve yönetim bir kadmm (Belkıs'm) eline geçmişti. Belkıs, Saba hükümdarının kızı idi. Hükümdar ölünce yerine kızından başkasını tayin etmemişti. Halk da Belkıs'ı başlarına hükümdar olarak geçirmişti.
Sa'lebî ile diğerlerinin anlattıklarına göre.Saba halkı, hükümdarlarının Ölümünden sonra yerine bir adamı hükümdar tayin ettiler. Fakat bu hükümdar zamanında düzen bozuldu. Belkıs haber salarak bu yeni hükümdarla evlenmek istediğini bildirdi. Hükümdar da Belkıs'la evlendi. Gerdeğe girdiklerinde Belkıs ona bir içki içirdi. Sarhoş olduktan sonra adamın başım kesip kopardı. Kellesini kapıya dikti. Bunun üzerine halk, Belkıs'a yönelerek onu başlarına hükümdar olarak geçirdiler. Belkıs, Seyrah'm kızıdır. Seyrah'm diğer adı Hedhad'dır. Belkıs'm babası büyük hükümdarlardandı. Yemenlilerle evlenmek istemezdi. Rivayete göre o, adı Reyhane bint es-Sekem adındaki cinnî bir kadınla evlenmiştir. Belkıs, işte bu kadından doğmuştur.
Sa'lebî, Ebu Hüreyre'den rivayet ederek Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğunu söylemiştir:
«Belkıs'm anne ve babasından biri cinlerdendi».
Bu hadis, garip olup senedinde zayıflık vardır.
Sa'lebî, Ebu Bekre'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.)'m yanında Belkıs'dan söz edilince şöyle buyurdu:
«Yönetimlerinin başına bir kadım geçiren bir kavim iflah olmaz».
Buharî'nin Sahih'inde Ebu Bekre'den rivayet edilen bir hadis-i şerife göre Rasûlullah'a, İranlıların yönetime Kisra'nm kızım geçirdiklerine dair haber ulaştığında o şöyle buyurmuştur:
«İşlerinin başına bir kadını geçiren bir kavim iflah olmaz.»
«Kendisine (kralların muhtaç olduğu) her şey verilmiş ve onun büyük bir tahtı var». Yani onun kraliyet tahtı çeşitli mücevher, inci, altın ve zinetlerle süslenmiştir.
Hüdhüd, Süleyman peygambere böyle dedikten sonra Saba halkının kafirliklerini, Allah'ı inkar edişlerini, güneşe taptıklarını, şeytanın peşine takıldıklarını, şeytan tarafından Allah'a kulluğu bırakıp başka yollara saptırıldıklarını anlatmıştı. Göklerde ve yerde gizli olanı açığa çıkaran, insanların gizlediklerini ve açığa çıkardıklarını bilen zahirî ve batmîyi, aynı zamanda maddî ve manevîyi bilen, ortaksız ve tek Allah'ı bırakıp başka şeylere taptıklarını da anlattı. «Allah ki ondan başka tanrı yoktur. Büyük Arşın Rabbidir.» Yani mahlukat içinde kendisinden daha büyük birşey bulunmayan yüce Arş'm sahibidir. Onları Allah ve Rasûlune itaate daveti içeren; Cenâb-ı Allah'ın hakimiyet ve saltanatı altına dönüp iman etmeye çağırmayı ihtiva eden mektubunu gönderdi. Onlara: «Bana karşı üstünlük taslamayın.» Yani benim taatime karşı büyüklük taslamayın, dedi. Emirlerime uyun, diye buyruk verdi. «Teslim olmuşlar olarak bana gelin.» Yani emrimi duyup itaat ederek ve karşı koymadan bana gelin.
Mektubu kuş götürüp Belkıs'a bıraktı. Mektuplaşma âdetini insanlar işte buradan almışlardır. Ama toprak nerede, Süreyya yıldızı nerede. Bu mektup, emri işitip itaat eden ve içindekileri anlayan bir kimseye gönderilmişti. Tefsircilerin bir çoğunun anlattıklarına göre Hüdhüd, mektubu alıp Belkıs'm sarayına götürerek içeriye bıraktı. Belkıs kendine mahsus odasında yalnız başına oturmakta idi. Mektubu bıraktıktan sonra Hüdhüd, cevabını beklemek üzere bir kenara çekilip durdu. Bel-kıs da emirlerini, vezirlerini ve devlet büyüklerini meşverete çağırdı. «Ey ileri gelenler, bana çok önemli bir mektup bırakıldı.» dedi. Sonra mektubun kimden geldiğini de onlara bildirdi: «O, Süleyman'dan (geliyor )ve Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla (başlamakta)dır. "Bana karşı büyüklük taslamayın ve bana teslim olarak gelin (diye yazıyor)".»
Bundan sonra Bellas, başlarına gelen felâket ve musibet konusunda görüşlerine müracaat etti. Onlara hitapta bulundu. Onlar da bu hitabını dinliyorlardı. «Ey ileri gelenler, dedi. Bu işimde bana bir fikir verin (bilirsiniz ki) ben, siz olmadıkça hiç bir şeyi (kendi başıma) kesip atmam.». Yani siz varken ve görüşlerinizi belirtmeden ben bir hususta kesin karar vermem.
«Biz kuvvetliyiz, yaman savaşçılarız, ama emir senindir. Bak (düşün), neyi emredersen (onu yapalım) dediler». Ona itaat edip emrine kulak vereceklerini, ayrıca gerekirse savaşmaya da muktedir olduklarını bildirdiler. Fakat bu konuda en uygun olan kararı verme yetkisini de kendisine verdiler.
Belkıs'm görüşü, onlarınkinden daha sağlam ve daha kuvvetli idi. Mektubu gönderen Süleyman'ın asla karşı konulamayacak, emrine muhalefet edilemeyecek, oyuna getirilemeyecek ve mağlup edilemeyecek bir hükümdar olduğunu bilmişti.
«Dedi ki: "Hükümdarlar bir ülkeye girdiler mi, orayı bozarlar. Halkının şereflilerini zelil (perişan) ederler. (Evet) böyle yaparlar".»
Belkıs, doğru görüşünü dile getiriyordu: Eğer bu hükümdar, bu memlekete gelip galip olursa yine yetki sizin aranızdan sadece bana kalacaktır. Yine kuvvetli hakimiyet, şiddet ve satvet benim üzerimde kalacaktır. «Ben, (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de bakayım elçiler ne ile dönecekler».
Belkıs, kendiliğinden bir jest yapmak istedi; memleketi ve halkı adına hediyeler ve armağanlar göndermek istedi. Fakat bilmiyordu ki, Süleyman peygamber onların hediyelerini kabul etmeyecektir. Onların mecburî ya da gönüllü olarak verdikleri hediyelerine iltifat etmeyecektir. Çünkü onlar kafirdirler. Süleyman'la ordusu, onları mağlup etmeye muktedirdir. Bu nedenledir ki; «(Elçi, hediyelerle) Süleyman'a gelince (Süleyman) dedi ki: "Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği, size verdi erinden daha iyidir. Hediyenizle siz sevinirsiniz (ben değil)".»
Oysa bu hediye paketleri içinde çok kıymetli eşyalar vardı. Tefsirci-ler böyle derler.Sonra Süleyman peygamber, Belkıs tarafından kendisine gönderilen elçilik heyetine, etrafındaki insanların huzurunda şöyle dedi: «"(Ey elçi), onlara dön (söyle); onlara, kendilerinin asla karşı koyamayacakları ordularla gelirim ve onları hor ve hakir bir durumda oradan (sürer) çıkarırını."» Beni minnet altında tutmak isteyen kadın tarafından getirmiş olduğun hediyeleıinle birlikte geri dön. Çünkü benim yanımda Allah'ın verdiği bolca nimetler ve armağanlarla erkanım ve adamlarım vardır ki bunlar, o kadının yanında bulunanlardan daha çok ve daha hayırlıdırlar. Siz ki bunlarla sevinip iftihar etmektesiniz. Kendi ebnayı cinsinize karşı övünmektesiniz. «"Kendilerinin asla karşı koyamayacakları ordularla onlara gelirim."» Yani onların üzerine, karşı koyup kendilerini savunamayacaklan ve savaş anlayacakları bir ordu gönderirim. Onları horlanmış ve ezilmiş kimseler olarak memleketlerinden, mıntıkalarından kovacağım. Ar, utanç, horlanmışlık damgası altında
kalacaklardır.
Süleyman peygamberin bu haberi kendilerine ulaşınca çaresiz emri dinleyip itaat ettiler ve icabetine koştular. Belkıs'm maiyeti topluca emre itaat edip boyun bükerek Süleyman peygamberin yanına geldiler. Onların gelmekte olduklarını duyan «Süleyman peygamber, kendi emrine ram olmuş cinlere şöyle buyruk verdi: "Ey ileri gelenler, dedi. Onların bana teslim olarak gelmelerinden önce hanginiz onun tahtım bana getirebilir?". Cinlerden bir ifrit (kötü bir cin): "Sen, makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm, dedi. Bunu yapmaya gücüm yeter ve ben güvenilir (bir kimsey)im". Yanında kitaptan bir ilim bulunan kimse de (veziri Asaf İbn Barhiya yahut Hızır): "Sen, gözünü (açıp) yummadan ben onu sana getirebilirim." dedi. (Süleyman), tahtı yanma yerleşmiş görünce dedi: "Bu, Rabbimin lütfundandır.
(Lütfuna) şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim, diye beni sınamak istiyor. Şükreden, kendisi için şükretmiş olur; nankörlük eden de (bilsin ki) Rabbim müstağnidir. (O'nun şükrüne muhtaç değildir), çok kerem sahibidir". (Ve) dedi ki: "Onun tahtım tanınmaz hale getirin, bakalım tanıyabilecek mi, yoksa tanıyamıyacak mı?". Melike gelince (ona): "Senin tahtında böyle mi?" dendi. "Tıpkı o, dedi, zaten bize daha önce bilgi verilmişti ve biz Müslüman olmuştuk". Onu, Allah'tan başka taptığı, (bu zamana dek tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi, inkar eden bir kavimden idi. Ona: "Köşke gir!" dendi. Köşkü (n zeminini)gö-rünce su sandı ve bacaklarını sıvadı. "O, sırçadan yapılmış cilalı şeffaf (bir zemin)dir" dedi. (Melike): "Rabbim, ben nefsime zulmetmişim. (Artık) Süleyman'la beraber âlemlerin Rabbi Allah'a teslim oldum." dedi.»
(en-Neml, 38-44.)
Süleyman peygamber, etrafındaki cinlerden kendisine Belkıs'in tahtını getirmelerini istedi. Belkıs, memlekette hükmederken o tahtın üzerinde otururdu. Belkıs yola çıkıp yanma gelmekte olduğundan dolayı kendisi gelmeden tahtının getirilmesini istemişti. «Cinlerden bir ifrit (kötü bir cin): "Sen, makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm, dedi".» Yani sen, hüküm meclisinden kalkmadan önce ben o tahtı sana getiririm. Rivaj^ete göre Süleyman peygamber, sabahlan divan kurup İsrailoğullarının aralarında meydana gelen davaları ve Önemli işleri hallederdi. Dava meclisi, öğleye yakın nihayete ererdi. Bu tahtı kendisine getirmeyi taahhüt eden cin şöyle demişti: «"Bunu yapmaya gücüm yeter ve beı. güvenilir (bir kimsey)im".» Yani bu tahtı sana getirmeğe muktedirim. O tahtta bulunan ve sence çok kıymetli olan mücevherleri de muhafaza etme hususunda güvenilir bir kimseyim.
«Yanında kitaptan bir ilim bulunan kimsede...» meşhur rivayete göre bu kimse, Süleyman peygamberin teyzesi oğlu Asaf b. Barhiya'dır, Bir rivayete göre ise bu, cinlerin inanmışlarından biri idi. Denildiğine göre bu, ism-i a'zâmı ezberlemişti. Bir başka rivayete göre ise bu kişi, İsrailoğullarmm bilginlerinden biri idi. Bunun, Süleyman'ın kendisi olduğunu söyleyenler de vardı ki, bu cidden garip bir rivayettir. Süheylî ise, bunun zayıf olduğunu söylemiştir. Bir diğer rivayete göre ise bu kişi, Cebrail'dir. Her kim olursa olsun, bu kişi: "Sen gözünü (açıp) yummadan ben onu sana getirebilirim." dedi. Yani sen gözünün görebildiği en uzak mıntıkaya bir adam gönderip de o adam sana geri gelmeden önce ben o tahtı sana getirebilirim.
Bazıları ise, ayet-i kerimenin şu manaya geldiğini söylemişlerdir: İnsanlar içinde bakıpta en uzakta gördüğün kimse sana gelip kavuşmadan önce ben o tahtı sana getirebilirim.
Ya da bir tarafa bakarken gözünü yummadan önce ben o tahtı sana getirebilirim. Bu, ayet-i kerimenin ruhuna en yakın olan manadır.
«(Süleyman) tahtı yanma yerleşmiş görünce...» Belkıs'm tahtının bu kısa süre zarfında Yenıen'den Kudüs'e bir göz açıp yumma müddeti zarfında yanma gelip yerleşmiş olduğunu görünce dedi ki: «"Bu, Rabbi-min lütfundandır, (lütfuna) şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim, diye beni sınamak istiyor. Şükreden, kendisi için (kendi yararına) şükretmiş olur. Nankörlük eden de (bilsin ki) Rabbim müstağnidir. (Yani şükredenlerin şükrüne muhtaç değildir ve kafirlerin küfründen de mutazarrır olmaz)"».
Sonra Süleyman peygamber, yanma getirilen tahtın zinetlerinin değiştirilmesini ve tahtın bambaşka bir hale getirilmesini emretti ki Bellas'm akıl ve idrakini denesin. Bu nedenle dedi ki: «"Bakalım tanıyabilecek mi, yoksa tamyamayacak mı?". Melike gelince (ona): "Senin tahtında böyle mi?" dendi. "Tıpkı o, dedi".»
Bu sözler, Melike Bellas'm üstün zekalı ve yüksek idrakli olduğunu göstermektedir. Çünkü o burada bulunan tahtın Yemen'de ardı sıra bırakmış olduğu tahtının aynısı olacağını mümkün görmemişti. Fakat tahtını çok kısa bir müddet zarfında Yemen'den alıp Kudüs'e getirmeye muktedir olan ve bu garip san'atı yapabilecek bir zatın varlığım bilme-mişti. Yüce Allah, Süleyman peygamber ile kavmi hakkında haber vererek şöyle buyuruyor: «"Bize daha önce bilgi verilmişti. Ve biz Müslüman olmuştuk". "Onu, Allah'tan başka taptığı şeyler, (bu zamana dek tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü o, inkar eden bir kavimden idi.» Herhangi bir delile bağlı kalmadan ve bir hüccetin peşine takılmadan atalarıyla dedelerinin bilinçsizce secde etmekte oldukları güneşe tapmaları, onu bu zamana dek tevhid dinine girmekten menetmişti.
Süleyman peygamber, billurdan bir köşk yapılmasını emretmişti. Yapılan köşkün giriş kısmına su döktürmüş, suyun üzerini de camla kapatmıştı. Üzeri camla kapatılan bu giriş kısmının altındaki suya balık-' larla diğer su hayvanlarını bırakmıştı. Süleyman peygamber, kendi tahtında oturmuş vaziyette iken Belkıs ve beraberindekilerinm, bu suyun üzerinden geçerek köşke girmelerini emretmişti: «Köşkü(n zeminini) görünce su sandı ve bacaklarını sıvadı. "O sırçadan yapılmış cilalı şeffaf (bir zemin)dir." dedi. (Melike Belkıs): "Rabbim, ben nefsime zulmetmiştim. Artık Süleyman'la beraber âlemlerin Rabbi Allah'a teslim oldum."» dedi.
Rivayete göre cinler, Belkıs'm, Süleyman nazarmdaki görünümünü çirkinleştirmek istemişlerdi. Kıllı bacaklarını açtığında Süleyman'ın ondan nefret edeceğini düşünmüşlerdi. Onunla Süleyman'ın evlenmesinden korkmuşlardı. Çünkü anası cinlerden olduğu için Süleyman, kendilerine musallat olmuş ve emri altında kendilerini çalıştırmakta idi. Bazılarının anlattıklarına göre Belkıs'm tırnakları, hayvan tırnakları gibi idi. Fakat bu, zayıf bir rivayettir. Doğrusunu Allah bilir.
Ancak Süleyman, Belkıs'la evlenmek istediğinde onun bacakların-daki kılları nasıl gidereceğini düşündü. Bunu cinlere sordu. Cinler de ona ustura kullanmasını teklif ettiler. Fakat Belkıs, ustura kullanmaya yanaşmadı. Bunun üzerine cinler kendisine hamam otu yaptılar ve otu hamama bıraktılar. O da hamama girdi. Böylece hamama ilk giren o oldu. Hamam otunu görünce elini attığında eli yanıp of dedi. Onu kullanıp faydalan amadan önce acı çekmeye ve inlemeye başladı.
Sa'lebî ve diğerlerinin anlattıklarına göre Süleyman peygamber, Belkıs'la evlendikten sonra onu Yemende tahtında bıraktı. Hakimiyetini ona tekrar verdi. Her ay onu bir kez ziyaret eder, yanında üç gün kalırdı. Sonra yine ülkesine dönerdi. Cinlere emir vererek Yemen'de onun için Gimdan, Salhin ve Beytun adlı üç köşk yaptırdı. Doğrusunu Allah bilir. îbn İshak'm bazı ilim erbabı ile Vehb b. Münebbih'den naklettiğine göre Süleyman peygamber, Belkıs'la evlenmemiştir. Aksine onu, Hemedan meliki ile evlendirmiş ve Yemen'de tahtında bırakmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz üç köşkü ona yaptırmıştır. Birinci rivayet daha meşhur ve kuvvetlidir. Doğrusunu Allah bilir.
Konuyla ilgili olarak Cenâb-ı Allah, Sâd sûresinde şöyle buyurmaktadır:
«Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. (Süleyman) ne güzel kuldu! O, (Allah'a) çok dönerdi. (Teşbih ederdi) Akşam üstü kendisine Safin (üç ayağı üzerinde durup bir ayağını tırnağının üstüne diken) süratli koşan (safkan Arap) atları gösterilmişti. "Ben, dedi. Mal sevgisini, Rab-bimi anmaktan (ötürü) tercih ettim". Nihayet (güneş) perdenin arkasına gizlendi (battı). "Onları bana getirin" (dedi). Bacaklarını ve boyunlarım (kılıçla) okşamaya başladı. Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik: Tahtının üstüne bir ceset bıraktık, sonra (bize) yöneldi: "Rabbim, dedi. Beni affet, bana benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülk ver. Çünkü, Sensin o çok lütfeden, sen!". Biz, rüzgarı ona boyun eğdirdik. Onun buyruğuyla, onun istediği yere yumuşak (yumuşak) akıp gidiyordu. Ve şeytanları, her bir bina ustasını ve dalgıcı ve (kötülük yapmamaları için) zincirlerle birbirine bağlanmış başka (şeytan)lan (yani cinleri veya isyancı kabileleri ona boyun eğdirdik).
"Bu, bizim insanımızdır. Artık dilediğine ver veya verme, hesapsızdır." (dedik). Onun, bizim yanımızda bir yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır" (Sâd, 30-40.)
Cenâb-ı Allah, Davud'a, Süleyman'ı armağan ettiğini anlatıyor. Sonra da onu överek şöyle diyor: «Ne güzel kuldu! O, (Allah'a) çok döner (teşbih eder)di». Yani o, Allah'a döner, ona itaat ederdi. Sonra da Cenâb-1 Allah onun, üç ayağı üzerinde durup bir ayağını tırnağının üstüne diken, süratli koşan safkan Arap atlarına neler yaptıklarım anlattı ve buyurdu ki: «(Süleyman) ben, dedi. Mal sevgisini, Rabbimi anmaktan (ötürü) tercih ettim". Nihayet güneş, perdenin arkasına gizlendi (battı)».
Bir rivayete göre de perdenin arkasına gizlenen şey, atlardır.
Süleyman dedi ki: «Onları (atları) bana getirin. Bacaklarını ve boyunlarını (kılıçla) okşamaya başladı». Bir rivayete göre ise bacaklarının ve boyunlarının terlerini sildi ve onları önüne katıp sürdü.
Fakat selef ulemasının çoğunluğunun görüşüne göre Süleyman peygamber, onların bacaklarını ve boyunlarım kılıçla vurmuştur. Çünkü onlarla meşgul olduğundan dolayı ikindi namazının vakti çıkıp güneş batmıştır. Bu, Ebu Talib oğlu Ali (r.a.) ile diğer bazı kimseler tarafından rivayet edilmiştir. Kesin olan şu ki o, herhangi bir mazeret olmaksızın namazı kasden terketmiş değildir. Ancak bazı sebeplerden dolayı namazı ertelemesi onların şeriatlarına göre caizdir, denilebilir.
Cihad sebebi ile atlan kontrol etmek maksadıyla namazı tehir etmiştir, denilebilir.
Âlimlerden bir grup, Peygamber Efendimiz'in Hendek savaşında ikindi namazını tehir ettiğini ve bunun da o zaman meşru olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bu, bilahare salatü'1-havf (korku namazı) ile nesh edilmiştir. Şafii ve diğerleri böyle demişlerdir. Mekhul ile Evzaî demişler ki: Hayır, bu gibi mazeretler nedeniyle namazı erteleme hükmü bu güne kadar da yürürlüktedir. Yani şiddetli bir savaş nedeni ile namazı
ertelemek caizdir.
Diğerleri demişler ki: Peygamber (s.a.v.)'in Hendek savaşında ikindi namazını ertelemesi, unutma dolayısıyla olmuştur. Şu halde Süleyman peygamberin namazı ertelemesi de böyle olmuştur. Doğrusunu Allah bilir.ayet-i kerim esin deki zamirin atlara raci olduğunu, yani perdelenip gizlenen (batan) şeyin, güneş değil de atlar olduğunu söyleyenlere gelince bunlar derler ki:
ayet-i kerimesi şu manaya gelir:
«"Onları bana getirin." (dedi). Bacaklarını ve boyunlarını okşamağa başladı». Yani atların boyunlarmdaki ve bacaltlarındaki terleri sildi. İbn Cerir et-Taberî, bu görüşü benimsemiştir. Vâlibi'de böyle bir manayı, İbn Abbas'dan rivayet etmiştir. Çünkü Süleyman peygamber, herhangi bir suçları olmayan hayvanları öldürerek azaplandıracak bir kimse değildir.
Ancak bu görüş üzerinde ihtilaf edilebilir. Çünkü atların bazı sebeb-lerle öldürülmeleri, onların dinlerinde caiz olmuş olabilir. Bazı âlimlerimizin de ileri sürdükleri bir fikre göre Müslümanların, davar ve diğer hayvanların kafirlerin eline geçmesinden korkmaları halinde kafirlere azık olmaması maksadıyla öldürmeleri caizdir. Nitekim Mute savaşında Ebu Talib oğlu Cafer hazretlerinin kendi atını kesmesi de buna yorulabilir.
Ayet-i kerimede sözü edilen Süleyman'a ait atlar çok sayıda imişler. Bir rivayete göre 10.000 kadar imişler. Bir başka rivayete göre ise 20.000 kadarmışlar. Hatta 10.000 tanesi de kanatlı imiş.
Ebu Davud, "Sünen" adlı eserinde, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet eder: «Rasûlullah (s.a.v.), Tebük gazvesinden ya da Hayber gazvesinden döndüğünde benim penceremde bir perde vardı. Rüzgar esince perde aralandı ve bana ait bazı oyuncaklar göründü. Rasûlullah dedi ki: "Ey Aişe, bu nedir?" Dedim ki: "Kızlanmdır." Rasûlullah, bu oyuncaklar arasında yamanmış kanatları bulunan bir at gördü. "Bu oyuncaklar arasında gördüğüm de nedir?" diye sordu. "Attır" dedim. "Şu üzerindeki nedir?" diye sordu. "İki kanattır." dedim. "İki kanadı olan at ha?" diye sordu. Ben de dedim ki: "Süleyman'ın kanatlı atları olduğunu sen hiç işitmedin mi?". Bu sözlerim üzerine Rasûlullah (s.a.v.) azı dişleri görü-nünceye kadar güldü.»
Bazı âlimler dediler ki Süleyman peygamber, Allah için o atları ter-kedince Cenâb-ı Allah ona, o atlardan daha hayırlı bir şey verdi ki o da rüzgardı. Rüzgar, bir sabah bir ay müddetle; bir akşam da bir ay müddetle esip giderdi. Nitekim ileride de bundan bahsedilecektir.
İmam Ahmed b. Hanbel, Beytullah'a çok seferleri olan Ebu Katade ile Ebu'd-Dehman'm şöyle dediklerini rivayet eder: Çölde bir adama uğradık. Bedevi olan o adam bize dedi ki: "Rasûlullah (s.a.v.) elimden tutarak, Aziz ve Celil olan Allah'ın kendisine öğrettiklerinden bir kısmını bana öğretti ve buyurdu İd: «Doğrusunu istersen Aziz ve Celil Allah'tan sakınmak maksadıyla birşeyi terk edersen, Cenâb-ı Allah mutlaka ondan daha hayırlı olan birşeyi sana verir.»
«Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik: Tahtının üstüne bir ceset bıraktık, sonra (bize) yöneldi.» (Sâd, 34.)
İbn Cerir ile İbn Ebi Hatîm ve diğer tefsirciler, bu ayetle ilgili olarak selef ulemasından birçok nakillerde bulunmuşlardır. Çoğunluğu ya da tamamı israiliyyattan alınma olan bu nakillerin ekserisinde şiddetli bir münkerlik vardır. Yani bunlar, kabul edilemez şeylerle doludurlar. İbn Kesir Tefsirimizde, bu konuda okuyucuların dikkatlerini çekmiştik. Burada ise sadece bunu nakletmekle yetindik. Bu konuda anlatılanların hülasası şudur ki: Süleyman peygamber, tahtından kırk gün uzaklaşmış sonra da tahtına dönmüştür. Mescid-i Aksa'yı inşa etmekle em-rolunduğunda onu sağlam bir şekilde inşa ettirdi. Daha önce de söylediğimiz gibi onun yaptığı, sadece o mescidi yenilemek ve onarmaktan ibaretti. Orayı ilk olarak mescid yapan, İsrail (Yakub) peygamberdir. Nitekim bunu, Ebu Zerr'in şu sözünü naklederken de anlatmıştık. Ebu Zerr der ki: «Dedim ki: "Ey Allah'ın Rasûlü! Yeryüzünde inşa edilen ilk mescid hangisidir?". Buyurdu ki: "Mescid-i Haram'dır". Sonra hangisidir Ya Rasûlallah? diye sordum. Buyurdu ki: "Beyt-i Makdis mescididir". Bu iki mescidin yapılışı arasında kaç senelik bir zaman geçmiştir? diye sordum. Buyurdu ki: "Kırk sene..."»
Bilindiği gibi Mescid-i Haram 'ı inşa eden İbrahim peygamberle Da-vud oğlu Süleyman peygamber arasında bırakınız kırk seneyi, 1000 seneden daha fazla bir zaman vardır. Süleyman peygamber, Kudüs'teki Mescid-i Aksa'nm inşasını tamamladıktan sonra Cenâb-ı Allah'tan, kendisinden sonra hiç kimseye verilmeyecek bir mülk ve hükümdarlık dileğinde bulunmuştu. Bununla ilgili olarak İmam Ahmed b. Hanbel, Amr b. Ass'm oğlu Abdullah'ın şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
«Süleyman, Beyt-i Makdis'i inşa ettiğinde Rabbinden üç şey diledi. Rabbi ona ikisini verdi. Üçüncüsünün bize verileceğini ümit ederiz: Rabbinin hükmüne uygun bir hüküm kendisine vermesini dilemişti. Rabbi bunu ona verdi. Rabbinden, kendisinden sonra hiç kimseye verilmeyecek bir mülk (ve hükümdarlık) dilemişti. Rabbi bunu da ona verdi. Rabbinden her kim kendi evinden Mescid-i Aksa'da namaz kılmak maksadıyla çıkarsa günahlarından da, anasından doğduğu günkü gibi sıyrılmasını nasib etmesini dilemişti. İşte Cenâb-ı Allah'ın bunu bize vermiş olacağını ümit ederiz».
Cenâb-ı Allah'ın hükmüne muvank hükme gelince bununla ilgili olarak yüce Allah, Süleyman'ı ve babası Davud'u överek şöyle buyurmuştur:
«Davud ile Süleyman'a da (an); hani onlar toplumun davarının yayıldığı, bir ekin .hakkında hükmediyorlardı. Biz de onların hükümlerine şahit idik. Bunu (bu hükmü) Süleyman'a bellettik. Onların hepsine de hükümdarlık ve bilgi verdik.» ((el-Enbiyâ, 78-79.)
Kadı Şüreyh ile diğer bazı selef ulemasının anlattıklarına göre ayet-i kerimede geçen kavmin bir bağı varmış. Bir başka kavmin davarları gelip o bağda geceleyin yayılmışlar ve ağaçların tamamını yemişlerdi. Her iki kavimde Davud peygamberin yanına gelerek d av al aş mı şiardı. Davud peygamber, bağ sahibine bağının kıymetinin verilmesi yolunda hüküm vermişti. Dava sahipleri daha sonra Süleyman peygamberin yanına gittiklerinde onlara: "Allah'ın peygamberi Davud size nasıl bir hüküm verdi?" diye sordu. Onlar da, şöyle şöyle hüküm verdi, dediler. Bunun üzerine Süleyman şöyle dedi: "Ama ben olsaydım oyunların bağ sahibine teslim edilmesi yolunda hüküm verirdim. Bağ sahibi koyunları yanında tutup onların ürünlerini ve yapağılarım alıp bağının eksilen değerini telafi ederdi. Bilahare davarları sahiplerine teslim ederdi". Bu haber, Davud peygambere ulaşınca o da bu yolda hüküm verdi.
Buna yakın bir mesele olarak da Buharı ve Müslim'in sahihlerinde Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadis-i şerif de Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Zamanın birinde iki kadın vardı. Bunların ikisinin de çocukları yanlarında idi. Bir ara kurdun biri saldırarak ikisinden birinin çocuğunu alıp götürdü. Alıp götürdükten sonra ikisi ortada kalan çocuk üzerinde anlaşmazlığa düştüler. Büyük kadın dedi ki: Kurt senin çocuğunu ahp götürdü. Küçük kadın dedi ki: Hayır, kurt sşnin çocuğunu alıp götürdü.
Her ikisi de Davud peygamberin yanma giderek muhakeme oldular. Neticede Davud peygamber, ortadaki çocuğu büyük kadına verdi. Fakat bilahare her ikisi de Süleyman peygamberin yanına gittiler, o, kendilerine şöyle dedi: "Bana bir bıçak getirin ki çocuğu ikiye böleyim herbirinize yarısını vereyim". Süleyman'ın böyle demesi üzerine küçük kadın şöyle dedi: "Allah sana rahmet etsin. Bu çocuk, o kadınındır." Aslında çocuk kendisinin olduğu için analık şefkatinden dolayı küçük kadın böyle demişti. Böyle deyince de Süleyman peygamber çocuğu küçük kadına verdi.»
Bu hükümlerin ikisi de onların şeriatlarına göre uygun olabilir. Fakat Süleyman'ın verdiği hüküm, tercihe daha şayandır. Bu sebeble Cenâb-ı Allah kendisine verdiği ilham sebebi ile Süleyman'ı Övmüş, ardı sıra da babası Davud'u methederek şöyle buyurmuştur:
«Onların hepsine de hükümdarlık ve bilgi verdik. Davud'a dağları ve kuşları boyun eğdirdik.Onunla beraber teşbih ediyorlardı. Biz (bunları) yaparız. Ona, sizi, savaşın şiddetinden korumak için zırh yapmayı öğretmiştik. Ama siz şükrediyor musunuz ki?" ({cl-Enbiyâ, 79-80.)
Bundan sonra da Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuş: «Süleyman'a da fırtınayı (boyun eğdirmiş tik)». Yani fırtına gibi esen şiddetli rüzgarları ve kasırgaları Süleyman'ın emrine ram etmiştik. «Onun emri ile içinde bereketler yarattığımız yere akıp giderdi. Biz herşeyi (yapmasını) biliriz. Şeytanlardan, onun için denize dala(rak inciler çıkara)n ve bundan başka işler gören kimseleri de (onun emrine verdik). Biz onları onun için koruyor. (Onun emri altında tutuyor)duk.» ((ci-Enhiyâ, sı-82.)
«Biz, rüzgarı ona boyun eğdirdik. Onun buyruğuyla, onun istediği yere yumuşak (yumuşak) akıp gidiyordu. Ve şeytanları: her bina ustasını ve dalgıcı ve (kötülük yapmamaları için) zincirlerle birbirine bağlanmış başka (şeytan)lan (yani cinleri veya isyancı kabileleri ona boyun eğdirdik.) "Bu, bizim insanımızdır. Artık dilediğine ver veya verme, hesapsızdır" (dedik). Onun bizim yanımızda bir yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.» <sad, 36-40.)
Süleyman peygamber, Cenâb-ı Allah'ın rızasını talep ederek atlan terkedince, atların yerine Cenâb-ı Allah ona daha seri ve daha hızlı olan rüzgarı verdi, Rüzgar, atlara nisbetle daha güçlü ve daha muazzamdı. Ayrıca rüzgarın, atlar gibi ona yüklediği masraflar ve külfetler de yoktu. «Onun buyruğuyla onun istediği yere yumuşak (yumuşak)akıp gidiyordu». Yani rüzgarlar, onun dilediği beldelere akıp gidiyordu. Süleyman'ın tahtadan yapılma bir tahtırevanı vardı. Çok büyük ve genişti. İstediği bütün köşkleri, çadırları, atlan, develeri, yükleri, insi ve cinni adamları o tahtırevana yükleyebiliyordu. Ayrıca diğer hayvanlarla kuşları da oraya alabiliyordu. Bir sefere gitmek ya da gezintiye çıkmak veya herhangi bir düşman veya hükümdarla başka bir beldede savaş-
mak üzere ülkesinden aynldığında yukarıda saydığımız şeyleri tahtırevanına yükler; sonra da rüzgara buyruk verir; rüzgar, o tahtırevanın altına girerek yerden havaya doğru yükseltirdi. Semaya doğru iyice yükseldikten sonra yumuşak rüzgarlara emir verir, tahtırevanı yavaş yavaş mesafe katederdi. Daha seri gitmek istediği zaman fırtınaya emir verir, fırtına onları daha hızlı götürürdü. ÖyleH sabahleyin Kudüs'den hareket ettiğinde akşama doğru bir aylık mesafe olan İstahr denen yere varırdı. Orada günün sonuna kadar bekler, sonra Kudüs'e aynı gün içerisinde geri dönebilirdi. Nitekim bununla ilgili olarak Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
"Süleyman'a da, sabah gidişi bir aydık mesafe), akşam dönüşü bir ay (lık mesafe) olan rüzgarı boyun eğdirdik ve onun için erimiş balan da kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izni ile cinlerden bir kısmı, onun Önünde çalışırdı. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona alevli azabı tattınrckk. Ona dilediği gibi kaleler, heykeller, havuzlar kadar (geniş) leğenler, sabit kazanlar yaparlardı. "Ey Davud ailesi, şükredin!". Kulla-nmdan şükreden azdır.» (es-Sebe1,12-13.)
Hasan Basrî dedi ki: Süleyman peygamber sabahleyin Şam'dan hareket eder, öğleye doğru İstahr denilen yere konaklar, orada öğle yemeğini yerdi. Akşama doğru oradan dönerek Kabil'de gecelerdi. Şam ile Is-tahr arası, bir aylık mesafedir. Yine istahr ile Kabil arası da bir aylık mesafedir.
Ben derim ki: Medeniyetlerden, şehir ve kentlerden bahseden kimselerin anlattıklanna göre istahr kentini, Süleyman peygamber için cinler inşa etmişlerdir. Orada eskiden Türklerin memleketi vardı. Aynı şekilde diğer bazı beldeleri de örneğin Tedmür'ü, Kudüs'ü, Bab-ı Ciron ile Bab-ı Beridî de cinler Süleyman peygamber için inşa etmişlerdir. Bu son iki kent, bazı rivayetlere göre Şam'dadır. Katade'nin anlattığına göre erimiş bakır kaynağı, Yemen'de idi. Bu kaynağı Cenâb-ı Allah, Süleyman peygamber için yerden fışkırttı. Süddî'nin anlattığına göre Süleyman peygamber oradan üçgün süreyle bütün binalanna yetecek kadar erimiş bakır aldı.
«Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa ona alevli azabı tattmrdık». Yani Cenâb-ı Allah, cinleri, işçiler olarak Süleyman'ın emrine verdi. Gevşemeden onun emrinde çalışırlardı. Buyruğunun dışına çıkmazlardı. Emrine karşı gelenleri azaplandmp cezalandırırdı. Onun için güzel mekanlar, kaleler ve duvarlarda resimlerle heykeller yaparlardı. Resim ve heykel, onların dinlerinde ve şeriatlannda caizdi. Onun için, geniş havuzlan andıran büyük büyük leğenler ve kazanlar yaparlardı. Yaptık-lan kazanlar, yerde tesbit edilmiş ve yerinden oynamayan büyük kazanlardı.Bütün bu sayılan şeyler, insan ve hayvanlara yapılan iyiliklerle ihsan edilen yiyecekler cümlesinden sayıldıklarından ötürü Cenâb-ı Allah, şöyle buyurmaktadır: «Ey Davud ailesi, şükredin!. Kullarımdan şükreden azdır.»
Bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır: «Ve şeytanları da. Her bina ustası ve dalgıcı ve (kötülük yapmamaları için) zincirlerle birbirine bağlanmış başka (şeytan)lan (yani cinleri veya isyancı kabileleri), ona boyun eğdirdik.» Yani bu cinlerin bir kısmı, inşaat yapmak üzere Süleyman'ın emrine verilmişti. Bazı cinlere de içindeki cevherlerle incileri çıkarmaları için suya dalmayı emrediyordu.
«Ve (kötülük yapmamaları için) zincirlerle birbirine bağlanmış başka (şeytan)ları (yani cinleri veya isyancı kabileleri), ona boyun eğdirdik.» Yani bunlar Süleyman'a isyan etmişler, dolayısıyla ikişer ikişer zincirlerle bukağılara vurulmuşlardı. Bütün bu emrine verilmiş şeyler, kendisinden sonra kimseye verilmeyecek olan ve kendisinden önce de hiç kimseye verilmemiş olan tam bir hakimiyet ve saltanatın gereklerinden di.
Buharı, Ebu Hüreyre'den rivayet ederek Peygamber (s.a.v.) Efendi-miz'in şöyle buyurduğunu söylemiştir: «Dün namazımı kesmek için cinlerden bir ifrit bana tükürdü. Cenâb-ı Allah onu yakalamayı bana nasib etti. Onu yakaladım. Mescidin direklerinden birine bağlamak istedim ki, hepiniz ona bakasınız. Fakat sonunda kardeşim Süleyman'ın şu duasını hatırladım: «Rabbim beni affet, bana, benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülk (hükümdarlık) ver.» Bunun üzerine onu hakir vaziyette kovdum.»
Müslim, Ebu Derda'nm şöyle dediğini rivayet eder: «Rasûlullah (s.a.v.) namaza durdu, onun şöyle dediğini işittik: «Senden Allah'a sığınırım. Allah'ın laneti ile seni lanetlerim.» Bu cümleyi üç kez tekrarladı, sonra da birşeyi tutar gibi elini uzattı. Namazı tamamladıktan sonra dedik ki: "Ey Allah'ın Rasûlü, daha önce senden duymadığımız birşeyi namazda söylediğini işittik. Ve elini uzattığını da gördük." Bize şöyle dedi: "Allah'ın düşmanı İblis, ateşten bir kor getirmişti ki yüzüme atsın. Ben de ona şöyle dedim: Senden Allah'a sığınırım. Bunu üç kez söyledim. Sonra şöyle dedim: Seni Allah'ın tam laneti ile lanetlerim. Üç kez söylediğim halde geri kaçmadı. Onu yakalamak istedim. Vallahi kardeşimiz Süleyman'ın duası olmasaydı İblis burada bağlanmış olacaktı ki Medine halkının çocukları onunla oynayacaklardı.»
İmam Ahmed b. Hanbel, Süleyman'ın mabeyncisi Ebu Ubeyd'in şöyle dediğini rivayet eder: Ata b. Yezid el-leysî'nin namaza durduğunu gördüm. Önünden geçmek istedim, ama beni geri çevirdi. Sonra da şöyle dedi: Ebu Said el Hudrî'nin bana anlattığına göre «Resûlullah (s.a.v.) sabah namazına durmuştu. Ben de ona tâbi olmuştum. Namazda kıraatte bulunuyordu. Ama kıraatini şaşırdı. Namazı tamamladıktan sonra şöyle dedi: "Beni gördünüz mü, İblis önüme düştü. Ben onu boğacaktım. Öyleki salyasının soğukluğunu şu iki parmağımın (baş parmakla işaret parmağını göstererek) arasında hissettim. Kardeşim Süleyman'ın duası olmasaydı İblis, mescidin direklerinden birine bağlanmış olacaktı ki Medine'nin çocukları onunla oynayacaklardı (Namaz kılmakta olduğunuz zaman) sizinle kıble arasına bir kimsenin girmesini önleyebiliyor-samz önleyin."»
Seleften bazılarının anlattıklarına göre Süleyman peygamberin 1000 zevcesi varmış, bunların 700'ü hür, 300'ü de cariye imiş. Bazı rivayetlere göre ise 300'ü hür, 700'ü cariye imiş. Bu kadınlardan hepsinden de şehevî bakımdan yararlanma gücüne sahipmiş.
Buharı, Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
«Davud oğlu Süleyman dedi ki: «Ben bu gece yetmiş zevcemle ilişkide bulunacağım ve her birisi Allah yolunda cihad edecek olan bir mücahide hamile kalacaktır." Arkadaşı ona, inşaallah, dedi. Ama o, demedi. Bunun üzerine zevcelerinden hiçbiri, hamile kalmadı (sadece birisi, yarı kısmı kopmuş olan bir düşük yaptı. Peygamber Efendimiz buyurdular ki: «Eğer (inşaallah) deseydi, çocuklarının hepsi Allah yolunda cihad edeceklerdi.»
Ebu Ya'lâ, Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Davud oğlu Süleyman dedi ki: Bu gece ben 100 karımla ilişkide bulunacağım. Onlardan her biri, bir erkek çocuk doğuracaktır. O çocuklar Allah yolunda kılıçla cihad edeceklerdir." Fakat böyle derken inşaallah demedi ve o gece 100 karısıyla ilişkide bulundu, onlardan hiçbiri çocuk doğurmadı, ancak içlerinden birisi, yarım bir insan doğurdu.»
Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: «Eğer inşaallah deseydi, karılarından her biri, Allah yolunda kılıçla savaşacak bir erkek çocuk doğururdu.»
İshak b. Bişr, Ebu Hm-eyre'nin şöyle dediğini rivayet etti: Davud oğlu Süleyman'ın 400 zevcesi ve 600 cariyesi vardı. Bir gün şöyle dedi: «Bu gece 1000 karımla ilişkide bulunacağım ve her birisi, Allah yolunda cihad edecek olan bir savaşçıya hamile kalacaktır.» Böyle derken inşaallah demedi. Ve geceleyin bütün hammlanyla cinsel temas kurdu, onlardan hiçbiri hamile kalmadı. Ancak içlerinden sadece biri, yarım bir insan doğurdu.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: «Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin olsun ki Süleyman, eğer inşallah deseydi, dediği şekilde savaşçı çocukları doğar ve hepsi de Aziz ve Celil olan Allah yolunda cihad ederlerdi.»
Süleyman peygamberin devleti geniş, askeri çok ve çeşitli, hakimiyeti de muazzamdı. Kendisinden ne önce ne de sonra hiç kimseye böyle birşey verilmiş değildi. Nitekim buyurmuş ki: «Ve bize her şeyden (bolca bir pay) verildi.» "Rabbim", dedi, beni affet, bana, benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülk (hükümdarlık) ver. Çünkü sensin o çok lütfeden, sen!» Evet doğru ve tasdik edilen Kur'ân'm ifadesiyle de belirtildiğine göre bu hükümdarlığı ve gereklerini, Cenâb-ı Allah Süleyman peygambere vermiştir. Cenâb-ı Allah, ona verdiği eksiksiz nimetlerle bahşettiği muazzam ihsanları anlatırken şöyle buyurmuştur: «Bu,bi-zim insanımızdır. Artık dilediğine ver veya verme, hesapsızdır.» Yani bu mal ve servet üzerinde dilediğin gibi tasarrufta bulunabilirsin. Her ne yaparsan yap, Cenâb-ı Allah onu sana caiz kılmıştır. Bu hususta seni sorguya çekmeyecektir.
Bu, nebi ve hükümdar olan kimsenin özelliğidir. Ama kul ve rasûl olan kimsenin özelliği bundan farklıdır. Kul ve rasûl olan, ancak bu hususta Allah'ın kendisine izin vermesi üzerine başkalarına mal verebilir. Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun. Peygamber Efendimiz de bu iki makam hususunda seçme hakkına sahip kılınmıştı. O, kul ve rasûl olmayı tercih etmişti. Bazı rivayetlerde nakledildiğine göre o hangi makamı tercih edeceği hususunda Cebrail ile istişarede bulunmuştu. Cebrail, ona mütevazi olmasını tavsiye etmişti. O da kul ve rasûl olmayı tercih etmişti. Allah'ın salat-ü selamı onun üzerine olsun. Ondan sonra hilafet ve hükümdarlığı Cenâb-ı Allah, kıyamete dek onun ümmetine vermiştir. Kıyamet kopuncaya dek onun ümmetinden bir grup mutlaka başta bulunacaktır. Övgü ve minnet Allah'adır.
Cenâb-ı Allah, peygamberi Süleyman (a.s.)'a bahşettiği dünya malını ve servetini anlatırken ahirette onun için hazırlamış olduğu bol sevap ve güzel mükafat ile ilahi büyük ikramları da kendisine hatırlatmış ve bu hususta dikkatini çekmişti. Evet kıyamet gününde Cenâb-ı Allah ona büyük ikramlarda bulunup kendisine yakın bir makamda bulunacaktır. Bununla ilgili olarak yüce Rabbimiz, Süleyman peygamber hakkında şöyle buyuruyor: «Onun, bizim yanımızda bir yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.»

