Bu hadiseden bahseden sure-i celilede yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? O, bunların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? O, bunların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi ki, onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet onları, yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi." (el-Fîl, 1-5.)
İlk defa filleri ehlileştiren şahsın, hükümdar Dahhak'ı öldüren Feridun b. Esfîyan olduğu söylenir. Taberî de böyle demiştir. At üzerine eğer koyan ilk şahıs ta odur. Ama atı evcilleştirip sırtına binen ilk şahıs, Dünya hükümdarlarının üçüncüsü Fitahmoris'dir. Ata ilk binen şahsın Hz. İsmail olduğunu söyleyenler de vardır. Muhtemelen Hz. İsmail, Arapların ilk ata binenidir. Doğrusunu Allah bilir.
İri cüsseli olmakla birlikte filin, kediden korktuğu söylenir. Hatta Hindlilerle savaşan bir ordunun komutanı, Hind askerlerinin ilk saflarında bulunan filleri korkutmak için Havmetu'l-V^ğy denen yere kediler götürmüş, kedileri gören filler, ürküp gerisin geriye kaçmaya başlamışlar.
İbn İshak'm anlattığına göre Ebrehe, San'a'da Kulleys adlı emsalsiz bir kilise yaptırmış ve Necaşî'ye bu konuda yazdığı bir mektupta şöyle demiştir: "Senin için bir kilise yaptırdım. Senden önce hiçbir hükümdar için böylesine ihtişamlı bir mabed inşa edilmiş değildir. Arapların Ka'be sine giden hacıları buraya .yöneltinceye kadar bu işin peşini bırakmayacağım..."
Süheylî'nin anlattığına göre Ebrehe, daha sonra daha sonra pislik yuvalı haline getirilen bu kiliseyi inşa ettirirken Yemenlileri, canları çı-kasıya çalıştırmıştır. Gün doğuncaya kadar çalışmayı geciktirenlerin mutlaka ellerini keserdi., Belkıs'ın sarayından oraya taş ve mermerlerle büyük ve değerli eşyaları taşıtırdı. Kiliseye altın ve gümüş haçlar, fildi-şinden ve abanozdan kürsüler yaptırdı. Kilise, yükseklik ve genişliğiyle gerçekten göz alıcıydı.
Ebrehe'nin ölümünden sonra Habeşliler dağıldılar. O kargaşa döneminde birşeyler yağmalamak için kiliseye saldıranları mutlaka cin çarpıyordu. Çünkü kilise, iki put olan Kuayb ile karısı adına yapılmıştı. O putlardan her biri, altmış zira boyundaydı. Yemenliler, kiliseyi kendi haline bıraktılar. Abbasi halifelerinin ilki olan Seffah zamanına kadar olduğu gibi kaldı. Seffah, akıllı ve bilgili bir gurup insanı oraya gönderdi. Taşlarım birer birer sökerek kiliseyi yıktılar. Böylece onu harab olmaya terkettiler. İzleri günümüzde dahi görülebilmektedir.
İbn İshak der ki: Araplar, Ebrehe'nin Necaşi'ye gönderdiği mektubun içeriğinden haberdar olunca, Kinane kabilesinden bir adam gelip Kulleys kilisesinin içine girdi. Kimse görmeden oraya pisledi. Sonra çıkıp memleketine gitti. Ebrehe bu işi duyunca, "Bunu kim yaptı?" diye sordu. "Arapların Mekke'de ziyaret ettikleri Ka'be halkından biri yaptı! Senin Arap hacıları bu kiliseye yönelteceğine ilişkin söylediğin sözleri duyup öfkelenmiş ve bu kilisenin, Ka'be gibi yüksek bir mabed olamıya-, cağını bildirmek için, gelip içine pislemiş." dediler.
Bu cevabı alan Ebrehe, son derece öfkelenmiş ve yıkmak üzere Ka'be üzerine gideceğine yemin etmişti. Habeşlilerin sefere hazırlanmaları emrini verdi. Bunun üzerine onlar da hazırlandılar. Sonra askerlerinin önüne fil katarak yola çıktı. Araplar, Ebrehe'nin yola, çıktığını ve Mekke üzerine gelmekte olduğunu duyunca işin ciddiyetini kavradılar. Allah'ın kutsal evi Ka'be'yi yıkmak niyetiyle Mekke'ye gelmekte olduğunu duyduklarında, ona karşı harb etmeleri gerektiğini ve bunun kendi hakları olduğunu anladılar.
Yemen eşraf ve meliklerinden biri olan Zu Nefer adındaki kişi, kendi kavmini ve çağrısına uyan diğer Arapları, Ebrehe'ye karşı savaşmaya ve Ka'be'ye yapacağı saldırıyı geri püskürtmeye davet etti. Zu Nefer, çağrısına icabet eden kimselerle birlikte Ebrehe'nin karşısına çıktı; onunla savaştı, ama yenildi. Yakalanıp esir edildi. Ebrehe, onu öldüreceği zaman: "Ey hükümdar! Beni öldürme, yanında kalmam belki de senin için daha hayırlı olur." dedi. Bunun üzerine Ebrehe, onu Öldürmekten vazgeçti. Hapsederek kendi yanında tuttu. Ebrehe, yumuşak huylu bir adamdı.
Bundan sonra Ebrehe, hedefine ulaşmak için yola devam etti. Has'am diyarına vardığında, karşısına oranın iki kabilesi olan Şehran ve Nahis kabileleri ile diğer Arap kabilelerini arkasına alan Nüfeyl b. Habip çıktı. Yapılan savaş sonucunda Ebrehe, onu da yendi. Nüfeyl esir düştü. Huzura getirilip de Ebrehe onu öldürmek istediğinde, Nüfeyl şöyle dedi: "Ey hükümdar, beni öldürme. Arap topraklarında sana kılavuz-, luk ederim. Şehran ve Nahis kabileleriyle birlikte senin emrindeyim." Bunun üzerine Ebrehe, onu serbest bıraktı. O da Ebrehe'yle birlikte yola çıkıp kılavuzluk etmeye başladı.
Ebrehe, Taife vardığında Mesud b. Muattep adındaki şahıs, Sakif kabilesine mensup bazı adamlarla birlikte onu karşıladı. Kendisi ve heyetteki arkadaşları ona şöyle dediler: "Ey hükümdar! Biz sadece senin kullarınız. Emrini dinleyip sana itaat ederiz. Bizde sana muhalif kimse yoktur. Yıkmak istediğin ev, bizdeki değildir. Senin yıkmak istediğin ev, Mekke'dedir. Seni oraya götürecek kılavuzları yanma katacağız." Böyle demeleri üzerine Ebrehe, onlardan vazgeçip yoluna devam etti. İbn İshak'm anlattığına göre Taiflilerin, Ka"be gibi saygı gösterip tazimde bulundukları Lat adlı bir evleri vardı. Ebrehe'ye Mekke yolu hakkında kılavuzluk etmesi için Taifliler, Ebu Rigal adında birini onun yanma kattılar. O da, bu adamın kılavuzluğunda Mekke yolunu tuttu. Muğammis. denilen yere vardıklarında Ebu Rigal öldü. Araplar, onun mezarını taşladılar. Semud kıssası anlatılırken Ebu Rigal'in, Semud kabilesine mensub oluşundan, üzerlerine gökten azab taşları yağarken onun Harem'e sığınışından, Harem'den çıktığından taşlardan birinin, kendisine isabeti neticesinde öldüğünden bahsedilir. Onun hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Ebu Rigal'in, Semud kabilesine mensub oluşunun alameti, onunla birlikte mezarına iki altın dalın gömülmüş olmasıdır." Ebu Rigal'in mezarını açanlar, içinde iki altın dal bulmuşlardı. O, Sakîflilerin atasıdır.
Birbirine zıt gibi görünen bu iki şeyi, yani İbn İshak'm anlatımıyla Hz. Peygamber'in hadisini uzlaştırmak, bence mümkündür. Şöyleki: -Ebrehe'ye kılavuzluk ettiği ve mezarı taşlandığı bildirilen Ebu Rigal, hadiste adı geçen Ebu Rigal'e isim bakımından benzemektedir. Hadiste sözü edilen Ebu Rigal, Ebrehe'nin kılavuzu Ebu Rigal'in ilk dedesidir. İnsanlar, birincinin mezarını taşladıkları gibi onunkini de taşlamışlar-dır. Doğrusunu Allah bilir.
Cerir, bir şiirinde şöyle der:
"Ebu Rigal'in mezarını taşladığınız gibi, öldüğünde Ferezdak'm da mezarını taşlayın."
Kuvvetli rivayete göre mezarı taşlanan, ikinci Ebu Rigal'dir.
îbn İshak'm anlattığına göre Muğammis'te konakladıktan sonra Ebrehe, Esved b. Maksud adındaki habeşli birini, kendi atlarından birine bindirerek Mekke'ye göndermiş.
Esved, Mekke'ye varınca Kureyş'in ve diğer kabilelerin oradaki mallarını toplayıp önüne katmış ve Haşim oğlu Abdülmuttalib'e ait 200 deveyi de ele geçirmişti. Abdülmuttalib, o zaman Kureyş kabilesinin büyüğü ve lideriydi. Kureyş, Kinane ve Hüzeyl kabileleri ile Harem'de bulunan diğer kimseler, bu yüzden, Ebrehe'yle savaşmaya kasdettiler. Ama daha sonra bu işin üstesinden gelemeyeceklerini anlayınca, savaşmaktan vazgeçtiler.
Öte yandan Ebrehe, beldenin liderinin ve en yüksek şahsiyetinin (1) TBizdeki ev5 sözüyle Lat putunun durduğu evi kasdetmişlerdi.kim olduğunu sorup Öğrenmesi için Hunate el-Hümyerî'yi Mekke'ye gönderdi. Gönderirken de ona şu direktifi verdi: Onlara git ve şunları söyle: "Hükümdar Ebrehe diyor ki: Ben sizinle savaşmak için değil, sadece Ka'be'yi yıkmak için geldim. Bu arzumuzu gerçekleştirmemize, bizimle savaşarak engel olmazsanız, kanınızı akıtmaya ihtiyacımız yoktur. Beldenin reisi eğer benimle savaşmak istemiyorsa yanıma gelsin."
Hunate, Mekke'ye varır varmaz, Kureyşlilerin liderini ve en şerefli şahsiyetini sordu. Aradığı şahsın Haşim oğlu Abdülmuttalib olduğunu söylediler. O da Abdülmuttalib'in yanına giderek Ebrehe'nin emirlerini kendisine iletti. Abdülmuttalib de şu cevabı verdi: "Vallahi, biz onunla savaşmak istemiyoruz. Zaten buna gücümüz de yetmez. Burası, Allah'ın saygı duyulan evidir. Dostu İbrahim (a.s.)'m evidir. Eğer Ebrehe'ye karşı koruyacak olursa, burası kendisinin Harem'idir. Yok eğer Ebrehe'nin dilediğini yapmasına müsaade ederse, bizim onu geri çevirecek ve Ka'be'yi ona karşı savunacak gücümüz yoktur."
Hunate dedi ki: "Hükümdar, seni alıp yanına götürmemi bana emretti. Gel de seni ona götüreyim." Abdülmuttalib, oğullarından bir kısmım da yanma katarak Hunate ile birlikte yola çıktı. Ordugaha geldiklerinde, Zu Nefer'in nerede olduğunu sordu. Zu Nefer, Abdülmuttalib'in dostuydu. Onu buldu. Tutuklu olduğu yere varıp onunla görüştü. "Ey Zu Nefer! Başımıza gelen şu beladan bizi kurtaramaz mısın?" diye sordu. Zu Nefer de şu karşılığı verdi: "Hükümdarın elinde esir olarak bulunan, sabah veya akşam öldürülmeyi bekleyen bir kimse, sizi nasıl bu beladan kurtarabilir? Sizin için birşey yapabilecek durumda değilim. Ancak fili güden Üneys adlı bir arkadaşım var. Seni, ona göndereceğim. Senin için ona tavsiyede bulunacağım. Senin haklanın büyük olduğunu ona anlatacağım. Seni, hükümdarla görüştürmek için gerekli izni almasını ondan isteyeceğim. Sen de söylemek istediklerini hükümdara söylersin. Yapabilirse, hükümdarın katında senin iyiliğin için aracılık edecektir."
Abdülmuttalib te; "Bu kadarı benim için yeterli." dedi. Zu Nefer, onu Üneys'e gönderdi ve şu mektubu da yazdı: "Abdülmuttalib, Kureyşlilerin lideri ve Mekke pınarının (Zemzem suyunun) sahibidir. Ovada insanlara yemek, dağbaşlarmda da hayvanlara yem verir. Hükümdar, onun 200 devesine el koymuş. Onu hükümdarla görüştürmek için gerekli izni al. Elden geldiğince ona hükümdar katında yararlı olmaya bak..."
Üneys de: "Ben bunları yaparım." dedi ve Ebrehe ile bu hususta görüştü ve şöyle dedi: "Kureyşlilerin lideri kapıda duruyor. Yanına gelmek için izin istiyor. O, Mekke pınarının sahibidir. Ovalarda insanlara yemek, dağbaşlarmda hayvanlara yem verir. İzin verin de gelip sizinle konuşsun ve derdini anlatsın." Üneys'in bu sözleri üzerine Ebrehe, yanma gelmesi için Abdülmuttalib'e izin verdi.
Abdülmuttalib, insanların en yakışıklısı, en güzeli ve en ulusu idi.
Ebrehe, huzuruna geldiğinde ona ikramda bulundu, saygı gösterdi. Kendisi koltukta iken Abdülmuttalib'in yerde oturmasına gönlü razı olmadı. Ama kendi koltuğunun bir ucuna oturtacak olursa, Habeşlilerin onu koltukta, yanı başında oturmuş vaziyette görmelerini de istemedi. Kendisi koltuktan inip yerdeki yaygı üzerine oturdu. Abdülmuttalib'i de yanı başına oturttu. Sonra tercümanına: "Sor bakalım.. Bizden istediği nedir?" dedi. Tercüman, ne istediğini sorunca Abdülmuttalib şöyle dedi: "Sizden istediğim, el koyduğunuz 200 devemi bana geri vermenizdir." Bu cevap karşısında Ebrehe, Abdülmuttalib'e şöyle demesini tercümanına emretti: "Ona de ki: 'Seni ilk gördüğümde çok beğenmiştim. Ama böyle konuştuğunu görünce gözümdeki değerin azaldı. Senin ve atalarının dinî sembolü olan Ka'be'yi yıkmaya geldiğim halde, bu iş için benimle konuşmuyorsun da, el koyduğum 200 devenin iadesi için konuşuyorsun!.." Abdülmuttalib: "Develerin sahibi benim. Ka'be'nin de bir sahibi vardır ve sahibi onu koruyacaktır." dedi. Ebrehe, "Sahibi onu bana karşı koruyamaz." deyince; Abdülmuttalib, "Yık da görelim." diye meydan okudu. Ama Ebrehe, yine de develerini ona geri verdi.
İbn İshak der ki: "Ebrehe'nin yanma Abdülmuttalible birlikte Bekr oğulları kabilesinin reisi Ya'mür b. Nüfase b. Kinane ve Hüzeyl kabilesinin reisi Huveylid b. Vaile'ninde girdikleri söylenir. Ka'be'yi yıkmayıp geri dönmesi için kendisine Mekke'nin mallarının üçte birini vermeyi teklif etmişlerdi; ama o, bu teklifi kabul etmemişti.
Böyle birşeyin olup olmadığım Allah bilir.
Ebrehe'nin yanından ayrılan Abdülmuttalib, Kureyşlilerin yanına döndü. Aralarında geçen konuşmayı onlara anlattı. Mekke'den çıkıp dağbaşlanna sığınmalarını emretti. Sonra gidip Ka'be kapısının halkasını tuttu. Bir kaç Kureyşli de onunla birlikte kalkıp Ebrehe'ye beddua etmeye ve Allah'tan yardım dilemeye başladılar. Ka'be kapısının halkasına tutunmuş olan Abdülmuttalib şöyle diyordu:
"Allahım! Kul, kendi ev halkını korur. Sen de Ka'be halkını koru. Yarın onların haç ve kuvvetleri, Senin kuvvetlerini yenmesinler. Kıblemize saldırmalarına mani olmazsan, Bu, daha önce senin yapmadığın bir iştir."
İbn İshak'ın anlattığına göre Abdülmuttalib, daha sonra Ka'be kapısının halkasını bırakıp Kureyşli arkadaşlarıyla birlikte gidip dağbaşlanna sığınmış ve Ebrehe'nin neler yapacağım beklemeye başlamıştı.
Sabah olunca Ebrehe, Mekke'ye girmeye hazırlandı. Filini harekete hazır hale getirdi, askerlerim de
harp düzenine soktu. Filmin adı Mah-mud idi. Fili, Mekke'ye yönelttiklerinde Nüfeyl b. Habib, filin
yanıbaşı-na gelerek kulağım tuttu ve şöyle dedi: "Ey Mahmud, çök ve geldiğin yere geri dön. Çünkü
sen, Allah'ın saygılı kıldığı ve hürmete şayan beldesinde bulunmaktasın." Böyle dedikten sonra filin
kulağım bıraktı ve hayvancağız da yere çöktü.
Süheylî der ki: Fil, yere düştü. Çünkü filler, diz üstü çökemezler. Ama bazı fillerin, deve gibi düz
üstü çöktüklerini söyleyenler de olmuştur. Doğrusunu Allah bilir.
Söyleyeceği sözleri, filin kulağına söyledikten sonra Nüfeyl b. Habib, koşarak gidip bir dağın
tepesine çıktı. Çökmüş olan fili yerinden kalkması için ne kadar uğraştılarsa, çabaları boşa gitti.
"Yerinden kalksın." diye başına nacakla vurdular, kalkmadı. Tenini kanatmcaya kadar vurdular,
yine kalkmadı. Yemen'e doğru çevirdiklerinde koşmaya başladı. Şam'a doğru çevirdiklerinde
koşmaya başladı. Doğu tarafına çevirdiklerinde yine koşmaya başladı. Ama Mekke'ye doğru
çevirdiklerinde çöküp kalıyordu.
Cenâb-ı Allah, onların üzerlerine deniz tarafından kırlangıç ve sığırcık gibi kuşlar gönderdi.
Kuşlardan her biri, üç taş taşıyordu. Biri gagasının ucunda, biri sağ ayağında, diğeri de sol
ayağındaydı. Nohut veya mercimek iriliğindeki bu taşlar, isabet ettikleri herkesi öldürüyordu. Ama
bu taşlar, Ebrehe'nin askerlerinin tümüne isabet etmedi. İsabet almayanlar da geldikleri yoldan geri
dönmek için kaçmaya başladılar. Yemen yolunda kendilerine kılavuzluk etmesi için Nüfeyl b.
Habib'i aramaya başladılar. O esnada Nüfeyl de şu şiiri terennüm ediyordu:
"Ey Rüdeyna! Bizden sıkılmadın ya! Sabahlarken seninle gözümüz aydınlandı. Rüdeyna'yı görürsen
görmezden gel. Muhassap'ta onu görürsen görmezden gel. Beni utandırıp ta yaptıklarımı översen.
Derim ki: Aramızda kaçan fırsatlara üzülme. Bir kuş görünce Allah'a hamd ettim. Üzerime taş
atmasından korktum. Bütün millet Nüfeyl'i soruyor, Sanki Habeşlilerin üzerinde hakları var."
İbn îshak der ki: Ölen Ebrehe'nin askerleri, yolları ve her taran doldurdu. Ebrehe'nin kendisi de
yaralanmıştı. Onu da beraberlerinde alıp götürdüler. Vücudu lime lime olup parçalar halinde
dökülüyor, parmak uçları yere düşüyordu. Parça düşen yerlerinden kan ve irin akıyordu. Onu,
San'a'ya ulaştırdıklarında kuş yavrusu gibi olmuş, kalbi göğsünden ayrılır gibi olmuştu. İbn îshak, Yakub b. Utbe'nin kendisine şöyle dediğini anlatır: Çiçek ve kızamık hastalıkları,
Arabistan'da ilk olarak fil senesinde görüldü. Üzerlik otu, Ebu Cehil karpuzu ve sütleğen gibi bazı
acı bitkiler de ilk olarak o sene Arabistan'da görüldü.
İbn İshak dedi ki: Cenâb-ı Allah, Muhammed (s.a.v.)'i peygamber olarak gönderince; Kureyşlilere
bahşettiği nimetlerden biri de kendisi oldu. Onun yüzü suyu hürmetine Habeşlüeri ve komutanları
Ebrehe'yi Mekke'den geri püskürtmüş ve devletlerini devam ettirmişti. Bu nimeti Cenâb-ı Allah, şu
sûre-i celilede anlatmaktadır:
"Rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? O, bunların dü-• zenini boşa çıkarmadı mı? O,
bunların üzerine sürülerle kuş gönderdi ki, onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet
onları, yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi." (el-Ffl, 1-5.)
İbn İshak ile İbn Hişam, bu sûre hakkında epey bilgi verirler ki biz bunu tefsirimizde uzun uzadıya
anlattık. İbn Hişam, Ebabil kelimesinin çoğul olduğunu, Arapların bunun tekilim kullanmadıklarını
anlatır.
İbn Abbas demiş ki: Ebabil kuşlarının hortumları ve köpeklerinki gibi pençeleri vardı. İkrime'nin
dediği gibi Ebabil kuşlarının, yırtıcı hayvanları andıran başları varmış. Yeşil renkli olup denizden
çıkıp gelmişler. Ubeyd b. Umeyr ise, siyah renkli olduklarım, denizden çıkıp geldiklerini,
gagalarında ve pençelerinde taşlar bulunduğunu söylemiştir.
îbn Abbas'm dediğine göre Ebabil kuşları, mağrib ankası şeklindey-miş. (Anka kuşu, adı olup ta
kendisi bulunmayan ve masallarda kendisinden bahsedilen, uzak diyarlarda yaşadığı sanılan bir
kuştur.)
Yunus b. Bükeyr'e göre attıkları taşların bir kısmı insan başı büyüklüğünde, bir kısmı da deve başı
büyüklüğündeymiş. Attıkları taşların küçük olduğunu söyleyenler de vardır. Doğrusunu Allah bilir.
İbn Ebi Hatim, Ubeyd b. Umeyr'in şöyle dediğini rivayet eder: Cenâb-ı Allah, fil sahiplerini (Ebrehe
ordusu) helak etmek isteyince, denizden çıkardığı kırlangıç misali kuşları üzerlerine musallat kıldı.
Bu kuşlardan her biri, üçer taş taşıyordu. Taşlardan biri gagalarında, ikisi de pençelerindeydi. Gelip Ebrehe ordusunun üzerinde havada saf tuttular. Gagalarında ve pençelerinde bulunan taşları askerlerin üzerine bıraktılar. Bu taşlar, isabet ettikleri adamların başlarından girip altlarından çıkıyordu. Bedenlerinin bir yerine değince mutlaka öbür yanından çıkıyordu. Allah, şiddetli bir kasırga gönderdi, taşlar daha da hızlandılar ve hepsini helak ettiler.
Önceki sayfalarda da anlattığımız gibi bu konu hakkında îbn İshak şöyle demiştir: Ebrehe ordusundaki askerlerin tümü, bu taşlardan isabet almış değildi. Hatta bir kısmı Yemen'e dönmüş, başlarına gelen
azabı, milletlerine haber vermişlerdi. Ebrehe'nin de döndüğünü, ama vücudundan lime lime parçalar döküldüğünü de halka duyurmuşlardı. Ebrehe, Yemen'e vardığında kalbi göğsünden ayrılmış ve Ölmüştü. Allah ona lanet etsin,
İbn îshak, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Fili sevkeden (yeden, yürüten) ile seyisinin, kötürüm olduklarını ve Mekke'de dilendiklerini gördüm." Seyisin adı Üneys'ti. Ama sevkedenin adı bilinmemektedir. Doğrusunu Allah bilir. Nakkaş, tefsirinde der ki: Ebrehe ordusundaki askerlerin cesedlerini sel sürükleyip denize attı.
Süheylî der ki: Fil vakası, Zülkarneyn tarihine göre 886 senesinin muharrem ayı başlarında meydana gelmiştir.
Meşliur görüşe göre Peygamber (s.a.v.), fil senesinde dünyaya gelmiştir. Bir rivayete göre bu hadise, Hz. Peygamber'in doğumundan birkaç sene önce vuku bulmuştur. Allah izin verirse, bu konuyu ileride ele alacağız. Güvencimiz ve dayanağımız O'dur.
İbn îshak, Cenâb-ı Allah'ın, Ka"be-i Muazzama'yı koruduğu bu büyük olayla ilgili olarak Arapların söyledikleri şiirleri de nakleder. Bu olayda Cenâb-ı Allah, Ka'be'yi şereflendirip şanını yüceltmek, temizlemek ve Hz. Muhammed'e peygamberlik vererek oraya ikramda bulunmak istemişti: Dosdoğru dini, Hz. Peygamber vasıtasıyla göndermekle de Kate-i Müşerrefe'nin kadrini yüceltmek dilemişti ki o dinin rüknü, hatta ayakta tutan direği namazdır. Yüce Allah, KaT^e-i Muazzama'yı, o dinin kıblesi olarak belirleyecekti. Cenâb-ı Allah, sadece Kureyşlilere yardım olsun diye Ebrehe ordusunu bozguna uğratmış değildi. Çünkü Yemenlilerden oluşan Ebrehe ordusu Hristiyan, Kureyşliler ise putperest idiler. Böyle olunca da Yemenliler, Kureyşlilere göre Allah'a daha yakın sayılırlardı. Şu halde O, Ka'be-i Muazzama'yı korumak ve Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğine zemin hazırlamak için Ebrehe ordusunu bozguna uğratmıştı. Nitekim bir şiirinde Abdullah b. ezZeba'rî es-Sehmî şöyle demiştir:
"Yenilip Mekke'den geri döndüler. Öteden beri Harem'e tecavüz edilemez. Oraya saygısızlık edilen bir geceyi, Şi'ra yıldızı hiç yaratmış değil Şerefli bir kul oraya saldırmaz, bil. Yemen ordusunun komutanına sor. Orada acaba neler görmüş? Bilgiçleri, sonra cahillere bildirir bunu. 60.000 kişi Yemen'e.dönemedi. Yaralıları da döndükten sonra yaşamadı.
Orada Ad kavmi vardı, daha önceleri. Cürhüm kabilesi orada yaşardı. Kulları üstündeki Allah, onu korur."
Ebu Kays b. Eslet el-Ensârî el-Medenî de bir şiirinde şöyle der:
"Fil vakasıda Allah'ın bir mucizesiydi,
Fili her ileri sürdüklerinde o kımıldamıyor idi.
Eğri uçlu sopalarla karnına vuruyorlardı.
Burnunu, yardılar, burnu yarıldı.
Büyük bıçaklarla onu ileri sürdüler.
Ka'be'ye yönelttiklerinde durdu, kafası yarıldı.
Geri döndü, Yemen'e doğru koştu.
Orada bulunanlar, zulümle geri döndü.
Allah, onlara üstten taş yağdırdı.
Zayıf ve bitkin düşüp birbirlerine sarıldılar.
Âlimleri, onlara hep sabır telkin ediyordu.
Koyunlar gibi bağrışıp melemeye başladılar."
Ebu Salt Rebia b. Ebi Rebia, Vehb b. Alac es-Sakafî de bir şiirinde fil hadisesinden şöyle bahseder (İbn Hişam, bu şiirin Ümeyye b. Ebi Salt'a ait olduğuna dair bir rivayetin bulunduğunu söyler):
"Rabbimizin mucizeleri parlaktır. Onlardan, ancak kafirler şüphe eder. Geceyi ve gündüzü o yaratmıştır. Hepsinin hesabı açık ve bellidir. Sonra rahmet sahibi Rab, gündüzü parlatır. Yayılan ışıklarıyla onu aydınlatır. Fili, Muğammis mevkiinde alıyordu. Süründü, ayakları tutulur gibi oldu. Sanki dağdan bir kaya parçası koptu da, Gelip filîn kulağındaki halkaya takıldı. Etrafında Kinde emirleri, bir de, Şahin gibi savaşan bahadırlar vardı. Onu yerinde bırakarak dağılıp kaçtılar. Filin ayakları kırılmış gibi idi. Hanif dini dışındaki bütün dinler. Kıyamette, Allah nezdinde yok gibidir." Yine Ebu Kays b. Eslet, bir şiirinde fil vakasından şöyle bahseder:
"Kalkın, Rabbinize dua edin, yüz sürün Ka'be'nin,
Kaim sütunlar arasındaki taşlarına,
Ka'be'nin sizcede doğrulanan imtihanı vardır.
Katalar sevkeden Ebrehe'nin, sonraki günde,
Kıtaları ovada gidiyordu. Piyadeleri ise,
Dağ yollarında taşlanmaktaydı.
Arş'm sahibinin yardımı size gelince,
Ebrehe askerlerine taş ve toprak yağdı.
Panik içinde aceleyle dönüp kaçtılar.
Az sayıdaki askerden başka sılaya dönen olmadı."
Ubeydullah b. Kays er-Rukayyat, Ka'be'nin yüceliğinden ve saldırmak isteyenlere karşı korunacağından bahseden bir şiirinde şöyle demiştir:
"Fil ile gelen ve orayı yıkmak üzere olan,
Yarık dudaklı Ebrehe, bozguna uğradı.
Askerleriyle birlikte geri döndü.
Cendel mevkiinde kuş sürülerinin,
Saldırısına uğrayıp taşlandı!..
Ka'be'ye saldıranlar, işte böyle olur.
Yenik düşüp ordusuyla geri döner."
İbn İshak ve diğerlerinin anlattıklarına göre Ebrehe'nin ölümünden sonra oğlu Yeksum, Yemen'deki Habeşlilerin başına geçti. Ondan sonra da kardeşi Mesruk b. Ebrehe geçti ki bu, onların sonuncu hükümdarlarıdır. İleriki sayfalarda da açıklayacağımız gibi Mesruk'un hükümdarlığına, Seyf b. Zi Yezen el-Himyerî son vermiştir. Seyf, Kisra Enuşirvan'm (Nuşirevan) ordusunun başında Yemen'e girmiş ve hükümdarlığı, Mesruk'un elinden almıştır.
Fil vakası, Zülkarneyn tarihine göre 886 senesinin muharrem ayında meydana gelmiştir. Zülkarneyn, Makedonyalı Felebis oğlu İskender'dir ki, Rumların kendisi için tarih koydukları şahsiyetlerin ikincisidir.
Ebrehe ve kendisinden sonra tahta geçen iki oğlu ölüpte Habeşlilerin Yemen'deki hakimiyetleri sona erince, Kulleys adh kilise terk edilir oldu. Bu kiliseyi Ebrehe, cahil ve az akıllı oluşundan dolayı inşa etmiş; insanların hac için Ka'be'yi değil de burayı ziyaret etmelerim istemişti. Ebrehe ailesinin, Yemen'deki hakimiyeti son bulunca Kulleys kilisesi terk edildi, harabeye döndü. Ebrehe, bu kiliseyi iki put üzerinde inşa etmişti. Bu putlardan biri Kuayb, diğeri de karısıydı. Tahtadan yapılmış olup altmışar zira boyundaydılar. Cinlerle bağlantıları vardı. Bu sebepledir ki Kulleys kilisesindeki eşyalardan birini çalan veya kilisenin yapısına zarar veren kimseleri cinler çarpıyordu. Bu durum, Abbasile-rin ilk halifesi Seffah zamanına kadar devam etti. Kulleys kilisesinin durumu, Ebrehe'nin, Belkıs sarayından oraya getirtmiş olduğu mermerler ve içindeki diğer eşyalar, Sefîah'a anlatıldı. O da, bu kiliseyi yıkıp yerle bir etmeleri için oraya bazı adamlar gönderdi. İçindeki eşya ile birlikte hazinelerin tamamını aldı. Süheylî, bunu böyle anlatmıştır. Doğrusunu Allah bilir.

