Davud, Uveyd oğlu İsa'nın oğludur. Uveyd, Salamon oğlu Abir'in oğludur. Salamon, Uveynadip b. Nahşo'nun oğludur. Uveynadip, Hasron b. Faresoğlu İrem'in oğludur. Fares, Yahuza b. Yakub'un oğludur. Ya-huza, İshak b. Yakub'un oğludur. îshak ise, İbrahim Halil peygamberin oğludur. İbrahim, Allah'ın dostu, kulu, peygamberi ve Kudüs'teki hali-fesidir.
Bazı ilim ehli ile Vehb b. Münebbih'den nakilde bulunan Muhanv med b. İshak şöyle demiştir: Davud (a.s.) kısa boylu, mavi gözlü, az saçlı, temiz kalpli bir kimse idi.
Önceki sayfalarda da anlatıldığı gibi Davud peygamber, Calut'u, İbn Asakir'in anlattığına göre Merecüssafr yakınında, Ümmü Hakim sarayının yanında öldürmüştür. Bunun üzerine îsrailoğulları kendisini sevmişler ve Talut'tan ziyade ona meyletmişlerdir. Bunun üzerine Ta-lut da onu kıskanıp Öldürmek istemiş ve neticede amacına ulaşamadığından dolayı da ülkesini terkederek hükümdarlığı Davud'a bırakmıştır. Cenâb-ı Allah, Davud'a hem hükümdarlık, hem de peygamberlik vermişti. Hem dünya hem de ahiretin hayrını vermişti. Halbuki daha önce hükümdarlık bir kolda, peygamberlik başka bir kolda idi. Davud Aleyhisselam'da her ikisi birleşti. Nitekim bununla ilgili olarak Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
«Davud, Calut'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi. Ve ona dilediğini Öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğer bir kısmım savmasaydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.» (el-Bakara, 251 )
Eğer hükümdarlar, insanlar üzerinde hükmetmeselerdi, güçlü insanlar zayıf insanları yenerlerdi. Bu nedenle bazı eserlerde şöyle denmiştir: "Sultan, yeryüzünde Allah'ın gölgesidir". Mü'minlerin emiri Osman b. Affan hazretleri de şöyle buyurmuştur: "Cenâb-ı Allah, Kur'ân ile menetmediği şeyi sultan vasıtası ile meneder".
İbn Cerir der ki: Calut, düello için Talut'u çağırdığında ona şöyle dedi. Ben sana karşı, sen de bana karşı çık. Fakat Talut, yardım için askerlerine seslenince onun çağrısına Davud cevap verdi. Gelip Calut'u öldürdü.
Velıb b. Münebbih dedi ki: Calut'un Davud tarafından öldürülmesi üzerine insanlar, Talut'a göstermedikleri sevgiyi Davud'a gösterdiler. Talut'u hüküm darlıktan atıp yerine Davud'u geçirdiler. Rivayete göre bu iş, Samoyel'in emri üzerine yapılmıştır. Hatta bazıları, bu olaydan önce onun bu emri verdiğini söylemişlerdir.
İbn Cerir der ki: Cunıhur-u ulemanın ittifakına göre Davud'un Ca-lut'u öldürmesinden sonra yönetim değişikliği olmuştur. Doğrusunu Allah bilir.
îbn Asakir, Said b. Abdülaziz'den şöyle rivayet etti: Davud, Ümmü Hakim'in sarayı yanında Calut'u öldürmüştür. Oradaki nehir, ayet-i kerimede sözü edilen nehirdir. Doğrusunu Allah bilir.
Cenâb-ı Allah, şöyle buyurdu:
«Andolsun, Davud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik: "Ey dağlar, (onun yaptığı teşbihi) onunla beraber yankılayın ve ey kuşlar (sizde O'nun teşbihine katılın)!"(dedik). Ve ona demiri yumuşattık: "Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi işler yapın. Çünkü ben, yaptıklarınızı görmekteyim" diye (vahyettik).» (Sebe',10-11.)
Bir başka ayet-i kerimede ise Cenâb-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
«Davud'a dağları ve kuşları boyun eğdirdik. Onunla beraber teşbih ediyorlardı, Biz (bunları)yaparız. Ona, sizi, savaşın şiddetinden korumak için zırh yapmayı Öğretmiştik. Ama siz şükrediyor musunuz ki?»(el-Enbiyâ, 79-80.)
Cenâb-ı Allah, zırh örme işinde Davud'a yardım etti ki düşmanla savaşırken kendini demirden örülme zırhlarla korusun. Ayrıca Cenâb-ı Allah, zırhları ne şekilde öreceğini de ona öğretti. Ve şöyle buyurdu: "Dokumayı ölçülü yap". Yani çiviyi çok ince yapma ki kırılmasın; çok kaba yapma ki dağıtmasın".
Hasan Basrî ile Katade ve A'meş dediler ki: Cenâb-ı Allah, demiri, Davud'un elinde yumuşattı. Öyleki ateşe ve çekice ihtiyaç duymaksızın demiri elinde eğip büküyordu.
Katade'nin anlattığına göre halkalardan ilk olarak zırh yapan, Davud peygamber olmuştur. Ondan önceleri demirden tabakalar halinde zırhlar yapılırdı. İbn Şevzeb'in dediğine göre Davud peygamber, her gün bir zırh yapıp 6000 dirheme satardı. Sahih hadiste sabit olduğuna göre kişinin yediği en helal ve en temiz şey, kendi kazancıdır. Allah'ın peygamberi Davud (a.s.) da kendi eliyle kazandığım yerdi.
Cenâb-ı Allah buyurdu ki:
«Güçlü kulumuz Davud'u an. Çünkü o, (Allah'a) çok dönerdi. Biz dağları ona ram etmiştik. Akşam sabah onunla teşbih ederler (onun yaptığı teşbihle çınlarlar)dı. (Her taraftan) toplanıp gelen kuşları da (ona ram etmiştik). Hepsi onun nağmesine katılır (beraber teşbih ederlerdi. Onun mülkünü güçlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık, güzel konuşma (kabiliyeti) vermiştik.» (sad, 17-20.)
İbn Abbas ile Mücahid dediler ki: Ayet-i kerimede geçen "eyd" kelimesi, taatte kuvvetli olmak, yani ibadet ve salih amelde güçlü olmak manasını ifade eder.
Katade der ki: Davud'a ibadet hususunda kuvvet verilmişti. İslâm'ı anlamada güç verilmişti. Bize anlatıldığına göre geceleyin namaz kılar, dua eder, gündüzleri de oruç tutardı. Öyleki zamanının yarısını oruçlu geçirirdi.
Buharı ve Müslim'in sahihlerinde nakledilen bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
«Allah'ın en çok sevdiği namaz, Davud'un namazıdır. Allah'ın en çok sevdiği oruç, Davud'un orucudur. O gecenin yarısında yatar, üçte birinde ibadet ederdi. Altıda birinde uyurdu. Bir gün oruç tutar, bir gün oruç tutmazdı. Düşmanla karşılaştığında da kaçmazdı»
Cenâb-ı Allah, Davud peygamberle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
«Biz dağlan ona ram etmiştik. Akşam sabah onunla teşbih ederlerdi. (Her taraftan) toplanıp gelen kuşları da (ona ram etmiştik) . Hepsi onun nağmesine katılırdı.» (sad, 18-19.)
Bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, dağlara şöyle emir veriyor:
«Ey dağlar, (Davud'un yaptığı teşbihi) onunla beraber yankılayın.»(Sebe, 10.)
Yani ey dağlar, Davud'la birlikte teşbih edin. îbn Abbas ile Mücahid ve diğer bazı müfessirler bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken ayetin şu manaya geldiğini söylemişlerdir.
"Biz dağları ona ram etmiştik. Akşam sabah onunla teşbih ederler (onun yaptığı teşbihle çınlarlar) di". Çünkü Cenâb-ı Allah, Davud peygambere kuvvetli bir ses vermişti. Bu ses kadar başkasına kuvvetli bir ses vermiş değildi. Zebur'u terennüm ederken havada uçmakta olan kuşlar dururlardı. Onun terennümüne eşlik eder, onun teşbihlerine katılırlardı. Aynı şekilde dağlarda da onun teşbihleri ile yankılanıp çınlarlardı. Sabah akşam bu hal böylece devam ederdi. Allah'ın salâtü selamı onun üzerine olsun.
Evzaî, Abdullah b. Âmir'in kendisine şöyle dediğim rivayet etmiştir. Başkasına bir benzeri verilmemiş olan güzel bir ses, Davud peygambere verilmişti. Öyle ki kuşlarla canavarlar, Zebur okurken onun etrafında halkalanıp bekleşirlerdi. Açlıktan ve susuzluktan ölünceye dek o vaziyette günlerce beklerlerdi.
Vehb b. Münebbih dedi İd: Davud'un sesini duyan herkes, raksa gelir, ayakları yerden kesilirdi. Zebur'u öylesine güzel bir sesle okurdu ki duymakta olduğumuz ezanların bile onu andırdığını söyleyemeyiz. Zebur'u okurken cinlerle insanlar, kuşlarla hayvanlar sesine gelip etrafında halkalanırlardı. Öylece bekleşirlerdi. Açlıktan ölünceye kadar yanından ayrılmazlardı.
Ebu'l-Abbas el-Medenî, Malik'in şöyle dediğini rivayet eder: Davud (a.s.), Zebur'u okumaya başladığında bekarlar aşktan vecde gelip helak olurlardı.Bu garip bir rivayettir.
Abdürrezzak, İbn Cüreyc'den rivayet ederek şöyle der: Çalgı eşliğinde okumanın hükmünü Ata'ya sorduğumda, "Bunun ne sakıncası var?" diye cevap verdi. Ubeyd b. Ömer'in şöyle dediğini işittim: Davud (a.s.), çalgı aletini eline alıp çalmaya başlar ve beraberinde de okurdu. Böyle yapmakla da ağlamak ve ağlatmak isterdi.
İmam Ahmed b. Hanbel, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.) Ebu Musa elEş'arî'yi okurken görmüştü ve şöyle demişti: «Ebu Musa'ya Davud ailesinin kavallarından biri verilmiştir.»
Ahmed b. Hanbel, Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir. Rasûlullah (s.a.v.), şöyle buyurdu:
«Ebu Musa'ya Davud'un kavallarından biri verilmiştir.»
Ebu Osman en-Nehdî'nin şöyle dediğini rivayet ederiz: "Ud ve kaval seslerini işitmişimdir. Fakat Ebu Musa el-Eş'ari'nin sesinden daha güzel bir ses işitmiş değilim".
Davud peygamber, sesinin yumuşak ve inceliğiyle birlikte kitabı olan Zebur'u çok seri bir şekilde okurdu. Nitekim İmam Ahmed b. Han-bel'in Ebu Hüreyre'den rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
«Okumak, Davud'a hafifleştirildi. Hayvanının eğerlenmesini emrederdi. Hayvanı eğerleninceye kadar kendisi Kur'ân'ı okumuş olurdu. Ve elinin kazancından başka birşey de yemezdi.»
Bu hadis-i şerifte geçen Kur'ân kelimesinden kasıt, Allah tarafından Davud peygambere vahyedilerek indirilen Zebur'dur. Davud peygamber, aynı zamanda bir hükümdar olup tebaaları varda. Zebur'u hayvanının eğerlenmesi tamamlanmadan önce okuyup tamamlardı. Bu çok seri bir işti. Seri bir şekilde okumasına rağmen ayetlerin manaları üzerinde düşünür ve bir terennüm ile okurdu. Okurken huşuyu da ihmal etmezdi. Allah'ın salatü selamı onun üzerine olsun. Cenâb-ı Allah buyurdu ki: «Ve Davud'a Zebur'u verdik.» (en-Nisâ,ı 63.)
Zebur, bilinen meşhur bir kitaptır. İbn Kesir Tefsirimizde Ahmed b. Hanbel'den naklettiğimiz bir hadiste anlatıldığına göre bu kitap, rama-zan-ı şerif ayında nazil olmuştur. İçinde bilinen bazı öğüt ve hikmetler vardır. Yüce Allah buyuruyor ki:
«Onun mülkünü güçlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık, güzel konuşma (kabiliyeti) vermiştik.» csad, 20,)
Yani Davud'a büyük bir mülk ve hakimiyet ile geçerli bir hüküm vermiştik.
İbn Cerir ile İbn Ebi Hatîm, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: İki adam davalaşmak üzere Davud peygambere gittiler. Aralarındaki dava konusu bir sığırdı. Adamlardan birisi, diğerinin kendisinden bir sığır gasbetmiş olduğunu iddia etti. Davalı, bu iddiayı reddetti. Davud, aralarında hüküm verme işini geceye erteledi. Gece olunca Cenâb-ı Allah kendisine, davacıyı öldürmesini vahyetti. Sabah olunca davacıya Davud şöyle dedi: "Doğrusu, Cenâb-ı Allah seni öldürmemi bana vahyetti. Mutlaka seni öldüreceğim. Bu davan hususunda bana söyleyeceğin birşey var mıdır?".
Davacı şöye dedi: "Ey Allah'ın peygamberi, andolsun ki ben bu davamda haklıyım, yalnız daha önce ben bu davalının babasını öldürmüştüm".
Davacının böyle demesi üzerine Davud peygamber emir vererek davacıyı öldürttü. Bunun üzerine Davud peygamberin îsrailoğulları arasında şanı cidden büyüdü. İtibarı arttı. Herkes ona büyük bir saygı ve tazim göstermeye başladı. İbn Abbas, «O'nun mülkünü güçlendirmiştik. Kendisine hikmet (peygamberlik) ve açık, güzel konuşma (kabiliyeti) vermiştik.» ayet-i kerimesinden kastedilen mananın bu olduğunu söylemiştir.
Şureyh, Şa'bi, Katade, Ebu Abdurrahman es-Sülemî ile diğerleri demişler ki: Ayet-i kerimede geçen açık ve güzel konuşma kabiliyetinden kasıt, davaları iyice ve adilce sonuçlandırıp şahitlere ve yeminlere itibar etmektir. Bununla da şu kuralı kas de tmişl erdir: "Davacının belge getirmesi, inkar edenin de yemin etmesi gerekir".
Mücahid ile Süddî dediler ki: Ayet-i kerimede geçen güzel ve açık konuşma kabiliyetinden kasıt, yargıyı adilce yapıp anlamaktır. Ayrıca Mücahid, bunun, güzel ve açık seçik konuşarak doğru hüküm vermek olduğunu da ifade etmiştir. İbn Cerir de bu sözü benimsemiştir.
Vehb b. Münebbih dedi ki: îsrailoğulları arasında kötülük ve yalancı şahitlik çoğalınca davaları halletmesi için Davud peygambere bir zincir verildi. Bu zincirin bir ucu gökte, diğer ucu da Kudüs'te Mescid-i Ak-sa'mn yanı başındaki kayalıkta idi. Altından yapılmıştı. İki kişi davalaştüdannda haldi olan bu zincire ulaşabilir, diğeri ise ulaşamazdı. Bu hal epey zaman böylece devam etti. Nihayet adamın birisi, bir başkasının yanma emanet olarak inci. bırakmıştı. Fakat bir süre sonra emanetçi, yanına bırakılan inciyi inkar etti. Bir baston alıp içini oyarak incileri içine yerleştirdi. Davalaşmak üzere kayalığın yanındaki zincire geldiklerinde davacı, yani inci sahibi, haldi olduğunu ispatlamak için elini zincire uzattı ve zinciri yakaladı. Davalıya (emanetçiye), "Sen de elini zincire uzat." denildiği zaman incileri içinde saklamış olduğu bastonu davacıya vererek elini zincire doğru uzattı, uzatırken de şöyle dedi: "Allah'ım, sen de biliyorsun ki ben incileri sahibine vermişim." Böyle deyince elini zincire uzattı ve zinciri yakalayıverdi. Daha sonra bastonu inci sahibinden geri aldı. İsrailoğullan bu durumda büyük bir zorlukla karşılaştılar ve davayı nasıl halledeceklerini bilemediler. Bunun üzerine o zincir derhal aralarından çekiliverdi.
«Sana davacıların haberi geldi mi? Hani odasının duvarına tırmanmışlardı. Davud'un yanma girmişlerdi de (Davud) onlardan korkmuştu. "Korkma, dediler. Biz iki davacıyız. Birimiz, ötekinin hakkına saldırdı. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet. Zulmetme, bizi yolun ortasına (adalete) götür. Bu kardeşimin doksandokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken: " Onu da bana ver." dedi. Ve konuşma da bana ağır bastı (onunla baş edemedim)". (Davud) dedi ki: "Andolsun (o), senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiştir. Zaten (mallarım birbirine) karıştıran (ortak)lann çoğu, birbirine zulmederler. Yalnız inanıp iyi işler yapanlar bunun dışındadır ki, onlarda ne kadar azdır!". Davud, (bu hükümle) kendisim denediğimizi (kendisine bir bela vereceğimizi) sandı da Rabbinden mağfiret diledi. Eğilerek secdeye kapandı ve tevbe edip (bize) döndü. Biz de ondan bunu affettik. Yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.» (Sâd, 21-25.)
Selef ve haleften bir çok tefsirciler, bu ayetle ilgili olarak bir çok kıssa ve haberler nakletmişlerdir ki bunların çoğunluğu israiliyattır. Bir kısmı da kesin şekilde yalanlanmıştır. Kıssayı sadece Kur'ân-ı Kerim'den nakletmekle yetinerek diğer israiliyat haberlerini aktarmayı uygun görmedik. Allah dilediğini dosdoğru yola iletir,
Sâd süresindeki secdenin, aslî tilavet secdelerinden mi, yoksa şükür secdesinden mi olduğu hususunda imamlar ihtilaf etmişlerdir. Ve bu hususta iki görüş ileri sürülmüştür.
Buharî, avamın şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Sâd süresindeki secdeyle ilgili olarak Mücahid'e fikrini sordum, bana şöyle dedi: İbn Ab-bas'a neden bu ayeti okurken secde ettin? diye sordum. Bana: «Onun soyundan Davud ve Süleyman'a (yol gÖstermiştik).»(cî-En'âm, 84). «İşte onlar Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Onların yoluna uy.» (ei-En'âm, öo.) ayet-i kerimelerini okumadın mı? Davud da, peygamberinizin kendisine uymakla emrolunduğu kimselerdendir. Bu ayet-i kerimeyi okurken Davud peygamber secde etmiştir. Buna uyarak Rasûlullah da secde etmiştir." diye karşılık verdi.»
İmam Ahmed b. Hanbel, İbn Abbas'm, Sâd süresindeki secde ile ilgili olarak şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Bu, aslî secde ayetlerinden değildir. Ancak bu ayetin okunması esnasında Rasûlullah'm secde ettiğini görmüşümdür.»
Bir başka rivayette de îbn Abbas şöyle der: Peygamber (s.a.v.), Sâd süresindeki secde ayeti esnasında secde yapmış ve şöyle demiştir: «Davud tevbe için bu ayet yanında secde etmiştir. Biz ise, şükür için secde
ediyoruz.»
Ebu Davud, Ebu Said cl-Hudrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Rasûlullah (s.a.v.) minberde iken Sâd sûresini okumuş, secde ayetine geldiğinde inerek secde etmiştir. Beraberindekiler de kendisiyle birlikte secde etmiştir. Başka bir gün jâne aynı sûreyi okurken yine secde ayetine geldiğinde orada bulunan insanlar secde etmeğe hazırlanmış ve ayağa kalkmışlardı. Peygamber Efendimiz onların secdeye hazırlandıklarım görünce şöyle demişti: "Bu, bir peygamberin tevbesidir. Ancak sizin secde etmeye hazırlandığınızı gördüm". Böyle dedikten sonra minberden inip secde etmiştir.» :iİmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Said el-Hudrî'nin rüyasında Sâd sûresini yazmakta olduğunu gördüğünü rivayet eder. Rüyasında bu sûreyi yazarken secde ayetine geldiğinde elinde-ld kalemin, hokkanın ve yanındaki herşeyin derhal secdeye kapandıklarım görmüş. Ebu Said, bu rüyasını Peygamber Efendimiz'e anlatmış, bundan sonra da Sâd süresindeki secde ayetini her okuyuşunda secde edermiş".
Tirmizî ile îbn Mace, İbn Abbas'm şöyle dediğim rivayet etmişlerdir. «Adamın biri Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in yanma gelerek şöyle demiş: "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben rüyada kendimi bir ağacın arkasında namaz kılarken gördüm. Secde ayetini okuduğumda benimle birlikte ağaç da secdeye kapandı. Ağacın secde halinde iken şöyle dediğini işittim: Allah'ım bu secde vesilesi ile kendi katmda benim için sevap yaz. Ve bunu benim için bir azık kıl. Bu sebeble de günahlarımı düşür. Kulun Davud'dan kabul ettiğin gibi benden de bu secdemi kabul buyur".
İbn Abbas der ki: Bu adam Peygamber Efendimiz'e böyle dedikter sonra Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kalkarak Sâd süresindeki secde ayetini okudu, sonra da secdeye kapandı. Ve o adamın naklettiği gib secdeye kapanmış olan ağacm secde halindeki sözlerini aynen tekrarladığını işittim»
Bazı tefsircilerin anlattığına göre Davud peygamber, kırk gün müddetle secdede kalmıştır. Mücahid ile Hasen ve diğerleri de böyle demişlerdir. Bu konuda merfu bir hadisde varid olmuştur. Ancak bu hadis, Yezid er-Rekaşî'nin rivayetlerindendir ki o da rivayeti metruk olan zayıf bir ravidir.
Cenâb-ı Allah buyurdu ki: «Biz de ondan bunu affettik. Yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.» (Sâd, 25.)
Yani kıyamet gününde o, bizim yakınımızda olacak ve yüksek derecelere ulaşacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifde de şöyle buyurulmuştur:
«Adaletli kimseler, Rahman'm sağ tarafında, nurdan minberler üzerinde bulunacaklardır. Bu gibi kimselerin her iki eli de sağ el gibidir. Bunlar, kendi aile bireyleri ile idareleri altında bulunan kimselere adaletle hükmederler».
İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Said el-Hudrî'den rivayet ederek Rasûlullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu söylemiştir:
«Kıyamet gününde Allah'ın en çok sevdiği ve makam bakımından kendisine en yakın olan insan, adaletli hükümdardır. Yine kıyamet gününde Allah'ın en çok buğzettiği ve şiddetle azapl andırdığı kimse de, zalim hükümdar olacaktır.»
İbn Ebi Hatim, «Yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.» ayet-i kerimesiyle ilgili olarak Malik b. Dinar'ın şöyle dediğim rivayet etmiştir: Davud (a.s.), kıyamet gününde Arş'm direği yanında dikilip duracaktır. Cenâb-ı Allah kendisine şöyle buyuracaktır: "Ey Davud! Dünyada beni övdüğün gibi şu güzel ve ince sesinle, bugün de beni öv". Davud şöyle diyecek: "Nasıl yapabilirim ki? Sesimi elimden almışsın". Cenâb-ı Allah buyuracak ki: "Sesini bu gün sana geri veriyorum". Bunun üzerine Davud (a.s.), yüksek sesle Cenâb-ı Allah'ı Övecek ve bu sesinin tesiri ile Cennet ehli, nimetlerini istifrağ edeceklerdir.
«Ey Davud, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet, keyf (in)e uyma, sonra bu, seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unuttuklarından dolayı onlara çetin azap vardır.» (Sâd, 26.)
Bu, Allah'ın Davud peygambere yaptığı bir hitaptır, ama bununla idareciler ve hakimler kasdedilmektedir. Bu ayet-i kerime ile Cenâb-ı Allah, onlara adaletli olup hakka tâbi olmalarını emretmektedir. Başka şeylere, heva, heves ve görüşlerine uymamalarını tavsiye etmektedir. Haktan ve adaletten ayrılıp başka şeylerle hükmedenleri tehdit etmektedir. Zamanında Davud peygamber, adalet timsali idi. İnsanlar için muazzam bir örnek teşkil etmekteydi. Çokça ibadet ederek Allah'a türlü vesilelerle yaklaşmaya çalışırdı. Gece ve gündüz bütün vakitlerini çoluk çocuğuyla birlikte ibadetle geçirirdi. Nitekim Cenâb-ı Allah, şöyle buyuruyor: «Ey Davud ailesi, şükredin! Kullarımdan şükreden azdır.»(Sebc',13.)
Ebu Bekir b. Ebi'd-Dünya, Ebu'l-Celed'in şöyle dediğini rivayet eder: Davud peygamberin meselesini okudum. O şöyle demişti: 'ta Rab-bi, sana nasıl şükredebilirim ki? Sana şükretmeye ancak nimetlerinle ulaşabilirim". Böyle demesi üzerine Cenâb-ı Allah, kendisine şöyle vah-yetmişti: "Ey Davud, bilmezmisin ki sende olan herşey, benim sana vermiş olduğum nimetlerdir?". Bu uyarı üzerine Davud şöyle demişti: "Evet, öyledir ya Rabb". Cenâb-ı Allah da kendisine şu karşılığı vermişti: "İşte böyle yapmanla senden razı ve hoşnut olurum".
Beyhakî, İbn Şihab'm şöyle dediğim rivayet eder: "Zatının üstünlüğüne, heybet ve azametinin yüceliğine layık bir şekilde Allah'a hamdol-sun". Davud'un böyle demesi üzerine Cenâb-ı Allah, ona şöyle vahyet-mişti: "Ey Davud! Doğrusu sen, hafaza meleklerini yordun".
"Zühd" adlı kitapda Abdullah b. Mübarek, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Davud ailesinin hikmetlerinden bazıları şunlardır: Akıllı kimsenin dört saatten gafil kalmaması gerekir: Bir saatte, Rabbine münacaatta bulunmalıdır. Bir saatte, nefsini sorguya çekmelidir. Bir saatte, ayıplarını kendisine bildirecek ve nefsini doğrulayacak kardeşleriyle buluşmalıdır. Bir saatte de, nefsi ile lezzetlerini helal dairesinde başbaşa bırakmalıdır. Çünkü bu saatte nefsini dinçleştirerek, kalbini zindeleştirerek diğer saatlerdeki görevlerini yapmak için kuvvet bulur.
Akıllı kimsenin, zamanım bilmesi, dilini muhafaza etmesi ve kendi durumuna yönelip ilgilenmesi gerekir.
Akıllı kimse, sadece üç şeyi amaç edinmelidir:
1- Ahireti için azık elde etmeye bakmalıdır.
2- Dünya maişetini temin etmeye bakmalıdır.
3- Haram olmayan lezzetleri tatmalıdır.
Harız İbn Asakir, Davud peygamberin özelliklerini anlatırken birçok güzel huylarından bahsetmiş, bu arada şu sözünü de nakletmiş tir: 'Yetim için şefkatli bir baba gibi ol. Şunu iyi bil ki, ne ekersen onu biçersin,. Kötülük ekersen diken biçersin."
Halk içinde ahmakça konuşan hatip, cenazeyi görürken şarkı söyleyen şarkıcı gibidir. Zenginlikten sonra yoksul düşmek, ne kadar çirkin-se, doğru yola kavuştuktan sonra sapıklığa düşmek bundan daha çirkindir. Halk içinde senin aleyhinde söylenmesini istemediğin şeylere dikkat et. Yalnız başına kaldığın zaman da bu işleri yapma. Yapamayacağın şeyi kardeşine vadetme. Çünkü böyle yapman, onu sana düşman eder.
Muhammed b. Sad, Afren'in kölesi Ömer'den rivayet ederek Yahudilerin, Rasûlullah (s.a.v.)'ın kadınlarla evlendiğini gördüklerinde şöyle dediklerini rivayet eder: Yemekten doymayan şu adama bakın hele! Allah'a andolsun ki bunun maksadı, sadece kadınlardır.
Hanımlarının çokluğunu çekemediler, bu sebeble onu ayıpladılar ve şöyle dediler: Eğer peygamber olsaydı, kadınlara rağbet etmezdi. Bu hususta en çok ileri gidenlerden biri Huyey b. Ahtab'dı. Cenâb-ı Allah, onları yalanladı ve peygamberine lütufda bulunup bol bol in'âmda bulunduğunu onlara haber verip şöyle buyurdu:
«Yoksa Allah'ın lütfundan insanlara (yani Rasûlullah'a) verdiği için onları kıskanıyorlar mı? Oysa biz İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermiş ve onlara büyük bir mülk bağışlamıştık.» (en-Nisa, 54,)
Yani Allah'ın, Davud oğlu Süleyman'a verdiklerini kıskanıyorlar mı? Onun, 1000 zevcesi vardı. 700'ü mehirli, 300 u de cariye idi. Davud peygamberin de 100 zevcesi vardı. Bunlardan biri de Uriya'nın hanımı idi. Uriya'nın hanımından Süleyman doğmuştur. Malum fitneden sonra Davud peygamber, Uriya'nın hanımı ile evlenmiştir.
Bu sayılan nimetler, Muhammed (s.a.v.)'e verilen nimetlerden el-betteki daha çoktur.
Kelbî de buna benzer bir rivayette bulunmuş olup bu rivayetinde Davud peygamberin 100 zevcesi olduğunu, Süleyman'ın da 300'ü cariye olmak üzere 1000 zevcesi olduğunu söylemiştir.
Hafız, Tarihinde Sadkatü'd-Dımışkî'nin hayat hikayesini anlatırken şöyle bir rivayette bulunur: Adamın birisi, İbn Abbas'a oruç hakkında bir soru sorar: İbn Abbas ona şöyle der: "Sana, yanımda gizli kalmış bir hadis nakledeceğim, dilersen sana Davud'un orucunu anlatayım. O, gündüzleri oruç tutar, geceleri ibadet ederdi. Bahadırdı. Düşmanla karşılaştığında cepheden kaçmazdı. Gün aşırı oruç tutardı".
Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«Oruçların en faziletlisi, Davud'un orucudur».
Zebur'u yetmiş türlü sesle okurdu. Geceleyin öyle namaz kılardı ki bir rek'atmda hem kendi nefsini ağlatır, hem de onun bu ağlayışını görüp duyan herşey ağlardı. Hasta ve kederli kimseler, onun sesi ile iyileşirlerdi.
Dilersen sana onun oğlu Süleyman'ın orucunu da anlatayım. Süleyman; ayın evvelinden üçgün, ortasından üçgün, sonundan da üçgün oruç tutardı. Ayın başını oruçla açar, ayı oruçla ortalar, ayı oruçla niha-y etlendirir di.
Dilersen sana iffetli ve bakire Meryem oğlu İsa'nın orucunu da anlatayım. O, bütün zamanını oruçla geçirir, arpa ekmeği yer, laldan örülme giysiler giyerdi. Bulduğunu yer, bulamadığını da araştırmazdı. Ne ölecek çocuğu, ne de yıkılacak evi vardı. Nerede akşam olursa ayaklarını yanyana getirip ayağa kalkar ve sabah oluncaya kadar namaz kılardı. İyi bir nişancı idi. Vurmak istediği bir av, onun elinden kurtulamazdı, îsrailoğullamıııı meclislerine uğrar, ihtiyaçlarına giderirdi.
Dilersen sana onun anası îmran kızı Meryem'in orucunu da anlatayım. O, birgün oruç tutar, iki gün tutmazdı.
Dilersen Arabî ve ümmî peygamber olan Muhammed (s.a.v.)'in orucunu da sana anlatayım. O, her aydan üç gün oruç tutar ve: «Bu bütün zamanı oruçlu geçirmek gibidir.» derdi.

