İbn İshak'm anlattığına göre daha sonraları Huzaalıların bir kolu olan Gubşanhlâr, Ka'be'nin yönetimini Bekr b. Abdu Menafin elinden aldılar. Onlar adına Amr b. Haris el-Gubşanî, Ka'be yönetimini üstlendi.
O sıralarda Kureyşliler, kendi kavimleri olan Kinaneliler arasında dağınık halde olup kimi yerleşik, kimi göçebe idi.
Huzaalılar, Amr b. Amir oğullarının Yemen'den çıkıp Şam'a doğru yönelmeleri ve gelip Mekke yakınındaki Merrü'z-Zahran mevkiine yerleşmeleri esnasında onlardan ayrıldılar. Bu yüzden Arapçada "ayrılıp kopanlar" manasına gelen "Huzaalılar" adını aldılar.
Hazreçlilerden Avn b. Eyyüb el-Ensarî bu konuda şöyle der: "Merrü'z-Zahran'a konduğumuzda Huzaalılar, Göçebe grupları halinde bizden ayrıldılar. Tihame'deki her vadiyi korudular onlar. Sivri mızraklar ve keskin kılıçlarla."
Evsli Ebu Mutahhar İsmail b. Rafı el-Ensarî de şöyle der:
"Mekke vadisine indiğimizde Huzaalılar, Şölen ve kahramanlık yurdunu övdüler. Oba halinde konakladılar, çöl ve kıyıda, Bulunan her kabileyi dağıttılar. Mekke vadisindeki Cürhümlüleri kovdular. Güçlü Huzaalıların onuruna layık oldular."
Huzaalılar, Beyt'in (Ka'be) yönetimini ele geçirdiler. Bu yönetim, atadan oğula miras olarak geçti. Daima ailenin en büyük oğlu bu görevi devralırdı. Huzaalıların emiri, Huleyl b. Hubşiyye b. Selul b. Ka'b b. Amr b. Rebia el-Huzaî'ye gelinceye kadar böyle devam etti. Kusayy b. Kilab, onun kızı Hubba ile evlenmiş, bu evlilikten Abdü'd-Dar, Abdu Menaf, Abdül-Uzza ve Abda adında dört oğlu doğmuştu. Ka'be'nin yönetimi, böylece Kusayy'a geçmiş oluyordu. Nitekim yeri gelince, bu konuyu Allah'ın izniyle detaylı olarak anlatacağız. Güvencimiz ve dayanağımız Allah'tır.
Huzaahlar, 300 yıl -bir rivayete göre 500 yıl- müddetle Kabe'nin yönetimini ellerinde tuttular. Ama uğursuz bir dönemde oranın idaresini sürdürdüler. Çünkü ilk olarak onların zamanında, Arabistan'da puta tapılmaya başlandı. İlk defa onları puta tapmaya çağıran adam, lanetli reisleri Amr b. Luhayy olmuştu. Gerçekten Amr, çok zengindi. Anlatıldığına göre o, yirmi devenin gözünü oyup çıkarmıştır. Bu da, onun 20.000 deve sahibi olduğunu gösterir.
Aralarında Ezrakî'nin de bulunduğu bazı tarihçilerin anlattıklarına göre bir kimsenin bin devesi varsa, nazardan korunmak için Arap adetine göre bir devenin gözünü oyup çıkarması gerekirmiş.
Süheylî'nin anlattığına göre her sene hac mevsiminde Amr b. Luhayy, 10.000 deve kestirir, 10.000 yoksula da elbise giydirirmiş. Araplara yemek verir; yağ, bal ve undan yapılan Hays tatlısı yedirirmiş. Bunu âdeta uyulması zorunlu bir kanun haline getirmiş. Çünkü Araplar arasında son derece şerefli, itibarlı ve ağırlıklı bir insanmış.
tbn Hişam dedi ki: İlim ehlinden bazılarının bana anlattıklarına göre Amr b. Luhayy, bazı işlerini görmek üzere Mekke'den Şam'a gitmiş, dönüşünde Belka diyarına uğramış, o zamanlar orada İmlak'm ya da îmlîk b. Laviz b. Sam b. Nuh'un oğulları olan Amalika kabilesi otururmuş. Onların puta tapmakta olduklarını görünce: "Tapmakta olduğunuzu gördüğüm şu taşlar ve putlar da neyin nesi?" diye sormuş, onlar da: "Bu putlara tapıyoruz. Yağmur istediğimizde yağdırıyor, zafer istediğimizde de veriyor." şeklinde cevap vermişlerdi. "Bana da bir put verseniz, alıp Arap diyarına götürsem, oradaki insanlar da ona tapsalar olmaz mı?" deyince, ona Hübel denilen bir put verdiler. O da Mekke'ye getirerek bir kaidenin üzerine yerleştirdi. İnsanlara, ona tapmalarını ve saygı göstermelerini emretti. İbn İshak der ki: Anlatıldığına göre taşa tapma olayı, ilk olarak İsmail oğullarında görülmüştür. Mekke'nin kendilerine dar gelmesinden sonra oradan ayrılıp göçenler, Harem-i Şerife olan saygılarından dolayı oradan bir taş alıp beraberlerinde götürürlerdi. Konakladıkları yerde o taşı ortaya koyup Ka'be gibi tavaf ederlerdi. Aradan bir süre daha geçtikten sonra, hoşlarına giden ve güzel buldukları her taşa tapmaya başladılar. Araya zaman girdi ve eski durumlarını unuttular.
Buharî'nin sahihinde Ebu Reca el-Utaridî'nin şöyle dediği rivayet edilir: "Cahiliye devrinde tapacak taş bulamadığımızda bir avuç toprak toplayıp ortaya koyar, sonra bir koyun getirip üzerine sütünü sağar, sonra da o sütlü toprağı tavaf ederdik."
İbn İshak dedi ki: İbrahim ve İsmail peygamberlerin dinini bırakıp, önceki ümmetler gibi sapıklığa düşerek putlara tapmaya başladılar.
Ama yine de aralarında Hz. İbrahim'in dininden kalma bazı hükümlere sarılanlar vardı. Nitekim Ka'be'ye saygı gösterip orayı tavaf ediyor, hac ve umre vecibelerini yerine getiriyor, Arafat'ta ve Müzdelife'de vakfe yapıyor, kurban kesiyor, hac ve umre için tekbir ve tehlüler getiriyorlardı. Bununla beraber bu ibadetlere asılsız bazı şeyleri de ekliyorlardı. Kina-nelilerle Kureyşliler, telbiye getirirlerken şöyle derlerdi:
"Buyur Allahım, buyur! Buyur, senin ortağın yoktur. Sadece bir ortağın vardır ki sen, ona sahipsin ama o sana sahip değildir."
Telbiye getirerek Allah'ı birliyorlar, sonra O'na putlarını ortak ediyorlardı, mülkiyetini de ona ait İnliyorlardı. Cenâb-ı Allah, onların müşrik olduklarını elçisi Muhammed (s.a.v.)'e şöyle bildiriyordu:
"Onların çoğu, Allah'a ortak koşmadan inanmazlar." (Yûsuf, ıoe.) Yani hakkımı bilmek için beni birlemezler, yarattıkl arım dan birini bana ortak koşarlar.
Süheylî ile diğerlerinin anlattıklarına göre ilk olarak bu şekilde telbiye getiren Amr b. Luhayy olmuştur. İblis, ihtiyar bir adam suretinde ona görünmüş, ona bu şekilde telbiye getirmesini telkin etmiş, o da İb-lis'in ağzından duyduğu sözleri tekrarlamaya başlamış, sonra Araplar da Amr'a uyup bu şekilde telbiye getirir olmuşlar. Sahih hadiste anlatıldığına göre Hz. Peygamber, onların bu şekilde telbiye getirdiklerini işittiğinde «Yeter, yeter!..» dermiş. Buharî'nin, Ebu Hüreyre'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Saibe'yi ilk salan ve puta ilk tapan, Ebu Huzaa Amr b. Amir'dir. Cehennem'de onu bağırsaklarını çekip sürürken gördüm.»
Bu hadisten açıkça anlaşıldığına göre Amr b. Luhayy, bütün bir Huzaa kabilesinin dedesidir. Nitekim İbn İshak ile diğerlerinin anlattıklarına göre bazı soybilimcileri de böyle demişlerdir. Diğer nakilleri bir tarafa bıraksak dahi sadece şu hadis, bu konuda zahir bir delil, hatta nass gibi olur. Ama diğer yönlerden buna muhalif bazı hadisler de nakledilmiştir.
Buharı, Said b. Müseyyeb'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bâhî-re, müşriklerin sütünü putlara adadıkları hayvanlardır ki, hiç kimse onların sütünü sağamazdı. Şaibe de, tanrıları için adadıkları hayvanlardı ki, hiç kimse onların sırtına yük vuramazdı."
Buharı, Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir; Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: «Amr b. Amir el-Huzaî'nin Cehennem'de bağırsaklarını çekip sürüdüğünü gördüm. Şaibe hayvanları ilk salan odur."
Buharı ile birlikte Müslim de Salih b. Keysarı tariki ile benzer rivayeti yapar.
Bu hadiste geçen "el-Huzaî" kelimesinden anlaşıldığına göre Amr b. Luhayy, Huzaa kabilesinin dedesi değil, sadece bir mensubudur. Ancak daha önceki hadiste geçen Ebu Huzaa (Huzaalıların babası) sözü, ravi-nin bir tahrifi olmalıdır. Aslında ravi, (Huzaalıların kardeşi) anlamına gelen "Ahu Huzaa" kelimesini, (Huzaalıların babası) anlamına gelen "Ebu Huzaa" kelimesiyle değiştirmiştir. Veya "Ebu Huzaa" sözü, Amr'm künyesidir. Yoksa onun, Hazaahlann babası anlamım ifade etmemektedir. Doğrusunu Allah bilir.
Muhammed b. îshak, Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (s.a.v.)'ın Eksem b. Cevn el-Huzaî'ye şöyle dediğini duydum:
"Ey Eksem! Amr b. Luhayy b. Kam'a b. Hmduf u, Cehennem'de bağırsaklarını çekip sürüyorken gördüm. Senin kadar ona benzeyen birini görmediğim gibi onun kadar sana benzeyen birini de görmedim.»

