El-Bidaye ve'n-Nihaye · Temmuz 1, 2026

Hz. Peygamberin, Amcası Ebu Talib İle Birlikte Şam'a Gitmesi Ve Rahip Bahira Île Karşılaşması

İbn İshak, yukarda naklettiğimiz sözlerine devamla şöyle demektedir: Daha sonra Ebu Talib, ticaret maksadıyla bir kervanla birlikte Şam'a gitti. Ancak anlatıldığına göre o, bu sefere çıkmadan yol hazırlığını yaparken …

İbn İshak, yukarda naklettiğimiz sözlerine devamla şöyle demektedir: Daha sonra Ebu Talib, ticaret maksadıyla bir kervanla birlikte Şam'a gitti. Ancak anlatıldığına göre o, bu sefere çıkmadan yol hazırlığını yaparken Rasûlullah (s.a.v.), ona çok tutkunluk göstermiş. Ebu Talib de dayanamayarak; "Vallahi, onu da beraberimde Şam'a götüreceğim. Ne ben ondan ayrılabilirim, ne de o benden ayrılabilir!" demiş.

Kafile, seyahatin ilk durağı olan Busra şehrine vardı. Orada, kendi manastırında yaşamakta olan Bahira

adında

bir

rahip

vardı.

Hristiyanhk

hakkında

bilgisi

vardı.

Rahip

olarak görevlendirildiğinden beri manastırdan ayrılmamıştı.

Kureyş kervanı, daha önceki yıllarda oradan kaç defa geçmişse de bu rahip onların karşısına çıkmamış, onlarla konuşmamıştı. Ama Re-sulûllah'ı beraberlerine aldıkları o yılda rahip Bahira, manastırı yakınında konakladıklarında kervanı karşılamış, onlara büyük bir ziyafet hazırlamıştı. Anlatıldığına göre Bahira, manastırındayken harikulade bir manzarayla karşılaşmış. Kureyş kervanı içinde, Rasûlullah (s.a.v.)'m da gelmekte olduğunu, onu, bir bulutun gölgelendirdiğini, daha sonra bu kervanın manastır yakınındaki bir ağacın gölgesi altında mola verdiğini görmüş. Rasûlullah'ı gölgelendiren buluta bakmış. Ağacın dallarının da Rasûlullah'm üzerine eğilerek onu gölgelendirdiklerini görmüş. Bahira, bu manzarayı görünce manastırından inerek adamlarına, yemek hazırlamalarını emretmiş, sonra da adam göndererek Kureyşli yolcuları yemeğe davet etmiş. Gelen misafirlere de şöyle demiş: "Ey Kureyş topluluğu! Sizin için ziyafet tertipledim. Büyük, küçük, hür ve köle, hepinizin bu yemeğe gelmenizi isterdim." Kureyşli davetliler-den biri de kalkıp şöyle demişti:"Ey Bahira! Bu gün sende bir hal var. Daha önceleri çok defalar buraya geldiğimiz halde bize yemek yapmazdın. Bu gün sende bambaşka bir hal var. Nedir bu hal?"

Bahira da şu cevabı vermişti: "Doğru söylüyorsun. Dediğin gibi daha önceleri size yemek vermezdim. Ama siz misafirsiniz. Size yemek yapıp ikramda bulunmak ve hazırlattığım yemekten hepinizin yemesini istedim."

Nihayet hepsi sofra basma toplandılar. Rasûlullah, küçük olduğu için onu, ağaç altındaki mola yerinde kervanın eşyalarını koruyup gözetmekle görevlendirmişlerdi. Bu yüzden o, yemeğe gelmemişti. Bahira, mola yerine geldikleri esnada kervanda gördüğü o harikulade hali sofra başındayken göremeyince: "Ey Kureyş topluluğu! Aranızda sofraya gelmeyen kimse kalmasın." dedi. Dediler ki: "Ey Bahira! Hepimiz sofrana geldik. Sadece en küçüğümüz olan bir çocuk, mallarımızı beklemekte olduğundan gelemedi." Bahira bu durumu kabullenmedi. "Böyle yapmayın. Onu da çağırın. O da sizinle beraber bu yemekten yesin." deyince Kureyşlilerden biri; "Lat ve Uzzaya andolsun ki, Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib'in beraberimizde bu sofrada bulunmaması, bizim için bir ayıptır." dedi, sonra gidip Rasûlulİah'ı kucakladı, getirip misafirlerin arasına oturttu. Bahira, onu görünce dikkatle süzdü, bedeninin bazı yerlerine baktı; ondaki bazı özellikleri daha öne görmüştü.

Misafirler, yemek yedikten sonra dağıldılar. Bahira, kalkıp Rasûlul-lah'a: «Ey çocuk, Lat ve Uzza hakkı için, sana soracaklarıma cevap ver," dedi. Yol arkadaşlarının Lat ve Uzza üzerine yemin ettiklerini gördüğü için o da, bu iki put üzerine yemin ederek Rasûlullah'a soru sormuştu. Anlatıldığına göre Rasûlullah (s.a.v.), ona: "Lat ve Uzza adına yemin ederek bana birşey sorma. Allah'a yemin ederim ki onlardan nefret ettiğim kadar başka-hiç birşeye nefret etmem." deyince Bahira; "Allah adına yemin olsun ki, sana soracaklarıma mutlaka cevap vereceksin." dedi. Bunun üzerine Rasûlullah da: "İstediğini sorabilirsin." dedi. O da Rasûlullah'a; durumu,uykusu, şekli, şemaili ve bazı işleri hakkında so^ rular sordu. Rasûlullah da ona, sorularının cevabını verdi. Anlattıkları, Bahira'nın, onun evsafı hakkında öğrenmek istediklerine uyuyordu.

Sonra Rasûlullah'm sırtına baktı.. Onun evsafıyla ilgili bildiği şeylere uygun olarak iki omuzu arasında peygamberlik mührünü gördü. Tetkiklerini tamamladıktan sonra amcası Ebu Talib'e yönelerek: "Bu çocuk senin neyin olur?" diye sordu. Ebu Talib "Oğlumdur." dedi. Bahira; "Olamaz. Bu, senin oğlun değildir. Bunun babası hayatta olmamalı." deyince Ebu Talib, "Kardeşimin oğludur." dedi. Bahira, "Babasına ne oldu?" diye sorunca Ebu Talib; "Annesi buna hamile iken babası vefat etti." dedi. Bahira da; "İşte şimdi doğru söyledin. Kardeşin oğlunu hemen memleketine götür. Yahudilerin ona bir kötülük yapmalarından sakın. Allah'a andolsun ki, onu görüp te benim onda bulduğum vasıflardan haberdar olurlarsa, ona bir kötülük yaparlar. Doğrusu, senin kardeşin oğlu, büyük bir adam olacaktır. Hemen onu al ve memleketine çabucak götür." dedi.

Bunun üzerine Ebu Talib, Şam'daki ticaret işim tamamlar tamamlamaz, acele yola çıkarak Rasûlullah'ı Mekke'ye götürdü.

îbn İshak der ki: Rivayet olunduğuna göre Ehl-i Kitaptan Züreyr, Temmanı ve Deriş adında üç kişi de bu Şam seferi esnasında Bahira'nın, Rasûlullah'ta gördüğü şeyleri görmüş, onu kendilerine vermesini istemişler, ama Bahira onların bu isteğini reddederek Allah ve Rasûlullah ile ilgili olarak kitaplarında yazılı şeyleri hatırlatmış. Her ne kadar Rasûlullah'ı ele geçirmek istemişlerse de bu amaçlarına ulaşamamışlar. Nihayet Bahira'nın kendilerine söylediğini anlamış ve onu doğrulamışlar; bunun üz-erine Rasûlullah'ı ele geçirmekten vazgeçip yollarına gitmişlerdi.

Yunus b. Bükeyr'in, İbn İshak'tan rivayet ettiğine göre bu konuda Ebu Talib üç kaside söylemiştir. Ebu Bekr el-Haraitî, Ebu Musa'nın şöyle dediğini rivayet eder: Ebu Talib, yanma Rasûlullah (s.a.v.)'ı da alarak Kureyş'in yaşlılarıyla birlikte Şam'a doğru yolculuğa çıktı.Rahip Bahira'nın manastırına yaklaştıklarında, bineklerinden inip mola verdiler. Yüklerini de indirdiler. Rahip de onları karşılamaya çıkmıştı. Halbuki daha önce bir çok defa oraya uğradıkları halde rahip Bahira, onları karşılamaz ve dönüp bak-mazmış bile. Yü indirdikleri sırada rahip Bahira gelip aralarına girmiş, Rasûlullah(s.a.v.)'m elini tutarak;"Bu, âlemlerin efendisidir!" demişti. Beyhakî'nin rivayetine göre; "Bu, âlemlerin Rabbinin elçisidir. Allah, bunu âlemlere rahmet olarak göndermiştir." demiş. Kureyşli yaşlılar da; "Sen bunu nereden anladın?" diye sormuşlar. O da şu cevabı vermiş: "Siz boğazın (geçidin) üst tarafından göründüğünüzde secdeye kapanmayan bir tek ağaç ve taş kalmadı. Bunlar da ancak bir peygambere secde ederler. Ben, onu kürek kemiğinin altındaki peygamberlik mühründen tanıyorum."

Böyle dedikten sonra dönüp manastıra gitmiş, kervandaki adamlar için yemek hazırlatmış. Yemeği onlara götürdüğünde, Rasûlullah (s.a.v.), develeri otlatmak üzere kafileden uzaklaşmıştı. "Onu da getirin" diyerek kervandaki adamlardan, Rasûlullah'ı getirmelerini rica etti. Çağırdılar, geldi. Gelirken de onu, bir bulutun gölgelendirdiğini gördü. Cemaate yaklaşan Rasûlullah'ı göstererek: "Bakın hele! Onu bir bulut gölgelendiriyor." dedi. Rasûlullah kafileye yaklaşınca onlar, ondan önce ağacın gölgesinin altına kaçıp gölgeliği işgal ettiler. Ama Rasûlullah, oraya varınca ağacın gölgesi onun tarafına döndü. Bahira; "Bakın hele! Gölge onun tarafına döndü." dedi. Ayakta durmuş, onlara yemin verdirerek şu öğütleri veriyordu: "Sakın ola ki bunu Bizans topraklarına götürmeyesiniz. Zira Bizanslılar, bunu görürlerse, belirti ve özelliklerinden onu tanıyıp öldürürler!" Bu öğütleri verdikten sonra dönüp gitmek üzereyken yedi kişilik bir Bizans heyetinin geldiğini gördü. Onları karşılayarak; "Hayrola, buralara geliş sebebiniz ne?" diye sordu. Onlar da "Geliş sebebimiz şudur: Bu peygamberin bu ayda çıktığım haber aldık. Aramaları için bütün yollara adamlar gönderdik. Bu peygamberin senin tarafa geldiğini duyduk. Onun için buraya geldik." dediler.

Bahira: "Arkada bıraktıklarınız arasında sizden daha hayırlı bir kimse var mı?" diye sorunca onlar; "Hayır. Bu peygamberin senin tarafa gelmiş olduğunu duyduk." dediler. Bunun üzerine Bahira şöyle dedi: "Bakın, size bir şey sorayım. Allah birşey yapmak isteyince, insanlardan herhangi biri onun iradesine engel olabilir mi?" "Hayır..." cevabını vermeleri üzerine onlara şöyle dedi: "Öyleyse bu peygambere biat edin ve beraberinde bulunun." Bundan sonra Bahira, kervandaki adamlara dönerek, "Allah aşkına söyleyin. Bu çocuğun velisi kimdir?" diye sorması üzerine, "Ebu Talib'tir." dediler. Bunun üzerine Bahira: "Allah aşkı-na"diye ricada bulunarak Ebu Talib'ten, çocuğu alıp Mekke'ye dönmesini sağladı. Ebu Bekir de refakatçi olarak yanına Bilal'i katmıştı.Bahira, yol azığı olarak onlara çörek ve zeytinyağı vermişti." Bu hadisi, Ebü'l-Abbas el-Fadl b. Sehl el-A'rec'den Tirmizî rivayet etmiştir. Ebü'l-Abbas da Kırad Ebu Nuh'tan rivayet etmiştir. Kırad, Bağdat'ta ikamet etmiş olup, Buharî'nin kendilerinden nakilde bulunduğu sika ravüerdendir. Ama buna rağmen bu hadisinde gariplik vardır.

Ben de derim ki: Bu, sahabelerin mürsel olarak rivayet ettikleri hadislerdendir. İçinde gariplikler vardır. Çünkü Ebu Musa el-Eş'arî, hicretin yedinci senesi olan Hayber fethi senesinde Müslüman olup Medine'ye gelmiştir.' Onun, Mekke'den Habeşistan'a hicret eden Muhacirlerden olduğuna dair İbn İshak'ın söylediklerine itibar edilemez. Her ne açıdan bakılırsa bakılsın bu hadis mürseldir. Rahip Bahira olayı, Rasûlüllah (s.a.v.) oniki yaşındayken vuku bulmuştur. Belki de Ebu Musa, bu meseleyi Rasûlullah'tan dinlemiştir ki o zaman bu iş, çok daha sağlam olur. Veya sahabelerin büyüklerinden dinlemiştir. Veya bu olay, herkes tarafından bilinen, halk arasında yaygın ve meşhur bir mesele olduğu için Ebu Musa, bunu halkın ağzından dinlemiştir. Hz. Peygam-ber'i bir bulutun gölgelendirdiği, bundan daha sahih bir hadiste anlatılmış değildir.

Yukarıda naklettiğimiz hadiste, rahip Bahira'mn yanından ayrılıp Rasûlullah'ı Mekke'ye geri götüren Ebu Talib'e, Ebubekirin refakatçi olarak Bilal'i verdiği söylenmişti. Halbuki o esnada Rasûlüllah oniki yaşında, Ebubekir dokuz veya on yaşında, Bilal ise daha küçük yaşlardaydı. O zaman Ebu Bekir neredeydi? Sonra Bilal neredeydi? Bu iki nokta da gariptir. "Ancak Rasûlüllah, büyük yaştayken böyle bir yolculuk yapmıştı veya böyle bir yolculuk daha sonra yapılmıştı. Yahut o zaman Rasûlullah'm yaşının oniki olduğu kesin değildir." denirse, o takdirde böyle birşey mümkün olabilir.

Bazılarından nakilde bulunan Süheylî, Rasûlullah'm o esnada dokuz yaşında olduğunu söylemiştir. Doğruyu en iyi bilen, Allah'tır.

Vakidî dedi ki: Rasûlüllah (s.a.v.), oniki yaşma basınca amcası Ebu Talib, ticaret için Şam'a giden bir kervanla birlikte onu da götürdü. Kervan, varıp rahip Bahira'ya konuk oldu. Bahira, gizlice Ebu Talib'le konuştu. Ona bir şeyler söyledi. Rasûlullah'ı korumasını ve yanma alıp Mekke'ye hemen geri götürmesini istedi. Ebu Talib'in yanında Rasûlüllah (s.a.v.) gelişip büyüdü. Cenâb-ı Allah, onu yüceleştirmek dilediğinden kendisini cahiliye işlerinden ve ayıplarından korudu.

Nihayet o, kavminin mürüvvetçe en faziletlisi, ahlakça en güzeli, muaşeret kurallarına uymada en üstünü, komşulukta en iyisi, akıllılık ve güvenilirlikte en ulusu, konuşmada en doğru sözlüsü, fuhuş ve kötülükten en uzağı olan bir insan haline geldi. Herhangi bir kimseyle tartıştığı ve işi inada bindirdiği görülmemişti. Öyleki milleti kendisine, "Güvenilir kişi" anlamına gelen "el-Emin" unvanını vermişti. Çünkü Cenâb-ı Allah, onda iyi ve güzel huyları bir araya getirip toplamıştı.

Ebu Talib, ölünceye kadar onu koruyup muhafaza altına almış, destek ve yardımını hep vermişti. Muhammed b. Sa'd'm rivayetine göre Rasûlullah'm babası Abdullah ölünce Ebu Talib, onu şefkat kanatlarının altına almıştı. Hiçbir yolculuğa onsuz gitmezdi. Şam'a yöneldiğinde bir menzile varıp konaklamış, oradayken yanma bir rahip gelerek şöyle demiş: "Aranızda salih bir adam var." Sonra Rasûlullah'ı göstererek; "Şu çocuğun babası nerede?" diye sorunca Ebu Talib; "İşte onun velisi benim!" demiş. Rahip de Ebu Talib'e şu öğüdü vermiş: "Şu çocuğu muhafaza et. Şunu Şam'a götürme, doğrusu, Yahudiler çok kıskançtırlar. Ona bir kötülük yapmalarından korkuyorum." Ebu Talib; "Bunu sen söylemiyorsun. Ama Allah söylüyor." dedi. Rahip, onun bu deyişini kabul etmedi. "Allahım! Muhammed'i sana emanet ediyorum" dedi. Sonra da öldü.