El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Hicaz Araplarının Ve Peygamber Efendimizin Dedesi Adnan

Adnan'ın, İbrahim peygamberin oğlu İsmail (a.sj'in soyundan geldiğinde bir ihtilaf ve görüş farklılığı yoktur. Bununla beraber onunla Hz. İsmail arasında kaç baba geçmiş olduğu hususunda ihtilaf edilmiş ve bununla ilgili …

Adnan'ın, İbrahim peygamberin oğlu İsmail (a.sj'in soyundan geldiğinde bir ihtilaf ve görüş farklılığı yoktur. Bununla beraber onunla Hz. İsmail arasında kaç baba geçmiş olduğu hususunda ihtilaf edilmiş ve bununla ilgili bir çok görüş ileri sürülmüştür. En fazla revaçta olan ve ağırlık kazanan görüşe göre, aralarında kırk baba geçmiştir. Bu görüş, Ehl-i Kitap nezdinde de mevcuttur. İleride de anlatacağımız gibi bu görüşü, Ermiya b. Halkiya'nm katibi Rahya'mn bir yazısından almışlardır.

Adnan ile Hz. İsmail arasında geçen babaların sayısının otuz olduğunu söyleyenler olduğu gibi, yirmi, onbeş, on, dokuz, yedi veya dört olduğunu söyleyenler de vardır. Musa b. Yakub, Peygamber (s.a.v.)'in şöyle bir silsileden bahsettiğini rivayet etmiştir:

"Maadd b. Adnan b. Üded b. Zend b. el-Yera b. A'rak es-Sera (yani

İsmail.)"

Ümmü Seleme dedi ki: "Bu silsilede geçen Zend'in diğer adı Hemey-sa' el-Yera'mn diğer adı Nabit, A'rak es-Sera'nm diğer adı İsmail'dir. Çünkü o, İbrahim (a.s.)'in oğludur. Ateş, toprağı yakamadiğı gibi İbrahim'i de yakamamıştı. Toprağın, Arapça'daki adlarından birinin Sera olduğu göz önünde bulundurulursa, A'rak es-Sera kelimesi ile İsmail ve İbrahim peygamber arasındaki bağlantı anlaşılabilir.

DareKutnî dedi ki: Adnan ile İsmail arasındaki silsilede Zend adına rastlamamıştık. Ancak bu hadiste, bu isme rastladık. Zend b. el-Cun, şair olan Ebu Dülame'dir.

Hafız Ebu'l-Kasını es-Süheylî ve diğer imamlar dediler ki: Adnan ile İsmail (a.s.) arasında geçen zaman; dört, on veya yirmi babanın yaşayabileceği ömür süresinden çok daha fazladır. Çünkü Maadd b. Adnan, Buhtü'n-Nassr (Nabokodo Nasser) zamanında on iki yaşlarındaymış. Ebu Cafer et-Taberî ile diğerlerinin anlattıklarına göre o zamanda Cenâb-ı Allah, Ermiya b. Halîriya'ya şöyle vahyetmiş: "Buhtü'n-Nassr'a git, de ki: "Ben, onu Araplara musallat kıldım!" Ayrıca Cenâb-ı Allah, Ermiya'ya; bela ve musibetlere maruz kalmasın, diye Maadd b. Adnan'ı da Burak denen binite bindirip kendi beraberinde götürmesini emrederek şöyle dedi: "Çünkü ben onun soyundan, son peygamberi çıkararak âlemlere göndereceğim!" Ermiya, bu emri yerine getirdi. Maadd'ı Burak'a bindirerek beraberinde Şam'a götürdü. Maadd, orada Kudüs'ün yıkılmasından sonra orada kalan İsrail oğullarıyla birlikte yaşadı.

Kendi ülkesine dönmeden, orada Cürhünıîlerin Debb oğulları kolundan-Cevşen kızı Maane ile evlendi. Huzursuzluğun sona ermesinden, fitnenin yatışmasından ve Arap yarımadasının istikrar bulmasından sonra memleketine döndü. Ermiya'nın katibi Rahya, onun soy kütüğünü kendi deflerine yazmıştı ki bu defler, Enniya'mn hazinesinde kalsın ve böylece de Maadd'm soy kütüğü muhafaza edilmiş olsun. Doğrusunu Allah bilir. Bu sebepledir ki İmam Malik (r.a.), Hz. Peygamber'in şeceresinin (soy kütüğünün) Adnan'dan sonraya çıkarılmasını mekruh saymıştır. Süheylî dedi ki: Bu neseblerin, daha yukarılara doğru çıkarılabileceği görüşünde olanların mezhebine uyarak, bu neseblerin zincirini daha yukarıya doğru çıkardık. Nitekim İbn İshak, Buharı, Zübeyr b. Bek-kar, Taberî ve diğerleri bu görüştedirler. Merhum İmam Malik'e gelince o, nesebini Adem (a.s.)'e kadar çıkaran kimselerin böyle yapmalarım mekruh saymış ve böyle yapanlara: "Nesebinin falan zata kadar ulaştığını nereden biliyorsun?" demişti.

Kendisine: "Adnan'ın soy silsilesi, İsmail peygamber'e kadar da ulaşmaz mı?" diye sorulduğunda, bunu da mekruh saymış; "Adnan'ın soy silsilesini Hz. İsmail'e kadar ulaştıran adama, bunun böyle olduğunu kim haber vermiş?" demişti. Mesela, "İbrahim b. fülan b. fülan..." diyerek peygamberlerin neseblerinin yukarılara doğru çıkarılmasını da mekruh saymıştır. Muaytî, kitabında bunu böyle anlatır.

İmam Malik'in bu görüşü, Urve b. Zübeyr1 den rivayet edilen şu söze benzemektedir: "Adnan ile İsmail arasında kimlerin geçtiğini bilen bir kimseye rastlamadık."

îbn Abbas da: "Adnan ile İsmail arasında otuz baba geçmiştir, ama bunların adları bilinmemektedir." demiştir. Hz. Peygamberin dedelerinin adlarını sıralayan kimseler, Adnan'a kadar uzatıp daha ileriye gidecek olduklarında İbn Abbas'ın, "Soy bilimcileri yalan söylemişlerdir!" dediği, bu sözünü de iki veya üç kez tekrarladığı rivayet edilir. Doğru rivayetlere göre İbn Mesud da böyle demiştir. Hz. Ömer'de: "Peygamber Efendimizin şeceresini'ancak Adnan'a kadar ulaştırabiliriz." demiştir. Ebu Ömer b. Abd'il-Berr, "El-Enbah fi Marifeti Kabaili'r-Rüvat" adlı kitabında Urve b. Zübeyr'in şöyle dediğini rivayet eder: "Ne Adnan'dan, ne de Kahtari'dan ötesinin adlarım bilen bir kimseye rastlamadık. Bunlar sadece tahminlerini ileri sürüyorlar."

Ebu Esved dedi ki: Şiir ve neseb konusunda Kureyşlilerin en bilginlerinden biri olan Ebu Bekr Süleyman b. Hayseme'nin şöyle dediğini işittim: "Ne bir şairin şiirinde, ne de bir âlimin ilminde, Maadd b. Adnan'dan sonrakilerin adlarım bilen bir kimse görmedik."

Ebu Ömer (İbn Abdi'1-Berr) dedi ki: Aralarında Abdullah b. Mesud, Amr b. Meymun el-Ezdî ve Muhammed b. Ka'b el-Kurzî'nin de bulunduğu bir grup selef uleması, "Onlardan sonra gelenleri Allah'tan başkası bilmez." (İbrahim, 9.) ayet-i kerimesi okunduğunda, "Soy bilimcileri yalan söylemişlerdir." demişlerdi.

Merhum Ebu Ömer demiş ki: "Bize göre bu ayetin manası, yukarıda isimleri geçen kimselerin anladıkları şekilde değildir. Aslında ayetten kastedilen mana şudur: "Hz. Adem'in soyundan gelen insanların tamamının adlarını sayıp sıralamak, ancak onları yaratan Allah'ın bilebileceği birşeydir. Arapların nesebine gelince, tarihçilerle soy bilimcileri bunu akıllarında tutup muhafaza etmişler, Arap toplumlarını ve ana kabilelerini kafalarına yerleştirmişlerdir. Yalnız bu konudaki bazı detaylar da ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda bilgi sahibi olan kimseler, Adnan'ın nesebi üzerinde ittifak ederek şöyle demişlerdir: "Adnan b. Üded b. Mukavvim b. Nahor b. Teyreh b. Ya'rüb b. Yeşcüb b. Nabit b. İsmail b, İbrahim Halil (a.s.)" Muhammed b. İshak b. Yesar. Sîret adlı kitabında bu zinciri böyle kaydetmiştir.

İbn Hişam dedi ki: "Adnan b. Üdd b. Üded" şeklinde söyleyenler de olmuştur." Sonra Ebu Ömer, Adnan'ın nesebini İsmail'e, ondan da Adem'e kadar uzatır.

Diğer Arap kabilelerinin neseblerinin Adnan'a ulaştığına dair şecere ve kayıtlar, gerçekten çokları tarafından bilinmekte olup bugüne dek muhafaza edilmiştir. Bu hususta görüş ayrılığına düşen iki kişi bile yoktur.

Hz. Peygamber'in nesebinin Adnan'a dayandığı, sabah aydınlığından daha açık ve daha net olarak bilinmektedir. Bu hususta kafi nass teşkil eden merfu bir hadis vardır. Arap kabilelerinden, bu kabilelenin neseblerinden ve bunların Hz. Peygamber'e ait şerefli şeceredeki yerlerinden bahsederken bu hadis-i şerifi inşaallah nakledeceğiz. Güvencimiz ve dayanağımız Allah'tır. Güç ve kuvvetimizi, üstünlük ve hikmet sahibi Allah'tan alırız.

Kendisine nisbet edilen meşhur kasidesinde İmam Ebu'l-Abbas Abdullah b. Muhammed en-Naşî, Hz. Peygamberin şeceresini bakın ne güzel sıralayıp tanzim etmiş:

"Rasülullah'ı övdüm, onu övmekle ben, Yüce Allah'tan nasibimi artırmasını diledim. Övenden, çok yüksek olan birini övdüm, Kendisine yakın-uzak hiç kimseye benzemez evsafı. Doğularda nuru yükselen bir peygamber, Batılarda yaşayanlara sesi ulaşan rehber.

Kendisi gelmeden, haberleri geldi bize.

Onunla ilgili haberler yayıldı her tarafa.

Kahinler ismini söylediler, o gelmeden önce.

Yalancı ve zancılar, reddedilip kovuldular..

Onun için putlar bile dile geldiler.

Yalancıların sözlerinden uzak olduklarını söylediler.

Ehl-i küfre açıkça söylediler şunu:

Lüeyy b. Galib'den bir peygamber geldi size.

Cinler, gökten haber çalmaya kasdettiler, ama,

Yıldız korları onları uzaklaştırdı oralardan.

Apaçık hakikat yolunu göremediğimiz için,

Daha önce gitmediğimiz hakikata iletti bizi.

Zorlu gücün sahibi, ödüllendirici, cezalandırıcı.

O zattan mucizeler getirdi İd, kendisi peygamberdir.

Bütün ağaçların tepesini parlatırken,

Ayın ikiye bölünmesi, onun mucizesidir.

İnsanların kırbalarında su tükenmişken,

Parmaklarının arasından sular akmadı mı?

Kalabalık orduyu, o sularla kandırdı,

Susuz kalan boğazlardan, sular indi aşağı,

Daha önce bir içimlik su vermeyen kuyu,

Okunu değdirince, suları taşmaya başladı.

Daha önce sağanın avucuna bir damla vermeyen,

Memeye elini sürünce, süt akmaya başladı.

Kendisine düşmanlık yapanın tuzağını,

Hayvanın paçası açıkça söyleyip bildirdi.

Olacak bir işi, önceden haber verirdi,

Daha işin başındayken sonucu söylerdi,

Yakın zamanda şaşkınlık verici vahyin,

Ona gelmesi, gösterdiği mucizelerdendir.

Fikirler, onu idrakten aciz kaldı, hiçbir beliğe,

Uymadı, hitab edenlerin kalbinden geçmedi.

Her ilim ve hikmeti ihtiva ettiydi o.

İhtiyacı devamlı olanın hedefini aştı.

Onunla ilgili haber bize rivayetçinin rivayetinden,

Yazanın sayfasından, katibin tasvirinden gelmedi.

Bazan sorana verilen cevaptan, konuşanın,

Öğüdünden, gösterilen burhandan geldi.

Konulan hükümlerden, söylenen hadislerden,

İstenen nasslardan, verilen misallerden,

Saptanan kanıtlardan, inkarcılara yapılan,

Tariflerden, yalancılara verilen cevaptan geldi.

Teşkil edilen toplantılarda ve kalabalık yerlerde,

Tuhaf ve garip problemlerin çıktığı anda,

Dilediğin sağlam ve çeşitli manalar,

İstediğin anda gelir sana ondan.

O manalar birbirlerini teyid ederler.

Manalarım bir murakıp gibi düşünürler.

Mahlukat, onun gibisini getirmekten aciz kaldı.

Bu, tecrübelerle bilinen bir şeydir.

Babaların en şereflisi Abdullah'a oğul oldu.

Yüksek bir soydan gelerek ondan zuhur etti.

Onun dedelerinden biri de, Şeybetü Zil-Hanıd'dir.

Şereflilere karşı Kureyşliler, onunla övünürdü.

Onun yüzü suyu hürmetine yağmur duasına çıkılırdı.

Zorlu, anlarda görüşünden istifade edilirdi.

Haşim ki, parlak çalışması ve ilahî nimet,

Sayesinde övünç sarayını inşa etti.

Abdu Menaf ki, öğretti kendi kavmine,

Arzulara boyun eğmemeyi, kuruntudan uzaklaşmayı, .

Kusayy ki, Hz, Peygamber'in şerefli atalanndandır.

Suyun başındaydı, ekenlerin eli yanaşmadı ona.

Olumsuz ellerle dağıldıktan sonra kabileleri,

Allah, onun vasıtasıyla bir araya getirdi.

Kilab, çok yüksek bir şeref kulesine çıktı.

Yakm-uzak hiç kimse, o zirveye çıkamadı.

Hiç bir beyinsizin beyinsizliği ve günahkarın günahı,

Mürre'nin azminin keskinliğini törpülemedi.

Ka'b'm topuğuna bile eremedi şeref talipleri,

Çok az bir gayretle yüksek mertebelere erdi.

Lüeyy, düşmanları eğdi, onlar da eğildi.

Zorba ve kalkık burunlular ona itaat etti.

Güçlülerle savaştı, zayıflara tenezzül etmedi.

Kendine denk zorbalara karşı savundu güçsüzleri.

Fihr'in, Kureyşliler arasında ağırlığı vardı.

İşler karışıp zorlaşmca, ona sığındırdı.

Malik de onların en hayırlı sahibi oldu.

En iyi dost ve arkadaş olmakta devam etti.

Nadr, çok güçlüydü, ona bakan göz kamaşırdı.

Parlak yıldızların ışığıyla, onunkisi birleşmişti.

Ömrüme and olsun ki, ondan önce Kinaneliler,

İyi şeyler yapmış, hiç bir zorbaya teslim olmamışlardı.

Ondan önce de Huzeyme Övgüsünü miras bırakmıştı.

Bu miras, övgüye layık akrabalarına kalmıştı.

Müdrike o kadar âlicenâb ve iffetli idi ki, Kötülüklerden uzak durmuştu, derecesine ulaşan yoktu. İlyas'a gelince, savaş kıtalarını hazırlamadan, Düşmanları, onun karşısında umutsuzluğa düşerdi. Bütün övünçler, Mudar'da biraraya gelmiştir. Bir günde ki, atlı bir ordu ile savaşmıştı o. -Nizar, aşiretinin reisliğinde yüksek makama erdi. Öyleki, rakiplerin gözü, onun makamım göremedi. Maadd'a gelince o, güvenilir bir silah idi. Savaşçı düşmanın tuzağından korkan dostu için, Adnan'ın fazileti sayılacak olursa eğer, O, dost ve arkadaşlarını da fazilette kendisiyle birleştirirdi. Üdd'e gelince ondan çok faziletler fışkırdı. O faziletleri, yaşlı efendilerden devr almıştır. Üded de yumuşak huyluluk 'haya' ile süslenmişti. Kaşlarının açısı, hilmine büyüklük katmıştı. Hemeysa', hep yükseklere tırmanıyordu. Uzak emellerle arzulan takip ediyordu. Nabit, şeref ağacının bir meyvesi oldu. Yüce dağların zirvesi, ona sığmak oldu. Kayzer ise, Hatem gibi cömert biri oldu. Lokman gibi hikmetli, Hacib gibi himmetli oldu. Bunlar, gerçek sözlü ismail'in soyudur. Bunlardan sonra, kimsenin övünmeye hakkı yoktur. Yeryüzünde piyade-süvari herkesin kendilerine boyun eğdiği, Kimselerin en şereflisi, Allah dostu İbrahim'dir. Tareh'in âlicenâblığı, hâlâ devam etmektedir. Övgüye layık çeşitli huylarını açıklamaktadır. Nahor ki, garipler için kurban kesip yedirirdi. Onun iyiliklerini, değme hesapçılar sayamaz. Orman aslanları gibi savaşa girişir idi. Keskin kılıçla, adamları biçer idi.

Argonab, savaşlarda güçlü bir bahadırdı. Cimri ve zorba kimselere karşı acımasızdı. Faliğ de fazilette kavminden geri değildi. Mertebece, Abir de onlardan aşağı değildi. Kendilerini ayıplayanlara karşı koruyacak huylarla, Yüceldiler Salih, Erfahşiz ve Sam. Arş'ın sahibinin yanında Nuh, hep faziletli oldu. Allah, onu iyi ve hoş kimselerden sayıyordu. Babası Lemk, takvası pek parlak biriydi. Darbe vuran sinsi nefsine karşı cüretliydi.

Lemk'den önce Müteveşlih, hep korur idi.

Garip kimseleri sert tedbirlerle himaye ederdi.

Mertebesi vardı, Peygamber îdris'in Allah katında,

Hiçbir rağbet edicinin, ulaşamazdı himmeti ona.

Yared', efendi ve âlicenâblara göre bir denizdi.

Rüsvaylıktan kaçardı, hedefleri yüceydi.

Mehlayil, faziletleri anlayan biriydi.

Edepliydi, ayıp ve fuhuştan uzak idi.

Daha Önce Kaynan, milletinin şerefine sahip olmuştu.

Fazilet yarışında, seri deveden daha çok koşmuştu.

Enuş, kendi nefsini şerefe ulaştırdı.

Alçak arzulardan kendini uzaklaştırdı,

Şit, hep faziletlerle kendini süslemişti.

Yerici, ayıplayın pisliklerden uzak ve şerefliydi.

Bunların hepsi, Adem'in nurundan kıvılcım almışlardı.

Onun dallarından menkıbe meyvelerini koparmışlardı.

Rasûlullahin soyu, soyların en yücesiydi.

Asil ve temiz kimselerin sulbünden gelmekteydi.

Babaları, asalette analarına denkti.

Anaları, utanılacak şeylerden uzaktı.

Her doğan günde Allah'ın selamı ona olsun.

Her batan günde o, bizlere ışık saçtı."

"Tehzib" adlı eserde Şeyhimiz Haûz Ebü'l-Haccac el-Mezzî ve Şeyh Ebu Ömer b. Abdi'1-Berr, bu kasideyi, İbn Şerşir lakabıyla bilinen Ebü'l-Abbas Abdullah b. Muhammed en-Naşî'nin şiirinden bu şekilde nakletmişlerdir. Ebü'l-Abbas, Enbar asıllı olup Bağdad'a gelmiş, oradan da Mısır'a göçmüş, orada vefat tarihi olan H. 293 yılma kadar ikamet etmiştir. Mu'tezile mezhebine mensup bir kelamadır. "Makalat" adh kitabında Ebü'l-Hasen el-Eş'arî, Mu'tezile mezhebini anlatırken ondan da bahsetmiştir. Şiirde bir deha idi. Şiirde o kadar muktedirdi ki, şairlerin şiirlerine aynı cümleleri içeren zıt manalı şiirlerle karşılık verirdi. Onların ifade edemedikleri emsalsiz nitelikte estetik manaları ve edebi lafızları, beliğ cümleleri dile getirirdi. Öyleki bazıları, onu heves düşkünlüğü ile nitelemişlerdi. Hatib-i Bağdadî'nin anlattığına göre 4000'e yakın beyitten oluşan tek kafiyeli bir kasidesi varmış. Nacim de bu kasideden bahsetmiş ve vefatı için tarih düşürmüştür.

Bu kasidesi, onun faziletli, fesahatli, belagatli, bilgili, anlayışlı bir kimse olduğunu; hafızasının sağlam, lafızlarının güzel, bilgisinin şümullü olduğunu; Allah elçisinin şerefli nesebini bir şiir kalıbı içinde dizmeye muktedir olduğunu; kelimeler denizindeki nefis cevherler niteliğinde olan bu manalara dalabilen hünerli bir dalgıç olduğunu ispatlamıştır. Allah, ona rahmet etsin, onu mükafatlandırsın, gidişini ve dönüşünü güzel kılsın.