Daha Önce de anlatıldığı gibi Abdülmuttalib, oğlu Abdullah'ın kurtuluş fidyesi olarak yüz deveyi keserek adağını yerine getirmişti. Böylece yüce Allah, Abdullah'ı selamete erdirmişti. Zira yüce Rabbimiz, onun sulbünden Adem oğullarının efendisi, ümmî, son peygamberin gelmesini ezelde takdir buyurmuştu. Nihayet Abdullah, kurban gibi boğazlanmaktan kurtulmuş, babası da onu Kureyş'in en şerefli aşiretinden olan Vehb b. Abdumenaf b. Zühre ez-Zühriye'nin kızı Amine ile evlendirmiş, o da Rasûlullah (s.a.v.)'a hamile kalmıştı.
Varaka b. Nevfel'in kızkardeşi olup Ümmü Kattal künyesiyle tanınan Rakika binti Nevfel, Amine ile gerdeğe girmesinden önce Abdullah'ın alnında bir nur görmüş, bu nurun kendisine geçmesini arzulamış-tı. Çünkü kardeşi Varaka'dan Muhammed (s.a.v.)'in, peygamber olarak geleceğine ve zamanının yaklaştığına dair müjdeler duymuştu. Bu yüzden kendini, Abdullah'a vermek istedi. Bazıları, onunla evlenmek istedi, demişlerdir ki, kuvvetli ve doğru olan görüş te budur.
Ama yine de doğruyu en iyi bilen, Allah'tır.
Ümmü Kattal, her ne kadar kendini ona vermek istediyse de Abdullah, onun bu istediğini kabule yanaşmadı. Gerdek neticesinde o parlak nur, Amine'ye geçti. Abdullah, tekrar Ümmü Kattal'm yanma döndü. Ama bu defa da Ümmü Kattal: "Benim sana ihtiyacım yok." diyerek onun istediğini reddetti. Elden kaçan firsata yanıp pişman oldu ve daha önce nakletmiş olduğumuz o fasih ve beliğ şiirini okudu.
Abdullah'ın o gayr-ı meşru ilişkiden korunması, kendi şerefi için değil, Rasûlullah'm şerefi içindi. Zira yüce Rabbimizin de buyurduğu gibi: "Allah, peygamberliği vereceği kimseyi daha iyi bilir." (el-En'âm, 124.)
Sağlam senetlerle rivayet edilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Ben flörtten (gayr-i meşru birleşme) değil, nikah (h bir evlilik) ten doğdum."
Demek istediğim şu ki: Anası kendisine hamile iken Rasûlullah (s.a.v.)'m babası Abdullah vefat etmiştir. Meşhur görüş budur.
Muhammed b. Sa'd, Eyyüb b. Abdurrahman b. Ebi Sa'saa'mn şöyle dediğini rivayet eder: Abdülmuttalib oğlu Abdullah, Küreyşlilerin ticaret kervanlarından biriyle Şam ve Gazze'ye gitti. Ticaret işi tamamlandıktan sonra döndüler. Dönüşte Medine'ye uğradılar.O esnada Abdulah hastaydı. "Medine'de, Adiyy b. Neccar oğulları olan dayılarımın yanında kalacağım." dedi. Orada bir ay süreyle hasta yattı. Arkadaşları, yola devam edip Mekke'ye döndüler. Abdülmuttalib, oğlu Abdullah'ı onlara sordu. Onlar da: "Onu dayıları Adiyy b. Neccar oğullarının yanında hasta olarak bıraktık." dediler. Bunun üzerine Abdülmuttalib, büyük oğlu Haris'i Medine'ye gönderdi. Medine'ye varan Haris, Abdullah'ın vefat ettiğini ve Nabiğa'mn evine defnedildiğini gördü. Mekke'ye dönüp durumu babasına haber verdi. Ölüm haberini duyduklarında babası Abdülmuttalib ile bacı ve kardeşleri, Abdullah için çok acı çekip üzüldüler. O esnada Rasûlullah (s.a.v.), ana rahmindeydi. Abdullah, yirmibeş yaşında vefat etmişti. Vakidî; "Abdullah'ın vefatı ve yaşı hususunda bize göre en sağlam kavil budur." demiştir. Yine Vakidî, Zührî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Abdülmuttalib, yiyecek için kendilerine hurma getirme göreviyle Abdullah'ı Medine'ye göndermişti, o da orada vefat etmişti.
Muhammed b. Sa'd'm bir rivayetine göre Rasûlullah (s.a.v.), yirmi-sekiz aylık iken babası Abdullah vefat etmiştir. Yedi aylık iken babasının vefat ettiğini söyleyenler de olmuştur. Ana rahmindeyken babasının vefat etmiş olduğu görüşü, Muhammed b. Sa'd'm ifadesine göre daha sağlamdır.
Zübeyr b. Bekkar, îbn Harbuz'un şöyle dediğini rivayet eder: "Rasûlullah, iki aylık iken babası Abdullah Medine'de vefat etti. Dört yaşındayken annesi vefat etti. Sekiz yaşındayken de dedesi vefat etti. Vefat ederken de onu amcası Ebu Talib'in vesayetine bıraktı."
Vakidî ile katibi Muhammed b. Sa'd, Peygamber Efendimiz'in ana karnında bir cenin iken, babasının vefat ettiği görüşünü tercih etmişlerdir ki bu da yetimliğin en son derecesi ve en yüksek mertebesidir.
Bir hadiste şöyle bir ifade geçmişti:
"Annemin, bana hamile iken gördüğü rüyaya göre sanki ondan bir nur çıkarak (çevreyi) aydınlatmış ve Şam saraylarını kendisine göstermişti.»
Muhammed b. îshak dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.)'m annesi Vehb kızı Amine demiş ki; Ben, Rasûlullah'a hamile olduğumda bana şöyle dendi: "Sen, bu ümmetin efendisine hamile kaldın. Onu doğurduğunda şöyle söyle: "Onu her hasedçinin, her iyi geçinen kusurlunun ve liderlik iddiasında bulunan her kölenin şerrinden, bir ve tek olan (Allah'a) emanet ediyorum. O'na sığınıyorum. O beni korur. Çocuğum, şerefli ve övgüye layık olan Allah'ın himaye sindedir. Gelişip büyüyünceye ve ortaya çıkıncaya kadar Allah'ın koruması altındadır." Rahmindeki çocuğun, bu ümmetin efendisi olduğu şundan anlaşılıyor: O'nun doğumuyla birlikte bir nûr çıkacak. O nur, Şam diyanndaki Busra saraylarını bütünüyle aydınlatacaktır. Doğduğunda ona, Muhammed adını koy. Çünkü onun adı, Tevrat'ta Ahmed olarak belirlenmiştir. Gök ve yer ehli onu överler, incil'de de onun adı, Ahmed olarak belirlenmiştir. Gök ve yer ehli, onu överler. Kur'ân'da onun adı, Muhammed olarak belirlenmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki Amine hatun, Rasûlullah (s.a.v.)'a hamile kaldığında kendisinden bir nur çıktığını ve o nurun, Çevreyi aydınlatarak Şam saraylarını kendisine gösterdiğini görmüştür. Rasûlullah'ı doğurduktan sonra da bu rüyanın tevilini aynen görmüştür. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.
Muhammed b. Sa'd, îbn Abbas'tan rivayet etti ki; Vehb kızı Amine şöyle demiştir: "Rasûlullah'a hamile kaldığım günden itibaren hamilelikle ilgili bir sıkıntı çekmedim. Onu doğurduğum zaman, beraberinde bir de nur çıktı. O nur, ona doğuyla batı arasını baştan başa aydınlatıp gösterdi. Sonra ellerine dayanarak yere düştü. Yerden bir avuç toprak aldı ve başını semaya kaldırdı."
Bazıları, doğarken Rasûlullah (s.a.v.)'m diz üstü yere çömeldiğini, beraberinde bir nur çıkıp o nurun Şam saraylarım ve caddelerini aydınlattığım, öyleki, Busra'daM develerin boyunlarının dahi o aydınlıkta göründüğünü, Rasûlullah'm da başını o esnada semaya diktiğini söylemişlerdir.
Beyhakî, Osman b. Ebil-As'm şöyle dediğini rivayet eder: Annem, Vehb kızı Amine'nin Rasûlullah'ı doğurduğu gece orada hazır bulunduğunu bana anlatarak şöyle dedi: "Rasûlullah'm doğduğu evde her neye bakarsam nur oluyordu. Yıldızlara baktığımızda bize o kadar yaklaşıyorlardı ki, neredeyse üzerimize düşecek sanıyordum!..-
Kadı lyaz, Amine hatuna ebelik yapan ve Abdurrahman b. Avfın annesi olan Şifa hanımın şöyle dediğini rivayet eder: Şifa hanım dedi ki: 11 Rasûlullah (s.a.v.), doğup elime geldiğinde ağladı. O esnada görünmezlerden bir ses geldi. Sesin sahibi ona: "Allah sana rahmet etsin." diyordu. Rasûlullah doğarken, beraberinde bir de nur çıktı. O nurun verdiği aydınlıkla, Bizans saraylarını gördüm."
Muhammed b. İshak dedi ki: Amine, Rasûlullah'ı doğurunca, cariyesini Abdülmuttalib'e haber vermek üzere gönderdi. Amine hamileyken Rasûlullah'ın babası ölmüştü. Rasûlullah, yirmisekiz aylık iken babasının vefat ettiğini söyleyenler de vardır. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu Allah bilir. Rasûlullah babasız kaldığı için, cariye Abdülmuttalib'e: "Bir oğlun oldu. Gel de ona bak!" dedi.
Abdülmuttalib yanlarına geldiğinde Amine, hamile kaldığı anda gördüklerini, hamileyken Muhammed (s.a.v.) hakkında kendisine söylenenleri, doğan çocuğa konulacak isim hakkında kendisine verilen direktifi anlattı.
Abdülmuttalib, çocuğu alıp Ka'be'deki Hübel putunun yanma götürdü. Kalkıp şu şiiri okuyarak Allah'a şükredip duada bulundu:
"Teri hoş kokan şu çocuğu bana veren Allah'a hamd olsun. Henüz beşikteyken diğer çocuklara üstün olan şu çocuğu, köşe taşları bulunan Ka'be'ye emanet ediyorum. Tam bir delikanlı oluncaya dek Kabe'nin himayesinde kalsın. Onu, dengesiz bir hasetçinin, gözleri görmeyen, basiretsiz kötü niyetlilerin şerrinden Ka'be'ye emanet ediyorum. Sözü tutulur bir insan haline gelinceye kadar, Kabe'nin himayesinde kalsın. Ey (şanlı) çocuk! Sen, Kur'ân'da ve övgüsü sabit kitaplarda Ahmed kelimesiyle adlandırılmışsın. Bu adın diller üzerinde de yazılıdır."
Beyhakî, Hz. Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Rasûlullah (s.a.v.), sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak doğdu. Dedesi Abdülmuttalib buna hayret etti. Rasûlullah'm itibarı, onun nazarında büyük oldu. "Şu oğlum büyük adam olacak." dedi ve öyle de oldu." Bu hadisin doğruluğu üzerinde tartışılabilir.
İbn Asakir, Enes'ten Rasûlullah'm şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Allah katında değerli olduğumdan ötürü ben, sünnetli olarak doğdum ye hiç kimse haya yerimi görmedi."
İbn Ömer (r.a.) de; "Rasûlullah (s.a.v.), sünnetli olarak doğdu." demiştir.
İbn Asakir, Ebu Bekre'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Cebrail (göğsünü yarıp Zemzem suyuyla) kalbim temizlediği esnada Rasûlullah'ı sünnet etmiştir." Bu, cidden garip bir rivayettir.
Bir rivayete göre dedesi Abdülmuttalib, Hz. Peygamber'i sünnet etmiş, sünnet yemeği vererek bütün Kureyşlüeri o yemekte bir araya getirmiştir. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.
Beyhakî, Ebu Hakem et-Tanuhî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Ku-reyş kabilesinde doğan bir çocuğu Kureyşli kadınlara teslim ederler, kadınlar da onun üzerine bir çömleği ters çevirip kapatırlar; çocuk, sabaha kadar o çömleğin altında kalırdı. Rasûlullah (s.a.v.) doğduğunda dedesi Abdülmuttalib, onu Kureyşli kadınlara teslim etti. Bilinen şekilde onun da üzerine bir çömlek koydular. Sabahleyin gelip baktıklarında çömleğin ikiye bölünmüş, Rasûlullah (s.a.v.)'m da gözlerini açıp semaya dikmiş olduğunu gördüler. Onu, alıp Abdülmuttalib'e getirdiklerinde: "Bunun gibi bir bebek görmedik. Yanma vardığımızda çömleğin yarılmış, kendisinin de gözlerini açıp semaya dikmiş olduğunu gördük!" dediler. Bunun üzerine Abdülmuttalib; "Onu muhafaza edin. Onun büyük bir adam olacağım veya bir iyiliğe mazhar olacağını ümid ediyorum." dedi.
Doğumunun yedinci gününde de onun için bir kurban keserek Ku-reyşlileri yemeğe çağırdı. Yemeği yedikten sonra; "Ey Abdülmuttalib! Şerefine bize ziyafet verdiğin şu oğluna (torununa) ne ad koydun bakalım?" diye sordular. O da; "Muhammed koydum." dedi. "Kendi aile efradından birinin adını niye ona vermedin?" diye sormaları üzerine Abdülmuttalib şu cevabı verdi: "Gökte Allah'ın, yerde de bütün yaratıkların onu Övmesi için ona bu adi verdim."
Lügat (dil) âlimleri dediler ki: İyi vasıfları kendinde toplayan adama Muhammed denir. Nitekim şairin biri demiş ki:
"Ey laneti kabullenmeyen adam! Devemi şerefli, asil, âlicenap ve Muhammed (Övülen) için, (yani senin için) hazırlanarak sana geldim."
Bazı âlimler dediler ki: Rasûlullah (s.a.v.)'a Muhammed adını koymalarım, Cenâb-ı Allah onlara ilham etti. Çünkü onda Övgüye layık iyi nitelikler vardı. İsim ve fiil, isim ve müsemma, hem maddeten hem manen bir araya gelsin, diye ona Muhammed adım koydular. Nitekim amcası Ebu Talib bir şiirinde şöyle demiştir:
(Bu şiirin Hassan'a ait olduğuna ilişkin bir rivayet de vardır): "Alldı, ona kendi isim kökünden bir isim verdi ki onu yüceltsin. Arş'in sahibi Allah'ın bir adı da Mahmud (övülmüş) dur. Onun adıâse, Muhammed'dir."
Allah dilerse, Rasûlullah (s.a.v.)'m isimlerini, zahiri niteliklerini (dış görünüşünü), temiz ahlakını, peygamberlik delillerini,mertebesinin üstünlüğünü ve faziletlerim, kitabın sonunda anlatacağız.
Beyhakî, Hz. Abbas'm şöyle dediğini rivayet eder: "Dedim ki: *Ya Rasûlallah! Senin peygamberliğini isbatlayan bir emare, İslâm'a girmeme sebep oldu. Sen daha beşikteyken aya parmağınla işaret ederek anlaşılmaz şeyler söylüyordun. Ay, kendisine gösterdiğin tarafa meylediyordu."
Bunun üzerine Rasûlullah, bana dedi ki: "Ben ay ile konuşuyordum. O da benimle konuşuyor ve ağlamamam için beni avutuyordu. Arş'ın altında secde ederken onun sesini işitiyordum."

